12.10.2016

üçleme

samuel beckett

elveda demek zorunludur, zamanı geldiğinde elveda dememek budalalıktır. geçmiş günlerin ışığını, biçimlerini düşündüğünüzde pişmanlık duymazsınız ama pek düşünmezsiniz onları; neyle düşüneceksiniz ki?

hiçbir şeyi olmayan insanın dışkıdan hoşlanmama lüksü yoktur.

çürümek de yaşamaktır.

nedenini bildiğinizde her şey kolaylaşıverir, sanki sihirli bir değnek değmiştir. bütün iş, kendinizi adayacağınız azizi bulmakta; adamak, aptal bile olsa herkesin yapabileceği bir şey. ayrıntılara gelince, ayrıntılara ilgi duyuyorsanız eğer, umutsuzluğa kapılmanız için bir neden bulunmadığını söyleyebilirim, doğru bir kapıyı, doğru bir biçimde çalmayı başarırsınız sonunda. bütün söz konusu olduğunda çaresiz kalıyor insan. belki de ölümden önce bütün diye bir şey yok. ölülerin yaşamında avuntu bulmak kolay oluyor. o zaman ölümü arzulamak için ne bekliyorum?

şunu bunu ya da başka bir şeyi söylemişim, aslında pek önemi yok. söylemek uydurmaktır.

yaşamım, yaşamım, bazen ondan bitmiş bir şey gibi, bazen de hala süren bir şaka gibi söz ediyorum, ikisi de değil oysa; çünkü aynı zamanda hem bitti, hem sürüyor, hangi fiil zamanını kullanmak gerekiyor bunu dile getirmek için?

zaman zaman yalnız kim olduğumu değil, var olduğumu da unutuyordum, var olmayı unutuyordum. o zaman, varlığımı bu denli iyi korumamı borçlu olduğum şu kapalı kutu olmaktan çıkıyordum, bir perde kalkıyordu ve ben, örneğin kökler ve yumuşak huylu saplarla, çoktan kurumuş olup da yakılmalarını bekleyen kazıklarla, gece molaları, gün ağarışı beklemeleri ve kış onu şu rezil kabuklarından kurtaracağı için, kışa doğru şevkle savrulan gezegenin olanca çilesiyle doluyordum. ya da güvenilmez dinginliğiydim bu kışın, hiçbir değişikliğe yol açmayan erimesiydim karların ve olanca ürkünçlüğüydüm her şeye yeniden başlamanın.

çok azdı iştahım, kuş kadar yerdim. ama yediğim azıcık şeyi, çoğu kez yemek tiryakilerine yakıştırılan bir oburlukla tıkınıyordum ama bir yanılgı bu; çünkü yemek tiryakileri genelde, tiryakilik kavramının gerektirdiği biçimde, ağır ağır ve yöntemle yerler yemeklerini. oysa ben tek kap yemeğimin üzerine atılıyor, iki lokmada çiğnemeden yarısını ya da çeyreğini yutuyor, sonra da tiksintiyle kendimden uzaklaştırıyordum. yaşamak için yediğim söylenebilirdi.

insan neyse odur, en azından kısmen odur.

anneme doğru savrulduğumda, bir kadın durdurabilir miydi beni? belki de. dahası var, böylesi bir karşılaşma olası mıydı, benimle bir kadın arasında demek istiyorum. erkeklerle zamanında biraz sürtmüştüm ama ya kadınlarla? peki, artık saklamanın anlamı yok, evet, onlardan da birine sürtmüştüm. annemden söz etmiyorum, ona yaptığım sürtmekten fazlaydı.

hiçbir şey bilmemek bir şey değildir, hiçbir şey bilmemeyi istemek de öyle ama hiçbir şey bilememek, bilemeyeceğini bilmek, işte meraksız araştırıcının ruhunda huzur o zaman doğar.

sabah gizlenme zamanıdır. insanlar diri ve neşeli, düzene, güzelliğe ve adalete susamış olarak uyanırlar, sizden de bunları beklerler. evet, sekiz ya da dokuzdan on ikiye kadar olan bölüm tehlikeli süredir. ama öğleye doğru her şey sakinleşir, en amansızlar bile yatışmış evlerine döner, her şey dört dörtlük olmasa da yine de az iş becermemişlerdir, birkaç kurtulan olmuştur ama kimseye zararı dokunmayacaktır onların, her biri sayar farelerini. öğle sonrasının erken saatlerinde, yemekten, kutlamalardan, tebriklerden, söylevlerden sonra yeni bir tehlikeli süre yaşanır ama sabahla karşılaştırıldığında fasafisodur, sözü bile edilmez. saat dörde ya da beşe geldiğinde gececiler işi devralır, gece devriyesi harekete geçer. ama gün çoktan tükenmiştir, gölgeler uzar, duvarlar çoğalır, uslu bir çocuk gibi boynu bükük, yaltaklanmaya hazır, duvar diplerinden gidersiniz, saklayacak bir şeyiniz yoktur, yalnız korkudur saklanmanıza neden olan, sağınıza da solunuza da bakmazsınız, ortaya çıkmaya, gülümsemeye, dinlemeye, sürünmeye hazır durumda, insanları öfkelendirmeden saklanırsınız, mide bulandırıcı olsanız da vebalı sayılmazsınız, rezilliğiniz sınırlıdır. sonra gerçek gece gelir, o da tehlikelidir ama kendisini tanıyanlara, güneşe açılan bir çiçek gibi ona açılanlara, gece gündüz kendi kendisinin gecesi olanlara güzel şeyler sunar. hayır, gecenin de güzel olduğunu söylemiyorum ama günle karşılaştırıldığında güzel olduğunu söyleyebilirim, hele sabahla karşılaştırıldığında çok güzel olduğunu kesinleyebilirim. çünkü gecenin temizliği çoğunlukla uzman ellere bırakılmıştır. başka işle uğraşmaz bu teknisyenler ama insanların büyük kısmı katılmaz buna, düşünür taşınır, sıcak yataklarını yeğler onlar. gün linç edilir; çünkü uyku özellikle sabahları, kahvaltıyla öğle yemeği saatleri arasında kutsaldır.

önce yürümeyi öğren, sonra yüzme dersleri alırsın.

deniz kenarında kaldığım süre içinde, zayıf noktalarım gerçi kestirebileceğiniz gibi kötüleşiyordu ama belli belirsizdi b bu kötüleşme. öyle ki, örneğin parmağımı kıçımın deliğine sokup da, yahu bu dünden daha da kötüleşmiş, aynı delik olduğuna inanamıyorum onun, demekte feci güçlük çekiyordum. bu iğrenç delik konusuna yeniden dönmek zorunda kaldığım için hepinizden özür dilerim, esin perim böyle istiyor. belki onu, adını aldığı çirkin şey olarak değil de sessizce geçiştirdiğim çirkinliklerin bir simgesi olarak düşünmek daha doğru olur; saygınlığı belki de merkezde bulunuşundan ve benimle öteki bok yığını arasında bağlantı kuruyormuş gibi görünmesinden geliyor. kanımca hafife alıyoruz bu küçük deliği, kıç deliği diyerek ona, sanki aşağılamaya çalışıyoruz. ama aslında varlığın gerçek kapısı o, mutfak kapısı da ünlü ağız değil mi? gerçi hiçbir şey girmez bu delikten ya, girse bile anında dışarı atılır. dışarıdan gelen hemen hemen her şey tiksindirir onu, içeriden gelen şeyleri de sıcak karşıladığı pek söylenemez. anlamlı şeyler değil mi bunlar?

