8.02.2013

hayalet yazar

philip roth

içlerinde bir cevher taşımayan insanlara tahammülüm yoktur.

tarihin gözler önüne serdiği üzere, sanatçının, insanlığa eşsiz bir katkısı olan özel bir birey olduğunu anlamayan korkaklar ve cahiller, büyük sanatçıları birçok defa zulme uğramıştır. sokrates bir halk düşmanı ve gençleri zehirleyen birisi olarak görülmüştü. nobel ödüllü norveçli oyun yazarı henrik ibsen, ülkesinin vatandaşları onun büyük tiyatro yapıtlarındaki yoğun hakikati anlayamadıkları için sürgüne gitmeye zorlanmıştı.

hiçbir yanılsaması olmayan bir adama karşı sevgiden aşağısı kurtarmaz: açıksözlülüğüne, vicdanına, ciddiyetine, mesafeliliğine karşı sevgi; kişiliğinin çocuksu, gururlu, doyumsuz tarafını insafsızca saf dışı bırakma çabasına karşı sevgi; sanatıyla ilgili inadına ve neredeyse başka her şeyle ilgili şüpheci tavrına karşı sevgi; biraz önce bana bir anlığına gösterdiği gizli cazibesine karşı sevgi.

bizler karanlıkta çalışırız -elimizden geleni yaparız-, neyimiz var neyimiz yok veririz. kuşkumuz tutkumuz, tutkumuz da görevimizdir. gerisi sanatın çılgınlığıdır.

özgür insan

horatius


kimdir özgür insan? kendi kişiliğine
bütünüyle hakim olan; yoksulluktan
ölümden, zincirden hiç korkmayan
heyecanlarına karşı gelen, şan ve şaşaayı
hiçe sayan; kendi kendine yetip de
başkasından hiçbir şey beklemeyen
takıntısız bir küre gibi pürüzsüz
talihe karşı pervasız, akıllı
ve yapayalnız olan insandır

7.02.2013

close encounters of the third kind

douglas kellner / michael ryan

close encounters of the third kind, 70'li yılların ortalarının günlük yaşamını belirleyen sıkıntılardan -işsizlik, boşanmalar, kiniklik, güven eksikliği- kaçmaya dönük bir alegori niteliğindedir. filmde aile, merkezi bir konuma oturtulur. ancak film, ruhani çözüm arayışlarını toplumsal sıkıntıların bir belirtisi olarak tanımlamak yerine, işsizlik ve boşanmaların kaynağı olarak doğaüstünü göstererek, nedensellik zincirini tersine çevirir. filmde, bir ufo ile karşılaşan roy neary, onunla yeniden ilişki kurmayı o derece saplantı haline getirir ki, işinden atılır ve ailesi tarafından terk edilir. değeri bilinmemiş çocuksu bir dahi olarak resmedilen roy, sezgilerini sadakatle izleyerek sonunda uzay gemisini yeniden bulmayı başarır. ufo'nun dünyaya inişini gösteren final sahnesinde roy, ruhani aşkınlığın apaçık sembolü olan bir dağa tırmanır ve hayırsever, çocuksu görünüşlü uzay yaratıkları onu alıp götürürler. mistik bir karşılaşma olarak kodlanan bu mutlu son, aynı zamanda ideal ailenin yeniden oluşturulmasıyla da ilgilidir; neary, olaylar esnasında, kendisi gibi mistik içgörüye sahip genç bir kadın ve oğluyla tanışır. dolayısıyla film bir yanıyla 70'li yılların ortalarında ve sonlarında kızışmış olan dinsel canlanmacı akıma su götürmez biçimde göz kırparken, bir yanıyla da, işçi sınıfından insanlar arasında boşanma, intihar ve akıl hastalıklarının arttığı kriz kurbanı yetmişlerde giderek daha bunaltıcı bir hal alan aile yaşamının sıkıntı ve sorumluluklarından kaçmaya dönük bir eril aşkınlık fantezisi sunar.

entelektüel sorumluluk

noam chomsky

farz edelim üniversitede okuyan veya gazeteciliğe başlamış; hatta dördüncü sınıf öğrencisi genç bir insansınız ve fazla bağımsız bir zihniniz var; yani entelektüel sorumluluğunuzu yerine getirmeye başladınız. sizi bu hatadan saptıracak, eğer denetim altına alınamıyorsanız marjinalleştirecek ve bertaraf edecek çok çeşitli yöntemler vardır. dördüncü sınıfta davranış problemleri olan biri olarak görülürsünüz. üniversitede sorumsuz ve yoldan çıkmış biri olarak görülür ya da iyi bir öğrenci sayılmazsınız. eğer öğretim üyesi olmayı becerebilirseniz "meslektaşlık" denen şeyi, yani meslektaşlarınızla uyuşmayı başaramayan biri olarak görülürsünüz. eğer genç bir gazeteci iseniz ve sizin üstünüzde yönetim seviyesinde insanların, üstü kapalı ya da açık olarak, peşine düşülmemesi gerektiğini düşündükleri bir hikayenin peşinde koşuyorsanız, karakola yollanıp bu işi etraflıca düşünmediğiniz ve uygun tarafsızlık standartlarına sahip olmadığınız vs. türünden nasihatler alabilirsiniz. çeşitli yöntemler vardır. özgür bir toplumda yaşıyoruz; dolayısıyla gaz odalarına yollanmazsınız. ya da birçok ülkede olduğu gibi ardınızdan ölüm mangaları yollanmaz. bunu görmek için çok uzağa gitmenize gerek yok, mesela meksika'ya gitmek yeter. ancak yine de, doktriner doğruluğun ciddi bir şekilde ihlal edilmemesini sağlayacak oldukça başarılı yöntemler vardır.

diyelim ki devreye girdiğinde dünyayı havaya uçuracak bir kıyamet makinesi var. bunun nasıl durdurulacağını bilen tek kişi var; ama bunu bize söylemiyor. ondan bu bilgiyi almanın tek yolu ona işkence yapmak. bu şartlar altında işkence kabul edilebilir mi? siz de "bu şartlar altında evet" dersiniz. iyi ama bu durumda işkenceye karşı değilsiniz?! burada "kaygan zemin argümanı" dediğimiz bir şeyin içinde bulursunuz kendinizi.

diyelim ki ölüm döşeğindesiniz. kaç kişi geriye dönüp baktığında, bir kişinin dahi öldürülmesini engellemekte katkım oldu diyebilir?

