17.05.2013

eğlence

mina urgan

yılbaşlarında, doğum günlerinde falan, yani tarihi önceden bilinen, özenle organize edilen toplantılarda, insan gerçekten eğlenemez. "buraya eğlenmek için geldiğime göre, mutlaka eğlenmek zorundayım." düşüncesi bile, sahiden eğlenmenizi engellemeye yeter.

bütün dünyada, orta sınıflar, özellikle de yoksullar, kral ailelerinin ya da çok varlıklı kişilerin özel yaşamlarına akılsızca bir ilgi duyarlar. bunların şatafatlı yaşantısı, boyalı basının en bayağı magazinlerinde sürekli olarak gözler önüne serilir. büyük bir şairin, bir romancının, bir müzisyenin, bir ressamın özel yaşamına merak duymazlar da, bu metelik etmeyen prenslerin ve para babalarının neler yaptığını öğrenmek için meraktan çatlarlar. hatta onlarla özdeşleşirler, onların dertlerini dert edinirler kendilerine.

16.05.2013

kemik taciri

sylvian hamilton

"şans garip bir şeydir, açıklanamaz."

straccan gidince, bane biraz ekmek ve jambon alıp manastırın duvarına yaslandı. bir yandan yiyor, bir yandan da bekliyordu. az önce mucizevi bir biçimde iyileşmiş olan dilenci, küfürler savurarak üstü başı toz içinde ve yaralı bereli bir halde dışarı fırladı. kendini toparlayınca, güçlü kapıcıya yumruğunu salladı. bane'in kendisini izlediğini fark etmeden topallayarak yol boyunca yürümeye başladı. westgate'in dışındaki cumartesi pazarı en canlı ve hareketli saatindeydi. dilenci, kalabalığı yarıp ahırları geçti ve kapıdan geçerek genelevlerin olduğu bölgeye girdi. tabelasında "piskoposun tacı" yazan bir evin kapısını kuvvetli bir biçimde çaldı.

bane kimseye fark ettirmeden epey uzaktaki bir kapının ağzına sığındı ve yeniden beklemeye başladı. bir saate yakın bir zaman geçmişti ki, dilenci dışarı çıktı. yıkanmış, şık giyinmiş ve eline bir çıkın almıştı. sıradan, kareli kumaş bir pantolon ve tunik giymiş adamla, mahzendeki iğrenç serserinin aynı insan olduğunu düşünmek imkansızdı. bane, onu manastıra kadar izledi. hacılar, kaynak odasının kapısından girip çıkmayı sürdürüyor, içeriden şükran duaları ve yakarışlar yükseliyordu. dilenci kukuletasını başına taktı ve kapıdan içeri girdi. bane beklemeye koyuldu. bir süre sonra adam dışarı çıktı, etrafına endişeyle bakınıyordu. insanlara ve yüzlerine dikkatlice bakıyor, birini arıyordu. bane, onu pazara kadar izledi. bir ahırın önünden dolaşarak adamın yolunu kesti ve şaşkın bakışları arasında sert bir biçimde çarptıktan sonra elindeki ekmek ve jambonu bırakıp düşmemesi için sımsıkı adama yapıştı ve neşeyle "ah, bu sensin!" dedi.

"ne?" dedi dilenci.

"sen! kaynak odasındaki mucize adamsın! ben de oradaydım, hatırladın mı?"

"ha, evet."

"şu ekmeği yerden alır mısın? yemeye yeni başlamıştım. jambon nereye gitti? ah, işte burada.." jambonu kaptı, tozunu silkip üzerini üfledi. "aç mısın?" diye sordu. "ikimize de yetecek kadar var."

westgate'in dışında bir yere gidip kentin koruyucu duvarına yaslanarak oturdular. pazara gidip gelenleri izlerken yemeklerini bölüştüler.

"kurtlar iyi numaraydı" dedi bane. "çok orijinal bir numara!"

"sanırım" dedi dilenci. "iyi bir fikir olduğunu yalnızca kendime itiraf edebiliyorum. burada birkaç tane saklıyorum." elini cebine götürerek küçük, yuvarlak ahşap bir kutu çıkardı. kutunun kilidini gevşeterek içinde kaynaşan kurtları gösterdi.

bane yüzünde ciddi bir ifadeyle kurtlara baktı. "ne yerler?"

"şuraya biraz koyun eti koydum."

"ah!" bane ahırlara, alışveriş yapan, tartışan, gülen, çekişe çekişe pazarlık eden insanlara baktı. bir yankesicinin yürüttüğü malı, kadın ortağına verdiğini, kadının da malı giysisinin içine tıktığını gördü. kadın, bane'in baktığını görünce yüzsüzce gülümseyerek dil çıkardıktan sonra kalabalığa karıştı. "sana bu halde rastlamak çok tuhaf. bu sabah göründüğünden daha zengin görünüyorsun."

"bu sabah giydiklerim, benim iş elbiselerim" dedi dilenci, dişlerini karıştırarak.

"kazandıklarını aldılar mı?"

"en ufak kuruşuna kadar aldılar, iğrenç herifler. her yarımlığı ve çeyrekliği aldılar. dayak yemediğim için şanslı olduğumu söylediler."

"gerçekten de şanslıydın."

"biliyorum ama o şişman rahip, kıçıma öyle bir tekme attı ki, bir hafta boyunca üzerine oturamayacağım."

yemeklerini yiyerek bir süre sessizce oturdular. iyi giyinmiş bir grup hacı, katırlarının üzerinde konuşup gürültü çıkararak kapıdan çıktılar ve batıya yöneldiler. iki şövalye ve bir hastane başrahibi, yolculuktan üstleri başları toz içinde kalmış bir halde atlarıyla içeri girdiler.

"leş gibi kokmayı nasıl beceriyorsun?" diye sordu bane.

"meslek sırrı" dedi dilenci. "ama kahvaltını benimle paylaştığını düşünecek olursak, seni bu sırra ortak edebilirim. çürümüş balık ve ölü köstebekler. hiçbir şey, bir köstebek kadar kötü kokmaz, hiç dikkat etmiş miydin?"

"ettiğimi söyleyemem. şimdi nereye gideceksin?"