dünyada adalet olsa, durumum umutsuz olduğu için beni de diri diri gömerlerdi toprağa.

en sağlam önseziler çoğu kez böyle olanlardır kanımca, bir anlam veremediklerimizdir.

gece yarısı. yağmur camları dövüyor. sakinim. her şey uyuyor. ama kalkıyor ve çalışma masama gidiyorum. uykum yok. lambam yumuşak ve düzgün bir ışık yayıyor. ayarladım onu. sabaha kadar aydınlatacak. puhu kuşunun sesini duyuyorum. ne korkunç bir savaş çığlığı bu! eskiden hiç etkilenmeden dinlerdim onu. oğlum uyuyor. uyusun. bir gece gelecek, o da uyuyamayıp kalkacak ve çalışma masasına oturacak. ben unutulmuş olacağım.

oğlumun acısını özgürce dile getirmesi hiç de kötü gelmiyordu bana. böyle davranmak, kötü duygulardan arındırır insanı. acılar gizli tutulduğunda çok daha zarar verir kanımca.

bir izcinin çakısı neredeyse, kalbi de oradadır.

sabır oğlum, sabır, dedim. bu tür şeylerde tatsız olan şu: isteğiniz varsa olanağınız yoktur ya da tam tersi.

hiçbir şey, hiçten daha gerçek değildir.

bir yaşamın bitişi hep canlılık verir insana.

yaşamının geride kalan kısmını bu güçlü, insanın içine işleyen (yine de dondurucu olmayan), sicim gibi yağan yağmur altında, kimi kez yüzü, kimi kez de sırtı toprağa dönük biçimde geçirme olanağından yoksun oluşuna yerinirken, acılarına yağmurun neden olduğunu sanmakla yanılgıya düşüp düşmediğini, sıkıntılarının kaynağında başka şeyler olup olmadığını soruyordu kendine. çünkü acı çekmeleri yetmez insanlara; sıcak ve soğuk, yağmur ve bunun karşıtı güneşli hava, bunlara ek olarak aşk, dostluk, kara derili olmak, cinsel iktidarsızlık, sindirimle ilgili bozukluklar, kısacası saymakla bitiremeyeceğim beyin ve yardımcıları da içinde olmak üzere, bedenin aşırılıkları ve yetersizliklerinden de nasiplenmek ister onlar; katışıksız mutluluklarını gölgeleyen şeyin tam tamına ne olduğunu öğrenirler böylece. yoksa durumlarına katlanamazlar bir türlü.

gerektiğinden çok uzamış bir yaşamda sonunda aşkınızı paylaşacak birini bulduğunuzda zaman yitirmeden doya doya tat almak istersiniz; sözde aşıkların midelerini kaldıran ama aşk sahiciyse omuz silkeceğiniz aşırılıklar durduramaz sizi.

zamanı gelince eyleme geçmek için dinlendiğinizi sanırsınız ya da dinlencenizin hiçbir nedeni yoktur ama bir de bakarsınız ki çok kısa bir süre içinde hiçbir şey yapamayacak duruma düşmüşsünüz. nasıl olup bittiği önemli değil bunun. bu dersiniz, bu, ne anlama geldiğini bilmeden. belki de yalnızca eski bir şeyi benimsedim sonunda.

aşk üzerine söylenecek çok şey var; ben elim sikimde gezmişimdir kendimi bildim bileli. aşk çirkefine bulaştığımda bir insan yanılsamasına kaptırmışımdır kendimi, pantolonumu bile indirmişimdir.

10.10.2016

onlar

şükrü erbaş

onlar, içlerine doğdukları sınıfın üstlerinden aktardıkları üstünlük ve güçle akıllıdırlar. çıkardıkları basit bir ses, kaba bir hece bile hakim olmanın otoriter rengiyle bir anlam, bir derinlik kazanır. bu yüzden, düşünmek bulutlardan haz almak kadar uzak, gereksiz ve boştur. sınıfsal tarihlerinden öznel tarihlerine kalan biricik miras, bedenlerine ve bencilliklerine ayarlı bir içgüdüyle yalnızca tüketmektir. her hareketlerine hikmetler kazandıran budala aynalar karşısında, küçümsemenin şehvetiyle pervasızdırlar. doğru, onların inandıklarıdır. onlar ancak bir yüksekte dururlarsa vardırlar. yalnızlık derin uykularda konuk ettikleri bir yabancıdır; bir ince sızıyla gelir, bilmedikleri bir şeyleri duyurur ve terli bir ürpertiyle çıkıp gider.

toplumsal ütopyaları yoktur. bu yüzden bireysel tarihleri evleriyle sınırlıdır. kullandıkları eşyalar bile onlardan uzun ömürlüdür. dünya yalnızca kendileri için bir olanaktır, öldükleri gün bitiveren. haz ve yarar ancak birbirleri üzerinden açıklanabilen iki sözcüktür ömürlerini özetleyen. elbette insanları severler hakim olmanın lütfuyla. halka gösterdikleri ilginin içeriği, mülkleri ve konumlarında gösterir kendini. gülüşlerinin ardında bir ülkenin acısı ve yoksulluğu yatar. kime ne kadar eğilirlerse başkalarına o kadar serttirler. bulutlar, rüzgar, sular ve ağaçlar birer ruhsuz dekor, bir sıkıcı ayrıntıdır onların bahçelerinden geçmiyorsa. bilgiyi parayla, sevgiyi sahip olmakla, güveni kurnazlıkla değiştire değiştire, bir ucuz metaya çevirirler dünyayı. ne kadar uzağa giderlerse gitsinler kendi çukurlarının dışına çıkamazlar. incelik, güçsüz insanların icat ettiği bir kuruntu, bir yaşama külfeti; güzellik ise bir beden süsüdür onlar için.

tekniğin tüm yeniliklerini bilir ve büyük bir gösterişle kullanırlar. ama onun ardındaki düşünce süreci bir sıkıcı angaryadır. paranın satın alacağı bir şey için çaba göstermek ne büyük aptallıktır! tarih, dedelerinin duvarda sararmış fotoğraflarıdır, bayramdan bayrama üzgün ve hayran seyrettikleri. gazete bilgileriyle derinlik kazanırlar sığlığın dümdüz ettiği bir coğrafyada. kadın, para, tanrı ve ün, dört bıçaktır bedenlerinde, kişiliklerinin sentezini oluşturan. anlamak kıyas yapmayı, bağışlamak duygusal özdeşliği gerektirdiğinden katı, uzak ve dardırlar. sevgisizdirler, sevgi bilgi gerektirdiğinden. onlar odalarında bir kışı büyütürken, bir şehrayin gibi geçip gider camların dışında bahar.

onlar niteliksizliğin pazar kahyasıdır. onlar özgürlüğün talihsizliği, bir halkın kireç tutmuş beynidir. onlar bizim aynasında silindiğimiz zor, elimizle boynumuza astığımız taş, gözyaşımızdan içimize akan zehirdir. onlar bir gün kendi çukurlarında boğulunca, ancak o zaman dünyamıza iyilikler, güzellikler gelecektir.

felsefenin başlangıç ilkeleri

georges politzer

barış için mücadele etmeden ve özgürlüğü savunmadan ekmek kavgası yapılamaz. barış için mücadele politiktir, özgürlüğü savunma ideolojiktir; ekmek kavgası ise ekonomik mücadeledir.

bir bilgine bilgin diyebilmemiz için tutarlı olması, tutarlı olması için de dinsel inancından vazgeçmesi kaçınılmazdır. çünkü bilim ve inanç birbirine karşıdır.

agnostikler için engels, "utangaç materyalistler" diyor. lenin ise "agnostisizmi kazıyın, altında idealistleri bulacaksınız." der. 

