17.5.12

at çalmaya gidiyoruz

per petterson

"ateş yanan yerde güven vardır."

gözlerimi açıyorum. başım yastığa gömülmüş. uyumuşum. elimi kaldırıp kol saatime bakıyorum. yalnızca yarım saat uyumuşum ama bu alışılmadık bir şey. daha yeni kalkmıştım; üstelik de geç saatte. o kadar mı yorulmuşum?

pencere pervazı apaydınlık. hızla doğrulup ayaklarımı yatağın kenarından aşağı sarkıtıyorum, birden başım dönüyor, ileri doğru uçuyorum, durmayı başaramıyorum, gözlerimde yıldızlar uçuşuyor, omzumun üzerine düşüyorum. yere çarptığımda tuhaf bir inilti çıkarıyorum. sonra orada yatıp kalıyorum. üstelik de canım acıyor. ne baş belası şey. kendimi germemeye çalışarak yavaşça soluk alıyorum. kolay olmuyor. ölmek için henüz çok erken. daha 67 yaşındayım, çeviğim. günde 3 kez lyra ile dolaşmaya çıkıyorum, sağlıklı besleniyorum, 20 yıldır sigara içmedim. bu kadarı yeterli olmalı. şimdiye kadar hareket etmiş olmalıydım; ama cesaretim yok; belki hareket edemem, o zaman ne yaparım? telefonum bile yok. buna karar vermeyi erteliyordum, ulaşılabilir olmak istemiyordum. ama o zaman başkaları da benim için ulaşılabilir olmuyor elbette, bu ortada. özellikle de şu anda.

gözlerimi yumup hiç kımıldamadan yatıyorum. yer yanağıma soğuk geliyor. toz kokuyor. lyra'nın mutfakta, sobanın başında soluk alıp verişini duyuyorum. çoktan gezmeye çıkmış olmamız gerekiyordu ama sabırlı bir köpek; beni sıkıştırmıyor. biraz midemin bulandığını hissediyorum. belki bu bana bir şeyler anlatacak olan bir belirti. ama hiçbir şey anlatmıyor. yalnızca midem bulanıyor. sonra sinirleniyorum, gözlerimi sımsıkı yumuyorum, bakışlarımı içime dikip dizlerim altıma gelene kadar dönüyorum, elimle kapı kolundan destek alarak dikkatle ayağa kalkıyorum. dizlerim titriyor ama yine de başarıyorum. baş dönmesi tamamen geçene kadar gözlerimi sımsıkı kapalı tutuyorum, sonra açık aşağı baktığımda, lyra'nın zeki gözlerinde dikkatli bir ifadeyle mutfakta, tam karşımda bana baktığını görüyorum.

"akıllı köpek" derken kendimi hiç de aptal gibi hissetmiyorum. "şimdi gidiyoruz."

böylece gidiyoruz. bacaklarım biraz titreyerek hole çıkıyorum, ceketimi giyiyorum, çok fazla güçlük çekmeden düğmeleri ilikliyorum, peşimde lyra'yla sahanlığa çıkıp çizmelerimi ayağıma geçiriyorum. kendi bedenimi büyük bir dikkatle dinliyorum, yaşlı da olsa ince ayarları çok iyi yapılmış bu makinede ters giden bir şeyler olup olmadığını anlamaya çalışıyorum; ama emin olmak kolay değil. mide bulantısı ve ağrıyan bir omuz dışında her şey normal gibi. belki biraz sersemlemiş gibiyim; ama o kadar uzun süre yerde yattıktan sonra ayağa kalktığım için bu pek de garip bir şey değil herhalde.

