14.11.2011

masumiyet müzesi

orhan pamuk

hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.

annem yaptırdıkları apartmana "hürriyet", "inayet", "fazilet" gibi adlar verenlerin, aslında bütün hayatlarını bu değerleri çiğneyerek geçirmiş kişiler arasından çıktığını söylerdi.

ilk gençlik yıllarımda güzel ve esrarlı bulduğum kızların yanında, ancak samimi olursam huzur bulabilmek gibi bir zayıflığım vardı. 30 yaşımda bu içtenlik ve saflıktan kurtuldum zannediyordum, yanılıyormuşum.

- kurbanın neden kesildiğini biliyorsun, değil mi?
- bir gün biz cennete giderken o koyun, sırat köprüsünden bizi geçirecek.
bu, çocukların ve okumamışların yorumuydu.

bana yalan söylemeni isterdim aslında. çünkü insan ancak kaybetmekten çok korktuğu bir şey için yalan söyler.

isa'dan 1975 güneş yılı sonra, istanbul'un merkezi olduğu balkanlar, orta doğu ve güney ve batı akdeniz topraklarında, genç kızların "bekareti", evliliğe kadar korunması gereken kıymetli bir hazine olmaya devam ediyordu.

en mutlu anı işaret ettiğimizde, onun çoktan geçmişte kaldığını, bir daha gelmeyeceğini, bu yüzden bize acı verdiğini de biliriz. bu acıyı dayanılabilir kılan tek şey, o altın andan kalma bir eşyaya sahip olmaktır. mutlu anlardan geriye kalan eşyalar, o anların hatıralarını, renklerini, dokunma ve görme zevklerini bize o mutluluğu yaşatan kişilerden çok daha sadakatle saklarlar.

celal salik: onlar yoksulluğun, para kazanmakla unutulacak bir suç olduğunu sanacak kadar masum insanlardı.

bir insanın, başka fırsatları olmasına rağmen onları reddedip sürekli aynı kişiyle sevişmek istemesine, bu mutluluk verici duyguya "aşk" denirdi.

sigaranın o kadar sevilmesi, nikotinin gücünden değil, bu boş ve anlamsız alemde, insana anlamlı bir şey yaptığı duygusunu kolaylıkla vermesindendir.

kahramanları kederli diye, bir roman da kederli olmak zorunda değildir.

her akıllı insan hayatın güzel bir şey olduğunu, amacının da mutlu olmak olduğunu bilir. ama sonra yalnızca aptallar mutlu olur. nasıl izah edeceğiz bunu?

iyi bir köşe yazısı ile aşkı birleştiren şeyi buldum: aşk da, köşe yazısı da, tabii ki bizi "şimdi" mutlu etmelidir. ama ikisinin de güzelliği ve gücü, akıldan hiç çıkmamasıyla ölçülür.

biraz diken olmazsa, aşk gülünün kokusunu alamazsın.

gerçek aşk acısı, varlığımızın en temel noktasına yerleşir, bizi en zayıf noktamızdan sımsıkı yakalar ve diğer bütün acılara derinden bağlanarak bütün gövdemize ve hayatımıza hiç durdurulamayacak bir şekilde yayılır. eğer umutsuzca aşıksak, baba kaybından en sıradan talihsizliğe, mesela anahtarımızı kaybetmeye kadar her şey, diğer bütün acılar, dertler ve huzursuzluklar, her an yeniden kabarmaya hazır olan bu asıl ıstırabımızın tetikleyicisi olur. benim gibi aşk yüzünden bütün hayatı altüst olmuş biri, diğer bütün dertlerinin çözümünün de aşk acısının sona ermesiyle mümkün olacağını sandığı için, içindeki yarayı istemeden daha da derinleştirir.

atalarımızın içlerine girerek istemedikleri şeyleri onlara yaptıran cinleri vardı. benim de, füsun için bütün bu acıları bana çektirmekten başka, kendime yakıştırmadığım utanç verici şeyleri de bana yaptıran "bilinçaltım" vardı.

mutluluk, insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır.

zaten romanın ve müzenin amacı, hatıralarımızı içtenlikle anlatıp mutluluğumuzu başkalarının mutluluğu haline getirmek değil midir?

