15.04.2012

sherlock

çözülene kadar tüm davalar zorludur.

acı insanı uyuşturur. sevgi daha şiddetli bir motivasyondur.

bazen değerini görmek için daha dikkatli bakmalısın.

dünya kodlar ve şifrelerle yürür. bankanın milyonluk güvenlik sisteminden, kavgaya tutuştuğun makineye kadar. kriptografi, uyanık olduğumuz her dakikamızı işgal eder.

kilitli odalar dünyasında, anahtarı olan adam kraldır.

düşmek aynı uçmak gibi. sadece varış yeri daha kesin.

ortalama insan hafızası, görsel olaylarda sadece %62 doğrudur.

kitap, cebinde taşıdığın sihirli bir bahçe gibidir.

minnettarlık anlamsız. sadece gelecek iyiliklerin beklentisidir.

kılık değiştirmedeki en büyük sorun nedir biliyor musunuz? ne kadar saklarsak saklayalım, bizden bir şeyler taşır.

nefes almak sıkıcıdır.

sıradan insanlar kafalarını çöp değerindeki bilgilerle dolduruyorlar. bu, gerekli bilgiye ulaşmayı zorlaştırır.

gerçek hayatta kahramanlar yoktur.

direkt sonuçlara atlamak tehlikelidir.

her masal eski moda bir kötü kahramana gerek duyar.

her insanın da hassas olduğu şahsi bir noktası, zarar görmesini istemediği birileri vardır.

bizi geleneklerimiz belirler.

doğru zamanı bulursa herkes, istediği her yere girebilir.

ayakkabı tabanı pasaport gibidir. insanın gittiği her yeri gösterir.

bir fikri öldüremezsin. zihninde kendine bir yuva bulduktan sonra olmaz.

büyük bir yalanı satarken bunu yaparsın, inanılabilir olması için gerçekle harmanlarsın.

yalnızlık insanı korumaz, arkadaşlar korur.

secretum

francesco sorti / rita monaldi

büyük sahtekârlıklar, büyük olanaklara ihtiyaç duyar. ve bunlara sadece devlet sahiptir.

her tuhaf ve açıklanamayan ölüm, devletin ya da onun gizli güçlerinin bir komplosunu işaret eder.

"kaderin iyi de olsa, kötü de; hiçbir şey arkadaştan daha güvenilir değildir; ama onu en kolay saraylarda değil kırlarda bulursun."

gerçeğe ulaşma arzusu yakıcı bir şekilde hissedilmiyorsa asla ulaşılamayacaktır.

hiçbir edip, ne kadar büyük olursa olsun düzeltiyi reddetmemelidir; çünkü kendi bilgisinin yanılgısına düşmeyecek adam yoktur.

herkes gizeme bayılır. insanlığın yarısı kendi amaçlarında giz sahibi olmak isterler. öteki yarısı da kendilerine yarar sağlamak için bu gizi çözmeye çalışırlar.

aziz augustinus: iyiliğin yokluğundan kötülük doğar.

"büyüklerin özel nefretlerinden halkların mutsuzlukları doğar."

sophokles: hayat, mantık aranmadığı zaman daha güzeldir.

işinden yorulup evine döndüğün zaman merdivenin başında seni bekleyen kızını görmek kadar güzel bir şey yoktur. öyle neşe ve hevesle bekleyen çocuk seni karşılar; seni kucaklar, öper, seni karanlık düşüncelerden kurtaracak pek çok tatlı söz söyler, seni oynatır ve kederini, gamını dağıtır.

"ne mutlu ruhta yoksul olanlara; çünkü tanrının krallığı onlarındır." (incil)

delinin özelliği, kendinden hoşnut olmamasıdır.

dünyayı yerinden oynatmak için bir çocuğun masumiyeti yeter. hiçbir şey ondan güçlü değildir.

solon: çok varlıklı insan eğer büyük nimetlerin tadını çıkararak hayatını iyi bir biçimde sonlandıramadıysa, gündelik yaşayandan daha mutlu değildir.

"gerçeğin olmadığı yerde gerçekmiş gibi yapmak en iyi şeydir."

insana hem kendi hem başkaları için zamansız bir bilgelikten daha tehlikeli bir şey yoktur.

iskender bütün dünyayı fethetti
bir kölenin verdiği içkiyle öldü
dara canını kurtardı savaşlardan
bessos'un hançerine kurban gitti

dünya tek ve devasa bir ziyafettir ve ziyafetlerin yasası şudur: "ya iç ya defol!"

insan anlamadığı şeyden korkar.

en korkunç düşman iki kulağımızın arasında uyuyandır.

platon: seven kişinin çılgınlığı bütün çılgınlıkların en iyisidir.

14.04.2012

nietzsche ağladığında

irvin yalom

herkes aynı yemeği yemekten bıkar. her güzel kadının olduğu yerde, bir de onu düzmekten bıkmış zavallı bir erkek vardır.

nietzsche: niceleri kendi zincirlerini çözemezler de, dostlarının azatçısıdırlar.

nietzsche: kendi alevinle yakmaya hazır olmalısın kendini: önce kül olmadan nasıl yeni olabilirsin ki?

"öğretmenler kimi zaman acımasız olmak zorundadır. insanlara böyle katı mesajlar verilmeli; çünkü yaşam da acımasız, ölüm de."

"kutsal olan hakikat değil, kişinin kendi hakikati için çıktığı arayıştır."

"ümit kötülüklerin en kötüsüdür; çünkü işkenceyi uzatır."

"ölümün son iyiliği, bir daha ölümün olmamasıdır."

epikuros: ölüm varken ben yokum. ben varken, ölüm yok. o halde üzülecek ne var?

"hakikat, onsuz yaşayamayacağımız bir yanlıştır."

"düşünceler, duygularımızın gölgesidir; ama her zaman daha karanlık, daha boş ve daha sade."

"kemikleri, eti, bağırsakları ve kan damarlarını kaplayan deri nasıl insan görünümünü katlanabilir hale getiriyorsa, ruhun çalkantıları ve ihtirası da kibirle kapatılmıştır; o, ruhu kaplayan deridir."

"gördüğü bir şeye yapışıp kalmakta inat eder; ama buna sadakat der."

ne zaman onunla empati kurduğumu gösterip duygularını paylaştıysam, bundan çok rahatsız oldu ve her seferinde ilişkimiz bozuldu.

"sizi motive eden şeyin bana hizmet etmek, acımı dindirmek olduğunu söylüyorsunuz. bunların insan motivasyonuyla uzaktan yakından ilgisi yok. bunlar rahiplere özgü propagandalarla kurnazca yönetilen köle zihniyetinin bir parçası. daha derinlere inip motivasyonlarınızın kaynağını bulun! hiç kimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. insanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendini sevmesindendir."

"insanlar vedalaşırken, genellikle olayın sürekliliğini inkar eden sözler dile getirmeyi severler."

