3.03.2010
hélène ve juan
törensel bir dönenme gibiydi -kalkıp bir bardak içki almak, bir lambayı ya da bir sigarayı yakıp söndürmek, dayanılmaz bir biçimde ve onları anında ayıran bir şiddetle sarılmak, sanki ihtirastan uzak olmak gitgide daha acı bir hal alıyormuş gibi. alttan alta, düşman zamanın bir nabız gibi attığı ezici sessizlik, hélène'in sanki uyuyacakmış gibi kolunu ısrarla yüzüne örtmesi, omuzlarının soğuktan titremesi, juan'ın el yordamıyla bir örtü bulup onu bir anlığına örtmesi, sonra tekrar çıplak bırakması, onu yüzüstü yatırması veya karanlık sırtında yeni bir unutuş ya da başlangıç patikasını okşaması.
infazın ertelenmesi mümkün değildi; çünkü anlık doygunlukları takip eden duraklamalar uzayınca birbirimize bakıyorduk ve eskisi gibi olduğumuzu görüyorduk, kabul ve uzlaşmanın dışında; sonra kucaklaşmalar ve inlemelerle yuvarlansak da, bir başka kibritin alevinde ya da bir başka içkinin tadında kayıtsızca bekleyen o düşman zamanı ezmek için gövdelerimizin ağırlığını kullansak da faydası yoktu. bunun yüzeyler ve yanılsamalardan ibaret olmadığını yinelemek neye yarardı? ölü adamlarda ve bebeklerde birbirimizi aramaya devam edeceksek asla öte tarafa geçip şekli tamamına erdiremeyecekmişiz gibi konuşmak neye yarardı? bunu hélène'e anlatmanın ne faydası vardı, ben bile kendimi öyle uzak hissediyordum ki, daha önce defalarca mıntıkada aradığım gibi şehirde arıyordum onu hala, yüzünde ufacık bir değişiklik arıyordum, mesafeli gülüşünün sadece benim için olduğunu umuyordum. yine de ona bazı şeyler açıklamam gerekiyordu; çünkü ara ara karanlıkta ağız ağıza konuşuyorduk, okşamalardan kaynaklanan ya da onları bölen sözler sarf ediyorduk, bizi o ertelenmiş buluşmaya, onun yüzünden binmeyi bile başaramadığım o tramvaya götürsün diye; şehrin, şehrin düzeninin bir kaprisi sayesinde bulmuştum onu orada, mıntıkada defalarca ya da şimdi olduğu gibi çabucak kaybetmiştim, ona sımsıkı sarılsam da ele avuca sığmaz bir dalga gibi gidip geldiğini hissediyordum. sonsuz bir tanışıklıkla dudakları dudaklarıma değerken beni kuşatan o endişeyi nasıl dindirebilirdim, ben ki juan'a şehirde hiç rastlamamıştım, bir hata daha yapmakla, yanlış bir köşede inmekle yarıda kestiğimi söylediği o takipten hiç haberim yoktu. çaresizlikle bana sarılmasının, beni takip edeceğine söz vermesinin, bu tarafta olduğu gibi o tarafta da beni bulacağını söylemesinin ne faydası vardı; bütün o konuşmaların ve düşüncelerin eşiğinde bir yerde böyle bir şeyin asla olmayacağını kesinleyen bir ışık aydınlatıyordu içimi, yoluma devam etmem o paketle randevu yerine gitmem gerekecekti ve belki yalnız olacaktım, o andan itibaren; ama değil, öyle de değil. ne kadar sıkı sarılırsa sarılsın buna olan inancımı, üstünde gecenin terinin kurumaya başladığı tenimdeki külü değiştiremezdi. ona anlattım; şehirdeki ya da hayattaki her şey gibi başlangıçsız başlayan o akılalmaz görevden söz ettim. şehirde birisiyle buluşmam gerektiğini söyledim, herhalde (hafif hafif ısırıyordu beni ağzı, elleri yine beni arıyordu) oraya gidebileceğimi düşünüyordu, son buluşmaya yetişeceğimi. teninden ve salyasından hala bu son yanılsama içinde olduğunu tahmin ettim, randevunun onunla olduğunu, şehirdeki otelin odalarından birinde sonunda bir araya geleceğimizi zannediyordu.
"sanmam" dedi hélène. "keşke öyle olsaydı; ama öyle değil. orada da aynı şeyler olacak."
"ama artık, hélène, artık sonunda.."
"her şey çoktan eskisi gibi. şafak sökecek ve her şey baştan başlayacak. tekrar birbirimizin gözlerini göreceğiz, anlayacağız."
"burada benimsin" diye mırıldandı juan. "burada ve şimdi benimsin, bu gerçek, tek gerçek. randevudan, buluşamamaktan bize ne? gitmeyi reddet, isyan et, o boktan paketi kanala at ya da benim seni aradığım gibi orada beni ara. birbirimizi bulmamamız imkansız artık. birbirimizi bulmamızı engellemek için bizi öldürmeleri lazım."
omzunu silkti, sanki içinde bir şeyler savunmaya geçiyormuş, teslim olmayı reddediyormuş gibi kollarımda kendini geri attı. birdenbire üşüdük; ıslak çarşafa sarınıp ilk ışığın gelişini hissettik. gelgitin tahta ve cam parçalarıyla kirlettiği bir kumsalda yatarken üzerimizden çekilen gecenin salyasının, yorgun gövdelerimizin kokusunu içimize çektik. her şey çoktan eskisi gibi olmuştu. hélène öyle demişti ve ılık gövdesi kin dolu bir inkar gibi ağırdı kollarımda. inleyerek beni itene kadar onu öptüm. onu kendime bastırdım, adını söyledim, bir kez daha onu bulmama yardım etmesini istedim. zoraki güldü; elini ağzıma koyup yüzünden uzaklaştırdı.