"emin değilim. belki newcastle'a. ya sen?"

"ben birini bekliyorum."

"belki bir gün bir yerlerde yine karşılaşırız." dedi dilenci dostça.

"pek şaşırmam" dedi bane. "hele buraya geldiğimden beri beni izlediğini düşünürsek. bunun nedenini söyler misin?"

dilenci şaşırmıştı. "ne demek istediğini anlamadım."

"gayet iyi anladın."

"hayır, yemin ederim ki anlamadım."

"yeminin ipimde değil!" dedi bane. "perşembe günü buraya geldiğimde, kapıda bir cüzamlı kılığındaydın. sana bir peni verdim. şimdi paramı senden geri almak gibi parlak bir fikrim var. seni sonraları birçok kez gördüm. bir hacı gibi giyinmiş, gözünü üzerimden ayırmadan beni izliyordun."

"deli olma" dedi dilenci" tedirgin bir halde. bane elini süratle kamasına götürdü. göz açıp kapayıncaya kadar çektiği kamasını dilencinin kulağının altına dayadı.

"çıkınını aç!" adamın tereddüt ettiğini görünce "çıkınını aç dedim!" diyerek kamasıyla bir çizik attı.

"peki! peki!" dilenci çıkınını açtı, içinde bir cüzamlı pelerini, çan tokmağı ve sadaka kasesi vardı. pelerin çevrilince bir hacı giysisi haline geliyordu. zavallı walter'ın taptığı rozetli şapkaya benzeyen bir şapka da vardı. "nereden anladın?" diye sordu dilenci, içerleyerek.

"benim de bu konularda deneyimim var. kokuna da dikkat etmiştim. çok keskin bir kokuydu. seni daha cüzamlı kılığında gördüğümde fark etmiştim kokunu. tanrıya şükürler olsun ki, kaynak odasında yine aynı koku vardı. o zaman yüzüne dikkatle baktım ve seni son zamanlarda, çeşitli yerlerde sık sık gördüğümü hatırladım."

"burası küçük bir köy" dedi dilenci umutla. "hep aynı adama rastlamak o kadar zor değil."

"zırvalama" dedi bane. "beni neden izliyorsun?"

"izlemem istendiği için" dedi adam, yüzü asık bir halde.

"kim istedi?"

"bilmiyorum! bunu geçimimi sağlamak için yapıyorum. insanları izlemeyi kastediyorum. izlemem istenirse izlerim."

"sana kim emir verdi?"

dilenci rahatsız olmuştu. "bilmiyorum" diye mırıldandı. "bilmiyorum!" bane kamanın ucunu biraz daha bastırınca, bir damla kan kürek kemiğine doğru süzüldü. "mesajlar alıyorum!"

"kamayı her seferinde biraz daha fazla batırabilirim. her şeyi anlatsan iyi edersin."

"söylediğim gibi, mesajlar alıyorum! birisi bana söylüyor. herhangi biri olabilir: bir dilenci, çocuk, fahişe. eline bir ya da iki peni sıkıştırılan herkes bu mesajı getirebilir. gönderilen mesajla kimi izlemem gerektiğini öğreniyorum."

"söylediklerinin tek kelimesine bile inanmıyorum."

"bak" dedi adam, "ben bir oyuncuydum. bunu biliyor muydun? maskaralık, gizemli oyunlar, soytarılık? insanları güldürüp ağlatırım. bir gün, bristol'deydim. gece olmuştu. müşkül bir durumda kaldım. çalıştığım kumpanya bir kavgaya karıştı ve bir adam öldürüldü. herkes tüydü, geriye bir tek ben kalmıştım ve yakalandım. beni içeri tıktılar. asılmayı bekliyordum. derken biri bana bu işi teklif etti."

"bütün bunlar ne zaman oldu?"

"son aziz michael bayramında. bir önceki bayramdan bahsediyorum. adam sabit ücretten ve iyi bir ikramiyeden söz etti. yalnızca insanları izlemem karşılığında hepsine sahip olacaktım. o zamandan beri bu işi yapıyorum. bristol'ü, peterborough'u, lincoln'ü, york'u, sözün kısası her yeri gördüm. izlediğim insanların nereye gittiklerini ve kimlerle buluştuklarını söylerim. hepsi bu. kılık değiştirmede ustayımdır."

"çok zahmetli bir iş" dedi bane.

"evet, ara sıra kendi yeteneklerimi bile aşarım. bu, bir sanat. daha önce kimse bu işe iyi bakmamış."

"her şeyin daima bir ilki vardır. devam et."

"o zaman bu bana iyi bir fikir gibi görünmüştü. asılmaktan daha iyiydi. başka seçeneğim de yoktu. hayır deseydim, başıma geleceklerden haberin var mı? başımı uçuracaklar ve sana zahmet verdiğimiz için üzgünüz, diyeceklerdi."

"seni kiralayan adam, kime benziyordu?"

"ah, tanrım, ona hiçbir zaman dikkat etmedim. buluştuğumuz yerler hep karanlıktı. arkasında mumlar yanıyordu. o yalnızca bir siluetti."

"tahminde bulun."

"zayıf. yaşlı. kurbağa sesli. ingilizceyi bir fransız gibi konuşuyor."

bane bu sözler üzerine düşündü. "beni izlemen için de mesaj geldi mi?"

"hayır, seni değil. efendin straccan'ı izlemekle görevlendirildim. ama sen yalnız geldiğin için ben de seni izlemek zorunda kaldım. straccan'ın yakında geleceğini tahmin ettim."

"eh, onu kaçırdın" dedi bane, memnuniyetle. "geldi ve gitti. tam da sen o sinsi kıçına manastırda tekme yerken gitti."

dilenci, öfkeli bir bakış attıktan sonra sustu.