"ümitsizlik, özfarkındalık uğruna ödenen bir bedeldir. yaşama derinlere inerek bakacak olursunuz, ümitsizlikle her zaman karşılaşırsınız."

insan kırkındayken, yirmi beşinde anlayamayacağı şeyleri hisseder.

"bir dost dinleneceği bir yer aradığında ona verilecek en iyi yer sert bir yataktır."

"korkular da yıldızlar gibi hep oradadırlar; ama gün ışığı onları gizler."

"rüyalar, anlaşılmayı bekleyen büyük gizemlerdir."

"kendinden hiç hoşnut olmayan pek çok insan gördüm; bunlar önce başkalarının kendileri hakkında iyi düşünmelerini sağlamaya çalışırlar. bunu başarınca da bu sefer kendileri de kendileri hakkında iyi düşünmeye başlarlar. ama bu sahte bir çözümdür; bu, başkalarının otoritesi altına girmeyi kabullenmektir. size düşen ödev kendinizi kabullenmenizdir, benim sizi kabullenmemin yollarını aramak değil."

"mutlak hedef, başkalarının fikirlerinden bağımsız olabilmektir."

"cinsel arzu, aslında, karşıdaki insanın zihni ve bedeni üzerinde mutlak hakimiyet kurmak için duyulan arzudan ibarettir. daha derinlere bakarsanız, bu arzunun da tüm diğer insanlardan daha üstün olma arzusu olduğunu görürsünüz. aşık, seven kişi değildir; aslında o, sevdiği kişinin mutlak sahibi olmayı amaçlar. bütün isteği, tüm dünyayı o değerli malından soyutlamaktır. altınları başında nöbet tutan ejderha kadar alçak ruhludur. dünyayı falan sevmez, tersine tüm diğer canlılara karşı bir umursamazlık içindedir."

"ihtiyacı olduğunda cinselliği yaşayan bir erkeğe diyeceğim yok! ama bunun için yalvaran, bütün gücünü onu idare eden kadına; kendi zayıflığını ve erkeğin gücünü, kendi dişi gücü haline çeviren o hilekar kadına bırakan erkeklerden nefret ederim."

"şehvet, topuklarımızı kemiren bir orospudur. ve bu orospudan bir parça et esirgendiğinde bir parça ruh için yalvarmayı çok iyi becerir. şehvet, tahrik olma, tensel zevkler; bunların hepsi köle edicidir. yığınlar şehvet yalağından beslenen domuzlar gibi bir yaşam sürerler."

"hırsı yenmek için daha büyük bir hırs gerekir. pek çok kişi, daha az hırsla dönen çarkın altında ezilip gitmiştir."

"uçmak istiyorsunuz; ama uçmaya uçmakla başlayamazsınız. size önce yürümeyi öğretmek zorundayım ve yürümeyi öğrenmenin ilk adımı, kendi kuralları olmayan insanın başkaları tarafından yönetilmek zorunda kalacağını anlamaktır. başkalarının kurallarına uymak, insanın kendisini yönetmesinden çok, hem de çok daha kolaydır."

"ruhunda sükunete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar inanmalı ve iman etmelidir; ama hakikatin peşindeki insanlar iç huzurundan vazgeçip yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadır."

"insan ruhu, yaptığı seçimlerle belirlenir."

"eğer tanrısız özgürlüğün coşkusunu ve büyümenin zevkini tatmak isteyen ender insanlardan biriyseniz, acıların en büyüğüne karşı kendinizi hazırlamalısınız. bunlar bir arada gelirler ve asla birbirlerinden ayrı yaşanmazlar. daha az acı istiyorsanız, stoacıların yaptığı gibi siz de beklentilerinizi küçültmeli ve ne yüce zevkten vazgeçmelisiniz."

"bütün büyük filozoflar neden kasvetli olurlar diye bir sorun kendinize. sorun bakalım, kimler daha emniyette, kimler daha rahat, kimler sonsuza dek mutludur? ben size yanıtı söyleyeyim: yalnızca sığ zihinli olanlar, yani sıradan insanlar ve çocuklar!"

"gururlu bir yüceliğe erişmek isteyen ağaç fırtınalı hava ister. yaratıcılık ve keşif de acıda saklıdır."

"dans eden bir yıldız doğurmak isteyen, önce kendi içinde büyük taşkınlıklar ve kaos yaşamak zorundadır."

"bazen bir filozof için anlaşılmak, yanlış anlaşılmaktan daha kötüdür."

"ona, hakikat aşıklarının fırtınalı ya da çamurlu sulardan korkmayacağını öğremteye çalışıyorum. asıl korkulması gereken sığ sulardır."

zirveye tırmandım ve tepedeki bu noktadan aşağıda neler olduğuna baktığımda gördüğüm şey yalnızca çürümeden ibaret.

"dışarıdan gelen zulüm, bir halkı öylesine kaynaştırır ki, bir tek bireyi bile bunu kırıp çıkamaz."

"eğer kimse sizi dinlemiyorsa, bağırmak en doğal şeydir."

"insan dostunu, düşmanından daha zor affediyor."

"belki de güven içinde yaşamak tehlikelidir. tehlikeli ve ölümcül."

"zaman durdurulamaz. bu bizim sırtımızdaki en büyük yük. en büyük mücadelemiz de bu yüke rağmen yaşayabilmek."

"en çok arzu edilen kadın en çok korkulan kadındır. tabi bunun nedeni onun ne olduğu değil, bizim onu nasıl gördüğümüzdür."

"bizler arzu edilenden çok arzu etmeye aşığızdır."

"yalnızca bu an gerçektir. eninde sonunda yalnızca şimdiki anda bir şeyler yaşarız."

"kadını sevmek demek, yaşamdan nefret etmek demektir. insan güzel bir tenin altındaki çirkinliği görmemek için gözlerini kör etmeden bir kadını sevemez; derinin altında kan, damarlar, yağ, sümük, dışkı; bu fizyolojik iğrençlikleri görmez. aşık insan kendi gözlerini çıkarmalı, gerçeklerden ödün vermelidir. benim içinse böyle bir gerçekdışı yaşam, yaşarken ölmek demektir."

"yaşarken yaşayın! insan, yaşamını tamamlayıp öldüğü zaman, ölüm, taşıdığı dehşeti yitirir. insan doğru zamanda yaşamazsa, asla doğru zamanda ölemez."

"yaşamınızı tam anlamıyla yaşadınız mı? yoksa yaşam mı sizi yaşadı? siz mi seçtiniz? yoksa o mu sizi seçti? sevdiniz mi? yoksa pişman mı oldunuz?"

"ödevleriniz, koşulsuz özgürlük arayışınız ve kendinize olan sevginizin yerine geçebilecek kadar önemli mi? siz kendi kendinize erişemediyseniz, 'görev' dediğiniz şey, sırf kendinizi büyütmek için kullandığınız kılıftan başka bir şey değildir."