"dünya, tanrı tarafından mı yaratıldı; yoksa öteden beri var mıydı?" filozoflar bu soruyu yanıtlayışlarına göre iki büyük kampa ayrıldılar: bilimsel olmayan görüşleri benimseyerek, dünyanın tanrı tarafından, yani maddenin ruh tarafından yaratıldığını söyleyenler idealizm kanadını oluşturdular. dünyayı bilimsel olarak açıklamaya çalışanlar, hareket noktası olarak doğanın, maddenin başlıca unsuru olduğunu seçenler ise materyalizmin çeşitli okullarını oluşturdular. 

her şeyin özü, karşıtların birliğidir. bütün şeyler kendi karşıtlarına dönüşürler.

diyalektik bize her şeyin eskiyip köhneleştiğini hatırlatarak hiçbir şeyin yok olmaktan kurtulamayacağını gösteriyor. bugün genç olan yaşlanır, zinde olan köhneleşir, yaşayan bir gün ölür. diyalektiğe göre, oluşun ve geçişin kesintisiz sürecinden başka hiçbir şey sonsuza kadar var olamaz.

insanların düşünme organlarında, kendilerini harekete geçiren düşünceler vardır; bu düşünceler, insanların içinde yaşadıkları maddi yaşam koşullarından doğar; sözü edilen maddi yaşam, insanların toplum içindeki yerleri, yani mensup oldukları sınıf yapısıyla belirlenir; sınıfların kendileri, toplumun içinde geliştiği ekonomik koşullar tarafından belirlenir. bir sarayda başka, bir kulübede başka türlü düşünülür.

9.10.2016

hypatia

denis guedj

eskilerin öğretisini sürdüren hypatia matematikçiliğinin yanında aynı zamanda iyi bir filozoftu ve her iki disiplinde ders verebiliyordu. hypatia özgür bir kadındı. yüzlerce dinleyici geliyordu derslerine ve bunlar, onun zekasından, bilgisinden ve güzelliğinden olağanüstü etkileniyorlardı. iskenderiye'nin üstüne çöken yeni ahlak düzeni yandaşlarının kabul edemeyeceği şeylerdi bunlar. 415 yılında bir gün, iskenderiye patriğinin kışkırttığı ayaktakımı arabasına saldırdı, onu yere yuvarladı, soydu ve bir tapınağa sürükledi. bıçak gibi keskin ve sivri istiridye kabuklarıyla işkence ettiler, sonra da diri diri yaktılar. gerçekten de bazı din adamları yalnızca hypatia gibi, jeanne d'arc gibi diri diri yakılan kadınları ve engizisyon dönemlerindeki on binlerce "cadı" kadını severler.

pornografi

slavoj zizek

bakış ile görüş arasındaki karşıtlık pornografide ortadan kalkar. neden? çünkü pornografi bünyesi gereği sapıkçadır. sapıklığı o bariz "sonuna kadar gidip bize bütün kirli ayrıntıları göstermesi" olgusundan gelmez; bu sapıklık kesinlikle biçimsel bir biçimde kavranmalıdır. pornografide, seyirci önsel olarak sapıkça bir konum işgal etmeye zorlanır. bakış, görülen nesnenin tarafında olmak yerine, bizim, seyircilerin üzerine düşer. perdede gördüğümüz görüntünün bize baktığı hiçbir yüce-gizemli nokta içermemesi de bu yüzdendir. "her şeyi gösteren" görüntüye salak salak bakan sadece bizizdir. pornografide ötekinin (perdede görünen kişilerin) bizim röntgenci hazzımızın bir nesnesi derekesine düşürüldüğünü ileri süren beylik görüşün hilafına, nesne konumunu fiilen seyircinin kendisinin işgal ettiğini vurgulamamız gerekir. gerçek özneler bizi cinsel açıdan uyarmaya çalışan perdedeki aktörlerdir; biz seyirciler ise felç olmuş bir nesne-bakışa indirgeniriz.

bilim

howard gardner: dikkatli bir betimlemeden insan çok şey öğrenebilir.

joseph le doux: kendinizi bulmanız için hiçbir zaman çok geç değildir. kırk yıl sonra hala gitarda kendimi bulmaya çalışıyorum.

ray kurzweil: doğru bir fikrin gücü, aşılmaz gibi görünen bir sorunu her zaman alt edecektir.

j. doyne farmer: bilim hem evrensel bir inanç sistemidir hem de gündelik sorunları çözmenin bir yoludur.

steven strogatz: bazı insanlar bütün hayatlarını gerçekten ne yapmak istediklerini hiç bilmeden geçiriyorlar.

v.s. ramachandran: bilimle şiirin ortak noktaları çoğumuzun sandığından daha fazladır; her iki girişim de en aykırı düşünceleri yan yana getirmeyi ve dünyaya biraz romantik bir gözle bakmayı gerektirir.

lee smolin: einstein'ın bana çekici gelen düşüncelerinden biri, bir bilim adamı olarak insanın gündelik hayatın belirsizliği ve acılarını aşabileceği idi. doğanın yasalarını kavrayarak, insan yaşamının kısa süreli uğraşlarına göre dünyanın çok daha kalıcı ve güzel bir yönüyle bağ kurabilirdiniz.

newton: büyük hakikat okyanusu karşımda keşfedilmemiş halde dururken, deniz kıyısında oynayan, ara sıra daha düzgün bir çakıl ya da olağandan daha güzel bir deniz kabuğu arayarak kendimi oyalayan bir çocuğa benzer gibiyim.

matt ridley: bilim adamları gerçeklerle ilgilenmezler. onlar bilgisizliği severler. onun içini oyar, onu yer, ona saldırırlar -hangi eğretilemeyi canınız istiyorsa onu seçin- bunu yaparken de durmadan daha fazla bilgisizlik keşfederler.

8.10.2016

aydınlanma

maureen freely

bu dünyada sevişmekten daha güzel hiçbir şey yoktur.

bir yalanın gerçek olmasını sağlamanın en iyi yolu, onu sonsuz kere tekrarlamaktır.

gerçekle yüzleşemeyen insanlar bir günah keçisine ihtiyaç duyarlar. en iyi günah keçileri de şahsen tanımadığın kişilerdir.

saf aşk diye bir şey yoktur; mücadele dokunduğu her şeyi kirletir.

her şey geçmişle iç içedir. hiç kimse sana bütün hikayeyi anlatmaz; dolayısıyla nerede durduğunu bildiğinden asla emin olamazsın. riskini alıp düğümünü kendin atarsın; çünkü hikaye asla bitmez.

er ya da geç herkes geri döner.

dünyanın neden benim istediğim gibi olmadığını sormayı bıraktığımda, kendi yaptığım işi daha mütevazı bir ışıkta görmeye başladım. asıl onurun, her şeye rağmen bir şeyler yapmaya çalışmakta yattığını düşündüm.

hayatın bana öğrettiği bir şey varsa, o da fırtınaların asla uzun sürmediğidir.

numaracı, sinsi ve pozcu insanlarla dolu bir ülkede yaşıyoruz. sahtekarlarla dolu bir ülkede. özgürce dolaşan, gayri meşru yollardan edindikleri servetlerini her geçen gün daha büyük bir kibirle sergileyen sahtekarlar.

dünyada adalet diye bir şey yoktur.