"burada bir şeylere karar vermek çok kolay" dedi hélène, "şu anda belki de acı çekiyorsun; çünkü koridorlarda çırılçıplak dolaşıyorsun ve yıkanmak için sabunun yok, bu sırada belki de ben gideceğim yere gittim ve paketi teslim ediyorum, eğer yapmam gereken buysa. orada kendimizi tanıyor muyuz? neden sonradan sonraya nasıl olduğumuzu tahmin etmeye uğraşıyoruz? belki de şehirde her şey çözülüyor ve bu da kanıtı."
ama hélène karanlıkta yine gülünce juan kendini geri atıp abajurun düğmesine uzandı ve hiçlikle hélène'in saçları belirdi, içinde juan'ın ellerinden biri gizlenmişti, sonra küçük, dik göğüslerinin kavsi, göbeğindeki tüyler, kısa, geniş boynu, dar ama juan'ı zorlayacak kadar güçlü omuzları, mühürlü, sert dudaklara ulaşabilmek için çarşaflara iyice bastırması gereken omuzları, açılmayı, dişler arasından bir inilti koyvermeyi öğrenmek için bekleyen ağzı, juan'ın diline teslim olmadan önce onu ısırmaya ve son öpüşleri, sonsuz, yalnız bir ağıta bulamaya müsait olan dişleri. ışığın sivri ucu hélène'in kahkahasının sonuna saplandı ve onun faltaşı gibi açılmış gözlerinin irileşmiş gözbebeklerinde iptidai bir kötülük ifadesi gördü juan, juan'ın gövdesi üzerinde düğüm olan ellere ve bacaklara sığınan kendi ihtirasını inkar eden bir aymazlık ifadesi, bu ihtiras juan'ı baştan çıkarıyordu, onu çağırıyordu, hélène'i yüzüstü yatırıp kendi üzerine bıraktı, ağzını saçlarına daldırdı, bütün şiddetiyle içine girip bütün ağırlığıyla acıya batmak için onu açılmaya zorladı, hélène'in iniltilerinin hem zevkten hem de tiksintiden kaynaklandığını biliyordu, vücudunu kasıp titreten öfkeli bir hazla başını bir yandan bir yana savurdu ama juan'ın dişleri saçlarına yapışmış, onu gövdesinin ağırlığına mahkum etmişti. juan'ın üzerine yuvarlanıp kalçasının tek bir hareketiyle onu karşılayan yine hélène oldu ve acılı bir çığlık attı, sonra hazzın bittiği yerde, saçları juan'ın gözlerine girmiş, sımsıkı ona yapışmış vaziyette, evet dedi, onunlaydı artık, bebeği çöpe atabilirdi, juan onu dairede ve hastanede kalan ölüm kokusundan kurtarabilirdi, juan ona bir daha asla görüşürüz demeyecekti, juan kimsenin kendini teslim almasına izin vermeyecekti, kendisini kendisinden kurtaracaktı, bütün bunları onun üzerinde, o inanılmaz gücüyle üzerine abanırken söyledi, sanki ona sahipmiş gibi, sonra yana kaydı, görevini yapmıştı ve kuru kuru hıçkırarak ağlayışına endişelendi juan, oysa üzerine bir mayışıklık çökmeye başlamıştı, bütün o duydukları, bütün o yaptıkları ona huzur vermişti, artık şehirde hélène'i araması gerekmeyecekti, her nasılsa ölen oğlan affetmişti ve yanlarındaydı ve bir daha asla görüşürüz demeyecekti; çünkü artık görüşürüz diye bir şey yoktu, hélène öyle demişti, yanında büzüşmüş uyuyor ve titriyordu, üzerini örttü ve burnunun tepesini, öpülmesi çok hoş olan o yeri öptü ve hélène gözlerini aralayıp gülümseyerek ona bir sigara eşliğinde celia'yı anlatmaya başladı.
beşinci çocuk
doris lessing
insanın başına her şey gelebilir.
aristokratlar, tavşanlar gibi üreyebilirler, doğal sayılır bu; ama onların buna yetecek paraları vardır. yoksullar da çok çocuk yapabilir, yarısı ölür gider, bu da doğal sayılır. ama bizim gibiler, ara yerde kalanlar, biz düşünüp taşınarak çocuk yapmak zorundayız, onlara bakabilelim diye.
berbat bir işte çalışsan, hatta işsiz bile kalsan da iyi okullarda okumuş olmak kötü okullarda okumuş olmaktan yeğdir.
dorothy yepyeni bir konuşma tarzı edinmişti; ağzından çıkanları can kulağıyla dinler, ağzından çıkabileceklerden korkar gibi. harriet bunu ayrımlıyordu; çünkü kendi duyguları da böyleydi, en basit bir şey söylerken bile. düşünceleri, başkalarının bilmesini istemedikleri gizli mecralarda akan kimseler böyle konuşurlar.
bir çocuğun ayaklanmasından sonraki bir yılı en zor yılıdır. korunma nedir bilmez, tehlikeden anlamaz, yataklardan, sandalyelerden aşağı atar kendini, boşluğa fırlatır, sokaklara kaçar, her an izlenmesi gerekir. bu aynı zamanda çocuğun en tatlı dönemidir. en sevimli, insanın içini cız ettirecek kadar cana yakın ve komik. sonra yavaş yavaş çocuk akıllanmaya başlar ve hayat daha kolaylaşır.
piyangodan ne çıkacağını hiçbirimiz bilemeyiz, çocuk doğurmak da işte budur. neyse ki ya da yazık ki, bunda seçme hakkımız yoktur.
herkesin bildiği gibi bütün bu okullarda, eğitilemez, sindirilemez olan umutsuzlardan oluşan, tortu gibi bir tabaka vardır. bu çocuklar sınıftan sınıfa geçerek okulda yol alır ve ayrılabilecekleri mutlu günü beklerler. çoğunlukla okul kaçağı olmaları da öğretmenlerini rahatlatır.
