14.09.2014

yoksulluk

balzac

iki çeşit yoksulluk vardır: kimileri kimseye aldırmadan caddelerde paçavralar içinde gezer ve yeterince beslenmeyerek, hayatı hafife alarak, yoksulluk içinde zenginlerden daha mutlu yaşayarak, dünyayı güçlülerden daha farklı yorumlayarak, farkında olmadan yeni diyojenler yaratırlar.

kimileri ise dilenciliği bir unvanın arkasına gizleyerek gururlu, soylu, ihtişama özenen bir yoksulluk yaşarlar, beyaz yelekli, sarı eldivenli, arabalı bu sefalet içinde bir metelikleri olmadığından bir serveti yitirirler.

biri halkın; diğeri ise dolandırıcıların, kralların, yetenekli insanların yoksulluğudur.

12.09.2014

cinsellik üzerine

sigmund freud

ilk aşklar hep canlı kalır.

cinsel yaşamda fizyoloji sınırları içindeki salt çeşitlemeleri hastalıklı semptomlardan ayırt edecek kesin bir çizgi çekmeye kalkıştığımız an özgün, hatta çözümsüz zorluklarla karşı karşıya geliriz.

en güzel uyku ilacı cinsel doyumdur.

teşhir etme zorlanımı iğdiş kompleksiyle yakından ilişkilidir. bu, kişinin kendi erkeklik organlarının sağlam olduğunu tekrar tekrar ortaya koymanın ve kadınlarda penisin bulunmayışından aldığı çocuksu doyumu tekrarlamanın bir yoludur.

anatomi yazgıdır.

birçok olayda mazoşizmin, kişinin kendisine yönelen sadizmin bir uzantısından başka bir şey olmadığı ve cinsel nesnenin yerini kişinin kendisinin aldığı gösterilebilir. güncel yaşamda eyleme aktarılamayan sadizm, kişinin kendisine yönelir ve böylece temel olana eklenen tali bir mazoşizm yaratır.

cinsel ilişkide bir başkasına acı vermekten haz duyan kişi, ayrıca cinsel ilişkilerde yaşayabileceği acıdan haz alma yetisine de sahiptir. sapmanın aktif veya pasif yanı daha çok gelişmiş ve ağır basan cinsel etkinlik haline gelmiş olsa da sadist bir insan, değişmez bir şekilde aynı zamanda mazoşisttir de.

istisnasız bütün nevrotiklerin bilinçdışı ruhsal yaşamı eşcinsel dürtüler, yani kendi cinsinden kişilere libido takıntısı sergiler. psikonevrozlar da sık sık açık eşcinsellikle ilişkilidir. bu olaylarda karşı cinse yönelik duygu akımı tam bir bastırmaya uğramıştır.

geceleri altını ıslatma, epileptik bir nöbete karşılık gelmediği sürece, bir gece boşalmasına karşılık gelir.

kafa kesme, iğdiş için çok iyi bilinen bir sembol ikamesidir.

ensest engeli belki de insanlığın tarihsel kazanımlarından biridir. ne var ki psikanalitik inceleme, bireyin gelişme döneminde ensest kışkırtmasına karşı nasıl yoğun bir mücadele verdiğini ve bu engelin fantezilerde, hatta gerçekte ne kadar sık aşıldığını gösterir.

bilim, ruhsal etkinliğimizin sahip olduğu haz ilkesinden en eksiksiz vazgeçiştir.

10.09.2014

bukalemun

anton çehov

polis komiseri oçumelov pazar alanından geçiyordu. yepyeniydi paltosu. küçük bir paket vardı elinde. üç beş adım arkasından, tepeleme böğürtlen dolu bir sepetle -sergilerden toplamışlardı bu böğürtlenleri- kızıl saçlı bir bekçi yürüyordu. sessiz mi sessizdi pazar alanı. kimsecikler yoktu. dükkanların, meyhanelerin açık kapıları aç birer ağız gibi mahzun, kederli bakıyorlardı alana. dilenciler bile yoktu bu kapıların önlerinde.

ansızın bir ses duydu oçumelov. birisi: "ısırırsın ha, mendebur hayvan! bırakmayın onu, çocuklar!" diye bağırıyordu. "bu devirde adam ısırırsın demek! yakalayın onu, tutun! a... a!

bir köpek havlıyordu. oçumelov başını çevirip baktı. tüccar piçugun'in odun deposundan bir köpek yıldırım gibi koşarak çıkmış, korkuyla çevresine bakınıyordu. yakası kolalı patiska gömlek giymiş, ceketinin önü açık bir adam kovalıyordu onu. koşarken bedenini öne verip atladı adam, yere düşerken köpeği arka bacaklarından yakaladı. köpek bu  kez daha da acı havlamaya başladı. sağdan soldan "bırakma!" diye bağırıyorlardı. dükkanlardan uykulu yüzler uzandı. biraz sonra odun deposunun önünde büyük bir kalabalık toplanmıştı.

bekçi, "bir şey oldu galiba efendim." dedi.

oçumelov sola yarım çark edip kalabalığın yanına gitti. tam kapının önünde, yukarıda sözünü ettiğimiz, ceketinin önü açık adam duruyor, sağ elini havaya kaldırmış, kalabalığa kanlı parmağını gösteriyordu. çakırkeyifti. yüzünde şöyle demek istiyor gibi bir ifade vardı: "şimdi yüzeceğim derini, şeytan yavrusu!" havaya kaldırdığı kanlı parmağı bir zafer bayrağıydı sanki. adamı tanımıştı oçumelov. kuyumcu ustası hryukin'di. kalabalığın ortasında, yerde, ön ayaklarını iki yana açmış, zangır zangır titreyen suçlu oturuyordu. sivri yüzlü, sırtında sarı bir leke olan beyaz bir köpek yavrusuydu bu. yaşlı gözlerinde keder, korku vardı. oçumelov kalabalığı yarıp orta yere çıktı.

"ne oluyor burada?" diye sordu. "niçin toplandınız? ne oldu o parmağına? kimdi bağıran öyle?"

hryukin eliyle ağzını kapayıp öksürdükten sonra anlatmaya başladı:

"yoluma gidiyordum efendim, kimseye dokunduğum yoktu. mitri mitriç'le odun işinden konuşuyorduk, bu mendebur hayvan birden kaptı parmağımı. bağışlayın beni, çalışan bir insanım ben, parmağım gereklidir bana. ince işle uğraşırım. bu parmakla belki bir hafta çalışamam, ödesinler zarar ziyanımı. biliyorsunuz efendim, hayvanlar insanlara zarar verebilir diye bir şey yasalarda bile yoktur. her köpek önüne gelene saldırıp ısıracaksa, hiç yaşamayalım daha iyi.

oçumelov kaşlarını oynattı, öksürdü, sert bir sesle:

"hım!" dedi. "anlaşıldı. pekala. kimin bu köpek? bırakmayacağım bunun peşini. köpeğinizi sokağa salmanın nasıl olacağını göstereceğim size! emirlere boyun eğmek istemeyen bu gibi beylerle ilgilenmenin zamanı gelmiştir artık! o namussuz herifi öyle bir cezalandıracağım ki, görecek dünyanın kaç bucak olduğunu!" bekçiye döndü polis komiseri: "yeldırin, şu köpeğin sahibinin kim olduğunu öğren, bir tutanak hazırla! köpeği de geberteceğiz. hemen! yüzde yüz kuduzdur. kimindir bu köpek?"

kalabalığın arasından biri:

"galiba general jigalov'un!" dedi.

"general jigalov'un mu? hım! paltomu çıkar yeldırin. ne korkunç bir sıcak bu! yağmur yağacak besbelli." hryukin'e döndü: "yalnız bir şeyi anlayamıyorum. nasıl oldu da ısırabildi seni bu köpek? parmağına kadar nasıl uzandı? küçücük bir hayvan; oysa sen sırık gibisin! kimbilir, belki de bir çiviye takıp kanatmışsındır parmağını, sonra da bu yalanı uydurmuşsundur. bilirim çünkü.. senin gibileri! çok iyi bilirim ben!"