6.02.2013

bir gün beraber gideriz

joyce carol oates

wittgenstein: bir resmin içine sıkışıp kalmışız. bir türlü dışarı çıkamıyoruz, dilimize sinmiş, dil gözümüzün yaşına bakmadan inadına yaşatıyor o resmi.

"anlama çabası ilk ve en temel erdemdir."

uygar dünyada insan aydınlandığını sandıkça akılsızlıkla kuşatılır.

"başkalarının da bizi iyice gördüğünü söyleyemeyiz ki. çünkü onların gördükleri, o aciz gözleriyle, görmek istedikleridir."

"hep kendi varlığımızda kalmayı isteriz."

spinoza: akılda mutlak özgür irade yoktur; ancak akıl bu ya da şu iradeye bir nedenle bağlıdır; bu neden de başka bir nedene dayanır, o da başka bir nedene ve bu böylece sonsuza dek gider.

"adım farklı olsaydı bambaşka bir insan olurdum."

insan birini umarsızca seviyorsa ona ihanet etmeyi de sever; her tür bağlantı heyecan verir.

"kendimizle ve bizi etkilediğine inandığımız veya neşe bulduğumuz nesneyle ilgili her şeyi olumlamaya çalışırız; bizi tam tersi şekilde etkileyen ya da üzen şeyleri de reddetmeye çalışırız."

"başkalarının gözünde bir çift gibi görünüyorsak, o zaman öyleyizdir."

kumarbaz felsefesi çok basittir: işlerin senin lehine dönme olasılığı çok düşükse, neden her şeyini ortaya koymayasın ki?"

"yaşamımızı gerçek kılan şeyler hak etmediklerimizdir."

wittgenstein: dilimin sınırı dünyamın da sınırıdır.

"insanın birden fazla değil de bir tek sorumlu olduğuna inanması daha kolaydır. evrenin akla dayalı olduğuna ve bizim ne kadar yanıltıcı olursa olsun bu doğrunun yalnızca küçük bir bölümünü bilebileceğimize inanmak."

"insan nedir ki? azgın yılanlardan yapılma bir yumak."

yalnızdım, yalnız. kendimi buz gibi suya dalan yalnız bir yüzücü gibi boşluğa atıyordum; bütün yüzücüler ruhun o hüzünlü diyarında yalnızdır.

"evren beni uzayla atom gibi çepeçevre sarıyor; düşünceyle."

insanlık denen güruh her söylenene inanan dev bir bebek; bulduğu her memeyi emiyor.

"beni sevme. beni tanımaya bile çalışma. çünkü bu mümkün değil. beni tanımak. çünkü kimlik içtedir. insanın benliği dışarıdan kimsenin ölçemeyeceği bir yerdedir."

"hakikat istektir; inanma isteğidir; inandığımız şeye hakikat der çıkarız. aşkın olduğu yerdeyse hakikat yoktur."

"işte o zaman başladı, çözülme. belki de aylar hatta yıllar önce başlamıştı da şu an, şu geç saatte iyice açığa çıkmıştı: bütün anlaşılmazlığıyla, bir anda uyanıp kendini burada duygusuz, ilgisiz, yalnızca kendilerine hayran olunmasını bekleyen yabancıların arasında buluyorsun, telaşla elindeki on yedinci yüzyıl geometri teoremleri ve önermeleriyle dolu etik kitabına sarılıp kalıyorsun. ağlamamaya çalışıyorsun. çünkü çocuk değilsin. on dokuz yaşında bir yetişkinsin. öyle incinmişsin ki! kalbin kırılmış! sarhoş bir ağızdan çıkan o azar dolu kaba sözlerin acısını ömrün boyunca unutamayacaksın."

"yıldızlar hayallerimizin sınırsızlığını göstermeye yarar."

"burada güzellikten söz edilemez; onun için kırgınlık ve umut da yoktur."

"tanrı bir kitapsa neden bu kadar çok kitap var o zaman? kendini neden bu kadar çok kitapla açığa vurmuş?"

her sevgili bizi yeniden keşfeder. bizi yeniden adlandırır. eskisi hemen silinir. kalakalır.

"kendimi bütünüyle arındırmak; ama nasıl? etsiz beyaz iskelet haline, hiçliğe dönmek. ancak o zaman özgür olabilirim."

"işte tarihe girince böyle olur: tarih insanı ayakkabılarının topuğundan yakalayıp yere serer."

"ilk aşkını hiç unutamayacaksın. o ilk aşktan sonra da kimseyi asla aynı şekilde sevemeyeceksin."

sevgilimi şaşırtma, onu mutlu etme isteği. çünkü hayran olduğumuz bir insanın mutlu olması bizi de mutlu eder; mutsuzluğu ise mutsuz eder; onun dışında evrenin bir hükmü yoktur, anlamsız bir mürekkep hokkası gibidir.

"aşk barbarca bir şeydir ama ondan daha beteri arzudur; ondan da beteri arzuyu alışkanlık haline getirmektir, tutkudur."

schopenhauer: yaşam uykuya karşı verilen bir savaştır; sonunda hep kaybedilir.

"kimsem yok benim; ailem, erkek ya da kız kardeşim. tanrım da yok; zihnim dışında barınacak evim yok. tek evim düşüncelerim."