aşk; füsun'un karayolları, kaldırımlar, evler, bahçeler ve odalarda gezinirken ve çay bahçelerinde, lokantalarda ve akşam yemeği sofrasında otururken, ona bakan kemal'in duyduğu bağlılık duygusuna verilen addır.

zengin olmama rağmen derdime çareyi hala eşyalarda aramam onlarda öfke, tiksinti ve hayata karşı umutsuzluk uyandıran bir şeydi. çünkü onlar toplayıcılık hastalığının bir gün zengin olurlarsa biteceğini sanan masum insanlardı.

evet, konu gururdur orhan bey. müzemle yalnız türk milletine değil, dünyanın bütün milletlerine yaşadığımız hayat ile gururlanmayı öğretmek istiyorum. gezdim, gördüm: batılılar gururlanırken, dünyanın büyük çoğunluğu utanç içerisinde yaşıyor. oysa hayatımızdaki utanç verici şeyler bir müzede sergilenirlerse, hemen gururlanılacak şeylere dönüşürler.

hayatta en büyük teselli, zaman duygusunu unutmaktır. kalpten gelen dürtülerle yapılmış ve iyi kurulmuş şiirsel müzelerde, sevdiğimiz eski eşyalarla karşılaştığımız için değil, zaman kaybolduğu için teselli oluruz.

kitabımızı okuyanlara müzemize giriş bir seferlik bedava olsun. bunun için kitaba bir de bilet koymak en iyisi. kapıdaki görevli, elinde kitapla gelen meraklının biletini masumiyet müzesi'nin özel damgasıyla damgalayarak ziyaretçiyi içeriye alsın.

masumiyet müzesi'nde, aynı anda 50'den fazla ziyaretçinin bulunmasını yasaklıyorum.

müzeler gezmek için değil, hissetmek ve yaşamak içindir. hissedilecek şeyin ruhunu koleksiyon oluşturur. koleksiyonsuz müze değil, sergi evi olur.

herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.

13.11.2011

matematik

apostolos doxiadis

matematikçiler, çalışırken satranç oyuncularının oyundan aldığı keyfi alırlar. hatta gerçek bir matematikçinin ruhsal yapısı, bir şairin, bir bestecinin ya da başka bir deyişle, güzellik yaratmaya çalışan ve uyum ile mükemmellik peşinde koşan bir insanınkiyle hemen hemen aynıdır. onun yaradılışı, pratik adamınkine -politikacıymış, mühendismiş fark etmez- taban tabana zıttır. aslında iş adamınınkine de.

ben matematiği sanat -hatta spor- gibi görürüm. yani en iyisi değilsen, hiçbir şeysin demektir. bir mühendis, bir avukat ya da bir dişçi, bilhassa bunlar arasında işlerini iyi yapanlar, yaratıcı ve tatmin edici bir iş hayatı sürebilir. oysa vasat bir matematikçi, sadece yaşayıp yürüyen bir trajedidir.

matematiğin derdi soyut zihinsel kurgulardır. matematikçi de sadece bunlarla ilgilenir; fiziksel, maddi duyularla algılanabilir dünyayla bir alıp vereceği yoktur.

iyi niyetli olmak ne yazık ki her zaman yeterli değil. matematik, gayretli çalışmanın her zaman başarı getirdiği diğer dallara benzemez. matematikte en üst noktaya ulaşabilmek için insanın daha fazla şeye ihtiyacı vardır, başarı için mutlaka şart olan bir şeye: yetenek! içinde var olan, en uç sınırdaki, doğuştan gelen bir yetenek. matematikçi olunmaz, matematikçi doğulur. eğer genlerinde o özel cevheri taşımıyorsan, bütün hayatını boşa çabalayarak geçirir, sonra da vasat biri olarak hayata veda edersin. belki altından bir vasat olursun; ama yine de vasat işte!

bir matematikçi önemli bir araştırmaya giriştiğinde, tek niyetinin gerçeği keşfetmek olduğunu söyleyebilir; yine de onun rüyalarını süsleyen tek şey şandır.

matematik bir genç oyunudur. mükemmelliğe ulaşmak için genç olmayı şart koşan birkaç insan uğraşından biridir. bu açıdan spora çok benzer. matematik tarihinde, 35-40 yaşın üzerinde büyük buluşlara imza atan insan sayısı çok azdır. bernhard riemann 39 yaşında öldü, niels henrik abel 27'sinde, evariste galois ise ne yazık ki 20'sinde; yine de isimleri matematik tarihinin sayfalarına altın harflerle yazıldı.