"görev ve sadakat sahte görüntülerdir, arkasına saklanılan perdelerdir. kendini özgür kılmak kutsal bir 'hayır' demektir, ödeve bile."

"evlilik bir hapishane değil, içinde daha yüce bir şeylerin yetiştirildiği bir bahçe olmalıdır. belki de evliliğinizi kurtarmanın tek yolu onu bitirmektir."

"iyi bir kılavuz sel sularının önündeki set olmalıdır, koltuk değneği değil. kılavuz, öğrencisine bütün izleri göstermelidir. ama gideceği yolu seçmemelidir."

"en iyi öğretmen, öğrencisinden bir şeyler öğrenen öğretmendir."

"yine de en çok çiy damlası, en sessiz gecede düşer, biliyorum."

ödev, adap, sadakat, fedakarlık, özgecilik, kibarlık; bunların hepsi de insanı uyutmaya yarayan ninnilerden başka bir şey değil; hem de öyle bir uykuya yatırıyor ki kimse bu uykudan uyanamıyor, uyansa da ancak yaşamının sonuna geldiği an oluyor bu. işte o an, insanın hiç yaşamamış olduğunu öğrendiği an oluyor.

"değişmeyen yalnızca ölülerdir."

"ideal evlilik ilişkisi, her iki insanın da yaşamını sürdürmesi için bu ilişkiye muhtaç olmadığı zaman kurulandır."

"bazen benim de gölgelik aradığım zamanlar oldu."

"derin bir adamın dosta ihtiyacı vardır."

kaybetmek için önce sahip olmak gerekir.

inziva yalnız inzivada var olabiliyor. paylaşıldığı an havaya karışıyor.

görünmez canavarlar

chuck palahniuk

doğumunuz, hayatınız boyunca düzeltmeye çalışacağınız bir hatadır.

aynen paranın iktidar unsuru olması gibi, aynen silahın iktidar unsuru olması gibi, güzellik de bir iktidar unsurudur.

ne kadar dikkatli olursanız olun, hep bir şeyleri kaçırmış gibi hissedeceksiniz; sizi derinden etkileyen, tamamını tecrübe edemediğinizi söyleyen o berbat his. dikkat kesilmeniz gereken dakikaları hızla geçmenizin yarattığı o zavallı duygu hep kalbinizde olacak.

her akıllı kadın yakışıklı bir erkeğin kendisinin en iyi aksesuarı olduğunu bilir.

ve evli insanlar hep cevabın aşk olduğunu sanırlar.

evie güzel insanların asla birlikte olmamaları gerektiğini söyler. çünkü birlikte olduklarında yeterince ilgi çekemezlermiş. evie'ye göre iki güzel insan bir araya gelince, güzellik standardı tamamen değişir. evie, bunu hissedebilirsin der. ikiniz de güzelseniz, ikiniz birden güzel değilsinizdir. birlikte, bir çift olunca, parçalarınızın toplamından daha değersiz olursunuz.

şu insanların televizyona çıkmak için yemeyeceği şey yok.

ne yersen, o olursun.

izleyici olmadan histeri krizi geçirmek imkansızdır. insanın kendi başına paniğe kapılması, boş bir odada kendi kendine gülme krizine tutulmasıyla aynıdır. insan kendini gerçekten aptal hisseder.

şimdi, bütün hikayeni anlatacaksın. hepsini yazacaksın. bana hikayeni tekrar tekrar anlatacaksın. bana bütün gece yürek paralayan boktan hikayeni anlat. anlattığın şeyin sadece bir hikaye olduğunu anlayacaksın. ve aynı şeyleri bir daha yaşamayacağını. anlattığın hikayenin sadece kelimelerden ibaret olduğunun farkına vardığında, geçmişini bir kağıt gibi buruşturup çöpe atabildiğinde, işte o zaman senin kim olacağına karar vereceğiz.

profesyonel mankenlik, sütlaç veya yeni bir çift ayakkabı gibi şeylere abartılı tepki gösterip karşılığında para kazanmak demektir.

televizyondaki şu talk showlarda olduğu gibi, yeterince izleyici bulunca dürüst olmak çok kolaydır. eğer yeteri kadar insan dinliyorsa, her şeyi söyleyebilirsiniz. kalabalık bir izleyici karşısında insanın tüm duyguları zirveye vurur. ya gülme krizine tutulursunuz ya da ağlama krizine, arası yoktur.

gerçek mutluluğu bulmanın tek yolu, bütün bedeninizi keserek açma riskini göze almaktır.

insanlara hafta sonu tatilinde ne yaptıklarını sormamızın tek nedeni, kendi haftasonu tatilimizi anlatma isteğimiz.

bu yarışmayı kazanarak, iki ödülden birini, yani perakende fiyatı üç bin dolar olan broyhill marka beş parçalı oturma odası takımı veya avrupa'daki eski dünyanın cazibesine on günlük bir seyahati seçme şansına sahip oluyorsunuz. çoğu insan oturma odası takımını seçecektir. çünkü insanlar çabalarının karşılığı olarak bir şey göstermek istiyorlar. firavunlar ve piramitleri gibi. güzel bir oturma odası takımına sahip olsalar bile seçme şansı tanınan insanların çok azı, seyahati seçerdi.

gelecek bazı insanlar yüzünden yitip gidiyor.

yarışma programlarında, bazıları fransa seyahatini seçer ama çoğunluk çamaşır yıkama ve kurutma makinesini seçecektir.

yarışmalar, eğitimimizden geriye kalan rastgele ve değersiz gerçekler hakkında kendimizi daha iyi hissetmemiz için düzenlenirler.

ancak ve ancak bu gezegeni yiyip bitirdikten sonra tanrı bize yenisini verecek. yarattıklarımızdan çok yok ettiklerimizle hatırlanacağız.

hepimiz kendimizin gübresiyiz.

kimden nefret edeceğimizi bilemediğimiz zaman kendimizden nefret ediyoruz.

kendinizi sürekli olarak dönüştürüp kullanışlı hale getirmelisiniz.

sevdiğiniz ve sizi seven kişi asla ama asla aynı kişi değildir.
seni seven kişiyle, senin sevdiğin kişi asla aynı insan değildir.

dış dünyayla başa çıkmak istiyorsan, insanların yüzünü görmesine izin vermeyeceksin. dünyada herhangi bir yere gidebilirsin; yeter ki insanların gerçekte kim olduğunu bilmelerine izin verme. tamamen normal, sıradan bir hayat sürebilirsin. yeter ki hiç kimsenin gerçeği öğrenecek kadar yakınına sokulmasına izin verme.

insanlar bir şeyleri bilmemeye dayanamazlar. özellikle de erkekler her dağa tırmanmak, her yerin haritasını çıkarmak isterler. her şeyi etiketlemek. her ağaca işerler ve sonra bir daha asla aramazlar.

dünyadaki en sıkıcı şey, çıplaklıktır. en sıkıcı ikinci şey ise dürüstlüktür.

hemen her seferinde kendinize birini sevdiğinizi söylersiniz ama aslında onu sadece kullanıyorsunuzdur. bu, sadece aşk gibi görünür.

magnus bir seferinde ailelerimizin tanrı olduğunu söylemişti. onları sever, mutlu etmek isteriz ama kendi kurallarımızı koymaktan geri kalmayız.