"bütün insan yaşamı totolojiktir, organik bir kıyastır."

5.02.2013

büyücü ile etnolog

carlos castaneda

kızılderili büyücü: "bir savaşçı için düş demek gerçek demektir. düş gücüyle verir kesin kararını ve ona göre davranır. ya seçer alır ya da def eder. elindeki araçlardan, kendini başarıya ulaştıracakları seçer, onları kullanır."

genç etnolog: "don juan matus, 'düş ile gerçek arasında bir ayrım yoktur, düş gerçeğin kendisidir.' mi demek istiyorsun?"

kızılderili büyücü: "hiç kuşkusuz, düş gerçeğin ta kendisidir."

genç etnolog: "yani şu anda yaptığımız şey kadar mı gerçek?"

kızılderili büyücü: "ille de bir karşılaştırma istiyorsan, daha da gerçek, derim. düş görmek, düşlemek, bir güce sahip olmak demektir. elindeki bu güçle çok şeyi değiştirebilir insan. gizli kalmış nice şeyi bu güçle bulup ortaya koyabilir. dilediği her şeyi denetimi altında tutabilir."

spartacus

zaferi tamamlayan hayattır.

gladyatörler herkesi alt etmek ister. arenadan sağ çıkmanın tek yolu budur.

gerçek şans bir adamın hırsından bir adım öteye geçemez.

savaş sona ermeli. insanlardan ve yanlış arzulardan kaynaklanan her şeyin sona ermesi gerektiği gibi.

evlat, babasının yansımasıdır.

doğamızı terk edemeyiz. aldığımız kararlardan, yaptıklarımızdan ve yapmış olmamız gerekenlerden. güneşi tersine çeviremeyiz. geçmiş günleri tekrar yaşayamayız. belirsiz gelecek karşısında yalnızca birbirimize tutunabiliriz. ve vakti gelince yüreği yaralı olanlar için intikam alabiliriz. 

bazı davranışların bedeli ağırdır; kaçınsak bile omuzlarımızdaki yük hafiflemek bilmez.

efsaneler, hayallerin ete ve kemiğe bürünmüş halidir ve gerçeğin acımasız güneşinde çürümeye mahkumdur.

adalet diye bir şey yok. bu dünyada yok.

bir gün roma çökecek. fakat sen her zaman hatırlanacaksın. özgürlüğü arzulayan herkesin kalbinde.

kumlara bir gladyatör olarak adım atmak, bir kölenin gelebilmeyi umduğu en yüksek mevkidir.

nabız

julian barnes


insan, kendi varoluşu üzerine derin derin düşünebilen, kendi ölümünü tasavvur edebilen ve orgazm taklidi yapabilen tek yaratıktır.

şakalar ciddi olmanın iyi bir yoludur. çoğu kez en iyi yol.

erkekler basit yaratıklardır.

"bir yerde okumuş olmasalar hiç aşık olmayacak insanlar vardır."

sanattan anlayan herkes sanat yapıtının düşlediği şeyi hiçbir zaman ele geçiremediğini bilir. sanat her zaman eksik kalır ve sanatçı da, yaşam felaketinden bir şeyler kurtarmak şöyle dursun, bu şekilde çifte bir başarısızlığa mahkum olur.

erkekler seksten, kadınlar aşktan söz ederler.

aşk, kıskançlık olasılığı bulunmaksızın var olamaz. eğer talihliysen, bunu hiçbir zaman duymayabilirsin ama eğer bunu duyma olasılığı, kapasitesi yoksa, o zaman aşık değilsindir.

ıstırap çekmek soylu kılar.

her küçük şey bir fark yaratır. ama her büyük şey daha büyük bir fark yaratır.

daha iyi ya da daha kötü, mutlu ya da perişan, başarılı ya da dikiş tutturamamış kişiler olabiliriz ama bu daha geniş kategoriler içinde, bizi biz yapan şey, genetik olarak nasıl tanımlandığımıza karşıt olarak kendimizi nasıl tanımladığımız, "beğeni" diye adlandırdığımız şeydir. gerçek beğeni, asli zevk, çok daha içgüdüsel ve düşünceden uzaktır.

aile füze gibidir, patlaması ve insanları radyasyona maruz bırakması her zaman olasıdır.

aklın kapıları bloke edildiğinde anlayış yine de işlemeyi sürdürür.

kuş asla yalan söylemez.

"kendini mahkemede temsil eden adamın yerinde müvekkil değil bir ahmak vardır."

yaşamda karşılaşılan büyük şaşkınlıklar sıklıkla edebiyatın klişeleridir. 

4.02.2013

dizeler

haydar ergülen


gür bir hayat gerekir şiire taramak için
bundandır bende üzgün durması kelimelerin

ben senin tenha gözün olacaktım hem
tek başıma en kalabalık arkadaşın
yarım bir çocuk olarak beni
bu dünyaya erkenden bırakmasaydın

insan arkadaşına benzer
ve iyidir benzemesi
arkadaşlığın da eski bir şehre
hele usul sesliyse şehir, trenler de
bölmemişse henüz arkadaşlığın sesini

çünkü ben bir buluttum öldüğümde
yağmur olacak kadar kelime yoktu elimde
yazda haylaz, güzde gazel, yolda avare

eski ahşap yazınızı saklayın
herkesin gölgesini alıp gittiği
aşklardan geriye yalnız yaz kalır
gövde: o kimsenin gezmediği kasaba
gecesinin ıssızlığına öyle katlanır

oturmak düzyazıdır, yürümek şiir

ne denizim açık, ne sözlerim mavi
anladım artık bir dalgakırandır hayat
bir kelime bile yoksa içine doğan
ve onu denize komşudan yakın kılan
iki kara arasında çarpar durur kendine

bir ahşap gibi yaşlanmayı isterdim
kurt yeniği, su vurgunu ve karanlık
şarabımla küflü bir sarnıcın dibinde

elleri gemisidir şairin, yelkenidir
rüzgar yoksa şiir yok

şair öldü, ohh
şimdi sözler kardeş uykularındadır

miras

sybille bedford

politika denen şey, komplocuların oyuncağıdır.