özgün matematik çalışmaları yapan araştırmacının yalnızlığı başkalarınınkine benzemez. hem tüm insanlığa hem de yakın çevresine, kelimenin tam anlamıyla, tamamen "kapalı" bir evrende yaşar. en yakınları bile hiçbir şekilde dertlerine ve sevinçlerine ortak olmaz; çünkü içindekileri anlayabilmek imkansızdır onlar için. yaratıcı bir matematikçinin dahil olabileceği tek çevre, onun ayarındaki insanlardan oluşan topluluktur.

bir matematikçi için, uğraştığı problemden uzak zaman geçirmenin önemi büyüktür. zihinsel açıdan çalışmalarına hakim olabilmek ve sonuçlarını bilinçdışı bir düzeye taşıyabilmek için, zihnin asıl "uğraş" dışında boş zamana da ihtiyacı vardır. matematiksel kavramların sorgulanması sakin bir zekaya ferahlatıcı gelebildiği gibi; beyin, yorgunluğa yenik düşüp aralıksız çaba harcamaktan tükendiği zaman katlanılmaz da olabilir.

matematikte bilinmezliğe yer yoktur. matematikte her doğru önerme ispatlanabilirdir.

godfrey harold hardy: aeschylus unutulunca archimedes hatırlanacak. çünkü diller ölür; ama matematiksel fikirler ölmez. "ölümsüzlük" aptalca bir kelime olabilir; yine de bu sözcüğün anlamına hakkını verme şansına en çok sahip kişi herhalde bir matematikçidir.

erdal inönü ile söyleşi

can dündar

paralardan atatürk resminin kaldırılması

erdal inönü: oradaki amaç başka. orada estetik değil, devlet anlayışı söz konusu. babamın anlayışı şuydu: devletin parasında cumhurbaşkanının resmi olur. atatürk'e saygı başka mesele; ama vatandaşlar devletin başında kim olduğunu bilmeli. bunun görüneceği yer neresiyse orada görünmeli.

bu, devlet yönetimi anlayışıydı. babam çok meşrutiyetçiydi. bütün hareketlerinde buna dikkat ederdi. cunta kurmak, birtakım tertipler yapmak gibi işlere hiç girmezdi. yönetimini de hep meşru usullere dayandırırdı. paralara, pullara zamanın cumhurbaşkanının resminin basılması o yüzden oldu. bunun yanlış anlaşılacağını düşünmedi o zaman. tabi demokrasiye geçince her şey istismar edilebiliyor; onu düşünmedi, normal bir davranış diye gördü.

atatürk'e saygısını her zaman ifade ederdi; ama bu devlet yönetimi anlayışı da gene çok saygı duyduğu, dikkat ettiği bir konuydu.

muhalifler

can dündar: o dönem babanız, atatürk'ün eski muhaliflerini (kazım karabekir, refet belen, rauf orbay) yeniden kazanma, onlarla tekrar dostluk kurma çabası içindeydi. babanızın onları yeniden kazanmaktaki amacı neydi?

erdal inönü: amacı açık: "atatürk öldü. bir büyük savaş karşısındayız. acaba devrimleri yaşayabilecek mi?"