15.05.2013

nikolay ostrovski

romain rolland

bir devrimin en büyük sanat yapıtları, gene o devrim tarafından yaratılan insanlardır. büzülmüş toprağı yarıp da gelen bu yeni yaşam patlayışı içinde ateşten ruhların fışkırdığı görülür. havayı inanç çığlıklarıyla dolduran türküler gibi. ve bu türkülerin yankısı, o insanlar göçüp gittikten sonra da uzun zaman devam eder. gelecekteki destan ve türkülerin esin kaynakları ve kahramanları olacaktır bu insanlar. o türkü ve destanlar ki, sert ve acı bir ilkyaz demek olan devrim çağının sağladığı verimli yazların harmanıdırlar.

işte bu insanlardan, işte bu kahramanlık ve ateşli yaşam türkülerinden biridir nikolay ostrovski. kendisini ziyaret eden ve hayranlık dolu bir saygıyla selamlayan andre gide'in onu "dış dünyayla hemen hemen her türlü ilişkiden yoksun ve yayılıp yerleşecek bir temel bulamayan bir ruh" diye sunmasından anlaşılıyor ki, ostrovski'yi görememiş ve duyamamıştı; bunun için de elini uzattığı ostrovski'ye "yaşamda bağlanmak için" bir çeşit köprü uzattığını düşlüyordu. ama iki insandan, ötekini "yaşamda bağlayabilecek olanı", ölmek üzere olanıydı asıl. nasıl sezmezdi andre gide bunu? nasıl duymadı parmaklarının bu eylem meşalesine dokunur dokunmaz yandığını?

eylem ve savaş alevidir her şey ostrovski'de. ve gece ile ölüm onu sardıkça bu alev gittikçe biraz daha büyüyüp genişlemiştir.

güçlüklerle dolu olan çocukluğunda garibaldi ve ovod'un kahraman yaşam öykülerini okuyarak coşan, 15 yaşındayken budiyeni'nin süvari alayında at koşturan, ağır yaralandıktan ve ağır bir tifüse yakalandıktan sonra da durup dinlenmeksizin savaşa ve en yorucu, en tehlikeli çarpışmalara koşan bu genç delikanlı, gide'in dediği gibi, "hiçbir şeyle avunamayacak hale gelmiş" acı ve yalnızlık hastası değildi kesinlikle. bir an olsun dinlenmemecesine bir eylem ve iyimserlik aşkıyla dolup taşıyordu. ve kendisini bütün orduya, yeryüzünün ilerleyiş ve savaş halindeki bütün halklarına bağlayan işte bu sevinçti.

kendisine "hiçbir üzünç duymamamız mümkün mü?" diye soran bir ziyaretçisine şöyle cevap vermişti:

"vaktim yok ki bunun için. simsiyah gece bile pırıl pırıl güneşli bir sabah haline gelebilir bizim ülkemizde. alabildiğine mutluyum. bu ellerin de, kurduğumuz ve adı 'sosyalizm' olan görkemli yapıya birkaç tuğla koyduğunu bilmekten gelen o derin sevinç yanında, yaşadığım facianın hiçbir önemi yoktur."

sabahtan gecenin geç vakitlerine kadar kendisini bitirip tüketen rüyalarında bile çin'deydi, ispanya'daydı, yeryüzünün bütün devrimlerine tutkuyla katılmaktaydı. kimi zaman koskoca bir ülkenin ayaklanma planlarını hazırlıyor ya da bir dretnotun üstünde gemicilerin isyanını organize ediyor, kimi zaman da bir ordunun başında ilerleyip franco'nun faşistlerini eziyordu. geldiğini görüyordu dünya devriminin ve yol açıyordu ona.

"benim için" diyordu, "insanlığın o güzel mutluluğu uğrunda savaşmaktan daha büyük bir sevinç yoktur dünyada."

ikinci kitabı olan "kasırga çocukları"nı bitirir bitirmez öldü. tasarıları arasında da "ve çeliğe su verildi"nin devamı ve sonu olmak üzere, şu anlamlı adı olan kitap yer alıyordu: "korçagin'in mutluluğu". yani ostrovski'nin, kör ve inmeli ve savaş meydanında can veren ostrovski'nin.

"kişisel olan hiçbir şey sonsuz olamaz." diyen genç bir kahramanın bu yüce mutluluğu, dilerim, yaşamıyla olduğu gibi ölümüyle de pırıl pırıl parlasın!

geçen yıl bana gönderdiği sımsıcak bir merhabaya yanıt olarak şunları yazmıştım kendisine:

"karanlık günlerle dolu geçen yaşamınız, emin olunuz ki, binlerce insan için bir ışıktır ve bir ışık olmaya da devam edecektir. ve bütün dünyanın gözünde siz, insan kafası tarafından bireysel yazgının ihanetlerine karşı kazanılan zaferin göz kamaştırıcı, coşku ve umut verici bir örneği olarak kalacaksınız: dirilmiş ve özgürlüğe ulaşmış olan büyük halkınızla kaynaşmış bulunuyorsunuz çünkü siz; halkınızın kudretini, sevincini ve önünde durulmaz atılımını sizde gördük. halkınız sizde, siz de halkınızda sürmektesiniz."

14.05.2013

mutlu prens

oscar wilde

ah, mutluluk ne küçük şeylere bağlı! ben ki dünya bilginlerinin yazdığı her şeyi okumuşum, felsefenin tüm gizlerini özümsemişim; gene de tek bir kırmızı gülün yokluğu yüzünden hayatım zindan oluyor.

insanların gölge dedikleri şey gerçekte bedenin gölgesi değil, ruhun bedenidir.

kişiye hayatta destek olan tek şey, herkesin kendinden ne kadar aşağı düzeylerde olduğunun bilincidir.

dünyadaki en inanılmaz şey insanların acı çekmesidir. yoksulluk ve mutsuzluktan daha büyük bir gizem olamaz.

bir sürü güzel çiçeğim var; gene de dünyanın en güzel çiçekleri çocuklardır.aşk, kendi içizgisinde iyi bir şeyse de dostluk daha üstündür. doğrusu ben dünyada sağlam bir dostluktan daha eşsiz, daha soylu hiçbir şey tanımıyorum.

iyi iş yapan çoktur da iyi konuşan azdır.

eliaçık olmak dostluğun özüdür.

kişinin başkaları için yaptığı iş kadar zevkli iş yoktur.