önce aileniz size hayat verir ama sonra onların hayatını yaşamanızı ister.

nasıl bir arabanın görünüşünden sorumlu değilsen, kendi görünüşünden de sorumlu olmadığını bilmelisin. sen de en az bir araba kadar ürünsün. bir ürünün, ürününün, ürünü. arabaları dizayn eden adamlar da birer ürün. senin ailen bir ürün. onların ailesi de birer üründü. öğretmenlerin, ürün. kilisedeki papaz, başka bir ürün.

bazen bastığın boku temizlemenin en iyi yolu, kendini kıymetli, küçük bir ödül gibi görmemektir.

dünyadan kaçamazsın ve nasıl göründüğünden de sorumlu değilsin; ister çok güzel görün ister bok gibi. hislerinden, sözlerinden, davranışlarından veya yaptığın herhangi bir şeyden sorumlu değilsin. bunların hiçbiri senin elinde değil. nasıl bir cd üzerine kaydedilmiş olandan sorumlu değilse, biz de değiliz. programlı bir bilgisayar kadar özgür davranabilirsin. bir dolar banknotu kadar biriciksin. her ne düşünüyorsan, onları milyonlarca başka insan da düşünüyor. her ne yapıyorsan, onlar da yapıyor ve hiçbiriniz sorumlu değilsiniz. çünkü hepiniz ortaklaşa bir çabadan ibaretsiniz.

yaptığın her şey sıkıcı ve modası geçmiş olabilir ama yine de kesinlikle kabul edilebilir. güvendesin çünkü kendi kültürüne sıkışıp kalmışsın. tasarladığın her şey iyidir çünkü onu sen tasarladın. herhangi bir kaçış yolu tahayyül edemiyorsun. çünkü hiçbir çıkış yolu yok. dünya senin hem beşiğin, hem de kapanın.

kültürümüzden bir kaçış yolu bulsan bile, bu da bir kapandır. bir kapandan kurtulmaya çalışmak başka bir kapanı tetikler. en iyisi savaşmaktan vazgeçmektir, bırak gitsin. sürekli bir şeyleri düzeltmeye çalışmaktan vazgeç. bir şeyden ne kadar çok kaçarsan, o kadar uzun süre ona katlanmak zorunda kalırsın. bir şeyle savaştığında, onu sadece daha da güçlendirirsin. yapmak istediğin şeyi yapma. yapmak istemediğin şeyleri yap. sana istememen gerketiği öğretilmiş olan şeyleri yap. saadetin peşinden gitmeyi bırak. seni en çok korkutan şeyleri yap.

benim kendimi koruyamayacak kadar büyük bir sıçış yapmaya ihtiyacım var.

felakete hiç düşünmeden atlamak gerekir.

bütün hayatınızı tanrı olmak için harcayıp sonra da ölürsünüz.

kendi sorunlarınızı paylaşmadığınız zaman, başkalarınınkini dinlemeye dayanamazsınız.

tanrı sadece bizi izliyor ve can sıkmaya başladığımız zaman bizi öldürüyor. asla ama asla can sıkıcı olmamalıyız.

çirkin, kambur kızlara nasıl baktığınızı bilirsiniz; onlar öyle şanslı ki.. geceleri kimse onları bir yerlere zorla götürmediği için doktora tezlerini vermekte zorlanmazlar. kasık bölgelerinde kıl dönmesi olduğunda moda fotoğrafçıları tarafından azarlanmazlar.

en çok korktuğun şeyi bul ve gidip orada yaşa.

12.04.2012

orospu kırmızı

umay umay



yüreklerinin en düşsüz yerinde
öyle apansız kalakaldım
ben kötüyüm, erdem kimin adı
bir bıçakla rüzgar sokarım içime
sonra iyileşeceğimi söylerim
cam kırıklarının üzerinde sevişmekten bıktım derim
az acıyı arıyordum kendi kanımı içiyordum derim

dilsizim
babam da yok benim

nerem varsa insan kalan
işte orası acıtıyor

bir mum söndüğünde bir denizci ölürmüş; ya da mavi yüzlü bir kadın.

insan hayatta bir kez ölür arkadaşım

kentleri yakmayacağım. kentleri sularla kaplayacağım. ıslak pardösülü adamlara aşık olacağım. hala sıcak bir koltuk altı dilenen fahişelere, düşlerinden vurgun homoseksüellere. yeterince masumuz artık diyeceğim, kalmadı gözyaşımız.

aşksızlık dansa yenik düşmektir

yalan, ağdalı bir salyadır televizyon
hepimiz kahramanıyız birbirimizin, hepimiz birbirimizin soytarısı

hep birlikte ağladılar; kalbinizi çalan biz değildik ki.

benim aşkım fırfırlı bir çocuk külodudur sadece

ölümün üzerinde bir leş kargasıdır zaman. gece kuşlarının son nakaratı koğuşlara dalar. gıcırdayan ranzalar göz oyuklarının şarkısına katılır. oysa orada yuva yapıyor sessizlik sinsice.

artık özgürüm. öyle yalnızım ki

her aşk bir orospu yaratıyor
bense beyaz duvaklar, dokunduğumda irkilen sırtlar çiziyorum
ben de oluyorum, o senin kendin için korktuğun yerde

dur gitme, sana bir şey verecektim

hayat! benden gizlediğin ellerini hangi cebinde saklıyorsun?

11.04.2012

six feet under

bir zamanlar çok bilge biri, "her gün dans etmeliyiz. sadece zihnimizde olsa bile." demiş.

ayrılıklar her zaman kanlı ve küçük düşürücü olur. bir hiçmişsin, çöpmüşsün gibi fırlatılır atılırsın. sonra herkesin içinde, iç organların sarkmış bir halde sürünürsün, otobüste tanımadığın kişilere ağlarsın.

sevdiğiniz birini kaybettiğinizde kendinizden bir parçayı kaybetmiş olursunuz. o kişiyle bir hayatı paylaştığınız için, zaman zaman kendinizi kaybolmuş hissetmeniz doğaldır.

iyi adamlar asla bir daha aramaz.

ne çok ilginç biliyor musun? eğer eşin ölürse, sana "dul" diyorlar. eğer bir çocuk ailesini kaybederse, ona "yetim" diyorlar. ama çocuğunu kaybeden birine ne denir? sanırım bu, bir ismi hak etmeyecek kadar korkunç bir şey.

insanlar genelde göründükleri gibi değildir.

bir bebekle yaşıyorsanız dünyayı yepyeni bir şekilde görüyorsunuz. o kadar saf, bozulmamış ki. bu bir ayrıcalık.

bebek doğduğunda genelde babasına benzer; ki bu, doğanın babalık duygusunu kurmasıdır.