2.03.2010
1984
e.m. forster: tüm uluslar iğrençtir; ama bazıları ötekilerden de iğrençtir.tutuklamalar her zaman gece yapılırdı. uykudan, ansızın sarsılarak uyanma, omzunuzu dürten kaba bir el, gözlerinize tutulan ışık, yatağınızın çevresinde katı yüzlerden bir halka. olayların büyük çoğunluğunda, yargılama olmaz, tutuklama gerekçesi gösterilmezdi. insanlar geceleri ortadan kayboluverirlerdi, o kadar. adları sicillerden silinir, o güne dek tüm yaptıkları kayıtlardan silinir, bir zamanlar var oldukları yadsınır ve sonra unutulurdu. böyle ortadan kaldırılanlara, yok edilenlere genellikle 'buharlaştı' denirdi.
her eylemin sonucu, o eylemin içindedir.
bilinçleninceye dek başkaldırmayacaklar, başkaldırmazlarsa da hiçbir zaman bilinçlenemeyecekler.
proleterlerden beklenen tek şey, çalışma saatlerinin uzatılması ve yiyecek tayını kısıntılarını kabul etmelerini kolaylaştıracak ilkel bir yurtseverlik duygusuydu. bazen hoşnutsuzluk duyabiliyorlardı; ama bu hiçbir sonuca götürmüyordu onları; çünkü tutunacakları herhangi bir düşünceleri olmadığından, bu hoşnutsuzlukları ancak ufak tefek, belirli sorunlara yöneliyordu. büyük sorunların her zaman dikkatlerinden kaçması kaçınılmazdı.
saflıktan nefret ediyorum, iyilikten nefret ediyorum. erdem denen şey hiçbir yerde var olmasın istiyorum. herkesin iliklerine dek ahlaksızlaşmasını istiyorum.
sevişirken enerji harcıyorsun, sonra kendini huzurlu hissediyorsun ve her şey sana vız geliyor. işte kendini böyle hissetmene dayanamıyorlar. her zaman enerjiyle dolup taşmanı istiyorlar. tüm geçit törenleri, tüm bağırıp çağırmalar, bayrak sallamalar hep kokuşmuş cinsellik.
oynadığımız bu oyunda, kazanmak söz konusu değil. ama bazı yenilgiler ötekilerden daha iyidir, hepsi bu.
syme ortadan kaybolmuştu. bir sabah işine gelmemişti; bazı düşüncesiz kişiler yokluğu üzerinde yorumda bulundular. ertesi gün, kimse ondan söz etmedi. üçüncü gün, winston, arşiv dairesi'nin kapısındaki duyuru levhasına gidip baktı. orada çeşitli kağıtlar arasında, satranç kurulu üyelerinin bir listesi de vardı. syme de üyelerden biriydi. liste aynı gibiydi, hiçbir şey çizilmemişti; ama bir ad eksikti. bu yeterliydi. syme artık yoktu ve hiçbir zaman var olmamıştı.
her gün londra'da patlayan roket bombaları, özellikle okyanusya hükümeti tarafından, halkı korku ve baskı altında tutmak amacıyla atılıyordu.
hayatları dünyanın ele geçirilmesi üzerine kurulmuştur; ama bu arada savaşın sonunda bir utku olmaksızın sürüp gitmesinin gerekli olduğunu bilirler. savaş, ayrıca, toplum psikolojisinin istenilen düzeyde tutulmasını da sağlar.
kitleler, asla yalnızca ezildikleri için, kendiliklerinden başkaldırmazlar. kendilerine karşılaştırma yapabilecekleri ölçüler verilmedikçe, ezildiklerinin bilincine varmazlar.
daha zeki olan, daha az akıllıdır.
dünya egemenliğine en çok inananlar, bunun olanaksızlığını bilenlerdir.
gerçekte iktidar, ancak karşıtların uzlaştırılması yoluyla sonsuza dek elde tutulabilir.
eğer eşitsizlik sürdürülecekse -yani yüksek grup yerini koruyacaksa- zihinsel koşullar, denetlenmiş delilik olmalıdır.
akıl istatistiksel değildir.
neden meyve, çiçeğinin yanında daha değerli olsun?
dünyadaki hiçbir şey fiziksel acıdan daha kötü olamazdı. acının karşısında kahramanlık yoktu, yerde işe yaramaz sol kolunu tutarken defalarca düşündü bunu.
geçmişi denetleyen geleceği de denetler; şu anı denetleyen geçmişi de denetler.
kimse yönetime onu bırakmak için geçmez. iktidar araç değil, amaçtır. kimse bir devrime bekçilik etmek için diktatörlük kurmaz; devrim, diktatörlüğü kurmak için yapılır. baskı kurmanın amacı baskı kurmaktır. işkencenin amacı işkencedir. iktidarın amacı iktidardır.
yalnız ve özgür olan insan her zaman yenilir.
eğer insan bir sırrı saklamak istiyorsa, onu kendisinden de saklamalıydı.
bazen insanı, direnç gösteremeyeceği, aklına bile getiremeyeceği bir şeyle tehdit ediyorlar. işte o zaman, "bana yapmayın, başkasına yapın, falancaya yapın." diyorsun. bunun sonradan bir hile olduğunu söyleyebilirsin kendine, onları durdurmak için yaptığını, gerçekte bunu düşünmediğini söyleyip kandırmak isteyebilirsin kendini. ama doğru değildir. olay yer aldığı zaman onu gerçekten istemişsindir. kendini kurtarmanın başka yolu olmadığını düşünürsün ve bu yolla kendini korumaya dünden hazırsındır. bu şeyin diğer kişiye olmasını gerçekten istersin. onun acı çekmesi umrunda değildir. tek düşündüğün kendinsindir. işte ondan sonra, öbür kişiye karşı aynı duyguları duyamıyorsun artık.
thomas jefferson: tüm insanlar eşit yaratılmıştır ve yaratan tarafından yaşam, özgürlük, mutluluk gibi tartışılmaz haklarla donatılmışlardır. bu hakları korumak üzere, gücünü yönettiklerinden alan devletler kurulmuştur. bu hakları elden alan ya da yıkan bir devleti değiştirmek ya da ortadan kaldırmak ve yeni bir devlet kurmak halkın hakkıdır.