şairler aşkı öldürdüler. öyle çok şey yazdılar ki bu konu üstüne, insanlar onlara inanmaz oldu. ben hiç şaşmıyorum buna. gerçek aşk, çile çeker ve susar.

tanısaydım yakın arkadaşı olmazdım, büyük bir olasılıkla. kişinin yakın arkadaşlarını tanıması çok tehlikeli bir şeydir.

sevda denen şey çok harika, doğrusu! zümrütlerden daha değerli, nadide opallerden daha paha biçilmez, inci mercanla satın alınmaz, çarşı pazarda satılmaz. tüccarda bulunmadığı gibi terazide altınla da tartılmaz.

yaşam herkes için çok tatlıdır. yeşil ağaçlar altında oturmak, altın arabasıyla güneşi, gümüş arabasıyla ayı seyretmek çok hoştur. akdiken çalılarının kokusu, vadilerde gizlenen mavi çançiçekleri, yamaçlarda fundaların rüzgarda savruluşu gözü gönlü okşar. ne var ki sevgi, yaşamdan da güzeldir.

savaşta güçlüler zayıfları köle yapar, barışta ise zenginler yoksulları köleleştirir. yaşayabilmek için çalışmak zorundayız; oysa bize öyle düşük ücret ödüyorlar ki ölüyoruz. bütün gün onlar için çabalıyoruz, onlar kasalarını altınla dolduruyorlar, bizimse çocuklarımız vaktinden önce sönüp gidiyor, sevdiklerimizin yüzleri sertleşip çirkinleşiyor. üzümü biz eziyoruz, şarabı eller içiyor. mısırı biz ekiyoruz ama soframız bomboş. gözle görülmese de zincire vurulmuşuz biz, herkes, özgürsün dese de köleyiz.

herkes bu durumda. yaşlılar kadar gençler, erkekler kadar kadınlar, erişkinler kadar küçük çocuklar da bu durumda. tüccarlar bizi ezip öğütüyor, gene de onların her dediğini yapmak zorundayız. papaz tespihini çekerek atını yanımızdan sürüp geçiyor, ne arayanımız var, ne soranımız. güneşsiz sokaklarımızda yoksulluk aç gözleriyle sürünüyor, günah da ayyaş suratıyla hemen onun peşinden geliyor. sabahları sefillik uyandırıyor bizi, geceleyin rezillik gelip yanı başımıza oturuyor.

felsefe gerçi bilgedir ama aşk felsefeden de bilgedir; gücü tartışılmaz olan iktidardan bile daha yamandır. kanatları alev alevdir, gölgesi de yalaz renginde. dudakları bal tadında, soluğu günlük gibi hoş kokuludur.

sanatın gizleri, en iyi gizlilik içinde öğrenilir ve bilgelik gibi güzellik de, tek başına tapınanlardan hoşlanır.

bu dünyanın yükü öyle ağırdır ki tek bir insan taşıyamaz; dünyanın derdi öyle büyüktür ki tek bir yüreğe sığmaz.

kar, koynunda yatıp uyuyanlara karşı acımasızdır.

bilgelikten üstün hiçbir şey yoktur.

kişi ruhunu ömründe bir kez kovabilir ama bir kez geri aldı mı ömür boyu içinde taşımak zorundadır; çünkü bu onun cezası ve de ödülüdür.

acı bu dünyanın efendisidir ve onun ağından kaçabilecek tek kul yoktur. sırtlarına çul bulamayanlar var bu dünyada, ekmek bulamayanlar var. şahane giysiler kuşanmış dul kadınlar da var, paçavralar içinde gezenler de. cüzamlılar bataklarda dolaşıyor ve birbirlerine karşı taş yürekli davranıyorlar. dilenciler araba yollarını arşınlıyor ama cepleri bomboş. kent sokaklarında açlık kol geziyor, veba sur kapılarında bekliyor.

aşk, bilgelikten daha iyidir, her türlü servetten daha değerli, dünyalı kadınların ayaklarından daha güzel. ateş, aşkı kül edemez, sular söndüremez. gündoğumunda çağırdım seni, gelmedin. ay bile adını duydu ama sen kulak vermedin; çünkü kötü bir anımda seni bırakıp gitmiştim. senden uzaklaşmamın cezasını çektim. ama sevgin hep gönlümdeydi, hep güçlü kaldı, hiçbir şey sarsamadı onu. oysa şu gözlerim iyiliği de gördü, kötülüğü de. şimdi madem sen öldün, ben de seninle birlikte öleceğim.

12.05.2013

ölümdür

behçet necatigil


bir el bütün sevdiği şeyleri
gözlerde biraz hüzün, itiyorsa ölümdür
çok öncelerde aranan çocukça
kırılmış duruyorsa ölümdür
bir kuşu boğazlar, bir avcı bir pınarda
çoğalır kaynaklar, hangisiydi nerde
kuşun dirildiği su
bulunamıyorsa ölümdür

ışık bahçeleri

amin maalouf

başkalarına yol gösterecek olanlar, her gece, her zenginliğe veda etmeli, üzerlerindeki giysiden başka bir şeyleri olmamalı, ertesi günün yiyeceğini bile taşımamalıdır. bilgeler, din tüccarı sahte sofulardan ancak böyle ayırt edilebilirler.

insanlara, bir ırka veya bir aşirete mensup olmak gibi, bir dinden olmayı öğretmişler. ben de diyorum ki, size yalan söylemişler. her dinde, her düşüncede, ışıklı özü bulup kabuğunu atmayı bilin.

ilk saniyede kuşkulu olacaksın. inancın ne olursa olsun. hangi dinden olursan ol. en katı müminde bile kuşku vardır ve en koyu inançsızlıkta itiraf edilmemiş bir umut! ahiret ile karşılaştıklarında insanlar sadece rollerini yaparlar, ortak inançları, bedenlerindeki yorgunlukta yazılıdır.

gerçek, çok şey isteyen bir sevgilidir. hiçbir ihaneti kabul etmez, bütün inancın ona yönelik, yaşamının bütün anları ona aittir.

ilk acı tatta cesaretin kırılırsa selamete asla ulaşamazsın.

sofuların tekdüze dünyasında, yalnızlıktan başka sığınak var mıdır?