dünyanın kıyısında oturmuş, bilinmeyene bakıyorum ve uzakta parıldayan her ışık, arkasındaki her gölge daha büyük, daha hakiki, daha derin bir şeyler olduğunu ima ediyor. riski göze alıp devam etmek zorundayım.

insanların olduklarına inandıkları şey gerçekten oldukları şeyden daha önemlidir.

başını eğ, dünyayı tüm çirkinliğiyle gör, hiçbir şey söyleme, kaderinle savaşmayı bırak; ama utancını asla unutma.

sabır ile koruk

bedri rahmi eyüboğlu



sabrile koruk helva olsaydı eğer
çoktan bal küpüne dönerdi bu deniz
bal çanağı kesilirdi bu toprak kardeşim

oscar wilde anlatıyor:

vaktiyle bir balıkçı vardı. günlerce denizde kalır, döndüğü zaman mahalle halkını etrafına toplar, onlara avlanırken başından geçen acayip şeyleri anlatırdı. dinleyenlerin heyecandan nefesleri kesilir, peri padişahı ile başlayan, denizkızları ile devam eden hikayenin bir tek kelimesini kaçırmamak için balıkçıya daha çok sokulurlardı. balıkçı o kadar güzel anlatırdı ki herkes onun peri kızları, denizkızları ile senli benli olduğuna inanır, her sefer dönüşü, heyecanla sorarlardı:

"bugün hangi peri kızı ile beraberdin? bugün gene neler gördün?"

günlerden bir gün balıkçı denize açıldı, denizin orta yerinde bir ada, adanın kıyısında da adıyla sanıyla peri kızları ile denizkızlarının oynaştıklarını görmez mi?

mahalleye döndüğü zaman balıkçının suratı bir karıştı. ağzını bıçaklar açmaz olmuştu, gene etrafını sardılar:

"hadi anlatsana! bugün neler gördün?"

balıkçı yorgun, perişan, mahzundu. neredeyse ağlayacaktı:

"hiç, dedi. hiç! bugün hiçbir şey görmedim!"

7.10.2016

arayış

mevlana


ilk aşk hikayemi duyduğum andan itibaren
seni aramaya başladım
arayışın nafile olduğunu fark etmeden
sevgililer yolda bir yerde karşılaşmaz
başından itibaren birbirlerinin ruhundadırlar.

6.10.2016

din

jules renard: tanrının var olup olmadığını bilmiyorum; fakat eğer yoksa, bu onun itibarı için daha iyi olacak.

james watson: tanrı'ya inanmanın en büyük avantajı, hiçbir şeyi anlamak gerekmemesidir; ne fizik ne de biyoloji. ben anlamak istedim.

heinrich heine: kitapları yaktıkları yerde, sonunda insanları da yakacaklardır.

thomas paine: insanlığa acı veren tüm tiranlıklar arasında dindar tiranlık en kötüsüdür. diğer tiranlık biçimlerinin hepsi, içinde yaşadığımız dünyayla sınırlıdır; fakat bu, mezarın ötesine geçmeye ve bizi sonsuza dek takip etmeye çabalar.

iain banks: insanlar güç gösterisinde bulunmak için tarikatlar, mezhepler oluştururlar.

jorge luis borges: bir din için ölmek, onun için yaşamaktan kesinlikle daha kolaydır.

george carlin: tanrı'ya inanmaktan bahsedecek olursak, bunu gerçekten, gerçekten denedim. fakat.. etrafınıza baktıkça bunu daha iyi anlıyorsunuz. ters giden bir şeyler var. savaşlar, felaketler, ölümler, yıkımlar, açlık, pislik, yoksulluk, işkence, suç, yozlaşma.. bu güzel bir eser değil. eğer tanrı'nın yapabileceği en iyi şey buysa hiç etkilenmedim. bu gibi sonuçlar yüce yaradan'a olan inancımı sarsıyor.

giordano bruno: belki de benim cezamı veren sizler, benden de büyük bir korku içerisindesiniz.

yaşam ve yazgı

vasili grossman

faşizmin en büyük düşmanı insandır.

savaşta oğlunu kaybeden bir anneye karşı bütün insanlar suçludur ve insanlık tarihi boyunca bu annenin önünde boş yere kendilerini aklamaya çalışırlar.

faşizm ve insan bir arada yaşayamazlar. faşizm galip geldiği zaman insan varlığı sona erecek, sadece içi değişime uğramış, insana benzeyen yaratıklar kalacaktır. ama özgürlük, akıl ve iyilik giysisini sırtına geçirmiş olan insan galip geldiğinde faşizm ölecek ve boyun eğenler yeniden insan olacaklardır.

dünya üzerinde sadece ve sadece dar kafalı, kendi haklılığını sarsılmaz bir duygu haline getirmiş olan insanlar hüküm sürerler.

yaşamın özgünlüğünün ve kendine özgü özelliklerinin kaba kuvvetle silinmek, yok edilmek istendiği yerlerde yaşam söner.

bir ırk adına, tanrı adına, parti adına, devlet adına oluşturulan bir birliğin, yaşamın aracı değil, anlamı olduğuna ilişkin inanç bir kör inançtır. insanın yaşam mücadelesinin biricik, gerçek ve ebedi anlamı insanda, onun basit, alçak gönüllü özelliklerinde, bu özellikler üzerindeki hakkındadır.

en zor şey, zamanın üvey oğlu olmaktır. kendi zamanında yaşamayan bir üvey oğulun alın yazısından daha zor bir şey yoktur.

herkes aynı acıyı çeker; ama herkes kendince çeker.

derin keder ve ölüme mahkum olma duygusu keskin bir korkuyla yer değiştirdiği zaman anlamsız bir uyuşturucu olan iyimserlik insanların yardımına koşar.

5.10.2016

leyla'ya mektuplar

ahmed arif

leylacığım, gene suskunluklara, iyi saatte olsunlara karıştın. öyledir kafir dünya. biraz erincimiz, biraz günlük gecelik can avuntumuz oldu mu, unutuveririz dostu, canı, uzaktakini. dağlarla, deli sularla, yasaklar, pis ve kuş beyinli katil adamlarla, senden ayrı düşeni. nicesin? can tılsımının bu tek kelimede gizlendiğini duyarım. nicesin?

şimdi burada güzel bir şafak. gene uykusuz, mutsuz, tedirginim. sana yazmak, yazmak, yazmak istiyorum. seni bütün şafaklarda, evrenlerin o ıssız ihanet saatinde öperim. ve sen geçersin içimden. bitmek bilmezsin.

seni anlamak, seni sevmek mühim ve aziz bir iştir.

bana öyle geliyor ki sen beni görmek istemiyorsun. işte oraya gelmeme engel ya da sebep olan asıl bu. gelicem, kahveni, cıgaranı içicem, sonra da iyi akşamlar, iyi geceler deyip boynumu kırıp gidicem; otele ya da bir gecekondu yatağına. allah kahretsin, bunu düşündükçe geberesiye tiksiniyorum dünyadan.

dün yemekte anneme "beethoven gelse istese kızını verir miydin?" diye sordum. "kim bu herif?" dedi. "açlıktan ölen bir müzik peygamberi" dedim. önce tövbe çekti, sonra küfretti anam. kardeşlerime sordum; kızlar yalandan, erkekler canı gönülden "evet" dediler. galiba erkekler hayale, romantizme daha düşkün oluyor. kız kısmı peşinci, realist! haklı bir şey. bir dostluk delisi, bir garip şair, böyle ehli namus ve eli ayağı düzgün bir hatuncağızla evlendi mi boku yediğinin resmidir.

hiçbir uğraş, hiçbir umut, seni düşünebilmek, seni anlayıp sevmek, yüzüne bakabilmek kadar dolu, anlamlı ve yaşanmaya değer olamaz.

değil evlilik, insan düşüncesinin ulaşabildiği bütün kavramların üstünde, biz hep birbirimizi görecek, duyacağız. dostluğumuzun uzun ömürlü oluşu, bundan.

uygarlığın huzursuzluğu

sigmund freud

insan zekadan yana zayıf bir yaratıktır ve yalnızca dürtü dileklerinin egemenliğindedir.

