14.5.16

nafile insanlar

thomas bernhard

bütün bir akşamüzeri benimkiler iş güç konuşmalarıyla bana işkence etmişlerdi ve beni durmadan ikna etmeye çalışmak ya da asıl konuşulması gereken konularda tamamen susmak suretiyle, başlarına gelmiş bir bahtsızlık olduğumu kafama kakmışlardı.

onlara ve yapıp ettiklerine, işlerine güçlerine ve düşüncelerine karşı olmayı âdet haline getirmişim, bunlar benim de parçammış oysa. onların düşünce biçimlerini didik didik etmeyi, alaya almayı, yıkmayı, yok etmeyi âdet haline getirmişim. onları didik didik etmek, yıkmak, yok etmek için elimden geleni ardıma koymuyormuşum. gece gündüz demiyor bunu düşünüyor ve daha sabah gözümü açar açmaz onlarla zıtlaşıyormuşum. hasta ve dolayısıyla zayıf olan ben değilmişim, öyle dediler, hasta ve zayıf olan onlarmış, tepelerine binip onları güden benmişim, tersi değilmiş; baskıcı benmişim, onlar zıtlaşmıyorlarmış benimle, ben zıtlaşıyormuşum.

kendimi bildim bileli duyarım bu lafları. doğduğum andan beri onlara karşıymışım, daha konuşmayı bile bilmeyen, durmadan gözlerini dikip onlara bakan kötü bir çocuk olarak bile varlığımı kafalarına kakmışım, ikiyüzlü korkunçluklarını. gözlerini dünyaya ilk kez açan çocuk halim bile onları sarmışmış; çünkü onlara karşıymışım.

daha hayatımın ilk anlarında bile güdüsel olarak her şeyimle onlara cephe almışım, olup biteni idrak etmeye başladığımda büyük bir kararlılık ve umarsızlıkla sürdürmüşüm bunu. onların yıkımı olmuşum, öyle dediler bugün yine, bense onlara durmadan diyorum ki, asıl siz benim yıkımım oldunuz, beni peydahladığınız noktadan beri de mahvetmeyi sürdürüyorsunuz. benimkiler bana karşı suçlular diyorum her konuda ve her hususta, ben böyle diyorum, onlar da tam tersi her konuda ve hususta her zaman benim onlara karşı suçlu olduğumu söylüyor, düşünüyor ve davranışlarında bunu kesintisiz olarak belli ediyorlar. böyle güzel bir yere ve böyle güzel bir eve doğmuş, yerleşmişim onlar sayesinde, durmadan bunu söylüyorlar; ama hiç aralıksız onları küçümsüyor, horluyormuşum.

sözlerimin her biri bu küçümseme ve horlamayla doluymuş, başka bir şeyle değil, günün birinde bu yüzden öldürecekmişim onları; ama bana kalırsa asıl ben bir gün onların küçümseme ve horlamalarından ölüp gideceğim.

kütüphaneden kuleye giderken, kırk iki yıldır ellerinden kurtulamadığımı düşündüm, hayatımın kırk iki yılı boyunca onlardan kurtulmaktan başka bir şey düşünmemiştim oysa; onlardan el etek çekmek, bu hiçbir zaman mümkün olmadı, kısa süreliğine de olsa; çünkü onlardan el etek çekmek sözümona el etmek çekmek oluyordu, onlardan kurtulmaktan ise hiç söz etmeyelim; artık bunu aklımdan geçirmeye bile cesaret edemiyorum. bana gösterdikleri ilgi hep üzerime titrercesine olmuşmuş, ilgileri çok büyükmüş; ama ümitsizlikleri de, bana ilişkin, her zaman son derece korkunç oldu.

önümde o kadar çok yollar açmışlar, bunların hiçbirinden yürüyüp gitmemişim, bugün gene öyle dediler. benim için açtıkları ve yönünü işaret ettikleri yollar bana en uygun olanlarmış, bu yolları katettiğimi görmeyi çok isterlermiş ama ben kendi elimle bütün bu yolları ta en başından murdar etmişim. hiçbir zaman yol falan gitmek istemediğimi söylemiştim bir keresinde onlara; ama anlamazlıkları ve bu anlamazlıkları ile en utanmazca kumpaslara kalkışan alçaklıkları karşısında bunu dillendirmenin ne kadar nafile olduğunu hemen idrak etmiş ve bu herhangi bir yol gitmek istememe ifadesini bir daha tekrarlamak istememiştim. onlara yönelttiğim bütün ifadeler sadece anlamazlığa ve bu anlamazlıkla işleyen alçaklığa toslamıştı. ben de on yıllar boyu giderek daha az konuştum, sonunda sustum, onların da bana yönelik eleştirileri giderek daha pervasızlaştı.