şu dünya üzerinde hafif ol, bastırmadan yürü, sert hareketlerden kaçın, ne ağaçları öldür ne de çiçekleri! toprağı işliyormuş gibi yap ama onu yaralama, okşamakla yetin. başkaları avaz avaz bağırırken, dudaklarını kıpırdat ve bağırma.

saf olan ve olmayan besinlerden söz etmek boş inançtır; saf olan ve olmayan insanlardan söz etmek aptallıktır, her şeyde ve her birimizin içinde aydınlık ve karanlık vardır.

evet babil oğlu mani, yalnızsın, yoksulsun, seninkiler tarafından yadsındın ve evreni fethe gidiyorsun. gerçek başlangıçlar böyle belli olur.

her varlıkta, her nesnede aydınlık ve karanlık yan yana ve iç içedir.

şayet yeryüzünde bir bilgeye yiyecek verecek tek bir kişi kalmamışsa, o zaman dünya bilgelere layık değil demektir ve gitmelerinin zamanıdır.

söz gibi güzel mal mı olur? yükte hafif, değerlendirilmesi bilinirse, pahada ağır.

onlar sadece koyun, koyunların yazgısında, kırpılmak ve kesilmek vardır.

batı'da yetişmiş olanın umudu, doğu'da yeşermedi; doğu'da yetişmiş olanın sesi, batı'ya ulaşmadı. her gerçeğin, ona sahip olmuş olanların giysisini ve dilini edinmesi mi şart?

insan sadece içindeki ışık ile büyük insandır.

sadece affedişim, cezalandırdıklarıma daha acı verirse affederim.

bazı zamanlar olur ki, kendini elinde silahla buluverirsin. kullanmaktan utanırsın ama oradadır, soğuk, keskin, vaat edici. yol çizilmiştir. senden önce başka haberciler de senin durumuna düştü. her biri seçimini kendi yaptı, tek başına. tek başına, sen de öylesin. her zamankinden çok. kaderin ağına karşı tek başına. içindeki ışıktan başka tek bir fenerin olmadan, ayırt etmen ve seçimini yapman gerek.

kralların aşkı, nefretleri kadar yıkıcıdır.

kimsenin içmediği suya ne mutlu! yollardan uzaklarda çiçek açan ağaca ne mutlu!

tanrı'nın kendine özgü nedenleri vardır. o, insanoğlunun süsünün ardındaki kimliğini görür.

insan sadece kendi sesini dinler.

evrenin şafağında, bütün yaratıklar bir ahenk içinde yüzüyorlardı. yaratılışın kaosu bunu bize unutturdu. ama sanatçının ruhuyla uyumlu bir lavta sesi, başlangıçtaki ahengi bizlere anımsatabilir.

11.05.2013

spartacus

ganimet belli olunca gerçek niyetler açığa çıkar.

arenada muzaffer bir şekilde durmaktan daha güzel bir şey yoktur.

kalabalığın sevgisi rüzgar gibidir; çabuk geçer.

rakibinin kusurlarını incele. kılıcınla olduğu kadar aklınla da saldır. arenada zekanızı kullanamazsanız yıkılmaya mahkum olursunuz.

halk, sürekli aç bir canavar gibidir. sürekli olarak yeni zevklerle beslenmelidir.

en ağır bedeli hep sevdiklerimiz öder.

insan, kalbi ve aklıyla bir yola baş koyduysa bu dünyada hiçbir şey imkansız değildir.

gençliğin yittiği yerde olgunluk yükselir.

aşkı seçemeyiz. aşk herkesin içine kendi isteğiyle yerleşir. ve geride bir şey kalmayana dek orada kalır.

tek bir hayatın değeri yoksa hiçbirimizin yok demektir.

zaman hızla geçip gidiyor. geriye kaybettiklerimizin kederi kalıyor.

aşk en büyük amaçtır.

gerçek bir savaşçının, kaderini yenmek için sadece bir kılıca ihtiyacı vardır.

anıların peşimizden gelmeyeceği bir yer yok.

köpek bir kez ısırdıysa dişlerini yine çıkaracaktır.

özgürlük itaatkar köpeğe verilen kemik gibi sunulacak bir sopa parçası değildir. her insanın hak ettiği bir şeydir.

10.05.2013

sevilen

toni morrison

yaşama dönen her ölü şey acı verir.

bir erkek, kahrolası bir balta değildir. günün her kahrolası anında kesen, yontan, parçalayan, kahrolası bir balta. etkilenir. duygulanır. bazı şeyleri kesip atamaz; çünkü içeridedir.

hiçbir şey hiçbir zaman ölmez.

neyi ne kadar bildiğin önemlidir; ama en önemlisi, ne zaman duracağını bilmektir.

canlılara kötü davranan biri asla başarıya ulaşamaz.

bir ağaç kovuğunda bulduğun, üzeri kabartma çivili, içi mücevherle dolu bir kutuyu açmadan önce evirip çevirmeli, okşamalısın. kilidi paslanmış ya da kopmuş olabilir. yine de, üzerindeki çivilerin başlarına dokunmalı, ağırlığını tartmalısın. onu bunca zamandır gizlendiği mezardan özenle çıkartmadan, bir baltayla parçalamak olmaz. bu gerçek mucizenin karşısında, şaşkınlıktan donup kalmazsın; çünkü asıl sihir, onun orada, onca zamandır seni beklediği gerçeğinde yatar.

adil olanın illa da doğru olması gerekmez.

insanların, bütün insanların yaşamı kutsaldır.

bir erkek yalnızca bir erkektir. ama bir oğul? bak, işte o apayrı bir konu.

zihninle dost olan bir kadın bulmak harika bir şey.

bir bebek gibi sallanabilen bir yalnızlık var. kollar kavuşmuş, dizler karna çekilmiş, bir gelininkine benzemeyen bu devinimi sürdürmek, sürdürmek, sallayanı yatıştırır, denetler. bu, içedönük bir yalnızlık -insanı bir deri gibi, sımsıkı saran türden. bir de, dolaşıp duran bir yalnızlık var. hiçbir sallama onu yatıştıramaz. o canlıdır, dik başlıdır. kuru, yayılan bir şeydir; insana kendi ayak seslerini çok uzaklardan geliyormuş gibi hissettirir.

ona ne dendiğini herkes biliyor; ama yeryüzündeki hiç kimse onun adını bilmiyor. anımsanmayan, hesaba katılmayan biri kaybolmuş sayılamaz; çünkü kimse onu aramıyordur; arasalar bile, adını bilmedikleri bir kıza nasıl seslenecekler? onun istekleri var; ama o istenmiyor. sevilmeyi bekleyen kız, uzun otların ikiye ayrıldığı yerde; hıçkırıklar, utanç bedenini parçalıyor, onu çiğneyip yutacak olan kahkahanın işini kolaylaştırıyor.

anlatılacak bir öykü değildi bu.