"dünyayı döndüren açlık ve sevgidir." (schiller)

yaşamın amacını belirleyen şey yalnızca haz ilkesinin programıdır. yapımız icabı yalnızca karşıtlıklardan yoğun bir zevk alabiliriz, sürekli durumlardan aldığımız zevk ise pek azdır.

wilhelm busch: derdi olanın içkisi de vardır.

fantezi tatminleri içinde ilk sırada, sanatçı aracılığıyla kendisi yaratıcı olmayan kişiler için bile ulaşılabilir kılınan sanat eserlerinden alınan zevk gelir. sanatın etkisine açık kişiler için buna haz kaynağı ve yaşamsal teselli olarak ne kadar değer biçilse azdır. ama sanatın sağladığı hafif narkoz, yaşamın sıkıntılarından geçici bir uzaklaşmadan fazlasını veremez ve gerçek sefaleti unutturacak kadar güçlü değildir.

çok sayıda insanın hep birlikte, mutluluğu garantileme ve acıya karşı korunmayı, gerçekliği sanrılı bir biçimde yeniden kurma yoluyla sağlamaya kalkıştığı durumlara özel bir önem vermek gerekir. insanların dinleri de böylesi kitlesel sanrılar olarak tanımlanmalıdır. tabii ki insan bu sanrıyı paylaştığı sürece, bunun sanrı olduğunun asla farkına varmaz.

goethe: bir dizi güzel gün kadar çekilmez şey yoktur.

uygarlık insanın mutluluk olanağının bir bölümünü bir parça güvenlik ile takas etmiştir.

uygarlık, bireyin tehlikeli saldırganlık arzusunun üstesinden, bireyi zayıf düşürerek, silahsızlandırarak ve bireyin, tıpkı ele geçirilmiş bir şehirdeki işgal kuvvetleri gibi, bir iç merci tarafından gözetlenmesini sağlayarak gelir.

insanın kötülüğe, saldırganlığa, yıkıma ve dolayısıyla vahşete yönelik doğuştan gelen bir eğilim taşıdığından bahsetmek "küçük çocukların hoşuna gitmez". tanrı insanları kendi mükemmelliğinin bir eşi olarak yaratmıştır tabii ki; kötünün yadsınamaz varlığını tanrı'nın mutlak kudret ve iyiliğiyle bağdaştırmanın ne denli zor olduğunun kendisine hatırlatılmasını istemez insan.

büyüklükleri kitlenin hedef ve ideallerine tümüyle yabancı özellik ve işlerden kaynaklandığı halde çağdaşlarının takdirini kazanmış kimi insanlar vardır.

kimi insanların, biz diğerlerinin acı verici şüpheler ve ardı arkası kesilmez denemelerle ulaşmak durumunda olduğu en derin kavrayıştan kendi duygularının girdabından hiç de çaba göstermeden çekip çıkarma becerisine sahip olduklarını fark ettiğinde, insanın iç geçirmeye pekala hakkı vardır.

"freud'a göre hayvani dürtülerle güdülenen insanın aynı zamanda uygar bir varlık olmaya çalışması trajik bir durumdur. bununla beraber freud insanın uygarlıktan vazgeçemeyeceğini de kabul eder. sonuç uygarlığın kaçınılmaz huzursuzluğudur."

cumartesi

ian mcewan

bir tohum ek. sonra bak bakalım gelişip serpiliyor mu.

uzunca, düzgün, temiz, cilalı; boyalı değil. bir insanın tırnakları pek çok şeyi ele verir. bir hayat çökmeye başlayınca ilk gidenlerden biri tırnaklardır.

ütopyanın peşinden gidilirse sonunda her türlü aşırılığa izin verilir; ki hepsi de bu ütopyanın gerçekleşmesinin acımasız yollarıdır. eğer sonunda herkes sonsuza kadar mutlu olacaksa şimdi bir ya da iki milyonu katletmek neden cinayet sayılsın ki?

inananların pençelerinden kurtulmak pek kolay değildir.

pek mantıklı gelmiyor kulağa; ama genellikle insan inanmamaya yatkındır. inandığının yanlış olduğu ortaya çıkınca da düşüncesinden döner. ya da inanır ve inancını sürdürür. zaman içinde, kuşaklar boyunca en yararlı olan şuydu belki: ne olur ne olmaz, sen inan.

ne kadar büyük düşünürsen o kadar saçma görünür.

önemli konuların üzerinde durursak, politik durum, küresel ısınma, dünyadaki yoksulluk, gerçekten korkunç görünüyor, hiçbir şey iyiye gitmiyor, umut beslenecek hiçbir şey yok. ama küçük düşünürsem, daha dar alanda, yeni tanıştığım bir kız ya da chas'la hazırladığımız şu şarkı ya da gelecek ay kayağa gitmemiz; o zaman önemli görünüyor bana. öyleyse benim sloganım bu olacak: küçük düşün.

insanlar meydana çoğunlukla kendi dramlarını sahnelemek için gelirler. bir sokağın bu işe yaramayacağı aşikar. tutkuların geniş mekanlara ihtiyacı vardır, bir tiyatronun hizmete hazır ferahlığına örneğin. çöllerin, askeri planlamacının rüyası olduğu söylenir. kentteki meydanlar da bunun özel hayattaki karşılığıdır.

bir hastanın üstü örtülür örtülmez ameliyathanede bir kişilik, bir birey olduğu duygusu silinir. görme duyusunun gücü böyledir. geriye yalnızca kafanın o küçük alanı, ameliyat bölgesi kalır.

peter brian medawar: ilerleme umutlarıyla alay etmek en büyük ahmaklıktır; ruhun yoksul ve zihnin değersiz olduğunu bu sözden daha iyi kanıtlayan bir şey yoktur.

insanın hayatını kazanamaması ya da içkiye hayır diyememesi ya da dün yapmaya karar verdiği şeyi bugün hatırlayamaması umutsuz bir yazgı. her kentin halka açık alanlarını dolduran bu güçsüz ordu, ne kadar toplumsal adalet sağlasanız da tedavi edilemez ya da dağıtılamaz. o zaman ne yapılacak? gördüğünde tanıman gerek talihsizliği, bu insanlardan sakınman gerek. bazılarını bağımlılıklarından vazgeçirebilirsiniz, kimilerini de.. bütün yapabileceğiniz, onların bir şekilde rahatını sağlamak, acılarını azaltmaktır.