huş ağacına bakmamaya çalışıyorum ama kolay değil; çünkü ne yöne dönersem döneyim bakışlarımı yöneltebileceğim başka bir şey yok; yine de gözlerimi kısıyorum, evin duvarının dibinden yürüyüp en uzun dalların çevresinden dolaşıyorum, bir tanesini kıvırıp uzaklaştırmam gerekiyor, sonra bir tane daha, ardından yola çıkıyorum, sırtımı avluya dönüp ırmağa ve lars'ın evine doğru hızlı adımlarla yürüyorum. lyra dans eden bir altın parçası gibi önümden gidiyor. köprünün yanındaki patikadan dönüyorum, neredeyse ırmağın ağzına kadar suyun kenarından yürüyorum. kasım ayındayız, dün akşam rüzgarlı karanlıkta oturduğum tahta bankı, ırmağın genişlediği yerin gri sularında yüzen iki beyaz kuğuyu, solgun sabah güneşinin önündeki çıplak ağaçları, gölün öteki yanında güneye doğru uzanan süt gibi bir pusun içinde donuk yeşil çam ormanını görebiliyorum. alışılmadık bir sessizlik var, küçüklüğümün pazar sabahlarını ya da paskalya cumalarını andırıyor. parmaklarımı şıklatsam tüfek patlamış gibi ses çıkacak. ama lyra'nın soluk alıp verişini duyuyorum, solgun güneş gözlerimi kamaştırıyor, mide bulantım birden karşı konulmaz hale geliyor, patikada durup öne eğiliyorum, solmuş çimenlerin üzerine kusuyorum. gözlerimi kapatıyorum, başım dönüyor, lanet olsun, hiç iyi değilim. lyra durmuş bana bakıyor, sonra içimden çıkardıklarımın başına gidip kokluyor.

"hayır" diyorum benim için sert bir ses tonuyla, "uzak dur." bunun üzerine olduğu yerde dönüyor, patikada ileriye doğru koşuyor, duruyor, dili hevesle ağzından sarkarak dönüp bana bakıyor.

"tamam" diye mırıldanıyorum, "tamam. yolumuza devam edeceğiz."

yeniden yürümeye başlıyorum. bulantım biraz geçmiş, ağırdan alırsam sanırım gölün çevresini dolaşmayı da başarabileceğim. gerçekten başarabilir miyim? emin olamıyorum. bir mendille ağzımın kenarlarını ve alnımdaki teri siliyorum, suyun kenarına kadar gidip tahta banka çöküyorum. işte yine burada oturuyorum. bir kuğu uçarak gelip alçalıyor. yakında gölün üstü buz tutacak.

gözlerimi yumuyorum. birden aklıma bu gece gördüğüm bir rüya geliyor. tuhaf, uyandığımda aklımda yoktu; ama şimdi çok net. ilk karımla birlikte yatak odasındaydım; ama bizim yatak odamız değildi, kırkımıza daha çok vardı, bundan eminim, vücudum öyle görünüyordu. biraz önce sevişmiştik, ben elimden gelenin en iyisini yapmıştım ki bu da genellikle yeterince iyi olurdu, en azından ben öyle düşünüyordum. karım yatakta yatıyordu, ben komodinin yanında dikiliyordum, aynada başım dışında bütün vücudumu görebiliyordum ve rüyamda hiç de fena görünmüyordum, gerçekte olduğumdan daha iyiydim. karım yorganı yana attı, yorganın altında çıplaktı, o da iyi görünüyordu, gerçekten harikaydı; aslında neredeyse yabancı biriydi, az önce birlikte olduğum kadın gibi değildi. daima beni ürküten bakışlarla "sen diğerlerinden farklı değilsin elbette" dedi. doğrulup oturdu, çıplaktı, tavırlarında tanıdığım bir ağırlık vardı, midemi ağzıma getiren bir iğrenme duygusuyla dolduruyordu beni; aynı zamanda korkutuyordu da.

"benim hayatımda değil" diye bağırdım, ağlamaya başladım; çünkü bir gün bu anın geleceğini biliyordum ve dünyada en çok korktuğum şeyin magritte'in tablosunda aynaya bakarken sadece kendi kafasının arkasını gören adam olmak olduğunu anlamıştım.