10.04.2012

tohum

ludwig wittgenstein

yeni bir sözcük, tartışma toprağına atılmış taze bir tohum gibidir. tohumu topraktan çekip alamazsın. yapabileceğin, yalnızca, ona ısı, nem, ışık sağlamaktır; kendi kendine yetişmek zorundadır.

felsefe konusunda, en yavaş koşabilen kazanır. ya da bitişe en son varan.

dehanın ölçüsü kişiliktir; kişilik, tek başına dehayı oluşturmasa bile.

insanlar, bugün, bilim adamlarının kendilerine bir şeyler öğretmek için; şairlerin, müzisyenlerin ise hoşça vakit geçirtmek için varolduklarını sanıyorlar. berikilerin kendilerine öğretecek bir şeyleri olduğu akıllarına hiç gelmiyor.

deha, yetenekte yürekliliktir.

nasıl da zor oluyor gözünün önünde duranı görmek!

hoş olan, güzel olamaz.

bir insan kilitli olmayan; ama içeriye doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa, odada hapistir.

deha, bize ustanın yeteneğini unutturan şeydir.

ancak kendinde devrim yapabilen devrimci olabilir.

9.04.2012

islam alemi

fernand braudel

islam alemi zirvesine 8.-12. yüzyıllar arasında ulaşmıştır. islamiyetin liderlik konumunu 13. yüzyılda kaybettiği aşikardır. fakat çok tehlikeli olan hız kaybı ancak 18. yüzyılda başlamıştır. islamiyetin kaderi, bugün azgelişmiş denilen birçok devletinki gibi olmuştur; bunlara azgelişmiş denilmesinin nedeni, dünyayı makine hızında ilerletme yeteneğine sahip ilk devrim olan endüstri devrimini ıskalamış olmalarıdır.

islamiyet, bu aşikar başarısızlıktan ötürü, uygarlık olarak sona ermemiştir. yalnızca, maddi düzlemde avrupa'nın iki yüzyıl gerisine düşmüştür; ama ne yüzyıllar!

fethedilen ülkelerdeki yönetim mekanizmaları yerlilerin elinde kalmıştır. sanat, cami yapımında bile ilhamını helenistik dönemden almaktadır. merkezi avlular, sütunlar, kemerler, kubbeler bizans tarzını sürdürmektedir. hristiyanlığın çan kulesini hatırlatmakla birlikte, bir tek minare özgündür.

gaston wiet: işgal edilen ülkelerin halkları yaşama biçimlerini rahatsız edilmeden sürdürmüşlerdir; ama vergilerin büyük bölümünü sağladıklarından ötürü özen gösterilen, üst düzeyden bir hayvan sürüsü gibi muamele görmüşlerdir.

müslümanlar en çok yeniliği bilim alanında getirmişlerdir. trigonometri ve cebir alanındakileri saymak yeterlidir. trigonometri alanında, sinüs ve tanjantı icat etmişlerdir. bilindiği üzere yunanlılar açıyı çemberin kirişinden hareketle ölçebiliyorlardı; sinüs, bu kirişin yarısıdır. muhammed ibn musa, 820 yılında ikinci dereceden denklemlere kadar giden bir cebir kitabı yayımlamıştır. 16. yüzyılda latinceye çevrilen bu eser, batı'nın çıraklık kitabı olacaktır. müslüman cebirciler, daha sonra dördüncü kuvvetten denklemleri çözeceklerdir.

aynı şekilde, coğrafyacı-matematikçileri, astronomi gözlemcilerini ve bunların aletlerini -özellikle usturlap-, batlamyus'un açıkça ortada olan hatalarını düzelterek enlemler ve boylamlar konusundaki, mükemmel olmasa da, harika ölçümlerini kutlamak gerekir. öğrenci değil de hoca olsalar bile, bu insanlara, optik, kimya (alkolün damıtılması, iksir yapımı, sülfirik asit elde edilmesi), eczacılık (batı'nın kullanacağı ilaçların yarıdan fazlası islam aleminden gelmiştir: sinameki, ravent, demirhindi, kusturucu ceviz, kırmızböceği, kafur, şuruplar, yakılar, pomatlar, merhemler) alanlarında çok iyi notlar verelim; tıp konusundaki bilgileri de batı'nınkinden tartışmasız bir şekilde üstündür. mısırlı ibn el-nefis, keşfi kullanılmadan kalmış olmasına rağmen, küçük kan dolaşımını, akciğer dolaşımını michel servet'ten üç yüzyıl önce ortaya koymuştur.

felsefe alanında, zaman ve mekan içindeki yeri belirlenmesi gereken, uzun süreli bir düşünce akımı söz konusudur. bu akımı beş esaslı düşünüre indirgeyeceğiz: kindi, farabi, ibni sina, gazali, ibn rüşd. ibni sina ve ibn rüşd bunların en ünlüleridir ve en önemlileri hiç kuşkusuz ibn rüşd'dür. çünkü avrupa üzerinde büyük yansımaları olmuş ve averroisme denilen -ibn rüşdçülük- bir akım bu etkilerden kaynaklanmıştır.

farabi, kuşkusuz ruhun ölümsüzlüğüne inanmamaktadır. buna karşılık ibni sina, buna inanmakta; ama bedenlerin yeniden hayata döneceklerine inanmamaktadır; oysa kuran bunun böyle olacağını bildirmektedir. ruh, ölümden sonra kendi evrenine, bedensiz varlıklar evrenine geri döner. bu durumda, mantıken bireylere ceza veya ödül yoktur. ne cennet ne de cehennem vardır. tanrı, bedensiz varlıklar, ruhlar, ideal dünyadakiler, madde bunların karşısında bozulmaz ve ebedi niteliktedir. ebedidir; çünkü "ne hareketten önce hareketsizlik ne de hareketsizlikten önce hareket vardır. her hareketin nedeni, daha önceki bir harekettir." [via ernest renan]

kindi, henüz hiçbir fırtınanın çıkmadığı dinsel sularda seyretmektedir. ibni sina hiç tartışmasız idealisttir. ibn rüşd bir kıyamet günü filozofudur. imanın, geleneğin savunucusu olan gazali, ilk müslüman ilahiyatçıların inatçı skolastiklerini kendi hesabına geçirmiştir; aristotelesçi felsefeyi bilmezden gelmeyi, hatta yok etmeyi istemektedir; çünkü düşüncesi onu çok farklı bir yola, mistisizmin yoluna yöneltmektedir. bu dünyayı terk etmekte, "tanrı delileri" denilen ve akla dayalı olmaktan çok mistik olan bir imana mensup sufilerin, beyaz yünlüden abalarını giymektedir.

kurtubalı hoca ibn rüşd ise, aristoteles'in eserlerinin yayıncısı ve sadık yorumcusudur. onun yunanca eserlerini arapçaya eksiksiz ve sadıkane çevirmiş ve kendi yorum ve katkılarını eklemiştir. bu metin ve şerhler toledo'da arapçadan latinceye çevrilerek avrupa'ya yayılacak, burada 13. yüzyılın devasa devrimini harekete geçirecektir.

