18.4.13

ah tutku beni öldürür müsün

cahide birgül

"bir hikaye asla bir kişiye ait olmuyordu. belki hikayeleri büyülü kılan da buydu; herkesin beyninde aynı şeyi anlattığı sanılan ama aslında bambaşka olan bir film makarasının dönüyor olması."

telefon kulübesinde genç bir adam vardı. melih, adamın üzerindeki kumlu ceketi geçen hafta vakko'da görmüş, bayılmıştı ona. cekete iliştirilmiş etikette yazan rakam, ona sahip olmasının kendisi için bir uzay seyahati yapmak kadar imkansız olduğunu gösteriyordu. herif zengin olmalıydı. büyük ihtimalle kız arkadaşıyla konuşuyordu; yüzüne gevşemiş ve olduğu yeri unutmuş bir ifade yerleşmişti. biraz bekledi, cebindeki parasını bir daha saydı, ceketi düşündü ardından ve yerdeki bir kola kapağını alıp sıkı bir tekmeyle az ilerideki mercedes'e gönderdi. tahmin ettiği gibi alarmı ötmeye başladı arabanın. telefon kulübesindekinin bir an için dikkati dağıldı ve birinin onun konuşmasını bitirmesini beklediğini fark etti; ama aldırmadı. adama notunu vermişti melih. küstah, şımarık piçin biriydi. telefon kulübesinin kapısını açtı:

"uzun sürecek mi?" dedi.

vakko ceketli "bir dakika" gibilerinden parmağını uzattı ona doğru; sonra konuşmaya devam etti. melih, adam az sonra yüzüne bile bakmadan giderken, ceketin onun geniş sırtında mankenin üzerinde olduğundan daha güzel durduğunu gördü. tabi yırtmacın yanındaki derin kesik olmasa.. memnuniyetle gülümsedi. bu numarayı ilkokulda öğrenmiş ve her deneyişinde de başarılı olmuştu. az önce telefon kulübesinin kapısını açtığında hep cebinde taşıdığı keskin makasıyla sezdirmeden bir parça almıştı ceketten. iyi para saymıştı bu makasa ama değerdi doğrusu. adamın ardından bakarken düşündü: yalnız sakatları değil zenginleri de sevmiyordu. bu, fakirleri sevdiği anlamına gelmemeliydi elbette. sadece kendisi zengin olana kadar diğer zenginleri sevmemeyi sürdürecekti.