"elinde sigara vardı efendim, hayvanın yüzüne yaklaştırıp kızdırıyordu onu, gülüşüyorlardı. köpek de aptal değil tabi, birden ısırdı. bu adamda kabahat efendim!"

"yalan söylüyorsun, şeytan suratlı! görmedin, ne diye yalan söylersin? sayın polis komiseri zeki insandır, kimin yalan, kimin doğru söylediğini hemen anlar. ben yalan söylüyorsam, çıkarsın beni yargıcın karşısına. yasada her şey açık açık anlatılmıştır. herkes eşittir artık. benim kardeşim de jandarmadır. tanımak isterseniz eğer..

- bir şey soran olmadı sana, kes sesini!

bekçi kendine güven dolu bir sesle:

"hayır!" dedi, "generalin köpeği değil bu. böyle köpeği yok generalin. daha çok av köpeğidir onunkiler."

"kesin biliyor musun bunu?"

"biliyorum efendim."

"ben de biliyorum. generalin köpekleri cinstir, değerli köpeklerdir; oysa bir de buna bakın! ne tüyü var ne de biçimi. iğrenç bir yaratık. general böyle bir hayvanı saklar mı evinde hiç? aklınız alıyor mu bunu? böyle bir köpek moskova'da ya da petersburg'da görülse, ne olur biliyor musunuz? yasa masa dinlemez, hemen gebertirler onu! haklısın hryukin, bırakma bu işin peşini. cezasını çeksin, kimse sahibi! artık.."

bekçi dalgın, mırıldanıyordu:

"belki de generalindir efendim. alnında yazmıyor ki. geçen gün bahçesinde görmüştüm buna benzer bir köpeği."

kalabalıktan bir ses duyuldu:

"evet, evet, generalindir!"

"hım! giydir paltomu yeldırin'ciğim. hava serinledi galiba. üşüyorum. bu köpeği alıp generalin evine götür, sor bakalım onların mı? köpeği benim bulup yolladığımı söyle. bir daha da hayvancağızı sokağa bırakmamalarını hatırlat hizmetçilere. değerli bir köpektir belki; her domuz, elindeki sigarayı burnuna sokacak olursa, terbiyesi bozulur hayvanın. ince ruhlu bir yaratıktır köpek. sen de indir şu elini, budala! ne diye havada tutuyorsun pis parmağını! sensin suçlu!"

"generalin aşçısı geliyor, ona soralım. ey prohor! bir dakika gelsene buraya, canım! şu köpeğe bakıver bir. sizin mi bu?

"amma da yaptınız! yok bizim böyle bir köpeğimiz."

oçumelov:

"tamam" dedi, "öğrendik öğreneceğimizi. sokak köpeğidir bu. iki saat kafa şişirmeye gerek yok. sokak köpeğidir dediysem, sokak köpeğidir. gebertilecek."

prohor devam ediyordu:

"bizim değildir. geçenlerde bize konuk gelen generalin kardeşinindir. bu cins köpekleri sevmez general. kardeşi sever."

oçumelov gülümseyerek:

"generalin kardeşi geldi mi?" dedi. "vladimir ıvaniç ha? vay canına! bilmiyordum! kalacak tabi biraz?"

"kalacak."

"bak hele.. özlemişti kardeşini general! bilmiyordum geldiğini. onun köpeği demek bu? çok sevindim. al onu. sevimli bir hayvan. kıvır kıvır tüyleri var. şu adamın parmağını ısırmış. ha-ha-ha! niçin titriyorsun cici köpek? gel bakayım, gel. kızıyor yaramaz. şunun güzelliğine bakın."

prohor köpeği çağırdı, odun deposundan uzaklaştı onunla. kalabalık kahkahalarla gülüyordu hryukin'e, oçumelov sert bir sesle gözdağı verdi ona:

"cezasını çekeceksin bu yaptığının!"

sonra paltosunun önünü kapayıp uzaklaştı pazar alanından.

8.09.2014

f tipi faşizm

şükrü erbaş

sistemin kördüğümü bir konuya en iyi nereden girilir? yüksek duvarlardan, harekete ve dokunmaya duyarlı tellerden, el iziyle geçilebilen cihazlardan, birbirini kesen uzun ve derin koridorlardan, koridorlara sıralanmış 'çok amaçlı' salonlardan, sığınaklardan, özel 'müşahade' odalarından, görüş yerlerinden, elektronik kontrol noktalarından, gardiyan odalarından ve birbiri üstüne kapanan demir kapılardan geçerek varıyoruz, tuvalet dahil 12 m2'lik odalara. yatılacak somya betona gömülü. insanın yaşama alanı bu kadar olunca, somyanın betona gömülmesi çok anlaşılır kalıyor. onlar güvenlik (?) için yapsa da bunu. hareket etse ne olacak diye düşünüyorsun, başka bir konumda odaya sığmaz ki.

küçücük bir masa, üzerinde kırmızı çiçekler; tanıtımı güzelleştirecek! hiçbir sanat yapıtında ironi, bu kadar çarpıcı ve dokunaklı olamaz. ikinci demir kapı havalandırmaya açılıyor. yan yana üç odanın üç konuğu paylaşacak. yaklaşık 50 m2. açılması için tek koşul, 'iyi' bir mahkum olmanız; idarenin sizi sevmesi; 'tredman'a olumlu yanıt vermeniz. terbiye olmuş olmanız kısaca. idarenin uygun gördüğü öteki iki arkadaşınızla, birbirinizden ve gökyüzünden başka bir şey görmeyeceğiniz bu lutfedilmiş beton parçasında, dünyayı ve varoluşunuzun hazzını canınızda duya duya yıllarca -elbette çok sağlıklı- yaşayabilirsiniz! bu biraz da hayal gücünüze ve anılarınızın zenginliğine bağlı. gerçi bu ikisi hayatı kolaylaştırdığı kadar zorlaştırır da; ama çareniz var mı? iki tarafı da keskin bıçaktasınız. yeter ki siz ya da arkadaşlarınız statüyü rahatsız edecek bir itiraz olmayın. bu tek kapınız da açılmaz olur dünyaya!

sonra, yalnız yemek yemenin nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışıyorsun. bu, kolunu kaldırdığında biten mekanda yıllarca. "ekmeği uzatır mısın?" diyen olmadan, "bugün çok yoruldum" diyeceğiniz kimse olmadan. bir bardak çayın eşliğinde, kederin de keyfin de kıpkırmızı tüttüğü o uzun konuşmalar geçiyor gözlerinden. yaşamın o en özel buluşma alanları da yok artık. hücrenin yalnızlığını günde üç kez insanın boğazına düğümleyecek bir yalnızlık daha. nasıl bir insan, nasıl bir hınçla düşünür bunu, kalıyorsun. yanındaki ses, "devlet -diyor- insanları iyileştirecek burada!" literatüre geçecek yeni bir hastalık türü: devlete karşı ütopyası olma hastalığı! "üçüncü, dördüncü bir işkence bu; kuşlar bile yiyeceklerini toplayıp birlikte yerken" diyecek oluyorsun, "hayır" diyor ses, "sistemin statüsü bu; bir çeşit eğitim olarak düşünün." yediği yemeğin, insanı yiyeceği bir eğitim; olağanüstü bir modernite! kendiliğinden ve çoktan eğitilmiş bu 'iyi' insan örneğini kapayıp şuraya-

bir bulantı yumağı olarak çıkıyorsun koridora. birden gözün tavanda uzayıp giden borularda, kablolarda.. her hücrenin girişinde vanalar, düğmeler.. bir anlam aramaya çalışırken devletin bekası yetişiyor: "içerde isyan ya da benzeri bir karşı koyma olduğunda ilk müdahale olarak mahkumun elektriği ve suyu kesilecek. ayrıca kapılara vurulmasını önlemek için elektrik verilecek. her şey çok ayrıntılı düşünüldü." bir ya da üç kişinin 12 m2'de çıkaracağı isyan?! anlamak için ayaklanmalar tarihini yeniden okumanın yararı olur mu? ağır demir kapılara zarar verecek çıplak eller iniyor aklına.. ve eğitime yepyeni bir yöntem katkısı! haylaz çocuklar için milli eğitim bakanlığı'na ve ailelere önerilmesinde ulusal yarar var. hapishaneyi beklemez çocuklar, terbiye olmak için..