4.10.2016

aylaklar

melih cevdet anday

kadınla erkek arasındaki o sahte nezaket kırılsa, her şey konuşulur artık.

siyaset yararlanmak için değildir. siyaset halkın da çıkarına değildir. ondan ne tek tek insanlar, ne de topluluklar yararlanabilir. siyaset insan topluluklarının kaderidir. bu kader birtakım dahilerin elinde arada bir yeniden yazılır ve birtakım bıkkınlıklar giderilerek insanlara yeni bir yaşama ümidi aşılanır. siyaset bir şey için değil, siyaset için yapılırsa güzel olur. siyasetin yararlısı, yararsızı olmaz, dahicesi olur, o kadar.

evrenin, insan için hiçbir özel amacı yoktur. insan türünün çoğalıp gelişmesi, sonsuz zaman içinde, üzerinde durulmaya değmez bir oyundur.

savaş demek politika demek değildir. savaş insanların bir deliliğidir.

büyük işler için de, küçük işler için de serçe parmağımı bile kıpırdatmam. çünkü olayların gidişini değiştirecek bir güç verilmemiştir bize, her şey olacağına varır.

gül mevsiminde tövbe-i meyden benim gibi
zannım budur ki sen de pişmansın ey gönül (nedim)

kan dökücü insanlar, enteresan olmak için güzel sanatlara meraklı görünürler. öyle ince bir ruhta, bu ne şiddet diye şaşılsın isterler. ama ben şaşmam; çünkü kanmam bu yavelere.

annem sağ olsaydı, "bırak da babamla biraz da ben yatayım." derdim. ana babalarla, çocuklar, kız erkek kardeşler arasındaki cinsel ilişki yasağı tümüyle anlamsızdır.

zenci ile yatmamış bir kadın, eksik bir kadındır.

aşkı küçük görür, aşka bir küçük burjuva tutkusu diye bakar. küçük burjuvanın zavallılığını gösteren bir acayipliktir aşk, der.

dünya onun için bir tuzaktı, babamın bütün çabası da bu tuzağa düşmemek için çalışmak, uyanık bulunmak olmuştur. paçayı kurtarmak kaygısı, bencillik, başka bir şey değil.

platon: felsefe, insanların ve toplumların güçlü oldukları çağlarda yararlıdır; zayıf oldukları zamanlarda ise acınacak bir şeydir.

petrol kuyularından da, önce birtakım pislikler çıkarmış, petrol arkadan gelirmiş. benim günlüğüm de öyle olacak. asıl önemli olan düşünceleri yakalamak için, onları örten süprüntüyü çıkarıp atmalı.

irade teorisi yapan bir düşünür, bir tekerleğin orta yeri gibi sakin kalmaya alıştırıyordu kendini. hayat gümbür gümbür dönüyor; ama o, orta yerde istifini bile bozmadan hareketsiz kalabiliyor. gerçekten büyük bir başarı.

yaşamaktan soğumamak için tek çare, daha güzel bir dünya düşünmektir. o dünyayı özlemek ve o dünya için savaşmaktır.

rahattır insanın ilkelerinin olması; her gün, her saat yeni baştan düşünmek zorunda kalmaz çünkü. ama bunun için gerçekten doğru olmalı, içten olmalı; gösteriş diye gütmemeli bu davranışı.

doğanın, insan için -bütün canlılar için olduğu gibi- hiçbir ereği yoktur. etimde, kanımda bir enerji var; bunun işletilmesi gerekiyor, işlemezse bizi bekleyen sadece deliliktir. onun için koşuşuyorum, yorgun düşünceye kadar didiniyorum. enerjimle deliliğim arasında korkunç bir yarışma başladı. bir an dursam, sanki dağılacağım, zerrelerime ayrılacağım, beni bilincimle yaşatan denge altüst oluverecek. bilincimi korumak değil ereğim, onun üstünlüğünü ezmek, egemenliğini ortadan kaldırmak. bilinç, onu baskı altında tutmak için, tutacak kadar gerekli bana. iş arkadaşlarımın, parti arkadaşlarımın davranışlarındaki içtenlik payını, doğruluk payını öyle ince eleyip sık dokumayacağım. görünüşlerin altındakini anlamaya hiçbirimizin gücü yetmez. yeteneğim ne kadar elverirse, o kadarcık bir iş göreceğim ve üst yanına karışmayacağım.

benim içimde hiçbir inanç yok. hiçbir sevgi yok. insanları da, memleketimi de sevmiyorum. şu son yıl içinde ne yaptımsa hepsi zoraki idi. kendimi oyaladım, aldattım; fakat korkunç gerçek ağır bastı sonunda.

memur sınıfı

oğuz atay

turgut, korunmasını bilen bir iş kovalayıcısıydı. bilinmeyen kurallarla yönetilen bu ülkeye her girişinde, ürkütülmemesi gereken yaratıkların beklenmeyen davranışlarına saygı gösterirdi. yapmacık sabrını sonuna kadar sürdürürdü. koridorda, dairenin sabah mahmurluğunu üstünden atmasını bekliyordu. önünden geçen her memuru saygılı bakışlarıyla süzüyordu. belli olmaz; kimin nerede ne işe yarayacağı hiç belli olmaz. sonra, bana aldırmıyordun ama ağıma düştün işte bakışlarıyla karşılaşıverirsin birden. garip ve mistik bir hava vardır; görünüşe aldanmamalıdır iş sahibi denilen cüce yaratık. hademeler süpürüverir insanı. elini hiçbir kağıda uzatmayacaksın. on emrin birincisi budur. söze erken başlamayacaksın, hiçbir düşünce ileri sürmeyeceksin, hiçbir şey bilmezmiş gibi görüneceksin, garip şekilde giyinmeyeceksin, ellerini masaya dayamayacaksın, seni baştan savmalarına yol açmamak şartıyla kendini acındıracaksın, gülümseyeceksin, bekleyeceksin.. ve hiçbir zaman ümide kapılmayacaksın. işte beklediğin memur merdivende göründü. hemen yanına gitmeyeceksin. bekledi. sabırla, odaya girmesini, masasına yerleşmesini ve güne alışmasını bekledi. odaya girdi. allah'a emanet ol, oğlum turgut. memurlar, masanın iki tarafında, değişmeyen yerleri aldılar. önce turgut'un yüzüne bakılmadı; onun sorması beklendi. küçük bir zaman kazancı. beni deniyor. boğazı temizle, öksür: fazla genç olduğun izlenimi bırakma. buyrun, bir şey mi istediniz? ne olağanüstü bir ülkedir! bir şey mi istediniz, derler. çünkü, esrarlı ve bu dünyanın insanlarının akıl erdiremediği işlerle uğraşırlar.

işim olmasaydı, bu soruna karşılık sana iki perdelik bir moliere oynardım ki.. ve alınmayacaksın hiçbir sözden. anlatacaksın. daha bir dakika önce, yanındaki arkadaşına seslenir gibi alçak bir sesle, omzunun üstünden aşarak seslendi: "şükrü efendi! bana bir çay getir." evet ne istiyordunuz? şimdiye kadar söylediklerini dinlemedim; çünkü çay içmemi beklemedin; bu nedenle, yeni baştan anlatman gerekiyor, demek istiyor. ne kadar özlü konuşuyor değil mi? ayrıca, öksürmenin yararı dokunmadı, beni genç gördü. ilk sözlerle baştan savmak istiyor. sanıyor ki ilk sözü bana söyletmekle: "evrakın sizde olduğunu söylediler." gibi yanlış bir cümleyle başlayacağım ve beni en aşağı, iki oda kadar öteye savuracak. belirsiz başlangıçlardan yararlanmak istiyor. bu kanlı savaş, dışardan hiç belli olmuyor değil mi? işte al sana kesinlik: yazının tarih ve numarası. yalnız, bu başarıyla sarhoş olmamalısın. evrakın ona havale edildiğini hemen söylemeyeceksin. yazı işlerine gittim zimmetle size gönderdiler diyerek, ilk dakikadan onu bunaltmaya gelmez. kendisini çok çaresiz görürse, ümitsiz hareketler yapabilir. mesela: "bir dakika" der, çıkar odadan, bir daha koydunsa bul. nazlı masal kuşlarıdır. ürkütmeyeceksin.