1.03.2010
otobiyografi
27.02.2010
uzun lafın kısası
remarque: tam zamanında içilecek bir sigara, dünyanın bütün ideallerinden daha iyidir.
ivan illich: en iyi öğretmenler bile öğrencilerini okullaşmanın seremoni ve ritüelinin oluşturduğu gizli müfredattan koruyamazlar.
juli zeh: insan, oturduğu yerde değil, anlaşıldığı yerde evinde hisseder kendini.
polly toynbee: din iyi değildir, öldürür. insanların gerçekten ona inandığı yerde zehirleyici bir etkisi vardır. tanrı vergisi mutlak küstahlık ortaya çıktığında kan akar ve kadınlar zincire vurulur.
saint-exupery: sevmek birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır.
peter atkins: hem entelektüel yönden dürüst davranıp hem de tanrılara inanabilmek mümkün değildir. tanrılara inanan birinin gerçek bir bilim adamı olması imkansızdır.
robert l. stevenson: şarap ve tütünün olmadığı bir yaşamda yapılabilecek tek şey ulumak, tepinmek ve kaçıp gitmektir.
gabriel garcia marquez: londra kilise meclisinin yirmi yedi yasasının yirmi yedisinin de içine sıçayım.
pythagoras: en iyiyi seç; alışkanlıkla hem kolay hem de sevimli duruma gelecektir.
ahmet hamdi tanpınar: insan neyi anlatabilir? insan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? yıldızlar birbiriyle konuşabilir; insan insanla konuşamaz.
rana dasgupta: kendimizi kandırmayalım; iğrenç bir dünyada yaşıyoruz, her şey yalan.
26.02.2010
yok yere yaygara
25.02.2010
savaş
..ve sonra savaş ülkemizi sardı. ben iki dünya savaşı gördüm ama ikisine de katılmadım. kimseyi öldürmedim. belki de, bundan dolayı, kimse beni öldürmedi. bunları kendisine söylediğim biri beni küçümseyerek yüzünü buruşturmuştu:- ya herkes sizin gibi yapmış olsaydı!
- evet ya herkes benim gibi yapmış olsaydı!
bir prévert bir daha kolay kolay gelmez yeryüzüne: iyi dinleyin onu, dar kalıplar, miskin düşünceler, katı kurallar, ikiyüzlülükler içinde tüketmeyin kendinizi. hayır demeyi bilin, dünyamızı güzel kılmayı öğrenin. kabullenmeyin size her verileni, her söyleneni.
zenginlik
adam smith "milletlerin zenginliği" adlı kitabında, modern toplumların büyüleyici üretkenliğiyle ilkel toplayıcı ve avlayıcı toplumların kısır kaynaklarını karşılaştırır. smith'e göre ilkel toplumlar fakirlik içinde yaşamaktaydı. hasattan yeterince ürün alınmıyor, temel besin maddelerinde hep bir kıtlık yaşanıyor, kriz zamanlarında çocuklar, yaşlılar ve fakir insanlar "vahşi canavarların" ellerine terk ediliyordu.
oysa modern toplumlarda yenilikçi üretim modelleri ve smith'in deyişiyle "işgücünün eşit pay edilmesi" sayesinde ürünler bütün toplum üyeleri tarafından paylaşılabiliyordu. öyleyse tutup da başka yaşamlar peşinde koşanlar yalnızca romantikler ve cahillerdi: "modern toplumlarda bir işçinin, en fakir kesimden bile olsa tutumlu olduğu ve verimli çalıştığı takdirde yaşamın olanaklarından ve gereklerinden aldığı pay, ilkel toplumlarda yaşayan yabanıl bir işçiye göre çok daha büyük olacaktır."
ancak smith'ten yirmi iki yıl önce, topluma karşı atılan çığlığa benzer bir ses tam tersi yönde üretmişti savını. bu ses, yabanıl işçiden yanaydı. j.j. rousseau, "insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı" adlı eserinde, acaba, diye soruyordu, herkesin düşünmeye alıştığının tam tersi olmasın? ilkel ve yabani işçiyle modern işçiyi karşılaştıracak olursak yabanıl işçi daha zengin olmasın sakın?
rousseau'nun savı zenginlikle ilgili bir teze dayanıyordu: zenginlik, illaki çok şeye sahip olmak anlamına gelmiyordu aslında. zenginlik, sahip olmak istediğimiz şeylere sahip olmak demekti. varlıklı olmak mutlak bir kavram değildi, arzuya bağlıydı ve göreceliydi. paramızın yetmediği bir şeyi arzuladığımızda fakirleşiyorduk, kaynaklarımız her ne olursa olsun. ve elimizdekilerle yetinebiliyorsak eğer zengindik aslında, sahip olduklarımız ne kadar az olursa olsun.
rousseau'ya göre insanları zengin etmenin iki yolu vardı: onlara daha çok para vermek ya da arzularını sınırlandırmak. modern toplumlar ilk bakışta ilk seçeneği gerçekleştirmiş gibi görünüyordu; ancak bireylerin iştahını sürekli tetikleyerek başarılarını yetersiz kılmışlardı. kendini zengin ve varlıklı hissetmenin en etkili yolu daha çok para kazanmaya çalışmak değildi belki. bizimle eşit şartlarda yaşıyormuş gibi görünen ama zaman içinde bize göre daha zengin olan insanlarla aramıza -pratik ve duygusal olarak- mesafe koyabilmekti. enerjimizi, daha büyük balıklar haline gelmeye çalışmak yerine, etrafımıza daha küçük yoldaşlar toplamaya yoğunlaştırabilirdik. yan yana geldiğimizde kendi boyumuzun bize iç sıkıntısı yaratmayacağı arkadaşlar edinmeliydik.