buranın konukları belli, diyoruz, devletin bekasına: on bir bin dolayında siyasi tutuklu ve hükümlü; 'terör' suçlusu. (terör tanımına girmiyoruz; başka bir ülke var mı dünyada, bu suçlardan bu sayıda mahkumu olan, demiyoruz). bunların çok büyük bir sayısı eline su tabancası bile almamıştır. elbette devletten ayrı, devlete karşı bir ütopyaları vardır. bunun için de binlerce haklı nedenleri vardır. buraya gelmelerine neden olan da bu güzellikleridir. ütopyaları ömürleridir onların. dışardaki insan nasıl dışardan kopuk yaşayamazsa, içerdeki insan da dışardan kopuk yaşayamaz. hatta dışardakinden daha çok dışardadır. bunu sonuna dek korumak ve savunmak isteyeceklerdir. kitaplarını, dergilerini, demokratik haklarını, özsaygılarını, insan olma onurlarını isteyeceklerdir. sizin 'iyi'niz olmak istemeyeceklerdir.

dudakları, sesi, kirpikleri -belki bacakları da- titriyor,  bu kendiliğinden ve çoktan eğitilmiş 'iyi' insan örneğinin. "ama tredman.. -diyor- her şey eskisi gibi olacak da devlet neden harcadı bunca parayı? olur mu hiç?" koridorların duvarlarına çarpa çarpa koyulaşıyor sesi. aranızdaki uzaklığı yeni görüyor. gözleriyle bizi hücrelere sokarak sürdürüyor inanmasını: "mektupları kesilir önce. kitapları, dergileri verilmez. kantinden istedikleri alınmaz. ailesiyle ve avukatı ile görüşmesi engellenir. ortak mekanlara zaten çıkamaz. biz bunun için kapsamlı bir eğitim programı hazırladık. avrupa standartlarını en önce bizim bakanlığımız yakaladı."

bininci koridordan sonra çıkıyorsun dışarıya. üstünde on bir bin insanın gözleri. 'statü' senin dilin değil. sen de devletin bekası olmayacaksın hiçbir zaman. ankara ne kadar uzak. şiir yazan arkadaşların neredeler? gidip bir annenin elini tutacaksın. bu ülkede, her elli kişiden birinin üniformalı olduğunu düşüneceksin birden! acı bir ürpertiyle 'hayır' sözcüğüne yeniden, yeniden sarılacaksın.

f tipi cezaevleri, küçücük bir demokratik hoşgörüsü olmayan bir cezaevi modelidir. "içeri"nin üzerinden dışarıyı tutsak alan bir korku rejiminin ilk ve son durağıdır. sosyal bir varlık olan insanı biyolojik bir varlığa indirgeyen vahşi ve faşist bir modeldir. siyasal/düşünsel her türlü muhalif yapılanmanın hücre hücre parçalanması modelidir. insanın ruhsal ve bedensel olarak çökertileceği bir yalnızlık cumhuriyetidir. bireyin devlete/sisteme karşı yapacağı her türlü itirazın, aklında ve ağzında kurutulması girişimidir. özgür düşüncenin ve hayal gücünün bağlanacağı devlet kazığıdır. ve insanın temel haklarına, varoluşuna, doğasına ve onuruna indirilmiş sürekli bir 12 eylül darbesidir.

toby'nin odası

pat barker

keder, tuhaf ve vahşi bir şeydir.

hepimiz korkuyoruz, her birimiz korkuyoruz. bu korkuyla ne yaptığın önemli olan.

dürüst olmak gerekirse birilerinin peşinden koşması her zaman güzeldir, yakalanmak istemiyor olsan da.

"ilham perisi" ifadesini hiçbir zaman sevemedim. hep genç kızlara sarkıntılık eden hırpani yaşlı bir adamı hatırlatır bana.

söylemek bana acı veriyor ama savaş tüm korkunçluğuyla göstermiştir ki, kadınlar da savaş yanlısıdır. en azından bazı kadınlar.

her şey, "kayıp, öldüğüne inanılıyor" demekten daha iyidir. insanlar bilmedikleri bir şeyin yasını nasıl tutsunlar?

6.09.2014

sonsuz

paul eluard

küçük gala'm, seni sonsuz seviyorum. yaşama inanmıyorum, sana inanıyorum, ölümle birleşen ve benim olan bu evren ancak seninle var. ben yalnızca senin kollarındaysam varım ve hiç sönmeyeceğim. gerisi yalnızca çökmeyi düşleyen, benden korkması için bir nedeni olan koca bir sefalet. korkunç hüzünlüyüm, karmakarışığım.

seni seviyorum ve seninle olmayı düşlüyorum. ilk gece, seninle üç kez sevişeceğim. ve bütün gece yanımda çıplak kalmanı istiyorum. seni düşünerek mastürbasyon yapacağım. gerisi umrumda değil, bir tek seni istiyorum. seni seviyorum ve sevişmek istiyorum seninle, hem de nasıl. ve seni kollarıma almak, her yerini yalamak, seni kollarımda sıkmak, her şeyden daha hafif kılmak, her şeyden daha çok ıslatmak, terletmek, yumuşatmak istiyorum. dilim tümüyle ağzında, organında, penisim bedenini spermle süslüyor. ellerin, karnın, göğüslerin, o delice canlı yüzün sperm dolu ve yeniden okşamaya başlıyoruz birbirimizi, öpmeye, iç içe geçiyoruz. seni her zamankindan daha çok sevmek istiyorum. gözlerini, ağzını, memelerini, bacaklarını, organını ve onların renklerini seviyorum, onlara tapıyorum.

10½ bölümde dünya tarihi

julian barnes

korkunun yol açtığı şeyler gerçekten çok şaşırtıcıdır.

kötü şeyleri görmezden gelmek insanın onlara katlanmasını kolaylaştırır. ancak siz kötü şeyleri görmezden gele gele sonunda kötü şeylerin hiçbir zaman var olmadığına inanmaya başlıyorsunuz. kötü şeyler sizi hep şaşırtıyor. silahların öldürmesi, paranın yozlaştırması, kışın kar yağması, sizi şaşırtıyor. böylesi bir safdillik sevimli olabilir; ne yazık ki tehlikeli de olabilir.

suçu başkasının üstüne atmak, ilk içgüdüsel tepkiniz hep bu olmuştur sizin. ve eğer suçu bir başkasının üstüne atamazsanız, o zamanda sorunun zaten bir sorun olmadığını iddia etmeye başlarsınız. oyunun kurallarını yeniden yazar, kale direklerini değiştirirsiniz.

bir şeyin kolay olduğu izlenimini yaratmak, dünyanın en zor şeyidir.

ironi, insanların kaçırdıkları şey olarak tanımlanabilir.

düşünüp taşınıp insanları zekice fikirler üretmeye yöneltmek için iyi bir felaketten daha iyisi yoktur.

erkekler çoğunlukla haklı olduğunuz için sizden nefret ederler.

yaptıklarımı yapan bütün öteki insanları hayal ediyorum ve bu bana umut veriyor. insan ırkının bir içgüdüsü olmalı bu, öyle değil mi? tehdit edildiğinde, etrafa dağılıyor. sadece tehlikeden kaçmakla kalmıyor, bir tür olarak hayatta kalma şansımızı da artırıyor.

eğer etrafta anlatacak biri olmazsa öykü iyi bir öykü olmaz.

gustave flaubert: dünyaya geldiğimiz andan itibaren oramız buramız dökülmeye başlar.

salt yenilik bir şeyin değerli olduğunu kanıtlamaz.

tanrı'nın kelamını vaaz edenler tanrı'nın kelamına göre yargılanmalı ve eğer bir noksanları bulunursa daha da sert cezalandırılmalıydılar.

