29.1.16

bir kadının mazeretleri

clarissa pinkola estes

bir kadının birbirine iliştirebileceği tüm mazeretleri işittim: "yetenekli değilim. önemli değilim. eğitimli değilim. bir fikrim yok. nasıl bilmiyorum. ne bilmiyorum. ne zaman bilmiyorum." ve içlerindeki en kötüsü: "zamanım yok." pişman olup bir daha asla yalanlar söylemeyeceklerine dair söz verene kadar onları altüst etmek, sarsmak istemişimdir hep. ama buna gerek kalmaz; çünkü bunu, düşlerdeki karanlık adam yapacaktır. eğer o da yapmazsa, o zaman bu işi bir başka düş aktörü üstlenecektir.

ruhun ve benliğin ıskartaya çıkarılmış, değersizleştirilmiş ve "kabul edilemez" boyutları karanlıkta öylece yatmaz; tersine, ne zaman ve nasıl bir özgürlük hamlesinde bulunacaklarının planlarını yaparlar. bilinçdışında fokurdayıp köpürürler, çağıldarlar, kaynarlar; ta ki bir gün üstlerindeki kapak, ne kadar sıkı kapatılmış olursa olsun, taşkın bir sel halinde ve kendi bildikleri gibi dışarıya ve yukarıya doğru patlayana kadar.

yazarlar, ressamlar, dansçılar, anneler, arayıcılar, mistikler, öğrenciler ya da gezginler; yazmayı, resim yapmayı, dans etmeyi, anneliği, araştırmayı, bakmayı, öğrenmeyi, talimi bıraktıklarında, gölge hayat ortaya çıkar. bunları yapmayı uzun zaman harcamalarına karşın, istedikleri sonuca ulaşamamaları ya da hak ettikleri kadar tanınmamaları ya da sayısız başka nedenler yüzünden bırakmış olabilirler. yaratıcı güç hangi nedenle olursa olsun durunca, tabii bir şekilde ona doğru akan enerji de fırsatını bulduğu her an ve her yerde yüzeye çıkabileceği yer altına iner. bir kadın, gündüzleri istediği her şeyi tam anlamıyla yapamayacağını hissettiğinden, garip bir ikili hayat sürdürmeye başlar. gündüz saatlerinde "miş" gibi yaparken, fırsatını bulduğunda bambaşka bir şekilde davranır.

bir kadın, hayatını güzel, temiz ve küçük bir pakete tıkıştırırmış gibi yaptığı zaman, aslında sadece bütün hayati enerjisini gölgeye sokarak yay gibi germektedir. böyle bir kadın, "iyiyim, ben iyiyim" der. odanın diğer köşesinden ya da aynada ona bakarız. biliriz ki iyi değildir. sonra bir gün bir zurnacıyla tanışıp bilardo salonu güzeli olmak için tippicanoe'ye kaçtığını duyarız. ve ne oldu diye şaşırırız; çünkü biliriz ki, zurnacılardan nefret etmektedir ve her zaman tippicanoe'de değil, orcas adası'nda yaşamak istemiştir. üstelik, daha önce bilardo salonlarından hiç söz etmemiştir.

kadınlar kendilerini bu şekilde kandırırlar. bir yandan ne türden olursa olsun hazinelerini fırlatıp atarken, diğer yandan da mümkün olan her şekilde ıvır zıvır şeylerin peşinden koşarlar. yazıyorlar mı? evet ama gizlice; bu yüzden de kendilerine destek olabilecek geri besleme bulamazlar. öğrenci olarak sınırlarını zorluyor mu? evet ama gizlice; bu yüzden de hiçbir yardım göremez ve ustası yoktur. sanatçı tamamen özgün işler üreterek riske mi giriyor, yoksa soluk taklitler sunarak örnek olmak yerine taklitçi haline mi geliyor? peki, ya hiç hırsları yokmuş gibi davranan ama kendisinin, halkının, dünyasının başarılarını yüreğinde hisseden tutkulu kadınlar? sıkı ve güçlü bir hayalperesttir, yine de kendini suskunluk içinde mücadeleye verir. sırdaşsız, rehbersiz, küçücük bir yüreklendirici bölüm bile olmadan yaşamak ölümcüldür.