çoğu zaman sanıldığının aksine islam felsefesi gazali'nin sert ve umutsuz darbeleriyle hemen ölmemiştir. fakat bu felsefe ve islam bilimi 12. yüzyılda gene de ölecek ve meşaleyi batı devralacaktır.

islam alemi yalnızca fakir, narin bir tarıma, ekonominin ortasına adeta paraşütle indirilmiş felçli bir endüstriye sahiptir ve bunlar fazlasıyla hızlı çoğalan ve çok ağır aksak bir nüfusun toplam kitlesini ayağa kaldırmaktan acizdirler. ayrıca, her toplum gibi, islam toplumu da, az sayıda; ama sırf bu yüzden çok güçlü olan kendi ayrıcalıklarına sahiptir. inançlar veya gelenekler, yemen gibi gerçekten orta çağda kalmış, iran gibi feodal veya petrole rağmen veya onun yüzünden köhne kalmış suudi arabistan gibi toplumların sürmesinden çıkarı olan bu ayrıcalıklıların suçlarını örtmekten başka bir şeye yaramamaktadır.

bu güçlüklerin karşısında, ıslahatçıların çabaları su götürmez bir deneyi sunmaktadır: türkiye'de mustafa kemal'in katı ve dahiyane eseri, kasım'ın ırak'taki söylemi sert hareketi, nasır'ın mısır'daki inatçı uğraşı, tunus'ta burgiba'nın becerikli ve bilgece çabası. cinsleri ve vurguları ne olursa olsun, ıslahatçıların karşısına çıkan engeller hep aynıdır. bütün bu ıslahat hareketleri, islam uygarlığının sözde tabularının çoğunu geriletmişlerdir. bu konuda yanılgıya hiç yer bırakmayan test, her şeyden önce, zemin kazanmakta olan kadın özgürleşme hareketidir. çokeşliliğin yok olması, kocanın karısını tek yanlı boşamasına sınır getirilmesi, peçenin kalkması, kadınların üniversitelere ve kültüre girebilmeleri, çalışabilmeleri, oy verebilmeleri; bütün bu ayrıntıların muazzam sonuçları olmuştur.

bunlar, ıslahatçılığın baştan kaybedilmiş bir dava olmadığını; ama ona kararlı savunucular ve mücadelecilerin gerektiğini kanıtlamaktadır. mücadele çok yönlü olacaktır. tehlike, söylem içi ve dışı itibariyle dramatize edilen siyasal güncelliğin kolaylıkları ve gereklerinin cazibesi nedeniyle, ıslahatçılığın sapmasına izin vermek olacaktır.

islam alemi, biraz utançla üçüncü dünya adını verdiğimiz, yaşayan insanlarının şu cehenneminin veya şu tarafının içine, gerileye gerileye girmiştir; çünkü eskiden hiç kuşkusuz nisbeten daha iyi bir konumda olmuştur. az veya çok geç; ama net olan bu gerileme, 19. yüzyılda islam aleminin aşağılanmasına, acı çekmesine, sonra da yabancı egemenliğinin genelleşmesine neden olmuştur. bir tek türkiye ortak kaderin dışında kalacaktır. mustafa kemal paşa ve onun gösterdiği ani ve parlak tepki (1920-1938), bu bağımlı olmama durumundan kaynaklanmıştır. bu tepki, daha sonraki ulusal kurtuluş hareketlerinin örneği olacaktır.

islam alemi bugün hemen hemen kurtulmuş durumdadır. fakat bağımsızlığını kazanmak başka bir şey, dünyaya ayak uydurmak ve geleceğe huzur içinde bakabilmek daha başka bir şeydir.

8.04.2012

tarçın kokulu kız

jorge amado

geri kalmış ve cahil, içinde yaşadıkları yeni dünyaya düşman, uygarlığın ve gelişmenin anlamını kavrayamayan bu adamlar, artık bu toprakları yönetmeye uygun değillerdir.

kaybettiğim neşeyle ve ölen umutlarımla birlikte dirilen yaşamımsın sen. benim için her şeysin.

sonsuz aşk diye bir şey yoktur. en şiddetli tutkuların bile ömrü kısadır. eceli geldi mi, yok olur ve bir başkası başlar.

toplumda hiçbir değişiklik kan dökmeden gerçekleşmez.

bağlılık, aşkın en büyük kanıtıdır.

gizlilik tehlikeli ve güç şeydir. sabır, incelik, zeka ve uyanıklık şarttır. ancak gerektirdiği bütün önlemleri kusursuzca almak kolay değildir. zaman geçtikçe ve güvenlik izlenimi yavaş yavaş yerleştikçe, doğal gelmeye başlayan ihmallerden korunmak hemen hemen olanaksızdır. başlangıçta aşırı tedbirli davranılır; ama zamanla bunlar teker teker bırakılır.

çokları onu arap ya da türk olarak görürlerdi. ama bunu yapanlar kesinlikle onun en iyi arkadaşlarıydılar ve bunu şefkatli ve samimi bir havayla yaparlardı. nasib, türk diye çağrılmayı sevmezdi ve bunu hoşnutsuzlukla reddederdi. bazen kızgın kızgın bağırırdı:
"türk senin anandır!"
"ama nasib.."
"ne istersen söyle, yalnız türk deme bana! brezilyalı de!"
ve koca eliyle kıllı göğsüne vururdu:
"suriyelilerin oğluyum, tanrı'ya şükür."
"arap, türk, suriyeli, hepsi aynı şey.."
"aynı şey mi? sen cahilin tekisin, ne tarihten haberin var, ne coğrafyadan. türkler hayduttur, ırkların en korkuncudur. bir suriyeli için türk sanılmaktan daha büyük bir hakaret yoktur!"