"yaşam bir aldatmacadır ve her şey bunu gösterir.
bir zamanlar böyle düşünüyordum, şimdi ise biliyorum." (john gay?)

kuramcılar, daha geniş bir ölçekte, yaşamın en iyi uyum sağlayanın hayatta kalmasından ibaret olduğunu ileri sürüyorlardı. beesley'le ilgili varsayım da "en iyi uyum sağlayanlar"ın aslında en kurnaz kişiler olduğunu kanıtlamıyor muydu? kahramanlar, erdem sahibi karakterli insanlar, soylu kan taşıyanlar; hatta kaptan (özellikle de kaptan!) hepsi gemiyle birlikte denizin dibini boylamışlardı; oysa korkaklar, ödlekler, sahtekarlar, bir cankurtaran sandalıyla gizlice sıvışmak için gerekçeler bulabilmişlerdi. bu, insan genlerinin sürekli yozlaştığının, köyü kanın iyi kanın yerine geçtiğinin güçlü bir kanıtı değil miydi?

mavis gallant: bir çiftin ne olduğu biçimindeki sır, elimizde kalan hemen hemen tek gerçek sırdır; sonunda bu sırrın ne olduğunu anladığımızda artık edebiyata ve dolayısıyla da aşka ihtiyaç olmayacaktır.

philip larkin: bizden geriye kalacak olan aşktır.

bir süre sonra, insanın her istediğini her zaman elde etmesi insanın her istediğini her zaman elde edememesine yakın bir şey oluyor.

ben kendi payıma, tohuma kaçmış bir bekar ya da cinsel açıdan soğuk bir eş yerine, zina yapan bir koca ya da aklı hep orasında olan biri tarafından yönetilmeyi yeğlerim.

dünya tarihi bize savaşta belirleyici faktörlerin yuva özlemi çeken duygusal ruhlar değil, yeni bir ok başı, kurnaz bir general, dolu mide ve yağma beklentisi olduğunu göstermektedir.

acaba tarih kendini ilk kez trajedi, ikinci kez fars olarak mı yineliyor? hayır, bu çok görkemli, çok düşünülüp taşınılmış bir süreç olurdu. tarih sadece geğiriyor ve bizler onun yüzyıllar önce yuttuğu çiğ soğanlı sandviçin kokusunu yeniden duyuyoruz.

erkekler bir kadını yatağa atabilmek için "seni seviyorum"; kadınlarsa erkekleri evliliğe zorlamak için "seni seviyorum" diyeceklerdir; her ikisi de duyulan korkuyu yatıştırmak, kendilerini eyleme sözcükler kullanacak ikna etmek, vaat edilen koşulların gerçekleşmiş olduğuna kendilerini inandırmak, aşkın henüz bitmemiş olduğu konusunda kendilerini aldatmak için "seni seviyorum" diyecektir. böyle kullanımlardan kaçınmalıyız. "seni seviyorum" ifadesi dünya pazarına çıkmamalı; bir para, bir hisse senedi olmamalı, bize kazanç sağlamamalıdır. bana göre bu uysal cümleyi, var olmayan saçların yukarı kaldırıldığı bir enseye fısıldamak için saklamak gerekir.

yatak, insanın yakalanmadan yalan söyleyebileceği, karanlıkta iniltiler çıkarıp bağırabileceği ve sonra da "performansı"yla böbürlenebileceği başlıca yerlerden birisidir. seks rol yapmak değildir (kendi senaryonuza ne denli hayranlık duyarsanız duyun); gerçeği anlatır. seksin işi hakikatledir. karanlıkta birbirinizi nasıl okşadığınız, dünya tarihini nasıl gördüğünüzü gösterir. durum bu denli basittir.

sığda

gülten akın


sokağı beğendin mi bir bakıp pencereden
çıkıp gitmek olmalı özelliğim bu benim
senin durman, küçük sevinçleri yaşadığımızın
ey yağmur, ey sevdiğim

durgunsa kahvelerin masalarında hava
kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten
dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim

uzaktan en uygun ballı yemişleriyle
tutup ötmeye ceylan, barınmaya kulübe
küçük şeyler ormanına bir güven bir güven
böyle yanılma hiç görmedim

ürküt kara martılarını kıyımızın
yankılan, mutlu kayığımı sığdan kurtar
ey ses, ey yakın geçmişe ağzımla verdiğim

4.09.2014

turing'in hezeyanı

edmundo paz soldan

iflah olmaz bir istekle cenneti arayan huzursuz yaratıklarız.

adaleti sağlamanın pek çok yolu vardır ve hukuki yolları izlemek bunlardan biri değildir.

dünya canlılar ve eşyalardan oluşur; kaçmak için ise insanın kendi içine yönelmesi ya da sanal bir gerçekliğe dalıp gitmesi gerekir.

en büyük suçlular en aptal hataları yapar.

yıllar küçük hilelerle dolu, hiç unutulmaz dediğin anlar şaşırtıcı bir şekilde el çabukluğu ile silinip gidiyor.

herkesin bir fiyatı vardır.

neden hayattan kopmak istenir? güzellik her yerde; insan büyük bir sürekliliğin parçasıdır ve içine daldığı o iletişim ağını kucaklamalıdır.

sınırların ötesinde düşünmek iyidir.

her şey sadece karın doyurmak demek değil; yanlış bir amaç için çalışmaktansa açlıktan ölmek yeğdir.

hiçbir şey tesadüf değildir, her bir eylemin gerçekleşme nedeni vardır ama bazen bu nedenler gizlenmiş olur.

arzuyu tamamen ıslah etmek imkansızdır.

bilgi çağı o kadar çok bilgi üretiyor ki sonunda kendi içinde boğulup köhne bir eşya yığınına dönüşüyor.

içgüdü aklın sofistike yüzüdür.

bir ülke tutkular için keyfi bir sınırdır; tutkulara sınır olabilecek tek yer evrendir.

dünyada çok az şey şifresi çözülmemiş bir mesaj kadar güçlüdür.

kişi eğer davranışlarının sonucunu düşünürse hareketsiz kalır. insanın dünyaya geldiğinde yapabileceğinin en iyisini yapmaktan başka çaresi yoktur.

hepimiz deliriyoruz; sadece bazılarının deliliği diğerlerine göre daha az zararsız.

biri hiçbiri binlercesi

luigi pirandello

yaşantıların mutlu düzenliliği içinde yaşayanlar, tüm kuralların dışında yaşayan biri için hangi şeylerin gerçek ya da gerçeğe benzer olabileceğini tasarlayamazlar.

yalnızlık hiçbir zaman sizinle birlikte değildir, her zaman sizsizdir; ancak çevrenizde bir yabancı varken olanaklıdır; yer ya da kişi, ne olursa olsun, sizi tümüyle görmezden gelen, sizin de onu tümüyle görmezden geldiğiniz bir yabancı; öyle ki isteminizle duygunuz kaygılı bir belirsizlik içinde yitik, asılı kalır; sizinle ilgili her doğrulama durduğu için, bilincinizin özdenliği de durur. gerçek yalnızlık, kendi başına yaşayan, sizin için ne izi ne de sesi olan, böylece de yabancının siz olduğu bir yerdedir.