modern dünyada, geçmişe göre gelirimiz daha fazlaymış gibi görünebilir; ancak modernitenin getirdiği zenginlik yalnızca görünüştedir. aslında artık daha fakiriz; çünkü beklentilerimiz fena halde tetiklenmiş, paramızın yettiğiyle elde edebildiklerimiz arasında derin bir uçurum oluşmuştur. olduğumuzla "aslında olabileceğimiz" kişi arasında dağlar kadar fark vardır artık.
modern toplumlar, yabanıl bir insana göre çok daha güçlü bir mahrumiyet hissiyle baş başa bırakır bizi. rousseau'nun savı da şöyle devam eder: "ilkel ve yabanıl işçi en azından başını sokacak bir yuvası varsa, yiyecek birkaç elma ya da fındık bulabiliyorsa, akşamlarını ilkel bir enstrümanla müzik yaparak ya da keskin taşlarla bir balıkçı kanosu yontarak geçirebiliyorsa bu dünyada hiçbir şeyinin eksik olmadığını düşünebilirdi pekala."
beklentilerimiz azla yetinmek yönündeyse eğer, azla yetinebiliriz. ve eğer beklentilerimizin yüksek olması gerektiği öğretiliyorsa bize, çok kazandığımızda bile kendimizi fakir ve sefil hissederiz.
atalarımızın sahip olduğundan çok daha fazlasına sahip olabileceğimiz beklentisinin ağır bir bedeli olmuştur: olabileceğimizle o anda olduğumuz arasındaki aşılamaz mesafenin doğurduğu sonu gelmez bir endişe yakamızı bırakmaz olmuştur artık.
23.02.2010
oz
"intikam soğuk yenen bir yemektir." intikam planları yapan birisi eğer öfkeli ve hızlı davranırsa eve aç gitmiş gibi olur. ama hedefine sakin ve emin adımlarla ilerlerse kendisine bir ziyafet çeker.
belki biz insanların özü kötüdür. belki kötülük tamamen yerleşmiş, ruhumuza gömülmüştür.
"intikamı seçen kişi iki mezar kazmalıdır."
birisinden intikam aldığınızda, aslında ona olabilecek en büyük iltifatı yapıyorsunuzdur. sanki şey demek gibi: "hayatımı öylesine etkiledin ki karşılık vermem gerekiyor. senin hayatın da benimki kadar derinden etkilenmeli." intikam en büyük tebrik kartı olsa gerek.
"kibir en büyük günahtır."
en kötü bıçak yarası kalpte olandır. çoğu insan bunu atlatır ama kalp asla eskisi gibi olmaz. daima bir yara vardır; bir süre için bile olsa, birisinin kalbinizin daha hızlı atmasını sağladığını size anımsatır. ve bu yara izini ömrünüzün sonuna kadar gururla taşırsınız.
belli bir yaştan sonra insanlar değişmemeli.
her şey evimiz için değil midir? nerede olduğun fark etmeden, kim olduğun fark etmeden bir ev. günün sonunda herkes dinlenmek ister, bacaklarını uzatabileceği bir yer; hatta evin ismi oz olsa bile. "evim gibi yer yok." evim gibi kahrolası bir yer yok.
veda
özgür iradem ve açık bilincimle yaşama veda etmeden önce, son bir görevi mutlaka yerine getirmek istiyorum. bana ve çalışmalarıma oldukça iyi ve konuksever bir dinlenme ortamı sunan bu harika ülke brezilya’ya içten teşekkürler. her geçen gün bu ülkeyi sevmeyi daha çok öğrendim, dilini konuştuğum ülkenin dünyası çöktükten, manevi yurdum avrupa kendini yok ettikten sonra, yaşamımı yeniden başka hiçbir yerde kuramazdım. ama altmış yaşından sonra, yeni bir hayata başlamak için, özel güçlere gereksinim duyuluyor. bendeki güçlerse yıllardır yersiz yurtsuz dolaşmaktan dolayı tükendi. tam zamanında ve elim ayağım tutarken, zihinsel faaliyetleri, her zaman için yeryüzünün en hissedilir sevinci, kişisel özgürlüğü ve en değerli serveti olarak gören bir yaşama son vermeyi, daha doğru buluyorum. bütün dostlara selam gönderiyorum! uzun bir geceden sonra, yeni bir günün doğduğunu da görecekler! fazlasıyla sabırsız olan ben, onlardan önce gidiyorum. (22 şubat 1942)
22.02.2010
solmayan
güneş ülkesi
her şey kendi benzerini arar ve bulur.sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma; sana yapılmasını istediğin bir şeyi başkalarına da yap!
yıldız haritasında ya da doğum haritasında burçlar kuşağının altıncı yıldızı olan virgo'nun (başak) ufkun doğusunda yükselmeye başladığı an uğurlu sayılır.
tertullianus, kadınlar dışında her şeyimiz ortaktır, der.
cehalet ve güçsüzlükten doğan hiçbir eylem günah sayılmaz; güç ve aklın önünde olan irade günah işleyebilir.
dişil yönleri (annelik, verimlilik) en ağır basan burçlar terazi, boğa ve yengeç'tir. venüs ve ay'ın etkisi altındadırlar. eril özellikleri ağır basan burçlar ise koç, akrep ve aslan'dır. mars ve güneş'in etkisindedirler.
dünyanın düzenini altüst edecek kadar etkin olan gök cisimleri, insan iradesi karşısında pek etkili değildir.
19.02.2010
sessizlik
"sen de bundan nefret eder misin?"- neyden?
"rahatsız edici sessizlikten."
- neden hep saçma sapan da olsa konuşmak zorundayız? kendimizi iyi hissetmek için mi?
"bilmiyorum. iyi bir soru."
- özel biriyle birlikte olduğunu çenesini kapatıp karşılıklı susabildiği zaman anlıyor insan.