9.05.2013

dostluk

pedro antonio de alarcon

siz yeryüzündeki insanlar neden hepiniz dost değilsiniz anlamıyorum! utanç ve zayıflıklarınızın benzerliği, birbirinize ihtiyaç duyuyor olmanız, yaşamlarınızın kısalığı, göksel cisimlerin sonsuz azametteki gösterisi ve bütün bunlarla kıyaslanınca ortaya çıkan küçüklüğünüz, batmak üzere olan bir gemideki yolcuların yakınlaşması gibi, hepinizi kardeşçe birbirinize bağlamalıydı. o gemide ne aşk ne nefret ne de ihtiras var; kimse alacaklı ya da borçlu değil; kimse çirkin ya da güzel, büyük ya da küçük, mutlu ya da mutsuz değil. hepsini çepeçevre saran aynı tehlike. oysa benim varlığım herkesi eşit kılıyor. gör işte: bu yükseklikten baktığın zaman, batmakta olan bir gemi, vebanın ya da yangınların kırıp geçirdiği bir yer değilse nedir yeryüzü?

ideolojiye dair iki yaklaşım

serpil sancar üşür

yaklaşımlardan ilki ideolojiyi toplumsal gerçekliğin öznelerin bilincinde bir yanılsama ile oluşan bilgisi, diğer deyişle yanlış bilinç olarak tanımlar. bu tanım çerçevesinde ideoloji, toplumsal gerçekliğin çarpık ve bozulmuş bilgisi olarak ortaya çıkar. ikinci yaklaşım ideoloji kavramını toplumsal sistemin çatışmalı yapısını bir arada tutan ve esas olarak toplumsal sistemin kendini yeniden üretmesini sağlayan egemen ideoloji olarak ele alır ve bu çerçevede ideoloji kavramı ile hegemonya kavramı arasında kuramsal bir ilişki kurar. üçüncü yaklaşım ise bütün toplumsal ilişkilerin ancak dil dolayımıyla gerçekleşen pratikler olduğu gerçeğinden hareketle, ideoloji kavramının açıklamaya çalıştığı toplumsal düşünce, değer ve anlamların oluşumunu toplumsal anlamların belirlenmesi/sabitlenmesi olarak, söylem kavramı aracılığıyla ele alır.

8.05.2013

kültür tarihi affetmez

hasan bülent kahraman

doğu kültüründe önemli olan farklı bir şey söylemek değil, aynı şeyi söylemektir.

aydın, gerçeğin ve doğrunun kendisinde saklı bulunduğu kişidir.

dünyanın her yerinde bilgi popülerleştirilir. türk basının bilgiyle olan ilişkisi, bilginin popülerleştirilmesini değil, bilginin yozlaştırılmasını, dışlanmasını ve hepsinden kötüsü bilginin sıradanlaştırılmasını içeriyor.

bazı şeyleri hoşgörmemeyi öğrendiğimiz zaman, tarihi suçlamayı ve affetmemeyi öğrendiğimiz zaman yepyeni bir bilinç doğacak, o da yepyeni bir edebiyat üretecektir. o edebiyat, öncelikle onur duygusunun içinden yazılacak ve onurun edebiyatı olacaktır. unutmayalım ki, tarih unutabilir; çünkü sonunda ideolojiktir. fakat, gerçek edebiyat huzursuzluğun çocuğudur ve daima hatırlamak, hiç unutmamaktır.

birikim, bir toplumun bütün geçmişinden getirdiği, belli bir çağda yaşayan insanların farkında olmasalar da üstlerinde, bilinçlerinde, bilinçaltlarında hissettikleri kültürel tarihtir.

kültürel hayatın demokratikleşmediği, kütüphanelere hangi kitapların alınacağına, hangi kitapların basılacağına, hangi filmlerin destekleneceğine devletin karar verdiği, kısacası bürokrasinin kültürü "tayin ve tanzim" ettiği bir dünyanın, bırakın ötesini, uygar olduğunu bile kimse söyleyemez. çünkü uygarlık, önce ve öncelikle özgürlük demektir.

insan hakları, insanın doğal bir yaratık olarak toplumsallaşmasından sonra geçirdiği evrimin en önemli halkasıdır. insanı insan yapan en temel meziyet bilinciyle kendini sınırlaması, gene bilinciyle hem kendisindeki hem de soyut iktidarda bulunan otoriteye gem vurmasıdır. bu, ancak insan haklarıyla elde edilebilecek bir unsurdur.

arkeolojinin belli bir düzeye geldiği toplumlarda kültür de belli bir düzeyin üstüne çıkmış demektir.

bertolt brecht: iki nokta arasındaki en kısa yol, eğer engeller varsa, kırık bir çizgi olabilir.

fikir, analitik düşünmenin aracıdır. fikir, insanın öznelliğini ve "inanmama", dolayısıyla sorgulama etkinliğini kabul eder. oysa bilgi, eğer ideolojik bir bağlama oturmuşsa bunu dışlar. insanların sentez yapmasına olanak vermez. bilimsel bilgiyi işlevsizleştirir, anlamsızlaştırır. gariptir ama, bunu da türkiye'de milli eğitim süreci gerçekleştirir.

rock'ın, altkültür gruplarının, seçenek kültürlerin varlığı tekörnekleşen bir dünyada tek seçenektir.

kültür, bir alandaki davranış kalıbının çoğaltılarak öteki alanlara da aynı anlayışla yansıtılmasıdır. nasıl konuşuyorsanız öyle giyiniyor, otomobilinizi öyle kullanıyorsunuzdur.