hiçbir şey, bizi görmüyormuş ya da bizim gördüğümüzü görmüyormuş gibi bakan bir çift gözden daha tedirgin edici, daha şaşırtıcı olamaz.

insan belli bir yaşam biçimi edindikten sonra, alışılmadık bir yere gittiğinde sessizliğin içinde belli belirsiz gizemli bir şeyin var olduğu kuşkusuna düştüğü zaman, bedensel olarak orada bulunsa da ruhunun uzak durmaya yazgılı olduğu nitelenemeyen bir kaygıya kapılır, oraya girerse yaşamının birçok yeni duyarlıklara açılacağını, sanki başka bir dünyada yaşayacağını sanır.

eylemler de tıpkı biçimler gibidir. bir eylem yapılıp bittikten sonra, o eylemdir artık; artık değişmez. gene de insan bir eylemde bulundu mu, sonradan kendini o eylemin içinde duyumsamasa, bulmasa da, yaptığı şey kalır: onun için bir tutukevi gibidir bu. evlenmişseniz, hatta daha maddesel olarak, bir şey çalmış ve yakalanmışsanız, birini öldürmüşseniz, eylemlerinizin sonuçları sarmallar, duyargalar gibi sarıp sarmalar sizi; üstlendiğiniz eylemlerinizle onların istenmeyen ya da öngörülmeyen sonuçlarının sorumluluğu üstünüze çöker. artık nasıl kurtarabilirsiniz kendinizi?

kendini görebilmek için içindeki yaşamı durdurmak zorundasın. bir fotoğraf makinesinin karşısında durur gibi. poz alırsın. poz almaksa bir anlığına bir yontuya dönüşmektir. yaşam sürekli olarak devinir ve hiçbir zaman gerçek anlamda kendi kendini göremez.

3.09.2014

film socialisme

jean-luc godard

bir keresinde hiçlikle karşılaşmıştım. insanların tahayyül ettiğinden çok daha muazzamdı.

basit seçim diye bir şey yoktur.

zihin, besinini temin ettiği ana duyuları ödünç alır ve özgürlüğüne tesir etmiş bir hareket biçimi şeklinde o duyuları geri verir.

güneş ve ölüm hiçbir zaman doğrudan birbirlerine bakmazlar.

bir figür var. bir hayatı var mı yok mu, fark etmiyor onun için. en baştan, bir hayatımızın olmasını gerçek olarak dikkate alırsak tabii. hala hayatta mıyım acaba diye kendine asla sormaz, hem de bir kere bile. niçin ve nasıl var olduğunu kendine soracak bilinçten daima yoksun olacaktır. sonuçta, bu figürün ta kendisi olduğunun farkında değildir; çünkü katiyen, bir anlığına bile, rolünden kopmamıştır. böyle bir rolde olduğunun farkında değildir.

bir metinden daha inandırıcı bir şey yoktur.

yeni bir çağa giriyoruz, dijital çağa. bazı nedenlerden dolayı insanoğlu, kendisine ifade etme lüksünü ona sunmayacak olan sorunlarla karşılaşacak.

anlamak zor zanaattır.

özgürlük pahalıdır. ama onu ne altınla ne de kanla satın alabilirsiniz; ancak korkaklık, fahişelik ve ihanetle.

güvenilir gerçekler, elle teslim edilenlerdir.

bir diktatörün ne düşündüğü önemli değildir. savaşı ancak bir kez keşfederiz; hayatı ise onlarca kez.

yasalar hatalı olduğunda, adalet yasayı arkaya iter.

fikirler bizi ayırır; ama rüyalar birleştirir.

kenan hulusi koray

istanbul'da doğdu. istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi'ni bitirmeyip gazetecilik yapmaya başladı. vakit gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yaptı.

ilk hikâyelerini servetifünun dergisinde yayımladı. yedi meşaleciler topluluğu'na katıldı ve topluluğun yayın organı olan meşale dergisinde yazdı. topluluk içinde şiirden ziyade hikâye ile ilgilenen tek yazardır.

cumhuriyet dönemi'nde korku türünde ilk hikâyelerin yazarı oldu. özellikle küçük hikâye tekniğine önem vererek başta sait faik olmak üzere diğer yazarları etkiledi. maupassant tarzı olay hikâyesinin önemli bir temsilcisi oldu.

1943'te adapazarı'nda yedek subay olarak askerliğini yaparken tifüse yakalanarak hayatını kaybetti. 37 yaşındaydı.

roman: osmanoflar

hikâye: bahar hikâyeleri, bir yudum su, bir otelde yedi kişi, son öpüş

2.09.2014

icatlar

alain de botton

mısır gevreği: patenti 1895'te j.h. kellogg tarafından satın alındı. kellogg, mısır gevreğini tesadüfen keşfetmişti: sanatoryumundaki hastalar için hazırlamış olduğu buğday hamuru yanlışlıkla dışarıda unutulunca katılaşmış, gevrekler halinde çıtır çıtır kırılmış, buğday gevreği ortaya çıkmıştı. sonra aynı yöntem mısırda denendi ve başarılı oldu.

konserve açacağı: patenti 1870'te satın alındı.

çengelli iğne: 1849'da icat edildi.

dikiş makinesi: isaac m. singer tarafından 1851'de geliştirildi. 1860'lardan itibaren hazır giyim yaygınlaşmaya başladı; 1870'lerde makinede dikilmiş iç çamaşırları ortaya çıktı.

daktilo: 1867'de icat edildi. daktiloda yazılmış ilk kitap mark twain'in 1883 tarihli mississippi'de hayat'ı oldu.

işlenmiş yiyecekler: 1860'larda britanya'daki crosse and blackwell yılda yirmi yedi galon ketçap üretiyordu. 1880'lerin başında eczacı alfred bird yumurtasız krema tozunu icat etti. sütlü pelte tozu 1870'lerde, jöle yaprakları 1890'larda icat edildi.

aydınlatma: 1830'lardan sonra stearinli mum, daha az dayanıklı olan yağ kandillerinin yerini aldı.

hijyen: 1846'da doulton seramik borular üretmeye başladı; böylece şehirdeki kanalizasyon tertibatında bir devrim oldu. george jennings'in ünlü ayaklı klozeti 1884'te halkın şaşkınlığıyla karşılandı, reklamında da dediği gibi, "on elma ve bir de düz süngeri içine attığımızda iki galonluk suyla silip süpürüyordu."

telefon: 1863'te alexander graham bell tarafından icat edildi.

kuru temizleme: 1849'da jolly-bellin adlı parisli bir terzi tarafından icat edildi. jolly-bellin, bir masa örtüsünün üzerine yanlışlıkla terebentin dökmüş ve döküldüğü yerdeki lekelerin ortadan kaybolduğunu fark etmişti. 1866'dan sonra pullars of perth, jolly-bellin'den aldıkları kuru temizleme fikrini geliştirdi; söz konusu sıvıya petrol ve benzen karıştırarak britanya adalarının dört bir yanına iki günde ulaştırınca bir kuru temizleme hizmeti sunmaya başladı.