2
oynadığım karakterin adı raven mccoy'du. sirkte büyümüştü. dizi içinde, elinde bıçakla çok tehlikeli oluyordu. ve bir sürü fıkra biliyordu. eski bir vodvil oyuncusu olan dedesi öğretmişti hepsini. dizi seçilseydi her dizide başka bir fıkra anlatacaktım.
"o fıkralardan bildiklerin var mı?"
- bir tane biliyorum. bir tek bölüm çekildi çünkü.
"anlat."
- saçma bir fıkra.
"yapma, anlat haydi."
- hoşuna gitmeyecek, ben de rezil olacağım.
-"rezil mi? 50 milyon insana anlattın o fıkrayı. bana neden anlatmıyorsun? gülmeyeceğim, söz."
- sorun da o ya vince.
"öyle demek istemedim. biliyorsun."
- artık hiç anlatamam, üzerinde fazla konuştuk.
"saçma."
kestim kara saçlarımı

uzaktı dön yakındı dön çevreyi dön
yasaktı yasaydı töreydi dön
içinde dışında yanında değilim
içim ayıp dışım geçim sol yanım sevgi
bu nasıl yaşamaydı dön
onlarsız olmazdı taşımam gerekti kullanmam gerekti
tutsak ve kibirli -ne gülünç öfke be-
gözleri gittikçe iri gittikçe çekilmez
içimde gittikçe bunaltı gittikçe bunaltı
gittim geldim kara saçlarımı öyle buldum
kestim kara saçlarımı -n'olacak şimdi-
bir şeycik olmadı deneyin lütfen
aydınlığım deliyim rüzgarlıyım
günaydın kaysıyı sallayan yele
kurtulan dirilen kişiye günaydın
şimdi şaşıyorum bir toplu iğneyi
bir yaşantı ile karşılayanlara
18.02.2010
batı cephesinde yeni bir şey yok
dünyadaki felaketlerin çoğuna ufak tefek insanların neden olması tuhaftır. böyle insanlar, iri yarılardan çok daha enerjik ve geçimsizdirler. bölük komutanı ufak tefek olan bir yere düşmemeye hep dikkat etmişimdir. çünkü bu gibiler lanetlinin ve eziyetçinin biri oluyorlar.insan aslında ve her şeyden önce canavar yaratılışlıdır; ancak bundan sonra, ekmek dilimine yağ sürülmesi gibi, üzerine azıcık bir iyilik boyası çekilmiştir. üniforma demek de birisinin ötekine hükmetmesi demektir hep. kötülük, her birinde fazlasıyla hüküm ve kudret bulunmasında. onbaşı ere, teğmen onbaşıya, yüzbaşı da teğmene, çileden çıkarıncaya kadar eziyet eder. bunu bildikleri için de kendilerini hemen bir şeye alıştırırlar.
asker için midesi ve sindirim işi, öteki insanlar için olduğundan daha önemlidir. sözlüğündeki kelimelerin dörtte üçü elinden alınmıştır. gerek aşırı sevinç gerekse derin öfke anlatımı da onda en kuvvetli şeklini alır. bu derece az söz ile ve bu derece açık açık derdini başka bir tarzda anlatmak olanaksızdır.
benim için cephe, korkunç bir kargaşalık, merkezinden daha epeyce uzakta ve sessiz bir yerde bulunulduğu zaman bile insanı ağır ağır fakat fazla karşı koymaya ve kaçmaya olanak bırakmadan kendisine çeken kuvveti duyulan bir yerdir.
fakat topraktan ve havadan -özellikle topraktan- direnci kamçılayan kuvvetler fışkırır. toprak, herkesten daha çok asker için önemlidir. bir asker bedenini toprağa şöyle bastırdığı, ateş korkusu ile yüzü ve her yanı ile kendisini toprağa gömdüğü zaman toprağı tek dostu, kardeşi ve anası bilir; korkusunu ve çığlığını onun sükun ve güven dolu kucağına boşaltır. toprak da bütün bunları bağrına basar ve sonra bir on saniyelik ömrü, bir hayat için yine koyverip yeniden kavrar; hem de bir daha bırakmamak üzere kimi zaman.
bizler gençlik falan değiliz artık. dünyayı fethetmek istediğimiz de yok. kaçan kimseleriz. kendi kendimizden kaçıyoruz. kendi hayatımızdan kaçıyoruz. on sekiz yaşımızda dünyayı ve hayatı sevmeye başlamıştık. sonra da aynı şeylere ateş etmek zorunda kaldık. patlayan ilk öbüsler, kalbimize rastladı. eylemlerle, çabalarla ve ilerleyişlerle ilgimizi kestiler. böyle şeylere inanmıyoruz, savaştan başkasına inandığımız yok.
kafatasları olmadan da yaşayan insanlar ve her iki ayağı koptuğu halde koşan askerler görüyoruz. ayak kısmı kopmuş, bacakları üstünde sendeleye sendeleye ilk çukura kadar koşuyorlar. elleri üstünde iki kilometre yol alan bir onbaşı, parça parça olmuş dizini arkası sıra sürüklüyor. bir başkası bacaklarını elleriyle bastıra bastıra ilk sargı yerine kadar gidiyor. ağzı olmayan, çenesinin alt kısmı olmayan, suratı olmayan insanlar görüyoruz. kanı durdurmak için damarını dişleriyle tam iki saat sımsıkı ısıran birine rastlıyoruz. güneş doğuyor. gece oluyor. mermiler ıslık çalıyor. hayat sona eriyor.
askerin hayatta kalması bin bir rastlantıya bağlıdır; asker rastlantıya inanır ve ona güvenir.