bu dünya, fantezilerin, düşselliklerin dünyasıdır; insanların kendileri olarak davranmadıkları bir dünyadır. gerçekle ilgisi yoktur. hayat ise somut ve gerçektir. düşsel bir dünya için davranış ve vücut dili yeterliyken hayatın karmaşıklığı ancak zihinsel olarak algılanabilir. bu da doğrudan dilin kullanılmasına, üretilmesine bağlıdır. üstelik, gerçeklikle iç içe geçmiş bir dil kullanarak düşselliği yakalayabilirsiniz ama; tersi buna olanak vermez. oysa türkiye ötekini yapmaya, düşlerden hareket ederek, kendisi olmayan insanlar yaratarak gerçekleri yakalamaya çalışmaktadır.

eğer devlet, resmi yayın organında bir ideolojinin propagandasını yapıyor ve "rejim" buna kabul gösteriyorsa, o toplumun erginleşemeyeceği açıktır ve orada kadın kadar erkek de tutsak demektir.

7.05.2013

yazarın yaşam felsefesi #2

jack london

"on yıl boyunca ekmek param için, ayrıntılarına girmek istemediğim bir mücadele verdim. bu mücadele sağlığıma ve ruhuma zarar verip bütün direnç ve neşeyi içimden söküp attı. bu yazının amacı, hünerli ve tutkulu gençleri tüm mesleklerin en yorucu ve en kazançsız olanına karşı uyarmaksa, dürüstçe şunu söylerim: aklınızı kullanın; hiçbir pazarda yeteneklerinizi bu kadar düşük bir bedelle satamazsınız. bir süpürge alacak kadar sermayeniz ve yolun karşısına geçecek kadar enerjiniz varsa, edebiyata yönelmeyin." (grant allen)

tanınmamış yazarın imkansızı gerçekleştirmesi lazımdır; ancak öyle tanınmış yazar haline gelir. hiç kimse imkansıza ulaşmadan büyük olmamıştır. büyüklüğün sırrı budur. budur tanınmamış kişinin yapması gereken ve yapacağı şey.

başarıya giden iki yol var: başarılı ya da sevilen bir kitap yazmak ya da güzel dergi işleri üretmek. bunların biri daha göz alıcı, diğeri daha sağlamdır. kimi insana biri, kimine diğeri uygun düşer. bazı ayrıcalıklı insanlar ikisini de başarabilir. ama denemeden, kimse şu ya da bu sınıfa sokulamaz. evet, yazar denemeli, denemeli, hep denemelidir. şöhret, istemekle gelmez; dünya mirası ancak çaba gösterenlere kalır.

bakmakla yükümlü olduğunuz kimseler varsa, yazmak için işinizden ayrılmayın.

kurgusal yazılar diğerlerinden daha çok kazandırır ve iyi nitelikte olduğu zaman daha kolay satılır. iyi bir fıkra, iyi bir şiirden daha çabuk satılır ve daha az ter ve kana mal olur. yazdıklarınızın basıldığını görmek istiyorsanız, mutsuz sonlardan, sert, gaddar, trajik, dehşet verici unsurlardan kaçının.

mizah; yazması en zor, satması en kolay ve en iyi kazandırandır. bunu az sayıda insan başarabilir. başarabilecekseniz, mutlaka deneyin. bu hem klondike'in (alaska'daki meşhur "altına hücum" bölgesi) hem rand'in (güney afrika'daki zengin altın madenlerine sahip bölge) özelliklerini bir araya getirmek demektir. mark twain gibi olun.

altı bin kelimelik bir öyküyü kahvaltıdan önce çiziktirmeyin. çok fazla yazmayın. terinizi bir düzine öyküye dağıtmak yerine, bir tek öykü üzerinde yoğunlaşın. aylaklık edip ilham beklemeyin, ilhamın ardından sopayla koşun; yakalayamasanız bile, mutlaka ona son derece benzeyen bir şey yakalarsınız. kendinize bir "çalışma süresi" belirleyin ve her gün o çalışma süresine uyun; yıl sonunda kazancınız artmış olacaktır.

tecrübeli yazarların inceliklerini tetkik edin. sizin parmaklarınızı doğradığınız aletlerde onlar maharet kazanmıştır. yaptıkları işler, bu işlerin nasıl yapıldığını ortaya koyar. bir hayır sahibinin size yardım etmesini beklemeyin; yolunuzu kendiniz bulun.

gözenekleriniz açık ve hazmınız iyi olsun. inanıyorum ki en önemli kural budur.

bir not defteriniz olsun. onunla gezin, onunla yemek yiyin, onunla uyuyun. beyninizde uçuşan her düşünceyi ona yazın. ucuz kağıt, gri hücrelerden daha zor bozulur ve kurşunkalem izleri, hafızadan daha kalıcıdır.

ve çalışın. büyük harflerle yazalım: çalışın. sürekli çalışın. bu dünyayı, evreni, güç ve maddeyi, kurtçuklardan ilahi varlıklara kadar tüm güç ve maddenin içinde ışıldayan ruhu keşfedin. bütün bunlarla demek istiyorum ki, bir yaşam felsefesi için çalışın. bir yaşam felsefeniz bulunduğu ve ona sahip çıktığınız sürece, bu felsefe yanlış da olsa zararı yoktur.