31.08.2014

uzun lafın kısası

ernesto sabato: hiç kimse kendisini darağacına götüren arabada uyumaz.

cicero: kendisine cezasızlık ve herkesçe bilinmeme imkanı tanındığında haksızlık yapmaktan çekinecek çok az insan bulunur.

boethius: seni güzel gösteren kendi doğan değil, sana bakan gözlerin kusurlu görüşüdür.

henrik ibsen: yaşam sanatı, bir çeşit sürüngenin kulağa kaçmasını önlemekten başka bir şey değildir.

louis-ferdinand celine: ev sahibi dediğin bok üstü boktur, o kadar.

jean-paul sartre: ezilenler arasında din adamı yoktur. din adamları ezen sınıf ya da ırkların asalağıdırlar.

kurt vonnegut: merak, sağlıklı bir aklın daimi ve değişmez özelliklerinden biridir.

alain de botton: statü endişesi, başarılı bir yaşamla başarısız bir yaşam arasındaki farkı idrak ettiğimiz zaman ödediğimiz bedeldir.

melih cevdet anday: insanın insana koşması, yarattığı en yüce gücüdür insanoğlunun.

salman rushdie: insanlarımız lanetlenmiş. yoksuluz, cahiliz ve öğrenmeyi sonuna kadar reddediyoruz.

andre maurois: şöyle böyle giden bir aşk zordur ama yürümeyen bir aşk cehennemdir.

pascal: başkalarının fikirlerine göre yaşarız. hayali bir hayat yaşar ve bu amaca uygun görüntüler yaratırız. yine de güzelliğin peşinde koşarken ve bu imgesel varlığı korurken sahici olan her şeyi savsaklarız.

30.08.2014

kızılöz

fakir baykurt

bir ara caminin önünde vali beyimiz dedi ki, "genel meclis'e önerelim de, köyün adı değişsin. kızılöz çok kötü!" ne diyeceğimi şaşırdım. "vali beyimiz, çok affedersin ama, kızılöz bu köyün kadim adıdır. belkim atamız adem'den kalmadır. değişir mi?" tilki gibi kıstı gözlerini: "değişir, değişir!" dedi. ataların günü başka, şimdi başka. kızıl'ın anlamı kötüdür. kötü dedim mi, orda dur! güzel bir ad buluruz yerine. zaten de, güzel bir köy. daha da güzel olacak. güzelöz deriz mesela; kızıl'ı değişir, öz'ü kalır."

kaymakam efendimiz geldi. dedi: "kızılöz köyünün adı değişti. il meclisi karar aldı; güzelöz oldu. yakışanı da budur!" böylece bizim "kızılöz", "güzelöz" oldu.

28.08.2014

öğle uykusundan uyanırken

melih cevdet anday

öğle uykusundan uyanırken deniz yükselirdi, bilirdim, hep gün o saatte yükselirdi. kendimi büyümüş bulurdum. birbiri arkasına uyanırdım. koştuğumu anlamadan. cilalı taş ormanları içinden geçerdim. düş, doğaya dönüşürdü. yoksa hangi çiçek büyüyebilir ki! uykunun çiçekli perdesi duvara vurmuştu ama o sabırsız, damıtık, büyü bilmez ışık, imgelemin bütün haritasını parça parça ediyordu. her uyanışında dünyayı baştan yaratan çocuğu tanrı korusun! parçaları toplamaya başladım ağır ağır.

bellek bir kalıtımdır. öç duygusu kişiliğin kanıdır. duvar ancak düşle aşılabilir. araf hem inançsızlığımızın, hem de korkaklığımızın imidir; insan, cennetle cehennemden başka bir şey daha olsun istemiştir. ağırlık, ölümün yaşlanmasıdır. öz niteliklerin tümü tedirgindir. ne geceden günü, ne de günden geceyi çıkarabildim. ama tanrı'ya hiç özenmedim. bunca acıyı nasıl barındırdım. kaç kez bulamadım kendimi. şiir, baş dönmesinden başka nedir ki!

nice düşüncemi bulutlar gibi rüzgara bıraktım. tümü eksiktir bu yüzden. ruh, yalnızlığın akrebidir. yalnız olan, gerçekte yalnız değildir, saldırıya uğramış bir insandır. çünkü akıl, doğar doğmaz ölen bir böcektir. delilik bu böceği her gün yeniden dünyaya getirir. bir gerçeğin düşünü sonsuzca görmek, gerçeği yadsımaktan başka anlama gelmez. ben hem ölüm, hem yaşam olmak isterdim hep. gerçekte uyanmak, bize dinlenelim diye verilmiştir. yoksa düşlerin ağırlığı altında beyin çarçabuk tükenir. ölüm uyumaksa, büyük bir işkence demektir. cehennem uyumaktır.

doğada giz yoktur. kuşlara bakın, konacak yeri çok ararlar. rüzgarın bir tüneği olmaması bundandır. delilik bugün saygın bir hastalıktır. saçmayı yalnız deliler bilir. insanın öyle günleri olur ki, bir ses duyar, duyduğuna inanmaz; bir şeye basıyorum sanarak atlar; oysa üstüne basacağı bir şey yoktu; bir geminin uzaklaştığını sanır; oysa kendi de içindedir; güçsüzlük duyar; oysa bütün güç ayaklarının altındadır; karmaşık sandığı basit, basit sandığı karmaşıktır; yitirdiğini kazanır, kazandığını yitirir; ölecek iken yaşar, yaşayacak iken ölür; konu yok iken söz bulur, sözü bulduğunda konuyu unutur. ama yaratan odur, kendini öldürür.

düşler de, anılar gibi eski duyumların tozlarıdır. çünkü gelecek ve şimdi birdir. "ruhum bütün dünyadadır." anlamak, yapabilmek demektir. yalnızlık, insanı güçlendirdiği ölçüde yararlıdır. bir kezlik varoluşu anlayana ne mutlu! öznel zaman her şeyi varoluş anları ile ölçer. bu anlar eşdeğerli değildir. gizil güç! insanı doğuran sensin.. yaşam sınırsızdır.

26.08.2014

suskunlar

ihsan oktay anar

voyvoda yolunu diklemesine kesip ta küçük kule kapısı'na kadar giden o upuzun taş merdiveni tırmanmaya başlayan eflatun, çağrının bu yol üzerinde bir yerden geldiğinden emin gibiydi. ama kendisine seslenenler, başlarında kırmızı tunus fesleri, hem aşk hem de fiyaka olsun diye göğüslerine dövdürdükleri kadın isimleri, sine perçemleri ve kuşaklarında kulaklı yatağanları ile bu yolda nedense bir aşağı bir yukarı, avare avare yürürken birbirlerine ağalık taslayan, kavga gürültü çıkarmaya adeta yeminli şu bıçkınlar ve kopuklar olamazdı. havanın iyice kararmaya başladığı o saatte, bu tür bitirimlerden sakınarak, çevresine bakına bakına basamakları çıkan eflatun bu yoldaki bazı evlerin kapı üstlerine, ne hikmetse, kırmızı fener asılı olduğunu gördü. bu evlerden tambur, def dümbelek ve çalgı çağanak sesleri geliyor, şuh kadın kahkahaları erkek naralarına karışıyordu. galiba burası pek tekin bir yer değildi. üstelik bazı hanımlar da sokaktaydı. hatta telli pullu, gözlerine sürme ve kaşlarına rastık çekmiş bu kadınlardan biri, ayaklarında demir pabuçlar, boynuna nefir ve omzuna da çıkın asmış, eli asalı ihtiyar bir dervişin kolundan çekiştire çekiştire, "baba! baba! gel içeri! sana bedava!" diye bağırıyor, yüzü bu davet karşısında kızaran ihtiyar derviş de, "la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyül azim! o nasıl söz kızım!" diye bu hanımdan kurtulmaya çalışıyordu.

işte bu evlerden birinin kapısı açıldı ve dışarıya, suratı kıpkırmızı, merhemle burulup uçları dik tutulması gereken gür bıyığı lif lif, tel tel dağılmış, başındaki kalafatın rengine bakılırsa küçük rütbeli olması gereken bir yeniçeri zabiti çıktı. arkasından ışık sızan kapıda, biri yaşlı diğeri ise nispeten daha genç iki de güzelce hanım vardı. kaşlarına rastık ve gözlerine de sürme çeken bu kadınlar, fettan fıngırdak halleriyle, kırıta kikirdeye yeniçeriyi uğurluyorlardı. yeniçeri bir ara eflatun'u süzer gibi olunca delikanlı olduğu yerde kalakaldı ve bu adama bakmaya başladı. bu elbette büyük bir hataydı. eflatun'un gözlerini üzerinde hisseden yeniçeri sinirlenerek delikanlıya bağırdı:

"ne var? ne bakıyorsun öyle dik dik? belanı mı arıyorsun?"

eflatun ise çekine çekine, "hiç olur mu öyle şey efendim?" diye cevap verdi. "kulaklarım yalan söylemiyorsa bana seslenen sizsiniz. yanınıza yaklaşıp bir hacetiniz, bir emriniz mi var diye soracaktım. ama yenge ile konuşuyordunuz. bu yüzden rahatsız etmek istemedim. üstelik valideniz de kapıdaydı. neşeleri bol olsun! gelen kahkahalara bakılırsa evde de galiba kerimeleriniz var. belki de kına gecesi yapmaktalar. namuslu bir koca ve bunca kızı yetiştirmiş bir baba olan size, saygıda kusur ettiysem lütfen affediniz!"