7.04.2012

ilahi sevgili

wolfgang günter lerch

dünya insanını yaratan dünya nesneleridir. yiyecek-içecek, mal-mülk, değerli oldukları söylenen nesneleri elde etme çabası; fakat özellikle de türünün devamı için içimize tohum atarak maddi dünyanın asla yok olmamasını sağlayan phallus hayvanı. bunların yardımıyla dünya sahte ışıltısı ile insanın gözünü kör eder, ruhunu çürütür ve onu tanrısal kaynağından uzaklaştırır.

hallac-ı mansur: ben ilahi sevgiliyi kavradım. ben yaratıcı gerçeğim! enel hak! enel hak! bir kez daha söylüyor ve teyit ediyorum: onun acımasına ortak oldum. tüm aşamalardan geçtikten sonra ruhumun perdesi yırtıldı ve o bana acımasını layık gördü. böylece onun içinde yok oldum ve o beni tümüyle doldurdu. onun varlığı bana kendisini benim içimde gösterdi ve ben de ona kendi varlığımı gösterdim. böylece o benim içimde kendisini tanıdı. fakat insan olmakla allah olmanın bir ve aynı şey olabileceğini düşünenler yanılmaktadır. bu düşünceyi taşıyanı yanlış yöne sürükleyen şeytanın ta kendisidir. buna rağmen ben az önce söylediğimi bir kez daha tekrarlıyorum: ben yaratıcı gerçeğim!

üzerimizdeki gece göğüne bak! göze boş gelmiyor mu? yıldızlar diğer gezegenlere benzeyen parlak kürelerden başka nedir ki? filozoflar bana müneccimlerin batıl inançlarından sakınmayı öğrettiler. venüs'ün şu veya bu şekilde durması, birçoğunun inandığının aksine, hiçbir anlama gelmiyor. kuran da bize uzayda allah'ın işaretlerini aramayı öğretiyor. ben onları görüyor, onlara hayranlık duyuyorum; fakat onların gerçekten de allah'ın işaretleri olduğunu bana kim garanti edebilir? "sonsuz boşluk" adı verilen bir uçurumda yaşamadığımızı bana kim garanti edebilir? ya da sonu asla gelmeyecek bir gecenin içinde olduğumuzu? dahritiler sadece insanın görebildiği, dokunabildiği ve tadabildiği şeyleri gerçek olarak kabul ediyorlar. içinde yaşadığımız dünya bundan ibaret ve insan ruh sağlığını muhafaza etmek istiyorsa batıl inançlardan ve boş hayallerden sakınmalı. dahritiler işte bunu öğretiyorlar. sadece ruh sağlığı bozuk olan insanlar yaşamları ve ölümleri üzerine spekülasyonlar üretir.

djuna barnes

javier marias

djuna barnes çok sayıda erkekle ve kadınla maceralar yaşar; ama türlü nedenlerle, hatta edebiyat nedeniyle barnes'a yaklaşma girişimleri başarısız olan erkek ve kadınların sayısı daha kabarıktır. barnes olgunlaştığında da bu tür tatsızlıklardan yakasını kurtaramaz ama bu kez peşindekiler daha çok kadınlardır. ondan daha genç iki yazar, bugün pek ünlü ama o dönemde daha adları bu kadar duyulmamış olan anais nin ile carson mccullers; ilki uzaktan, ikincisiyse yakından barnes'ı epeyce taciz ederler. nin, uzaktan edebiyat aracılığıyla huzursuzluk vermeyi seçer, yapıtlarında karakterlerinden birinin adı mutlaka "djuna"dır. bu gerçek djuna'yı illet ederken mccullers evinin dışından onu gözetlemeyi yeğler. o zaman pek tanınmayan bu genç kadın saatlerce evinin önünde ağlar, inler, içeri alınmak için yalvarırmış. ancak barnes esnek değildir ve yalnızlığını sakınmayı bilir. nin'in beceriksiz övgülerine karşın (djuna için "çok görmüş, çok bilmiş, katlanılmaz biri" diye yazar), barnes onu aptal bir genç kız ve yapışkan bir yazar olarak tanımlar; asla kabul etmeye yanaşmayacağı biridir. mccullers'a gelince o sıralarda yapıtı hakkında bir fikri olmayan barnes, onu kesif bir sessizlikle ödüllendirir; ancak bir gün bu "yalnız avcı"nın durmadan zilini çalması karşısında sabrını yitirir ve "kim şu zili çalıp duruyorsa bana bir iyilik yapsın da cehennemin dibine gitsin!" diye bağırır.

6.04.2012

amat

ihsan oktay anar

öyle bir kadın olsun ki, iri ela gözleri bir ceylanınki kadar masum ve bir o kadar da ürkek olsun; ölüm onları kapatsa bile kendisine aşık bir zavallıya sevgiyle baksın. saçları, gökyüzünden denize dökülen ay ışığı gibi esrarengiz, gece kadar da siyah olsun. kiraz gibi dolgun ve biçimli dudaklarında öyle bir tebessüm olsun ki, zavallı aşığının kalbi ısınsın. aydınlık yüzündeki o hilal gibi kaşları, karanlık bir gecedeki çifte hilal kadar mucizevi görünsün. sanki ak mermerden yapılmış gibi, bir kuğununki kadar uzun ve zarif bir boynu, bir meleğinki gibi nurlu yüzü, hokka gibi bir burnu, yanağında ise görenin yüreğini dağlayan masum bir gamzesi olsun. hepsinden önemlisi, sevgiyle baksın! baksın ki, zavallı aşığının gönlünde kalan yegane koru, ebediyete kadar sıcak tutsun.

yiğit adam tez ölür; çünkü hayatı rizikodur.

"ağam! en iyi sen bilirsin. ben bugüne kadar alt tarafı bir can aldım. yüzlerce kişiyi öldürmek nasıl bir şey?" "ilk kez öldürdüğünde bir değil, sanki bin kişiyi öldürmüş gibi olursun. yeni doğmuş ve annesi tarafından emzirilen o bebeği öldürmüşsündür. babasının başını okşadığı o çocuğu da, bir genç kıza aşkını ilan eden o delikanlıyı da, zavallı bir kadının kocasını da, savaşa giderken ailesi tarafından uğurlanan o masumu da.. bütün bu kişileri öldürmüş olursun. ikinci kez birini öldürdüğünde alt tarafı bir tek kişi öldürmüşsündür. üçüncü kez ise, kimseyi öldürmüş sayılmazsın."

ateşli silahlar bir şövalyeyi ölü yapabilir; ama bir korkağı cesur yapmaz.

başka yeteneği olmadığından, şövalye bir kahraman olmayı hep istemişti.

ben insan vururum. bir kuşa nişan almışlığım bile yoktur. ancak vicdansızlar kurda kuşa ateş ederler.

adlar da ölüler kadar ağırdır.

dünya, binde bir de olsa yanılma payı bırakanlara aittir bana kalırsa.

ibni parmen adındaki filozof fisagorcular denilen cemaati terk etmiş; fakat onların ilginç bir fikrini reddetmemişti. fisagorculara göre zamanın sonsuz olmasının yegane yolu onun döngüsel olmasıydı. risalede bu bahsi izah etmek için şöyle bir örnek verilmişti: söz gelimi amr, belli bir tarihte doğup zamanla büyüdüğü vakit zeyd ile arkadaş olduktan sonra, arkadaşına ihanet ederek onun tarafından öldürüldüğünde, zaman döngüsel olduğu için tekrar doğacak, yine zeyd ile karşılaşacak, yine ona ihanet edecek ve yine öldürülüp yine doğacaktı. bu döngü sonsuza kadar sürecekti. işte, zaman döngüsel olduğu için sadece geçmişi değil, geleceği hatırlamak da mümkündü. kısacası hatırlama ile kehanet aynı şeydi. öte yandan, filozof aristatalis gözler nasıl ki ışığı ve kulaklar da sesi algılıyorsa, hafızanın da zamanı algıladığını ileri sürmüştü. müridinin yazdıklarına bakılırsa, ibni parmen de hafızanın, tıpkı göz ve kulak gibi bir duyu organı olduğunu söyler görünüyordu. bununla birlikte hafıza geçmişi ve geleceği de algılamaktaydı.

sadece dert ehli olanlar unutmak için içer.