erkekler o kadar da fena değil. onlarla konuşmak zorunda kalmadığın sürece tabi.

kendi başına kalan insana, hiçbir şey bilinebilir değildir. kendini tek başına sanan insanlarda, zihin kendi aldatmacalarını yaratır. kendileriyle ilgili olmayan soruları hiç sormamış olan ruhlar yalnızdırlar. gerçeğin yakınına bile gelemeyenler, görmemekte ısrar edenler için bir bağlantı, bilinebilir bir gerçeklik vardır: merhamet.

hatalar ancak ilgili tüm tarafların özgür iradeleriyle düzeltilebilir. yaradılış, satranç tahtası değildir.

felden skandalı'nın en dikkate değer tarafı, ortaya çıkmasına neden olduğu duyguların akıl almaz derecede kötü niyetli olmalarıydı. halka mal olmuş skandallar -yani durmuş oturmuşluğun bir dereceye kadar sağlandığı ve birçok kişinin sosyal yapıya kafa tutmayı arzuladığı; ama ancak bir avuç insanın bu yapıya yumruğu indirmeye hazır olduğu dönemlerde yaşanan skandallar- belli bir şablonu izlerler. herhangi bir şey -bir kötü davranma, bir suç, asla bağışlanamayacak kadar büyük bir haksızlık- ya haber sızdırılarak ya da kasten haber yaydırılarak halka duyurulur ve ateş bacayı sarar. bu duruma izin verdiği, neden olduğu ya da örtbas etmeye kalktığı varsayılan devlet rejimi tüm gücüyle kendisine yüklenmeye çalışılanları yadsımaya ve ortaya çıkartılan gerçekleri açıklamaya çalışır. eğer bu gerçekler sıradan yurttaşın yerleşik düzen içinde kendisini yönetenlerden beklediklerine çok ters gelen şeylerse -yani usulsüzlüğün daniskası ya da çok ahlakdışı ya da büyük sansasyon yaratacak kapasitede şeylerse- ya da böyleymiş gibi gösteriliyorlarsa veya eğer yurttaş haddinden fazla yoksul ya da çaresiz durumda ya da gerizekalı ise halka mal olan bu skandallar gerçekten de halkın arasında hızla yayılır ve büyür. burada da neden ve güdü başrolde olacaktır; ama bu nedenler de her zaman olduğu gibi hemen birbirine karıştırılacaktır. suçlayanların bir bölümü siyasi hiziplerce, bazıları ilke bahanesiyle yüreklendirilecekler; kimileri de bu davranışlarını erdemli olmalarına bağlayacak ya da kendilerinin ve dostlarının çıkarları açısından görecekler; çoğu da bütün bunların hepsini birden düşüneceklerdir biraz ve hemen herkes aslında şu ünlü, karmaşık parçalardan oluşan varlığı -yani bir insanın kamusal görevim dediği kavramı- düşündüğünü sanacaktır. görev başında olanları da, hiziplerine ya da birbirlerine olan bağlılıkları ile kariyerlerinin ülkelerine ve kendilerine yararlılığı duygusu yönlendirecektir. bütün bunların içinde bir ölçü dürüstlük, bir ölçü gerçek payı ve bir ölçüden fazla da iyi niyet olacaktır kuşkusuz; ama ölçüler ve ölçüler dolusu tam tersi şeylerin de olacağı bir gerçektir. bu küçük kıyamet ve karışıklık sona erdikten, kelleler uçurulduktan, görevliler ve gazeteler bol bol mürekkep harcadıktan, sesler öfkeyle ya da sözde öfkeyle yükseltildikten, birçok kişi kendini dürüst ve erdemli hissedip birkaç kişinin de korkudan ödü patlatıldıktan, bu deney-davanın karara bağlandığı komisyon raporu yollandıktan, olaya taraf olanların tümü ileriye gidebilecekleri kadar gidip zaman tükendikten sonra, büyük olasılıkla adalet biraz yerine getirilecek ve gerçek suçlular cezalarını çekeceklerdir: şu suçsuz kişi görevine iade edilecek ve onu suçlayanlar görevlerinden alınacak; bu uygulama ve onu son kullanmış olan ilçe gözden düşecek; ama o ilçenin ilçe kurulu -ve de bazı başka kişiler- kendilerinin ilk olmadıklarını bileceklerdir. temize çıkartılan suçsuz kişi pisliğe bulaştırılmıştır bir kere. zaten o kişinin suçsuzluğunu bir baş ağrısı olarak gören bazıları da vardır. bazılarıysa hiç inanmamışlardır zaten buna. kimileri de, kamu önünde konuşmalarının artık hiçbir önem taşımayacağı günlerin yakın olduğuna inanarak, özel toplantılarda orada olmayanlar adına konuşurlar. peki ya bu suçu işledikleri söylenenlere karşı en gürültücü ve yaptıkları işten en mutlu olanlar arasında, işlenen suçu önemseyen kaç kişi vardır? bir hesaplaşma yapılmıştır; bunun bir faizi olacaktır ve bütün bu olanların sonunda, o ülke biraz daha çamurlanmıştır, işte o kadar.

2.02.2013

gece inerken

michael cunningham

"güzellik, terörün başlangıcından başka bir şey değildir." (rilke)

insanların çoğu, son tahlilde, çocuk ve güzel bir ev sahibi olmak istiyor.