öfkeden kuduracak gibi olan yeniçeri, "bre gavat! aba altından baba ölçen bu aşifteleri nasıl olur da benim akrabam sayarsın!" diye bağırıp eflatun'un suratına okkalı bir şaplak çarparken, kadınlar da adamın bu sözlerine bozulmuş olacaklar ki, "aşk olsun! biz aşifte miyiz ayol?" diye söyleniyorlardı.

bazıları var ki buraya gelir ve huzur bulur; yine bazıları var ki buraya gelir ve bizler onda huzuru buluruz.

hiç kimseye 'kötüdür' deme. aslında onlar, bilmeden iyilik eden insanlardır.

eflatun kudümün ne olduğunu biliyordu. ama diğer sazın sesi onu hayrete düşürmüştü. bu sazdan üflenen nağmeler, sırrın ufulevi vüsafası olan ehl-i vukuf füsunkarların bezediği o vasi füseyfisada raks ve vüsub eden vüsema gibi birer ufkuhe idiler. ama füsus ki, üflendikçe gönüllerdeki menhus ufunetin uful olduğu, bu fuyuz dolu, tabii bir vus ve vüs'at taşıyan nefesler, hangi yusuf-ı kalbiden nasıl hasıl olur diye sanki, fusul-ı erbaa teessüf ediyordu. üflenenler adeta, şems'in uful ettiği ufka gönderilen canlardan ibaret bir demet vufud idiler.

kalabalık az sonra galata mevlevihanesi'nin avlusunu tıklım tıklım doldurmuştu. cenaze buradaki bir hazirede, "suskunlar" diye anılan küçük kabristanda toprağa verilecekti.

neyzen ibrahim dede gülümseyerek, "kin şeytanın kahkahasıdır." dedi. "bu duygu seni yoldan çıkarmış. tekrar bize katılıp bu duygudan arınmaya ne dersin?"

derviş, "sevsinler!" dedi. "yamak, aşçı olmak ister. aşçı, aşçıbaşı olmak, şakirt de katip olmak, katip ise paşa olmak ister. paşaların istediği de vezir olmaktır. kısacası herkesin istediği, bir şey olmak, olabilmek! sizler de güya pişmek ve olmak istiyorsunuz. aslında kendinizden başkasını kurtarmak peşinde değilsiniz. sadece kendi ruhunuzu temizleyecek kadar da bencilsiniz. yazıklar olsun size! ruhunuzu kirletmemek için, taşın altına elinizi sokamayacak kadar da korkaksınız. kinin ve nefretin ne olduğunu siz nederen bileceksiniz! bu dergahta kötülüklerden uzak yaşıyorsunuz. padişah tarafından korunup kollanıyorsunuz. üstüne üstlük bir de saygı görüyorsunuz. hal böyleyken sizlere kim kötülük yapmaya cesaret edebilir ki! en önemlisi, sizin hiçbir yaranız yok! ya benim yaralarım? işte!"

başlangıçta sükut var idi. ve her yer karanlık idi. ve yaradan yegah makamında terennüm eyledi.

kusur, benim imzamdır. bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacak ve olmalı.

çirkin bir şeyi güzel yapmak mümkündür ama, mükemmel bir şeyi güzel kılmak çok daha zahmetli bir iştir.

kanundur bu: nihai hakikati bir kez görünce, kişi kör olur. çünkü artık başka bir şeye bakmasına hacet kalmaz. yedi iklim dört bucağı dolaşarak nice garaibe şahit olmuş ve bir asra yakın ömür sürmüş cümle maceraperestin gördüğü şeylerin yekununun bin katının bile, bizim gökte gördüğümüz mucize yanında esamesi okunmaz.

gözün vazifesi sadece görmek değil, hakikati görmektir. hakikati gören bir göz, artık başka bir şeyi göremez.

ney-i şerifinizle bu güne kadar üflediğiniz her şey, kusurlu olduğu için kusursuzdu. ama şimdi üflediğiniz, kusursuz olduğu için kusurlu!

insanın alçaldıkça yükseleceğine veya yükseldikçe alçalacağına inanmıyorum! şairane bir söz bu. keşke şairin bu sözü edebi olduğu kadar doğru da olsaydı. ama bir söz, güzeldir diye doğru kabul edilemez. güzel söz başka, doğru söz başka! ben doğruyu söylemeyi tercih ederim; her ne kadar vezinli kafiyeli olmasa da. bana göre insanlar, alçaldıkça alçalır ve yükseldikçe yükselir. ben yükselenlerdenim!

yüzünden iyilik akan birinin, daima sahtekarın teki olduğuna inanırdı.

her musiki, sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi.

musiki sessizliğe ne kadar yakınsa, o kadar da mükemmel olur.

bu şehirde saygın olmak için ya paraya, ya nüfuza ya da ilme sahip olmak gerektiğini anlamıştı. ama ilim, bu dünya hakkında değil de, asıl ahiret hakkında olduğu zaman geçer akçeydi.

kahin, görebilen tek gözüyle aynaya baktı ve eflatun'u gördü. bu efendi, sessizliği sessizce dinleyerek, galata mevlevihanesi'nin mutfak-ı şerifindeki dibekte kahve dövme işini bırakmadı ve hiçbir zaman da bir mevlevi dedesi olmadı. bu onun, olduğu kişi olmaya devam edeceği anlamına geliyordu. seneler sonra kalbi durduğunda, defnedileceği yer de belliydi: dergahtaki suskunlar haziresi.

gözlerinin ona gösterdiği yegane şey, o uçsuz bucaksız karanlıktı. tıpkı sessizliği dinleyen eflatun gibi, kahin de sustu. belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu.

24.08.2014

the beatles

peter wicke

beatles'ın kuruluş hikayesi liverpool'un allerton semtindeki quarry bank grammar school'da başlamıştı. okulun öğrencilerinden 15 yaşındaki john lennon, 1955 yılında okul arkadaşlarından oluşan quarrymen adlı bir dörtlü kurmuştu. çok basit çalgılarla müzik yapan bu tip gruplara "skiffle" deniyordu. elemanları ve ismi birçok kere değişen grup en sonunda yarı profesyonel bir şekil aldı ve 1960 yılından itibaren bodrum katlarındaki, britanya'ya özgü salaş kulüplerde müzik yapmaya başladı. ellili yıllardan kalma bu kulüpler gençler için bir sığınak görevi yapıyordu. o yıllarda gençlerin dükkan ve büroların alt katlarını kulüp haline getirmesi, dış dünyadan ayrı olması, toplumdaki çatışma potansiyelini düşürüyordu.

beatles'ı ilk defa 1962 yılında liverpool'daki cavern club'da dinleyen beatles grubunun menajeri georg martin kulübün atmosferini şöyle betimlemekte: "kulüp ağzına kadar tahta sıralarda oturan teenager'larla dolmuştu ve ortada dans edecek yer yoktu. duvarlardan sular sızıyordu. bunca rutubet varken, sahnede gençleri elektrik çarpmaması doğrusu bir mucizeydi. her taraf nemliydi ve her yerden sular damlıyordu. nemin ve terin karışımı duvarlarda su damlacıkları haline geliyordu."