üç önemli şey şunlardır: sağlık, çalışma ve bir yaşam felsefesi. buna bir şey daha ekleyebilirim -hayır, eklemek zorundayım-: samimiyet. bu olmadan, diğer üçü faydasızdır; bu olursa, büyüklüğe ulaşıp devler arasında yerinizi alabilirsiniz.

adriana mater

amin maalouf


kentin gözleri kapandı mı
sesimi ortaya çıkarırım ben
bir güz bahçesinden topladığım
sonra da bir kitabın sayfaları arasına
yatırdığım sesimi
memleketten getirdim ben o sesi
kükürt rengi örtüler içinde
mintanımın altına sakladım onu ben
yüreğimin kıvrımlarına gizledim

kentin gözleri kapandı mı
yüreğimi ortaya çıkarırım ben
bir güz bahçesinden topladığım
sonra da bir kitabın sayfaları arasına
yatırdığım yüreğimi
memleketten getirdim ben o yüreği
taş rengi örtüler içinde
mintanımın altına sakladım onu ben
tenimin kıvrımlarına gizledim

gün gelir, yolumu kesmeden çıkarsın önüme
yıllardır beklediğim sözleri söylersin
ve artık beklemediklerimi
erkekçe sesin saçlarımı uçuşturur
tanıdık bir meltem gibi
işte o gün sana kapımı açarım tsargo
yoksul kalmış olsan da o gün veririm sana
yatağımda oturma hakkını

kentin gözleri kapandığında
uykudan uyanır düşlerimiz
bir dünya, ötekini kovar
bir dünya ötekinin mirasına konar
kendi gürültülerini
kendi ışıklarını
kendi yalanlarını getirir

çiçekler bulmalıydım sana vermek için

ansızın dağılıp gitti düş
gece, şafağın kıyısına attı
düşün cansız gövdesini
denizde kaybolmuş bir denizci gibi
o zaman uzaklaştı tsargo

serserinin biriyim ben
katilim
ne var ki, savaş zamanı ulusun
kötü çocuklarına işi düşer
serserilerine, katillerine işi düşer
onun elleri temiz kalsın diye
ellerini kirletecek birileri gerekir

kimi zaman öğütlerle doludur düşlerimiz
sanki ölü akrabaların bilgeliğini getirirler bize

her soru bir yanıtı hak eder

tanrı, yanında bir kullanma kılavuzuyla
ipeklere sarıp göndermedi oğlumu bana
bir gelecek, bir geçmiş ve gündelik yaşam
bulmak zorundaydım ben ona

ama yazgının ettiğinden fazla
işkence etmek istemiyorum sana

canavar falan değildi eskiden
ipsizin, zavallının biriydi
insanların en iyisi olacağa benzemiyordu
ama en kötüsü de olmayabilirdi
sonra şu savaş çıktı
o yıl, yeniden doğduklarını sandı genç erkekler
kuralsız, yasasız, sanki özgürdüler
sokakların, yasaların, gecelerin efendisi gibi
kadınların efendisi gibi gördüler kendilerini
ölüm dağıtıcısı gibi gördüler

önce ben yaralarım
beni yaralayacak olanı

kanım, kanımız, onun kanı
nasıl da aldatıcı bu sözler
nasıl da kirletiyor insanı bu sözler
erdemler yakıştırıyoruz kana, eğilimler
hatta kanılar, sözler:
"kanım şöyle diyor bana"
"kanım şunu emrediyor"
kanın sana hiçbir şey söylemez yonas
ne ses çıkarır, ne bağırır, ne bir şey anımsar
sana vereceği bir buyruk da yoktur
yapman gerektiğini sandığın bir şey varsa yap
ama gelip bir daha kanından söz etme bana

insanın bilmek istemeyeceği
o kadar çok şey var ki

suçlarının cezasını çekmeye razı olman
seni bir suçsuza dönüştürmez
ölmeye razı olman
sana yaşama hakkı vermez

eskiden benim yurdumdu gece
şimdiyse zindanım
nereye gitsem, onun duvarlarına
soğuk parmaklıklarına çarpıyorum
ölümü arzulamaya başladım sonunda
ama ölüm, ölüm.. beni arzulamıyor sanırım

6.05.2013

rabbim, nihayet sana

ziya osman saba



rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz
artık ne kin, ne haset ne de yaşamak hırsı
belki bir sabah vakti, belki gece yarısı
artık nefes almayı bırakıp gideceğiz
ben artık korkmuyorum, her şeyde bir hikmet var
gecenin sonu seher, kışın sonunda bahar
belki de bir bahçeyi müjdeliyor şu duvar
birer ağaç altında sevgilimiz, annemiz
gece değmemiş sema, dalga bilmeyen deniz
en güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz

kum kitabı

jorge luis borges

her düşsel öykünün gerçek olduğunu belirtmek moda oldu günümüzde; ama benimki gerçek.

birbirinin aynı olan iki tepe yoktur; ama dünyanın her yerinde ovalar birbirine benzerler.

tarihin katı sayfaları dışında unutulmaz olayların unutulmaz tümcelere gereksinmesi yoktur. ölmek üzere olan bir insan çocukken gördüğü bir baskı resmi anımsamak ister; savaşa giden askerler ise çamurdan ya da çavuşlardan söz ederler.

gerçekte, uykudan uyanıp da kendi kendisiyle karşılaşmayan insan yoktur.

yalnızca bireyler var olurlar, eğer herhangi bir kişi var olmuşsa.

şiir, eğer onu gerçekleşen bir olayın öyküsü olarak değil de, çok güçlü bir isteğin dışavurumu gibi algılarsak, güzeldir.

yaşını başını almış bir bekar için, sunulan bir aşk umut edilmedik bir armağandır. koşulları belirlemek mucizenin hakkıdır.

"bir kadına kötü gözle bakan kişi yüreğinde onunla zina etmiş sayılır." kuralı apaçık, saflık esinleyen bir öğüttür. buna karşın mezhep yandaşlarının çoğu yeryüzünde kadınlara kötü gözle bakmayan tek bir erkek olmadığını, bu durumda hepimizin zina işlediğimizi ileri sürer. öyleyse, arzu eylemden daha az günah olmadığına göre, dürüst insanlar da kendilerini hiç düşünmeden aşırı şehvetin kucağına bırakabilirler.

en büyük kahramanlıklar sözcüklere dökülmezse parlaklıklarını yitirirler.

yaşam herkese her şeyi verir ama çoğu bunu bilmez.

ey geceler; ey paylaşılan, yumuşak karanlıklar; ey gölgede gizemli bir ırmak gibi akan aşk, ey her birinin öteki olduğu o mutluluk anı; ey mutluluğun masumluğu ve arılığı, ey önce sevişirken, arkasından uyurken bizi kendimizden geçiren birleşme; ey günün ilk ışıkları ve onun seyrine dalışım!

yaşamının efendisi olan insan ölümünün de efendisidir.

başka insanlardan farklı olarak karşımdakinin kim olduğunu şıp diye anlamak gibi bir önsezim vardır.