şimdi eskiye dönülecek, şeriat gelecek korkuları var. batı'da da böyle bir beklenti var. eskiye dönmek isteyen, birikmiş, bastırılmış bir muhalefet var. onlar çeşitli entrikalar yapabilirler. onlara karşı durmak için birlik gerekir. bunlar tanınmış insanlar. onları kazanması, bu gerici muhalefete karşı onlarla birlikte karşı durabilmesi önemliydi. ben de olsam öyle yapardım.

atatürk'ün büyük gücü ortadan kalkınca iş başına geçen insan güçlenmek ister. maksadı oydu sanıyorum ve onda başarı sağladı. hepsi beraber çalıştılar, atatürk ilkelerine karşı bir şey söylemediler ve devrimlerin yaşamasına yardımcı oldular. 

inönü-atatürk kavgası 

erdal inönü: bu konu sık sık açılır: "niye kavga ettiler?" diye sorarlar. ben de derim ki: "asıl nasıl bu kadar uzun zaman beraber çalıştıklarını sormak daha iyi bir soru olur. çünkü bunun örneği çok az dünyada. böyle devrim yapan, yeni devlet kuran bir başbuğ, bir başkan, yanındaki insanları sürekli değiştirir. böyle bir liderin, yıllarca değişmeyen birisi ile çalışması çok az görülen bir şey; ama türkiye'de bu olmuş.

atsızcılar 

erdal inönü: hasan ali yücel'in milli eğitim bakanlığı zamanında ankara'da bir dava oldu. nihal atsız, o akımın başındaki insandı. turancılıkla ilgili yazılar yazardı. hasan ali bey, onun aleyhinde bir dava açtı galiba. dil fakültesi'nde nümayişler oldu. öğrenciler rektörü istifaya zorladılar. onun üzerine nihal atsız ve çevresi, fakültedeki pertev naili boratav, niyazi berkes, behice boran gibi bazı hocaları "komünistlik propagandası yapmakla" suçladılar. fakülte kurulu "onlar derslerini veriyorlar. doğru dürüst bilim yapıyorlar. suçlu değiller" diye karar verdi. fakat haklarında yazılanlar o kadar aleyhlerinde bir intiba yarattı ki meclis onların kadrosunu kaldırdı. onlar da bunun üzerine avrupa'ya gittiler. tabi onların gidip fransa'da yaşamak zorunda kalması büyük kayıp oldu.

1946 seçimleri

can dündar: 1946 seçiminin hileli olduğu çok yazılıp söylendi. sizin gözleminiz var mı?

erdal inönü: evet, muhalifler bazı usulsüzlükler olduğunu söylediler çok. babam o eleştirilere de üzülüyordu gördüğüm kadar. aslında görünen bir usulsüzlük yoktu; ama daha seçim biter bitmez celal bayar bir demeç verdi ve "istanbul'dan başlayarak çok önemli usulsüzlükler, hileler yapıldığını" söyledi. ondan sonra bu suçlamalar hep devam etti. oysa söylenen usulsüzlüklerin hepsi gerçek bile olsa, seçimi kazanmalarına yetmiyordu; çünkü zaten o kadar çok adayları yoktu. belki birkaç tane daha fazla milletvekili çıkarabilirlerdi; ama iktidar olmalarına olanak yoktu. yani seçimin sonunu etkileyen bir usulsüzlük değildi bu. ama tabi seçimde dürüst olmak gerekir. bir tane olsa bile usulsüzlük olmamalı. o bakımdan eleştirilerin bir kısmı herhalde doğruydu.

örgütlerin fazla bir şey yapmasına pek imkan yoktu. çünkü karşı partilerin örgütleri birbirini kontrol eder. kimseyi suçlamak istemem; ama bazı bürokratların rahatsız olabilecekleri ihtimali akla yatkın geliyor. çünkü ilk defa bir seçimle, yıllardır iktidarda olan parti yerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. bu olmasın diye işgüzarlık yapmış olabilir bazı illerdeki yöneticiler. yeni bir rejime geçerken buna alışmak kolay değildi. daha önce "devleti, partiyi kollama" alışkanlığı kazanmış insanlar, birdenbire kolladıkları partinin zor durumda kaldığını görüyorlar ve bir şey yapmak istiyorlar. ben bunu normal karşılıyorum. mesele, bunun doğru olmadığını söylemeye devam etmekti. ondan sonraki seçimlerde de zaten olmadı.

dp karşısında alınan yenilgi

can dündar: siz bu seçim yenilgisini neye bağlıyorsunuz?

erdal inönü: değişiklik isteği. babamın bana yazdığı cevap mektubunda da vardı: "birçok neden söyleniyor, 'şu yüzden, bu yüzden kaybettik diye'; ama bence bu toplumun normal değişim isteğidir. o yüzden kaybettik. bundan sonra görevimize devam edeceğiz" diyordu. bence de mesele oydu. değişim isteği normal bir istektir. yoksa 2. dünya savaşı'na girmemek, aslında inanılmaz bir başarıydı. onu yapmış bir devlet başkanının tekrar seçilmesi beklenirdi; ama olmadı. toplumlar geçmişi düşünmüyorlar. churchill de savaşı kazandı, seçimi kaybetti biliyorsunuz; bundan büyük örnek olamaz.