çoğu insan, çoğunluk olmadığını düşünür.

sevmediğin ama peynir ekmek gibi satan bir sanatçıyı üstlenmen, bayıldığın ama satmayan bir sanatçıyı finanse etmeni sağlar.

bir köpeğe oturmasını, yakalayıp getirmesini, beklemesini öğretebilirsin; satranç öğretmeye çalışmak aptallık olur.

kızlar kibarlıktan hoşlanıyorlar. bir sürü kızla, sırf yanlarına gidip "harika birisin, çok da güzelsin" diyerek ne kadar mesafe katedebileceğini bilsen, şaşarsın. çünkü hepsi de öyle olmadıklarından korkuyorlar.

emma bovary'yi, anna karenina'yı ya da raskolnikov'u önemsememizin nedeni, iyi insanlar olmaları değil. onlara ilgi duyarız; çünkü tapılası, hayran olunası kişiler değiller; çünkü onlar bizden birileri; çünkü büyük yazarlar buna rağmen bağışladı onları.

cinsel çekiciliği olan tek trajedi, gençliğinkidir.

1.02.2013

ütopya

john reader

thomas more, utopia'sında (çevresi 500 mil olan, bilinen dünyanın ötesinde bir yerlerde bulunan bir adadır) hiçbirinin yanındakinden, bir günlük yürüme mesafesinden daha uzak olmadığı tarzda bölge sathına dağılmış 54 şehir yaratır. başkent amourote'dur; fakat diğer 53 şehirden hiçbir farklı özelliğiyle ayrılmaz; ne de olsa hepsi aynı boyutta ve benzer planda inşa edilmiştir.

more'un anlatıcısı, "birini tanıyan, hepsini tanır; hepsi birbirine benzer" der. "evler iyi ve görkemli binalardır ve birbirine bitişik, uzun bir sırada, tüm cadde boyunca herhangi bir taksim ve ayırma olmaksızın dururlar. caddeler yirmi ayak genişliğindedir." her 10 yılda bir ev sahipleri çekiliş yapmalı ve buna göre evlerini değiştirmelidirler.

herkes bir iş sahibidir (marangoz, taş işçisi, nalbant, terzi) ve belli sayıda şehir sakininin her yıl taşradan aynı sayıda insanla yer değiştirmesi gerektiğinden, herkes deneyimli bir çiftçidir de. 6 saatlik bir işgünü kuraldır ve herkese her şeyden yeteri kadar sağlamak için kafidir. gıda ve tüm ihtiyaçlar, her bölgede görevli yetkililerin serbestçe gerekenleri temin ettiği ambarlarda muhafaza edilir. ailelerin evlerinde yemelerine izin verilir; fakat genelde müzik ve eğitici okuma eşliğinde, mükemmel yiyecek bulunan (görev planına göre kadınlar pişirmektedir) toplu alanlarda yemeyi tercih ederler. boş vakit bahçe işleriyle, konferanslara katılarak, satranç ve benzeri oyunlarda zihin egzersiziyle geçirilir. şarap tavernaları ya da birahaneler yoktur; "ne gizli saklı bir köşe ne de art niyetli meclisler ya da kanundışı toplantılar" olur. herkes saat sekizde yatağa girer.

utopia'da para diye bir şey yoktur; hatta bir değer karşılığı mal kavramı da. utopialıların deniz kenarından topladıkları inciler ve belli kayalıklardan kopardıkları elmaslar çocukları donatmak üzere kullanılır ve büyüdüklerinde bizzat çocuklar tarafından atılırlar. değerli metaller sadece faydaları ölçüsünde değerlenirler: "altın ve gümüşten ekseriyetle, sadece ortak alanlarda değil, özel evlerinde de lazımlık ve son derece bayağı işlerde kullanılan diğer araçları yaparlar."

mahremiyet görece bir kavramdır. kırsal kesimde kırk kişiden az olan hane veya çiftlik yoktur; komün halinde, "hem bilge, ağırbaşlı hem de kadim kişiler olan evin iyi adamı ve iyi kadınının kuralı ve düzeni altında" yaşanır. şehirlerde her evin önde ve arkada kapısı olur; fakat bunlar asla kilitlenmez ya da sürgülenmezler ve açmak o kadar kolaydır ki, bir parmakla dokunmak yeter. herkes herhangi bir eve çekinmeden veya hırsızlıkla suçlanma korkusu olmaksızın girebilir; "çünkü evde özel ya da herhangi bir kişiye ait hiçbir şey yoktur."

more'un utopia'sı her şeyi paylaşan ve hayatlarını yöneten kurallara kesinlikle bağlı; mutlu, sağlıklı, iyi huylu ve halk ruhu taşıyan insanların ülkesidir. herkes kişisel çıkarlarını ortak iyilik için feda eder. bu önerme, platon'dan marx'a, üretilen her ütopyada bulunur. sıkı davranış kurallarına herkesin memnuniyetle uyuşu, rekabet olmaması, her konuda herkese eşitlik. bu bir mümkün olabilse, insanlığın sorunları ve şehir bir hamlede yok olurdu. fakat tabii ki ütopya idealinin kalbinde bir paradoks yatar: sıkı kurallar ve "dayatma eşitlik", neyin eşit olup olmadığına karar verecek bir otorite gerektirir. george orwell'in işaret ettiği gibi, bazıları kendilerini diğerlerinden daha eşit göreceğe benzerler.

evrim, insan biyolojisi, sosyolojisi ve politika hakkındaki bilginin modern haline bakılırsa, bütün ütopik masallara resmen sinmiş hakikatsizlik gözden kaçacak gibi değil. bunlar oldukça ilginç ve eğlendirici olabiliyorlar; fakat tamamen gerçekdışı haldeler. ayrıca her şeyin son derece düzenli, mükemmel ve tahmin edilir halde olduğu ütopya'da hayat aşırı sıkıcı hale gelmez mi? insanlar iyi bir şeye bu kadar dayanabilir mi? muhakkak birisi bir ara, bir yerde geç yatacak, altın bir lazımlık çalacak veya başka şekilde sınırı aşacaktır; sadece mükemmeliyetin monotonluğundan kurtulmak için de olsa. victoria dönemi romantiklerinden william morris'in ütopik fablı "olmayan yerden haberler"de kırgın bir büyükbabanın ağzından söylediği gibi:

"sanırım insan, hayatında nemli bir bulutun üzerine oturup ilahiler söylemekten daha iyi şeyler yapabilir."

yetindik başlangıcıyla

edip cansever


bütün yüzler birbirine karıştı
akşamın adı
tadına karıştı akşamın
denir ki akşamın adı ölü bir martı
çakıllarla beslenmiş, sarı kumlarla
kıyısını düzeltmiş ve ölmüş
genç kız aklı gibi bir şeymiş aklı

-tepelere baktın şimdi kaç yaşındasın-

ne güzel elleri var bir tepeyle bir kadının
başlangıcı böyle işte bir yazın
sanki her yalnız olan yalnızlarla anlaşmış
yaprakları dökülmeyen bir ağaç
ve budanmamış
dedik
masamıza kirazla su getirdiler
ölü martı yinelendi, gittiler

siz büyük duygucular
neler anlatacaksınız bitiminde bu yazın
bir gün anlatın
biz yetindik başlangıcıyla
daha anlatılmayanı anlattık
daha hiç yaşanmayanı yaşadık
ne güzel kirliydi yemyeşil bir çağlaya bakışımız
-ne güzel gözleri vardı bir çocukla bir balığın-

onlar yok mu o akşamüstü trenleri
bir balıkçıl sürüsüydü -duruşlarını çok seven-
ve şapkası kırmızı birini
yaşlı bir trenciyi yani
dumanları ardında hayal gibi gezdiren
sonra ben
bilmem ki
bir yerlere gitsem gitmesem
gökyüzüm oldukça diri
kalbimde yüzüyor yıldızlarım
ya ayaklarım
mahzun bir atınki gibi kırlarda
o kadar sersem

unuttum
kaç yıllık sesim bu benim
nasıldı acaba eskiden

31.01.2013

uzun lafın kısası

herakleitos: bütün yollarını yürüsen bile ruhun sınırlarına ulaşamazsın.

buket uzuner: kadınlar, sırların en sık rastlananı, en karmaşık olanı; bu nedenle de en hoşa gideni, en heyecanlısıdır.

daniel defoe: hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. bir adamın "benden başka herkes aldanıyor." demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?

john fowles: kibarlık istemiyorum. kibarlık daima, başka türden gerçeklerle yüzleşmenin reddini barındırır içinde.

lawrence durrell: aşkımıza karşılık verenlerden hiçbir şey öğrenemeyiz.

albert camus: bütün büyük eylemlerin, bütün büyük düşüncelerin önemsiz bir başlangıcı vardır. büyük yapıtlar çoğu kez bir sokağın dönemecinde ya da bir lokantanın kapısında doğar.

antoni casas ros: namus, cinsellikten elini ayağını çekmek ruhun hapishanesidir.

milena jesenska: en nihayetinde bir insanın ötekinden beklediği sadece kendisini onaylamasıdır.

seneca: bilge kişinin kaybedeceği hiçbir şey yoktur. o, sahip olduğu her şeyi kendinde taşır.

thomas kempis: her şeyde erinç aradım; ama hiçbir yerde bulamadım, bir kitapla çekildiğim köşeden başka.

johannes mario simmel: çağımızda, beş duyusu sağlıklı işleyen her insan sosyalisttir.

paul lafargue: bir köyün orta yerinde bir fabrika kurmaktansa, oraya veba tohumları saçmak, su kaynaklarını zehirlemek daha iyidir. fabrika işçiliğini başlatın, ne neşe kalır ortada ne sağlık ne de özgürlük. yaşamı güzel ve yaşanmaya değer yapan ne varsa, hepsi gider.

30.01.2013

edebiyat nedir?

jean-paul sartre

insan köleler için yazmaz. düzyazı sanatı, düzyazının anlam taşıdığı biricik yönetim biçimi olan demokrasi ile bağdaşır ancak. biri tehlikedeyse, öteki de öyledir. ve o zaman onları kalemle savunmak yetmez. bir gün gelir, kalem durmak zorunda kalır; o zaman yazarın kalemi bırakıp silaha sarılması gerekir. böylece, hangi yoldan gelmiş olursanız olun, savunduğunuz görüşler ne olursa olsun, yazın sizi kavganın ortasına atıverir; yazmak, özgürlük istemenin bir biçimidir; bir kez yazmaya başladınız mı, ister istemez bağlanmışsınızdır.

"en kötü sanatçılar en fazla bağlanmış olanlardır."

ozanlar, dili kullanmayı reddeden kişilerdir.

düzyazı yazarı insanoğlunun resmini çizer, şiirse onun mitosunu (söylencesini) yaratır.

şiirsel dil, düzyazının yıkıntıları üstünde yükselir.

şiir, yitiren kazanıyor oyunudur. ve gerçek ozan, kazanmak için ölünceye dek yitirmeyi seçer.

hiçbir zaman "eh, üç bin okurum olursa ne ala" dememeli; tersine, "ya herkes yazdıklarımı okursa ne olur?" diye düşünmelidir.

insan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazadır.

jean giraudoux: bütün iş biçemi bulmaktadır, düşün arkadan gelir.

sanat hiçbir zaman arı dilcilerden yana olmamıştır.

her yazı bir girişimdir.

yeni yetişen bir ressam ustasına sorar: "resmime ne zaman bitmiş gözüyle bakmalıyım?" ustanın karşılığı şöyledir: "karşısına geçip de şaşkınlıkla: "ben mi yaptım bunu!" dediğin zaman." bir başka deyişle: hiçbir zaman. çünkü bunu diyebilmek, kendi yapıtına başka birinin gözleriyle bakıp yaratılan şeyin üstündeki örtüleri kaldırmak anlamına gelecektir. oysa şurası çok açık ki bizler ortaya konan yapıttan çok, yaratıcı çalışmamızın bilincine varırız.

doğal güzellik hiçbir zaman özgürlüğümüze çağrıda bulunmaz.

andre breton: en yalın gerçeküstü edim, elde tabanca sokağa fırlamak ve kalabalığa, gücünün yettiğince, gelişigüzel ateş etmektir.

ezilenler arasında din adamı yoktur. din adamları ezen sınıf ya da ırkların asalağıdırlar.