sessizlik yayılıyor. konuşuyorum ve konuşmam gerekiyor. böylece konuşuyorum. hem de onunla: "arkadaş, seni öldürmek istememiştim. bu çukura bir daha atlarsan böyle bir şey yapmam; sen de doğru durursan elbette. ama sen bundan önce benim için bir fikir, bir bileşimdin sadece. beynimin içinde yaşayan ve beni bu karara yönelten bir fikirdin. ben bu fikri hançerledim. şimdi ise, senin de tıpkı benim gibi bir insan olduğunu görüyorum. el bombalarını, süngünü ve silahlarını düşünmüştüm. şimdi ise karını, yüzünü ve ortak yanımızı görüyorum; bağışla beni, arkadaş! bizler hep geç fark ederiz. sizlerin de tıpkı bizler gibi zavallı yaratıklar olduğunuzu, sizin analarınızın da tıpkı bizim analarımız gibi korku içinde titreştikleri, hepimizin ölüm karşısında aynı korkuyu duyduğumuz, aynı biçimde öldüğümüz ve aynı acıyı çektiğimiz, bizlere her zaman ve yine ve yine niçin söylenmez? bağışla beni arkadaş! sen benim düşmanım olabilir misin hiç? şu silahlarla üniformaları fırlatıp attık mı, sen benim için bir kardeşten farksız olabilirdin. arkadaşım, al benim yirmi yıllık ömrümü de kalk haydi! istersen daha fazlasını da al. bu ömrü bundan böyle ne yapacağım, ben de bilmiyorum."
geçmişin hiçbir şeyine değer verildiği yok. kültür ve yetişme düzeyini meydana getiren ayrımlar hemen hemen silindi ve sanki tanınmaz oldular. herhangi bir durumdan yararlanmak için bazı bazı işe yaramıyor değiller ama, tutukluklara neden olmak gibi sakıncalar da var. eskiden çeşitli memleketlerin madeni paralarıymış gibiyiz. sonra da bunlar eritilip hepsi aynı biçimde basılmışlar sanki. aralarındaki ayrımları seçmek için malzemeyi iyiden iyiye incelemek gerekiyor. çünkü bizler her şeyden önce askeriz ve ancak bundan sonradır ki, garip ve sıkılgan kişileriz. ortada büyük bir kardeşlik ve halk türkülerinin arkadaşlık havası esiyor. cezaya çarpılmışların karşılıklı bağlılık duygusu ile ölüme mahkumların umutsuzca dayanışması, garip bir surette, birleşik hayatın bir parçası oluyor.
geceleri bir rüyadan uyanıp da kabaran dalgalar halinde yaklaşan yüzlerin büyüsüne alet olarak kendimizi bırakınca bizleri karanlıktan ayıran sınırın ne kadar da ipince olduğunu dehşetle hissediyoruz. bizler küçük küçük alevleriz. titreye titreye yanan ve bazı bazı suya batıp hemen sönecekmiş gibi olan biz alevcikleri, içinde bulunduğumuz bu çözülüş ve anlamsızlık tufanına karşı şöylesine koruyan duvarlar ne de ince! sonra da, boğuşmanın boğuk uğultusu bizleri çembere alan bir halka oluyor ve içimize kapanıp gözlerimizi aça aça, durmadan geceye bakıyoruz.
1918 yılının ekim ayında vurulup öldü. o gün bütün cephe öylesine sakin ve sessizdi ki, ordu tebliği: "batı cephesinde kayda değer bir şey yok" demekle yetindi. yüzüstü kapaklanmıştı ve yerde uyuyor gibi uzanmıştı. çevirdikleri zaman, fazla acı çekmemiş olduğunu gördüler. yüzünün öyle sakin bir anlatımı vardı ki, bu sonuçtan neredeyse memnun kaldığı sanılırdı.
17.02.2010
odaya kapatılan gökyüzü
"aşk ile korku, cam ile taşa benzer." (sadi)geceler bitti. yolculuklar bitti. yeni yerler, yeni sabahlar bitti. her yerde bin yıllık bir aşınma, solgun zaman kokusu. senden önceki haline döndü kalabalık. gamzeli sular yürürdü dünyaya, kirpiğin kaşına her değdiğinde. ben deniz derdim hazla, gökyüzü niyetine bakardı başkaları. kimsenin sesinde bulut yok, kanat yok, rüzgar yok; bir hızar sesiyle konuşuyor artık herkes. kalbinle donattın önce gövdemi, sonra aşkın nasıl bir yoksulluğa dönüştüğünü gösterdin. sevinçler bitti, kapı zilleri bitti. ne bir yere giden var, ne gelenlerin yüzünde bir iyilik. senden başka anısı yok döndüğün yerlerin. tükeniş kendini yokluğunla tanımlıyor. açık yarada bir ayaz şimdi anılar. incelikler bitti; o güzel telaşlar. ne bir yağmur sesi çatılarda, ne camlarda yüzünden bir balkıma ki düş kurabilsin odalar. sen oyunlarından çekildin, birbirine küstü çocuklar. yaşlılar aynaya bakmayı unuttu. ben durdum tüm bunların ortasında, boynumda ağır dilsiz bir çan, ölüme dek seni susmaya yargılı. özgürlük bitti. övünme bitti.
her şey sürekli olsun, dediğin yerlerdesin şimdi. yürek çarpıntısını gövdesine yük sayan, yüz yıl sonrası bugünde bilinenlerin paydasını seçtin. vakti belirsiz sevinçler taşıdım eşiklerine, alışkanlıklardan kurtarmak için seni. ayrılığı bile bir ayrıcalık diye sundum da, sen kapıların hep aynı saatlerde açılıp kapanmasını bekledin. bir lambadan alıyor ışığını artık gövden. gökyüzü bir odada kanat vurur mu? nerden alır rüzgarını bulutlar? bir akarsudan doğurmak istemiştim seni. az az yaşayarak uzatmak ömrünü. sen evcilliği kalıcı sandın. bir adres istedin aşka. komşular, bildik sokaklar, aynı saatlerde aynı konuşmalar, hiçbir şeyi gizlemeyen perdeler, başkalarıyla yağmalanmış düşler. güvenlik duygusunu dünyaya yeğleyen. senin yalnızlık dediğin yerde atıyor ayrıcalığın ve güzelliğin kalbi. gözbebeklerindeki ağrıya inan ne olur. ölümün eşiğindeki pişmanlığı söylüyorum sana.