şarap içen biri asla yalan söyleyemez. sadece unutur, o kadar! dertlerini, sıkıntılarını, üzüntülerini, hepsini unutur.

5.04.2012

öğütler

swami vivekananda

bilimin eleştirisine dayanmayan her inanç batıldır.

varlığını başkalarına adayabiliyor musun? tanrı'ya inanmamış, secdeye kapanmamış, ömür boyu felsefeyle ilgilenmemiş de olsan, müminin ibadet, filozofun bilgi yoluyla erişebildiği kemale varmışsın.

köleleştiren vazifeden kaç, içinden gelmeyen işi yapma. çalışmanın tek amacı: çalışmak. iş bir sevinç olmalı bizim için, başka mükafat beklememeliyiz. evren uçsuz bucaksız bir çalışma yeri.

her gün kahraman olabiliyor musun? büyük şöhretler gözlerimizi kamaştırmamalı. insanların en yüceleri tanınmadan göçmüşler. onlardan yüzlercesi yaşamış ülkede. sessiz çalışmış, sessiz yaşamış, sessiz ölmüşler. sonra düşünceleri bir isa'da, bir buddha'da dile gelmiş. biz tercümanları tanımışız.

değişiklik olmayan yerde, hayat yoktur. keşke düşünceler de insanlar kadar çoğalabilse.

4.04.2012

artemio cruz'un ölümü

carlos fuentes

gerçek güç, her zaman başkaldırandan doğar.

stendhal: ne yapabileceğimi ben, sadece ben bilirim. başkaları için ise ancak bir belkiyim.

kan dökülmedikçe ve ölüm olmadıkça umutsuzluğa düşüyoruz; sanki ancak idam mangaları ve ölümle kuşatıldığımız zaman yaşadığımızı anlıyoruz.

bizim yaşamımızı uzatan başkalarının ölümüdür.

montaigne: ölümü önceden tasarlamak, özgürlüğü önceden tasarlamaktır.

alınyazısı her zaman meleklerin gölgesinde yazılmaz.

acıyı bilmek gücümüzü kırar; bizim farkımıza bile varmayan acının farkına vardığımız anda onun kurbanı oluruz.

hepimizin kendi yaşamımızı sürdürebilmek için yaşamımızı gören ve bilen birine ihtiyacı vardır.

zenginliklere sahip oldu mu her şeye sahip olduğunu sanan insanı anısı ne acıdır!

bütün yaptıklarından sonra, hala sevgiyi hak ettiğine inanabiliyor musun? yaşam kuralının değişebileceğini ve sahip olduğun her şeyin yanı sıra bir de sevgiye sahip olabileceğini mi sanıyorsun? saflığını bir dünyada yitirmişsin, bir başka dünyada onu yeniden elde etmeyi bekleyemezsin. belki içinde sevginin yeşerdiği bir bahçen vardı bir zamanlar. benim de vardı, minik cennetimdi o benim. ama artık ikimiz de yitirdik. o bahçeyi anımsamaya çalış; çünkü kendi yaptıkların yüzünden bir daha bulmamak üzere yitirdiğin şeyi bende hiç bulamayacaksın. nereden geldiğini ya da ne yaptığını bilmiyorum. bildiğim tek şey, sonradan senin bende yok ettiğin şeyleri, yani düşleri, saflığı, senin de beni tanımadan önce yitirmiş olduğundur. bir daha ikimiz de eskisi gibi olamayız.

insan ancak bir başkasının bakışını ve okşayışını kabullenebildiği oranda kendisini bırakabilir, kendi bedeninden uzaklaşabilir.

ey ömürsüz güzellik, yirmi yıl sonra senden geriye ne kalacak?

2.04.2012

ilk ışık

peter ackroyd

bedenlerimiz ölmüş yıldızların fosilleşmiş kalıntılarından oluşmuştur. dünyanın oluşmasından milyonlarca yıl önce artık varlıklarını yitirmiş olan yıldızların. onların ışıklarını içimizde taşıyoruz. bunun için her şey geriye gidiyor. her şey desenin bir parçası. kökenimizi içimizde taşıyoruz; geriye dönünceye kadar hiç rahatlayamayacağız.

oscar wilde: yaratılış siz doğduğunuzda başladı. öldüğünüz gün sona erecek.

bazı şeyler değişir; fakat önemli şeyler aynı kalır.

bilim, kurgu gibi bir şeydir. hikayeler uydururuz, anlatılar karalarız, olayların altında birtakım kalıplar bulmaya çalışırız. bizler her şeyle ilgilenen gözlemcilerizdir. hikayenin sürmesi hoşumuza gider, ilerlemeyi severiz, ilerleme kaydetmek isteriz. bunlar karanlıkta anlatılmış hikayeler olsa bile.

deli, öteki insanların korkularının şeklini alır.

ancak bir profesyonel, gülünç duruma düşmekten korkmaz.

matematik, dil gibidir. nereden geldiğini kimse bilmiyor. nasıl işlediğini gerçekten kimse bilmiyor. daha çok at ve balık. simgeler içine kapatılmış atlar ve balıklar.

her zaman kıyıda terk edilmiş biri vardır.

bazen tedavi hastalıktan daha kötüdür.

değişim zamanı bu, ölümün önceden haber verdiği garip zaman. dev höyüğe, taştaki dehşete ve altımızdaki karanlık dünyaya dikmişiz gözlerimizi. umutsuzluğumuz bir taş gibi. ağlayarak bir yandan öbürüne dönüyoruz. zaman. bir başka zaman. bir başka şafak. büyük güneş. yükselen kızıl güneş. aleve buzla dokunan, tepeleri mora çeviren. tarlaların üzerine taşın gölgeleri, hayvanların gölgeleri, bedenlerimizin ince gölgeleri düşüyor. güneş doğdukça ve bu vadiyi ışığa boğdukça. burası, bizim evimiz. bir başkası yok.