şiddet, okuma yazma bilmez.

bilgin mucizeye ne kadar inanıyorsa, kentsoylu şef de insan özgürlüğüne o kadar inanır. ve ahlakı çıkarcı olduğundan, ruhbiliminin temel direği de çıkardır. bundan böyle yazar için bütün sorun yapıtını bir çağrı biçiminde mutlak özgürlüklere yöneltmek değil, onu, kendisi gibi belirlenmiş olan okuyucular için belirleyecek tinsel yasalar ortaya koymak olacaktır.

jean paulhan: günümüzde iki yazın var: okunması olanaksız kötü yazın (ama pek çok okunmaktadır) ve kimsenin okumadığı iyi yazın.

29.01.2013

bakış

mihail lermontov

bütün dünyayı sevmeye hazırdım, değerlendiren çıkmadı; böylelikle de nefret etmeyi öğrendim. renksiz gençliğimi, kendime ve dünyaya karşı giriştiğim savaşta tükettim. alaya alınmaktan korktuğum için en iyi duygularımı yüreğimin derinlerine gömdüm, orada silinip gittiler. hep doğru söyledim, inanılmadım. o zaman kandırmaya başladım. kibarların dünyasını, toplumun işleyişini iyiden iyiye kavrayınca, hayat biliminde ustalık kazandım; başkalarının bu ustalığı kazanmadan mutluluğa nasıl ulaştıklarını gördüm; benim hiç yılmadan erişmeye çalıştığım önceliklerin tadını, onlar kendilerini hiç yormadan çıkarıyorlardı. o zaman içimi bir karamsarlık kapladı; tabanca kurşunuyla giderilecek türden bir karamsarlık değildi bu: soğuk, çaresiz, sevimliliğin, iyi niyetli bir gülümsemenin altına gizlenen bir umutsuzluktu. ruh yönünden sakat olmuştum. ruhumun yarısı yoktu; solmuştu, uçmuştu, ölmüştü. ben de o yarıyı kestim attım.

azgın bir at üstünde uzun çimenler arasında, bozkırın rüzgarına karşı dörtnala gitmeyi severim; güzel kokan havayı iştahla içime çeker, gözlerimi mavi engine diker, nesnelerin her an biraz daha kesinleşen belirsizliğini saptamaya çalışırım. yüreğim her ne kadar keder dolu olursa olsun, zihnimi hangi düşünce ezerse ezsin, hepsi bir anda dağılıverir. içim hafifler, vücut yorgunluğu aklın kaygılarını bastırır. bana sık yeşillerle donanmış güney güneşiyle aydınlanmış dağları, mavi gökyüzünü ya da kayadan kayaya akan suyun şırıltısını unutturacak bir kadın bakışı yoktur.

28.01.2013

sallantı

theodore roethke



bu sallantı beni sabitliyor
bilmeliyim
uzaklaşanlar hep var ve hep yakınlar
uyumak için uyanıyorum
ve uyanışımı ağırdan alıyorum
gitmem gereken yere giderek öğreniyorum

git, ey düşünce

ingeborg bachmann


git, ey düşünce, uçmaya yetecek kadar açık bir sözcük
kanatların ise, seni havalandırıp götürebiliyorsa eğer
hafif madenlerin sallandıkları
yeni bir aklın müjdesiyle
havanın keskinleştiği
kendine özgü silahların
konuştuğu yere
orada savun bizi

bir ağacı sürükledikten sonra batıyor dalga
ateş, önce kendine çekmişken, bırakıyor seni
inanç, yalnızca bir dağı yerinden oynatabildi

ne varsa bırakıp git, ey düşünce

acılarımızdan başka bir şey olmasın hamurunda
bütünüyle tercüman ol bize

26.01.2013

reading zindanı balladı

oscar wilde



anladım, onu hangi düşünceydi kemiren
ve iten neydi böyle onun adımlarını
onun bu pırıl pırıl parlayan güne neden
bu kadar içtenlikle böylesi daldığını
sevdiği bir kadını öldürmüştü bu adam
ve şimdi buna karşı verecekti canını

ama gene de herkes sevdiğini öldürür
bu böylece biline
kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar
kimi de okşayıcı bir söz ile öldürür
korkak bir öpücükle
yüreklisi kılıçla, bir kılıçla öldürür

kimi insan aşkını gençliğinde öldürür
kimi sevgilisini yaşlılığına saklar
bazıları öldürür arzunun elleriyle
altının elleriyle boğar bazı insanlar
bunların en üstünü bıçak kullanır çünkü
böylelikle ölenler çabuk soğuyup donar

kimi insan az sever, kimisi de çok uzun
kimiler aşkı satar, kimiler satın alır
kimileri de yapar bu işi gözyaşıyla
kimilerinde aşka serin kanla kıyılır
hemen herkes bir türlü öldürür sevdiğini
ama bundan ötürü herkes asılmamıştır

kim gider ölümüne utandırılırcasına
kapkara günlerini yaşarken hayatının
kimsenin idam ipi dolanmamış boynuna
ne maske örtülmüştür üstüne suratının
ve ne de hiç kimsenin ayağının altına
boşluğu serilmiştir döşeme kapağına

en ulu yön dünyada affın durduğu yöndür
insanlığın değeri tüm onunla ölçülür
kim boynuna ilmeğin sarılmasını ister
asılmayı düşünür
o celladın düğümü arasından gözüken
göklere son olarak kim bakmayı düşünür

kıskıvrak bağlanırsa topallaşır insanlar
şans tanımak gerekir bir iki kez insana
hiçbir şey kazanmazlar suçlarla oynayanlar

gündüzleri ocakta taş kırıp taşıyorduk
gece her taş bizlerden birinin yüreğiydi

sessizlik bu anlarda yıldırır sanki boğar
kat kat daha belirir çanların seslerinde
tanrının yasaları iyi, ölümsüzse de
kırar en taş yüreği, en katı kalbi bile