dün akşam aldım seni yanıma; gücenikliğini aldım, vazgeçişini; ilk karşılaştığımız günkü sesini; benim dönüp dönüp gidişlerimi, senin gittikçe bir kuyuya benzeyen suskunluğunu. yolların kentten koptuğu bir uzaklığa varıp durdum. sonra bir ağacın yalnızlığına oturdum. üşüyen yerlerini aldım kirpiklerimin arasına, sana dünyayı gösterdim uzaktan. güneşin büyüsünü, taşların sesini, nasıl yer değiştirdiğini dağların. onca çokluğuna karşı yıldızların yalnızlığından söz ettim. hiçbir şeyin bize uzak olmadığından. insan sustuğu yerde yenilmez her zaman, dedim. gözleri içine göllenen hapislerin ufkunu anlattım. sanayi çıraklarını, hastaların yaşama gücünü. gözyaşını küçümseyenin acısı da olmaz sevinci de, dedim. oğlundan kalan tek parmağı törenle gömen dersimli annenin büyük suskunluğunu andım saygıyla. azalan bir bütün olmaktansa parçalanarak çoğalmanın ne anlama geldiğinden söz ettim.
kaküllerine düşen çiy tanelerini topladım sabaha karşı. doğan günden kırmızılar sürdüm yanağına. saçının telinden tırnağının ucuna dek öptüm incelikle. sonra alıp yalnızlığımı yanıma, biraz daha tutkun, biraz daha iyimser, döndüm yeniden bıraktığın boşluklara.
15.02.2010
üniforma
yoksullar, zenginlerle karşılaşmadan önce kılık değiştirirler. zenginlere hizmet etmek üzere girdikleri mekanlarda yoksullara giydirilen üniformalar, insanlar arasındaki eşitsizliği estetize ederken yoksulluğun "kirini" örter.zenginlerin böyle tuhaf bir yanı var. yoksulluğun üzerini üniformalarla örterler. sanırım birinin kendilerine kölelik etmesi fikri rahatsız ediyor onları. o yüzden bir insandan başka bir şeye benzetmeye çalışıyorlar hizmetkarları. üniformalar bu işe yarar. sakın unutma bunu ve asla bir üniforma giyme.
an officer and a gentleman
insancıllaştırılmış ordu filmlerinin en bilineni an officer and a gentleman, 1940'lı yılların bakış ve üslubunu geri getiren bir filmdir. reklamlarında filme bir geçmiş zaman hikayesi havası verilmeye çalışılmıştır; ancak, geride kalmış ve çok daha masumca bir eril militer ethosun türsel biçim ve üslubuna geri dönme çabasının, içinde bulunulan anla bağlantısı apaçıktır. filmde, sapına kadar "sert erkek", serkeş ve motosikletli zack'in "centilmen bir subaya" dönüşmesi anlatılır. filmin "zor oyunu bozar" biçiminde özetlenebilecek bakışına göre, dinsizin hakkından imansız gelir. siyahi çavuş foley, bencilliğini bir kenara bırakıp takım ruhunu benimseyene kadar zack'e gaddarca eziyet eder. kadınlara kötü davranmaktan da vazgeçen zack, engelli koşuda yeni bir rekor kırmak üzereyken yarışı yarıda bırakıp bir kadın askerin yardımına koşar. insancıl ve hatta liberal (bütünleşmeci ve sözde feminist) duygular okşanırken, asıl amaç ordu kurumunu güçlendirmektir. zack'i yola sokup bir "centilmen" yapan şey aldığı askeri eğitimdir. zack, ordu benzeri geleneksel kurumlardan soğumuş bir genç kuşağı temsil eder. zack'in kimliğinde, bu kuşağın içine düştüğü yabancılaşmanın üstesinden gelişini, askerlik şerefi ve takım ruhu gibi değerleri kabullenişini izleriz. bu değişimin bedeli disipline, otoriteye ve gaddarlığa boyun eğmektir, ödülü ise özsaygı ve sevgidir. filmdeki aşk hikayesi gönül çelici ve rahatlatıcıdır; modern çağdan gerilere, bir zamanların hollywood filmlerindeki "ateşli aşklara" doğru geri çekilerek libidinal enerjiyi orduya yöneltir; filmden anlaşıldığına göre, "kızları" askerler kapmaktadır. aslında filmdeki aşk hikayesi, kadınların hayatta kalmasını genellikle bir erkeğe bağımlılığa endeksleyen, gerçek insani gereksinimleri karşılamaktan uzak bir toplumdaki pek çok işçi sınıfından kadının gerçek deneyimini resmeder.
oklukirpi
tarih, olurken çoğu kez sıkıcıdır; daha sonra ilginç olur.insanlığın tümü emperyalizmin ve sömürgeciliğin zincirlerinden kurtulmadıkça bağımsızlığınız tam olmayacaktır.
kadınlarını mutfakta tutamayan bir hükümet mahvolmuş demektir.
bütün çözümler kusurludur; ama en kusurlusu hiçbir şey yapmamaktır.
"ağaç dikmek için önce bir çukur kazmalısın."
eğer birilerini bir sopayla döver ve onlara sizi sevdiklerini söylemelerini emrederseniz ve bu arada onları dövmeye devam ederseniz, er geç size işitmek istediğiniz şeyleri söyleyeceklerdir.
her zaman iki şey arasında bir seçim vardır.
duvarların yankılarının söylediği
ruhların değil taşın çürüdüğüdür
budala çok şey ister; ama ona bunları veren daha da budaladır.
özgürlük yalnızca sosyal bir seçkinler tabakasının ayrıcalığıdır.
sosyalizm rejiminde insanın öğrendiği birkaç hünerden biri de budur: dilin bürokratik bozukluklarını süzüp dışarı atma yeteneği.