belki biraz daha beklemeliydim. ne dersin? bir iki iş sahibi gelse. onları terslese. ben bir köşede durup bakışlarımla ona hak versem? adamlar gidince de önce şundan bundan konuşuruz: bir iki basit hastalık filan. bir ilaç tavsiye ederim. yalnız, fazla ileri gitmeye gelmez. olmayacak bir şey ister insandan. ikmale kalmış kızının fikir hocasına gidip iltimas yaptırmak gerekir; gel de işin içinden çık. fazla kibarlık da etmeyeceksin.. kibarca atlatıverirler seni. bunları düşünüp, karşılıklı oyunlar oynamakla harcadığımız enerjiyle kimbilir kaç tane elektrik santrali çalışırdı? efendim?

uzun uzun, tarih ve numarayı inceliyor. sanki hayatında tarih ve numarayı ilk defa görüyor. selim olsa, bir cinayet çıkardı. budist olacaksın: ağaç, taş, bu münasebetsiz memur ve turgut özben. kaynaşıp gideceksin. işi cahilliğe vuruyor. böylece hem zaman kazanıyor, hem de sabrımı deniyor. sonra saf saf başını kaldıracak, ben bundan hiçbir şey anlamadım, diyecek. cahilliğine aldanmayacaksın, hemen atılıp anlatmaya kalkmayacaksın. öyle bir anlamıştır ki küçük ve önemsiz bir yanlışını yakalayıverir senin. bilgisizliğini yüzüne vurur. küçümser seni. çileden çıkarmaya çalışır. bu kadar okumuş, tahsil görmüş, daha bir dilekçenin nasıl yazıldığını bilmiyor, der bakışlarıyla. masasının gözünden talimatnameler, nizamnameler, kanunlar çıkarır. maddeler denizinde boğar seni. bir işin nasıl yapılacağından çok nasıl yapılmayacağını gayet iyi bilir. gerçek olumsuzluğun sultanıdır. canım benim! şişman da değil ki biraz gevşeyebileceğinden ümitli olalım. zayıf, sinirli ve orta yaşlı. eski usul bıyık bırakmış.

koyu renk elbisemi giymeliydim. gençliğimi kızgınlıkla karşılar belli etmeden. öksürüğümü de beğenmedi. şartnamenin unutulmuş bir maddesiyle öyle bir saldırır ki müdürler bile çekinir böylelerinden. yapamam efendim, der; sonra mesul olurum. müdür diyor ki mukavelenin ruhuna aykırı bir taraf yokmuş. müdür bey böyle diyorsa kendi imzalasın: benim parafıma ihtiyaç yok. müdür bey, memur arkadaş dedi ki sizin imzanız yetermiş. ne demek efendim? imzalasın. vazifesi. çağırın bana. müdürle memur arasında sıkışacağını düşünmek turgut'u terletti. önce size havale edilmiş necati bey, neden paraf etmediniz? susun! moralimi bozmayın. uykusuzluktan olacak. boş yere kendini korkutmayacaksın. selim'in olumsuzluk meleği nihat, dairede nasıl bir adamdı acaba? bu adammış. selim öldü nihat bey: imzalayın artık. olmaz. babam mezardan çıksa imzalamam. ne korkunç adamsınız. yalnız çiğ et mi yersiniz? masaya fazla yüklenmişim: biraz geri. bazıları, masanın başında durup dikilmeye sinirlenirler. çok duyarlı bünyeleri var. en küçük bir hareket baskı oluyor. gözlüklerini burnuna indirmiş, elleri düzgün. yalnız kağıt tutmuş eller. memur sınıfı diyorlar.

fragmanlar

herakleitos

aynı şeydir yaşayan ve ölen, uyanık ve uyuyan, genç ve yaşlı. çünkü sonrakiler öncekilerle, öncekiler sonrakilerle yer değiştirir.

güneş her gün yenidir.

karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar.

eşekler samanı altına tercih eder.

aynı ırmaklara girenlerin üzerinden farklı sular akar.

insanların çoğu başlarına gelenler hakkında düşünmezler ve öğrendiklerini kavrayamazlar; yalnızca kendi kanılarına inanırlar.

beklenmeyeni beklemezsen, onu bulamazsın; çünkü ne bir iz vardır ne de bir yol.

altın arayanlar çok fazla toprak kazarlar ve çok az bulurlar.

en iyiler bütün şeyler arasında tek bir şeyi seçer: ölümlüler arasındaki ezeli ünü. çoğunluk ise sığır sürüsü gibi tıkınır.

bilgelik tektir; her şeyi her şeyle yöneten düşünceyi bilmektir.

halk yasayı kentin surlarını savunur gibi mücadele ederek korumalıdır.

bütün yollarını yürüsen bile ruhun sınırlarına ulaşamazsın.

sevgili

marguerite duras

ilk sırdaşlar sevgililerdir; sonra vapurlarda, trenlerde; sonra her yerde karşılaştıklarımız gelir.

hiçbir zaman merhaba yok, iyi akşamlar yok, iyi yıllar yok. hiçbir zaman teşekkür yok. konuşmak yok. konuşma gereksinimi yok. her şey dilsiz, uzak kalıyor. taştan bir aile işte, ulaşılmaz bir derinlikte taşlaşmış. her gün birbirimizi öldürmeye çalışıyoruz. birbirimizle konuşmamakla kalmıyoruz, birbirimizin yüzüne baktığımız da yok.

insan görünmeyegörsün, bakamaz artık. bakmak, bir şeye karşı, bir şey için merak duymaktır, düşmektir. baktığımız hiç kimse kendisine yöneltilen bakışa değmez. her zaman onur kırıcıdır. konuşma sözcüğü atılmış. sanırım burada utancı ve gururu en iyi açıklayan bu. ister aile topluluğu olsun, ister başka türlüsü, her topluluk tiksinti vericidir, alçaltıcıdır. yaşamı yaşamak zorunda bulunmanın temel utancı içinde bir aradayız.

selde, arzunun gücünde, her şey akıp gider.

savaş her yana yayılır, her yana sızar, çalar, tutsak eder, her yanda hazır bulunur, her şeye karışır; bedenlere, düşüncelere, uykulara, uyanıklıklara, her zaman, her yere girer; çocuğun bedeninin, zayıf kişilerin, yenik halkların güzelim toprağını ele geçirmenin sarhoş edici tutkusunun pençesindedir; nedeni de kötülüğün orada, kapılarda, tenin üzerinde olmasıdır.

bu konularda insanları uyarmalı: ölümsüzlüğün ölümlü olduğunu, onun da ölebileceğini, eskiden de şimdi de böyle şeyler olduğunu anlatmalı onlara. bu biçimiyle hiç ortaya çıkmadığını, salt ikiyüzlülük olduğunu. ayrıntıda değil, yalnızca ilkede var olduğunu. bunu yaptıklarını bilmemek koşuluyla, kimi insanların onun varlığını benliklerinde saklayabileceklerini. yaşamın o yaşarken, o yaşamdayken ölümsüz olduğunu anlatmalı. çöllerin ölü kumlarına, çocukların ölü bedenlerine bakın: ölümsüzlük geçmez oradan, durur, çevrelerinden dolaşır.

eşiğinde sessizlik başlayan yerdir o. sessizliktir burada olup biten, yaşamım boyunca süren bu ağır gelişmedir. hala orada, bu büyülenmiş çocuklar önündeyim, gizem de hep aynı uzaklıkta. yazdığımı sandım; ama hiç yazmadım. sevdiğimi sandım; ama hiç sevmedim. kapalı bir kapı önünde beklemekten başka bir şey yapmadım hiçbir zaman.