vahşi olanın kapısında her zaman bir muhafıza ihtiyacı vardır; yoksa istismar edilecek ve hor kullanılacaktır.

içerideki ve dışarıdaki büyük tehlikeler karşısında ya da psişeyle veya gerçek hayatla ilgili vahim bir durumu gizlemek için iyi, terbiyeli ve uyumlu olmaya çalışmak kadını ruhsuzlaştırır. onu bilgisinden, hareket etme yeteneğinden koparır. yüksek sesle karşı çıkmayan, açlığını gizlemeye çalışan, içinde hiçbir şey yanmıyormuş gibi davranan masaldaki çocuk gibi modern kadınlar da aynı bozukluğa sahiptir ve anormal olanı normalleştirirler. bu bozukluk, bütün kültürlerde dal budak salmıştır. anormalin normalleştirilmesi, normalde durumu düzeltmek için sıçrayıp duran tinin can sıkıntısı, kendini beğenmişlik ve sonunda da yaşlı kadın gibi körlüğün içinde batıp kalmasına neden olur.

yaşam alanının yitirilmesinin özgür bir yaratığın başına gelebilecek en feci olay olduğunu çok iyi biliyoruz. sanki biz aynı şeylerle kuşatılmamışız, sanki biz bunlardan etkilenmiyormuşuz gibi, diğer yaratıkların doğal yaşam alanlarının kentler, çiftlikler, otoyollar, gürültü ve diğer uyumsuzluklarla çepeçevre işgal edildiğine ateşli bir şekilde işaret ediyoruz. hayvanların hayatlarını sürdürmeleri için en azından zaman zaman bir yuvaya, kendilerini hem korunmuş hem de özgür hissettikleri bir yere sahip olmaları gerektiğini biliyoruz.

bir kadına psişik olarak ölmekte olduğunu hissettiren şey daha fazla enerji, bilgi, fikir ve heyecan yatırımının olmamasıdır.

bir kadının depresyonlarının, can sıkıntılarının ve sayıklamalı kafa karışıklıklarının çoğu, yeniliğin, şevkin ve yaratıcılığın kısıtlandığı ya da yasaklandığı son derece sınırlı bir ruhsal yaşamdan kaynaklanır. kadınların doğal ve vahşi içgüdülerinin kültürel olarak kısıtlanması ve cezalandırılması yüzünden, yeteneklerinin hala büyük oranda çalındığını ve sakatlandığını görmezden gelemeyiz.

bir kadın kıtlık, esir düşme, içgüdülerinin yaralanması, yıkıcı seçimleri ve buna benzer diğer tüm yollarla iyice dibe vursa bile, unutmayın ki dip, psişenin yaşayan köklerinin bulunduğu yerdir. bir kadının vahşi temelleri tam da buradadır. yeni bir şeyi tekrar ekmek ve büyütmek için en iyi topraktır dip. bu anlamda dibe vurmak, son derece acı verici olsa da, aynı zamanda tohum ekmenin zeminidir.

peri masalları on sayfa içinde sona erse de, yaşamlarımız daha uzun sürer. bizler çok ciltli kitap takımlarıyız. hayatımızın bir bölümü duvara toslayıp yansa da, her zaman bizi bekleyen bir bölüm ve sonra başka bir bölüm daha vardır. doğrusunu yapmak, hayatlarımızı sahip olmayı hak ettiğimiz şekillerde biçimlendirmek için her zaman daha başka fırsatlarımız olacaktır. bir başarısızlıktan nefret ederek zamanınızı harcamayın. başarısızlık, başarıdan daha büyük bir öğretmendir. dinlemeyi öğrenin, devam edin.

hayat ve adanma birbirini tamamlar. kırmızı, hayatın ve adanmanın rengidir. coşkulu bir hayat yaşamak için çeşitli fedakarlıklarda bulunmamız gerekir. eğer üniversiteye gitmek istiyorsanız zaman ve parayı feda etmeli ve bu girişim üzerinde yoğunlaşmalısınız. eğer yaratmak istiyorsanız, yüzeyselliği, kısmen güvenliğinizi ve çoğu zaman sevilme arzusunu feda etmeli; en yoğun içgörülerinizi, en uzun menzilli görülerinizi düzene sokmalısınız.