24.01.2013

aziz ayyaşın efsanesi

joseph roth

gazeteler insanı sıcak tutar, bunu bütün evsizler bilir.

adı andreas'tı. ayyaşların çoğu gibi o da rastlantılarla yaşıyordu. iki yüz franga sahip olduğu günler çok geride kalmıştı. belki de bu yüzden, o günler çok gerilerde kaldığı için, köprülerden birinin altındaki ender fenerlerden birinin cılız ışığında bir kağıt parçası ve ucu kör bir kurşun kalem çıkararak küçük azize therese'nin adresini, ve şu andan itibaren ona borçlu olduğu iki yüz frangı yazdı. seine'in kıyısından rıhtımlara çıkan merdivenlerden birinden yukarıya çıktı. orada, biliyordu ki, bir lokanta vardı. ve içeri girdi, bolca yedi içti ve çok para harcadı ve çıkarken de, her zamanki gibi köprünün altında geçirmeyi düşündüğü gece için, dolu bir şişe içkiyi de yanına aldı. hatta bir çöp sepetinden bir de gazete devşirdi kendisine. ama okumak için değil, üzerini örtmek için. çünkü gazeteler insanı sıcak tutar, bunu bütün evsizler bilir.

insanın perişanlığını kendi gözleriyle görmesi hoş bir şey değildir.

andreas da tıpkı bütün yoksul insanlar gibi -özellikle de içki bağımlısı yoksul insanlar buna eğilimlidirler-, cebindeki küçük miktarları büyük miktarlar olarak algılamaya eğilimliydi.

23.01.2013

house m.d.

sakatlığınla başa çıkabilmenin tek yolu, her şeyi bir şekilde anlamsız kılmaktır.

insanlar delikleri doldurmanın yolunu arasalardı anlardım. onlar delikleri istiyor. delikte yaşamak istiyorlar. biri deliklerine çomak soktuğunda deliye dönüyorlar.

nelerle yaşayabileceğini bir bilseydin şaşırır kalırdın.

sana biraz antibiyotik vereceğim ve muhtemelen bir süre seks yapmamalısın. evrimsel temelde düşünürsek, sonsuza dek yapmamanı öneririm.

memnuniyet sosyal bir kabul ediştir.

hatalar, neden oldukları sonuçlar kadar önemlidir.

bu sabah sade kahve sipariş etmeme rağmen sütlü getirdiler. herkes bir şeyleri berbat eder.

ilaç bağımlılığı, içki, kumar, hepsi aynı kapıya çıkar. hepsi beynin haz merkezinden kaynaklanır. bağımlılık bağımlılıktır.

kötü kuralı yıkma cesareti olan insanlar, asıl kahramanlar onlardır.

ne kadar sadıksan, yalan söylemek için de o kadar sebebin olur.

bazen, bazı insanlar gerçekleri öğrendikten sonra umursamaya başlarlar.

umursamamanın daha az acı verdiğini keşfedene kadar acı çektim. oynadığın maça gelmeyeceğini düşünürsen hayal kırıklığına uğramazsın. doğum gününde aramasını beklemezsen, haftalarca görüşmeyeceğinizi düşünürsen hayal kırıklığına uğramazsın.

22.01.2013

içimizdeki şeytan

sabahattin ali

hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. her şey yaşamamız için olmalıdır.

hayatın bir değişmeler silsilesi ve her bir değişmenin bir tekamül olduğunu anlamayanlar yobaz kafalı insanlardır.

demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? yaşayışımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve çevrenin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat, daha makul değil miydi?

ilkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer.. ne olursa olsun..

riyakarlık tesellide son haddini bulur. bu anda çehrelerin aldığı yalancı teessür ifadesi, o biraz yukarı kalkıp birbirine yaklaşan kaşlar, o hafif hafif ve anlayışlı bir tavırla sallanan baş ve o derinden çıkarılmaya çalışılan matemli ses insanı deli eder.

içten duyulan şeyler hep yanlış anlaşılır.

hayat dediğin başka nedir zaten? ben şuna inanıyorum ki, üç buçuk günlük ömrümüzü kendimize zehir etmemek için ne mazideki hayatımıza ve kaçırdığımız fırsatlara ne de istikbalin olmayacak hülyalarına kulak asmayarak bugünümüze hapsolup yaşamalıyız. her hadisenin insanı eğlendirecek bir tarafı vardır.

aklı başında adamlarla hiçbir iş görülmez. bize, itirazsız inanacak ve düşünmeden harekete geçecek insanlar lazım! bu gençleri romantik birtakım emellerle bağlamak, onlara kabadayıca sergüzeştlerin hasretini duyurmak ve bugünkü hudutları dar gösterip büyük arzularla beslemek ve böylece hepsini avcumun içine almak daha kolay ve daha muvafık.

hayat bir katakulliden ibarettir.

şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki? yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?

insan dedikleri mahlukun bütün çirkef taraflarını artık gördüm. burun buruna nefesini koklayarak gördüm. hiçbir evliya benim karşımda maskesini muhafaza edemez.