3.10.2016

insan

albert camus

insanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak siz öldüğünüzde inanırlar. hayatta olduğunuz sürece durumunuz kuşkuludur. kuşkulu olmaktan çıkmak için düpedüz var olmaktan çıkmak gerekir.

insan böyledir, aziz bayım, iki yüzü vardır onun: kendini sevmeden sevemez. gözleyin komşularınızı, şansınıza bir ölüm olursa binanızda. onlar kendi küçük yaşamları içinde uyurken, örneğin kapıcı ölür. hemen uyanırlar, koşturmaya başlarlar, acınırlar. taptaze bir ölü. gösteri başlar sonunda. onların trajediye gereksinimleri vardır. neylersiniz, onların küçük aşkınlıklarıdır bu, aperitifleridir.

her insanın temiz hava gibi, kölelere gereksinimi vardır. kumanda etmek soluk almak demektir. en nasipsizler bile soluk almayı başarır. toplumsal merdivenin en altında bulunan kişinin bile bir eşi ya da çocuğu vardır. bekarsa bir köpeği vardır. kısacası asıl olan, karşıdakinin yanıt verme hakkı olmaksızın insanın kızabilmesidir.

yalnız, tanrısız ve efendisiz kimse için günlerin yükü korkunçtur. o halde insanın kendine bir efendi seçmesi gerekir. kölelik olmadan kesin çözüm yoktur.

önemli olan, özgür olmaktan çıkmak ve kendinden daha namussuz olana pişmanlık içinde biat etmektir. hepimiz suçlu olduğumuz zaman demokrasi olacaktır. ölüm yalnız başına olur; kölelik ise ortaklaşadır. sonunda herkes bir yere gelir; ama dize gelmiş ve başı eğik olarak.

mutluluğunuz ve başarılarınız, ancak bunları cömertçe paylaşmaya razı olduğunuz takdirde affedilir. ama mutlu olmak için başkalarıyla fazla ilgilenmemek gerekir.

mesele kötü insan olmak değil; ama ışığı yitiriyor insan. evet, ışığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik biz.

2.10.2016

allah'ın kızları

nedim gürsel

insanın karnı nerede doyuyorsa vatanı orasıdır.

hz. isa "kılıç kuşananın kılıçla ölmektir sonu." dememiş miydi çarmıha gerilmeden önce?

taş olan ille de taş basmaz bağrına, bazen böyle, terk edildiğini anlayınca, kendi gözyaşında boğulur.

bütün gerçek kahramanlar gibi kahramanlık türkülerinden pek hoşlanmazdı.

ibrahim büyüdüğünde, ne doğan güneşten ne batan aydan ne de yıldızlardan tanrı olamayacağına karar verdiğinde -çünkü onlar sürekli değildiler, bir görünüp bir kayboluyorlardı gökyüzünde- bu kararından geriye dönüş olmadığını anladığında nemrut onu huzuruna çağırıp "inandığın, benim kullarımın da inanmaları için ısrar ettiğin tanrı kimdir?" diye sordu. ibrahim: "o hem öldürür hem diriltir!" diye yanıtladı. "bunu ben de yaparım." dedi nemrut. iki kölenin huzura getirilmesini buyurdu. kılıcını çekip hemen oracıkta birinin başını gövdesinden ayırdı, ötekini azat etti. ve ibrahim'e dönüp "gördün işte." dedi, "birini öldürüp öbürünü dirilttim." bunun üzerine ibrahim "benim tanrım güneşi doğudan getirir sen de batıdan getir bakalım." dedi. nemrut ne diyeceğini bilemedi, sustu kaldı. sonra da ibrahim'in harlı ateşe atılmasını buyurdu.

game of thrones

bir kralı iyi yapan şey aklıdır.

kimse size özgürlüğünüzü veremez. özgürlüğünüzü istiyorsanız kendiniz almak zorundasınız.

ünlü bir kaçakçıysan işini yanlış yapıyorsun demektir.

özgür geçen bir gün, zincirle geçen bir ömre bedeldir.

sebebi olmayan bir adamdan kimse şüphelenmez. her zaman düşmanlarını şaşırtacaksın. kim olduğunu veya ne istediğini bilmiyorlarsa sonrasında ne planladığını da bilemezler.

çok fazla insan çok az risk alır. hayatlarını tehlikeden kaçarak yaşar. ve sonra ölürler. ben istediğimi almak için her şeyi riske atarım.

dünyada hiçbir şeyi, ilk göz ağrını sevdiğin kadar sevmezsin.

nefret, birini ayakta tutmak için çok iyi bir şeydir.

çıplak bir adamın birkaç sırrı olabilir; ama derisi yüzülenin olmaz.

insanlar yemek masalarında ölüyor. yataklarında ölüyor. tuvaletlerini yaparken ölüyor. herkes er ya da geç ölüyor. ölümü dert etme. yaşamı dert et. yaşayabildiğin süre boyunca hayatının kontrolünü eline al.

aşkın celladı

irvin yalom

teknende yalnız da olsan, yakınlarda inip çıkan diğer teknelerin ışıklarını görmek her zaman avutucudur.

varoluşsal yalnızlık, insanın kendisiyle diğerleri arasındaki derin ve doyurucu ilişkilerde bile var olan bir boşluktur. insan yalnızca başka varlıklardan değil, kendi dünyasını oluşturduğu ölçüde dünyadan da yalıtılmış durumdadır.

spinoza: her şey kendi varlığı içinde sürekliliğini korumaya çabalar.

ölüm gerçeğine uyum sağlayabilmek için, onu yadsıma ya da ondan kaçıp kurtulma yolları tasarlamakta üstümüze yoktur.

john gardner: her şey solup gider; her seçenek diğerlerini safdışı bırakır.

yaşamın gerçekleri arasında en açık olanı, sezgisel biçimde en kolay anlaşılanı ölümdür. erken bir yaşta, çoğu kez sanıldığından çok daha erken çağlarda, ölümün geleceğini ve ondan kurtuluş olmadığını öğreniriz.

thomas hardy: eğer daha iyiye giden bir yol varsa bu, en kötüye eksiksiz bir bakışı gerektirir.

insanın kendi yaşam planını yalnız ve yalnız kendisinin yapabileceği içgörüsüne sahip olmak olağanüstü zor, hatta dehşet vericidir.

bir ideolojinin yaratıcı üyeleri, eninde sonunda bağlı oldukları sistemi aşarlar.

kendini terk edilmiş hissetmekten, dünyada kesinlikle yapayalnız olduğunu hissetmekten daha kötü bir şey olamaz.

ölüm korkusu daima, yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazladır.

woody allen: ölümden korkmuyorum; sadece geldiği zaman orada olmak istemiyorum.

eğer insan ölülerle yaşamayı öğrenecekse, önce yaşayanlarla yaşamayı öğrenmelidir.

her birimiz, sınırsız bir güç ve ilerlemenin inceden inceye işlenmiş yanılsamasıyla kuşatılmış olarak, en azından orta yaş bunalımına kadar, varoluşun yalnızca iradeye dayanan ve sonsuza dek yükselen bir başarı sarmalı olduğu inancıyla yaşarız.

gerçekten sevilmek, anımsanmak, bir başkasıyla sonsuza dek birleşmek ölümsüz olmaktır ve varoluşun canevindeki yalnızlıktan korunmaktır.