22.08.2014

düello

heinrich von kleist

kuzey italya'da alp dağlarının eteklerinde, locarno'ya yakın bir yerde eskiden italyan bir markiye ait bir şatonun kalıntıları bugün bile st. gotthard yönünden gelindiğinde görülebilir. bir gün bu şatonun sahibesi kapısına dilenmek için gelen yaşlı ve hasta bir dilenci kadına acıyarak şatonun yüksek tavanlı ferah odalarından birinde yere biraz saman serdirdi ve orada yatmasına izin verdi. avdan döndüğünde silahını her zaman koyduğu yere bırakmak için rastlantı sonucu odaya giren marki öfkelenerek kadına yattığı köşeden kalkıp sobanın arkasında bir yere yatmasını emretti. kalkmaya çalışırken sopası cilalı zeminde kayan kadın düştü ve sırtı ciddi bir biçimde incindi. buna karşın zor zahmet ayağa kalkmayı başardı, binbir güçlükle olduğu yerden gösterilen yere geçti ve sobanın arkasına inleyerek yığıldıktan sonra son nefesini verdi.

birkaç yıl sonra savaş ve art arda kötü giden hasat yüzünden para sıkıntısına düşen markiyi floransalı bir şövalye ziyaret ederek güzel bir konumu olan şatoyu satın almak istedi. bu satışı gerçekleştirmek isteyen marki karısına yabancı için yukarıda anlatılan, boş duran, çok güzel ve görkemli döşenmiş odayı hazırlamasını söyledi; ama gece yarısı yabancı bembeyaz bir yüzle aşağıya inip karı kocaya odanın perili olduğunda ısrar edince ikisi de çok şaşırdı. yabancının dediğine göre, gözle görülemeyen bir şey sanki odanın köşesinde saman serili bir yerden kalkmış ve açıkça işitilen ayak sesleriyle odayı geçip inleyerek sobanın arkasında yere yığılmıştı.

neden bu kadar ürktüğünü kendi de çözemeyen marki, konuğunun korkusunu yapmacık bir gülüşle geçiştirmeye çalıştıktan sonra gecenin geri kalan saatlerini onunla birlikte odada geçirmeyi önerdi. ama şövalye markinin yatak odasındaki bir koltukta uyumasına izin verilmesini rica etti ve sabah olduğunda arabasını çağırıp oradan ayrıldı.

bu olay çevrede heyecan yarattı ve şatoyu satın almak isteyen birkaç kişinin vazgeçmesi markiyi çok öfkelendirdi; hizmetlileri bile gece yarısı o odada bir hayaletin yürüdüğünü söylemeye başladıktan sonra bu garip ve anlaşılmaz söylentilere son vermek için bir gece bu işi kendisi ele almaya karar verdi. tasarladığı gibi, akşam olduğunda yatağını oraya yaptırdı ve uyumadan gece yarısını vurduğunda duyduğu, açıklayamadığı sesler onu dehşete düşürdü; sanki biri yerden samanları hışırdatarak kalkmış, odanın bir tarafından öbür tarafına yürümüş ve sobanın arkasında ölmek üzereymiş gibi inleyerek yere yığılmıştı. ertesi sabah aşağıya indiğinde karısı markiz geceki araştırmasının nasıl geçtiğini sorduğunda ürkek bakışlarla çevresine baktıktan sonra kapıyı kapatıp sürgüledi ve söylentilerin doğru olduğunu söyledi. bunun üzerine markiz hayatında hiç korkmadığı kadar korktu, kocasından onun önünde olayı bir kez daha soğukkanlılıkla denemeden kimseye bir şey söylememesini rica etti. ama o gece hem onlar hem de yanlarına aldıkları sadık uşakları açıklaması olmayan, sanki bir hayalete ait aynı sesleri duydular. şatoyu ne olursa olsun bir an önce elden çıkarmak istedikleri için uşaklarının önünde onları saran dehşeti saklamayı başardılar ve olayı kesinlikle çözümlenecek önemsiz bir rastlantıya bağladılar. üçüncü günün akşamı bu işi çözmeye kararlı karı koca kalp çarpıntıları içinde bir kez daha yukarıdaki konuk odasına çıktılar. rastlantı sonucu evin bağlanmamış köpeğiyle odanın kapısında karşılaştılar ve nedenini fazla düşünmeden köpeği de odaya aldılar; belki de yanlarında üçüncü bir canlıya ihtiyaç duyuyorlardı. aşağı yukarı saat on birde ikisi de yatağın üzerine oturdular. masada iki mum yanıyordu, markiz giyinikti, marki de dolaptan çıkardığı kılıcını ve tabancalarını yanında hazır tutuyordu. konuşarak oyalanmaya çalışırken köpek odanın ortasında başını ayaklarının üzerine koyup uykuya daldı. gece yarısı ürkünç gürültüler yeniden başladı. elinde sopa olan göze görünmeyen biri odanın bir köşesinde ayağa kalkmıştı, saman hışırdıyor, tak tak diye ses çıkararak ilerleyen ayak sesleri duyuluyordu. ilk adımla uyanan köpek kulaklarını dikerek yerinden fırladı ve biri ona doğru geliyormuşçasına havlayıp hırlayarak sobaya doğru geri geri gitmeye başladı. o an saçları diken diken olan markiz odadan kaçtı. kocası çıldırmış gibi, "kim var orada?" diye haykırarak kılıcını havada dört bir yana salarken, kente gitmeye karar veren markiz arabasını çağırdı; ama henüz birkaç parça eşyasını toplayıp dişleri birbirine vurarak avlu kapısından çıkmadan şatonun alevler içinde kaldığını gördü. hayatından bezmiş olan marki korkudan kendini kaybetmiş, bir mum alıp her tarafı tahta kaplı odanın dört köşesini ateşe vermişti. karısı talihsiz adamı kurtarmaları için uşakları boş yere yolladı; çünkü ne yazık ki adamcağız çoktan perişan bir halde ölmüştü. çevredekilerin topladığı kemikleri bugün bile locarnolu dilenci kadına yatağından kalkmasını emrettiği odanın bir köşesinde duruyor.

gelecek

ingeborg bachmann

bir gün gelecek, insanların siyah; ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. bir gün gelecek insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür olacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz ve bütün bir yaşam boyunca sürecek. 

bir gün gelecek, insanlar savanları ve bozkırları yeniden keşfedecekler, uçsuz bucaksıza açılıp köleliklerine bir son verecekler, hayvanlar yükseklerdeki güneşin altında insanlara, artık özgür olan insanlara yaklaşacaklar ve dev kaplumbağalar, filler, bizonlar birlik içerisinde yaşayacaklar, ormanların ve çöllerin kralları, özgürlüklerine kavuşmuş insanlarla birleşecekler, aynı kaynaktan su içecekler, arınmış havayı soluyacaklar, birbirlerini parçalamayacaklar, bu, başlangıç olacak, bütün bir yaşamın başlangıcı. 

bir gün gelecek, kadınların altın kırmızısı gözleri, altın kırmızısı saçları olacak ve kadınlıklarının şiiri yeniden yazılacak. 

bir gün gelecek, insanların altın kırmızısı gözleri ve şaşırtıcı sesleri olacak; o gün insanların elleri yeniden sevme yeteneğini kazanacak ve insanlığın şiiri yeniden yazılmış olacak ve elleri, iyilik yapabilecek, masum ellerini varlıkların en yücesine uzatacaklar; çünkü insanlar sonsuza değin beklemek zorunda kalmamalılar, beklemek zorunda kalmayacaklar.