kütüphaneye gitmiş ve raflardan felsefi bir kitap çekip almıştım, bir suç işlediğimin bilincindeydim; çünkü onların gözünde kütüphaneye girmek bile bir suçtu. hele raflardan bir kitap çekip almak çok daha büyük bir suç. onlardan ayrılıp kendi başıma kalmak istememin bile suç olarak değerlendirildiği düşünülürse.

encknah'da bir ev aldık demişlerdi, büyütecekler ve sonra bir yıl içinde on katı kârla elden çıkaracaklardı, rutzenmoos'da iki çiftliği birleştirmiş bir gecede otuz milyonluk kazanç elde etmişlerdi, öyle diyorlardı. zayıfların en zayıf düştükleri an harekete geçmek lazım demişlerdi masada, akıllılara daha da pervasız bir akılla bindirmek lazım, daha kalleşçe bir kalleşlikle. bu işlerden doğrudan bahsetmiyorlardı; yalnızca dolaylı olarak, kendilerince felsefi saydıkları bir şeyden söz ederken mesela, bildiğim üzere gerçekten de yazdığı her şeyi okudukları ama hiçbir şey anlamadıkları schopenhauer'in yalnız oluşu üzerine konuştukları gibi bahsediyorlar işten güçten, sadece öyle, aklın nasıl daha akıllı bir akıl tarafından kandırılabileceği üzerine falan.

çorbalarını kaşıkladılar ve yoldan geçen birini ısıran bir köpeği korumalarına aldılar ve köpekçe ikiyüzlülükle sadece işleri güçleri hakkında konuşmaya devam ettiler. annem babam ve kardeşlerim daima birlik oldular, her şeye ve bana karşı daima kumpas içinde oldular. biz seni her zaman sevdik, dedi bugün de anne babam, kardeşlerimse onlara gözlerini dikip hiç karşı çıkmadan dinlediler, ben onlarm benden nasıl ömür boyu nefret ettiklerini düşünürken, ben de onlardan ömür boyu nefret ettim doğruyu söylemek gerekirse, biliyorum bunu, bu konuda yalanım yok, uzun zamandır savaşıyorum bu konuyla.

deriz ki anne babamızı seviyoruz ama gerçekte onlardan nefret ederiz; çünkü bizi peydahlayanları sevemeyiz. mutlu insanlar değiliz çünkü, mutsuzluğumuz mutluluğumuz gibi bize inandırılmış bir şey değil, mutluluğa günbegün inandırıyoruz kendimizi; böylelikle yıkanıp paklanmaya, giyinmeye, ilk yudumu almaya, ilk lokmayı yutmaya cesaretimiz olsun diye. hayat her sabah kaçınılmaz biçimde hatırlatıyor bize çünkü, anababamızm bizi nasıl bir kendini beğenmişlik ve hatta peydahlama büyüklenmesi içinde peydahladığını ve sevinç ve fayda dolu olmaktan çok iğrenç, tiksindirici ve ölümcül olan dünyaya savurup oturttuğunu.

çaresizliğimizi bizi peydahlayanlara borçluyuz, sakarlığımızı, hayat boyu kurtulamadığımız zorlukları. başlangıçta şu suyu içmen yasak, o zehirli denilmişti, sonra şu kitabı okumamalısın çünkü o kitap zehirli. bu suyu içersen mahvolursun dediler, sonra bu kitabı okursan mahvolursun. seni ormanlara götürdüler, karanlık çocuk odalarına tıktılar ruhunu ezmek için, öyle insanlarla tanıştırdılar ki hemen anladın onların seni yok edeceğini. senin için ölümcül olan manzaralara baktırdılar seni. seni zindan gibi okullara attılar, sonuçta ruhunu çekip aldılar içinden, kendi bataklıklarında ve çoraklıklarında öldürmek üzere. böylelikle kalbin onlar tarafından daha erken bir zamanda kendi ritminden çekilip çıkarıldı, geri döndürülmez bir biçimde, doktorların dediği gibi hasta düştü sonunda; çünkü bu kalbe bir an bile huzur vermediler.

hatırladığın kadarıyla onları hep gözledin, yalancılıklarını algıladın, inceledin ve onlara her zaman nafile insanlar olduklarını söyledin, kabul etmek istemedikleri bir şeydi ama biliyorlardı ki, onları seyretmeye koyulduğum andan beri hep nafile insanlar oldular. utanmazdılar hep reddettikleri üzere, vicdansızdılar, kamu zararlısıydılar.