27 mayıs 1960

erdal inönü: babam memnun değildi durumdan. üzülmüştü demokrasiye olanlara. bir kesinti. o kadar uğraşarak, muhalefetin bütün sıkıntılarını göğüsleyerek seçime hazırlanırken böyle bir şey olması aslında onun için bir şoktu.

erol ağagil anlattı bana: 27 mayıs'ta teğmenmiş. ihtilal olunca harp okulu'nun alay kumandanıyla beraber mebusevleri'ne, babamın oturduğu eve gelmişler. babamın yanına çıkmışlar. alay kumandanı babama selam vermiş, kim olduğunu söylemiş. onun üzerine babam ona fırsat bırakmadan "çok kötü bir iş yaptınız" demiş. albay izah etmeye çalışınca da "çık dışarı" demiş. ağagil, "biz konuşamadan çıktık" diye anlattı. dedi ki: "o zaman herkes çok mutluydu, herkes bizi kutluyordu. bir tek ismet paşa 'çok kötü bir iş yaptınız' dedi bize."

bunu ben de sonradan fark ettim.

demokrasi yolunda çok zorluklardan geçiliyor; o yolu bırakmamak lazım. bıraktığın zaman baştan başlıyorsun çünkü. o bakımdan, olmasaydı daha iyi olurdu. baskılar, sıkıntılar oluyor ama o çerçeveyi bozmamak lazım. eninde sonunda o baskılar geçiyor ve halkın iradesiyle daha iyi noktalara geliniyor; ama kesinti yaptığınız zaman baştan başlıyorsunuz. zaman kaybından başka bir şey değil.

can dündar: ismet paşa, eleştirilerin gerçek hedefinin atatürk olduğunu; ama onu eleştirmeye cesaret edemeyenlerin kendisine saldırdıklarını söylerdi.

erdal inönü: evet. atatürk'e dil uzatmaya çekiniyorlardı ama atatürk döneminde yapılan, beğenmedikleri her şeyi babama yüklüyorlardı. babam da bunu zevkle karşılıyordu. "atatürk'ün şöhreti zarar görmesin" diye bütün sorumluluğu üzerine almaya, cumhuriyet dönemi icraatını savunmaya devam etti ve sonunda da başarı sağladı. atatürk'ün şöhreti artarak devam etti. bu, bence önemli bir başarıydı.

1989 belediye seçimleri ve iski skandalı

can dündar: 1989 belediye seçimlerinde ankara, istanbul, izmir'i almıştınız.

erdal inönü: evet, bizim için en büyük zafer oydu. büyük kentlerin çoğunda kazandık. özellikle istanbul'da nurettin sözen'in kazanması büyük sürpriz olmuştu. kimse beklemiyordu. aday olmak, sözen açısından cesaretti; ama iyi kampanya yaptı ve kazandı. tabi çok mutlu olduk. özal çok üzüldü. galiba keçeciler, "üzerimizden silindir geçti." gibi bir şey söylemişti.

sonra özal, "aldıkları belediyeler sonunda başlarına bela olacak." gibi bir şey söyledi. ama tersine, shp'li belediye başkanları çok başarılı hizmetler yaptılar.

can dündar: ama iski skandalı özal'ı haklı çıkardı.

erdal inönü: o mesele, aleyhimize kaynayan bir kazan oldu. benim orada bir kusurum yoktu; ama sonunda gene üzerimize kaldı. oysa daha duyar duymaz onu mahkemeye vermiştik. hepsi mahkum oldu. yani gerekeni yaptık; ama mesele kapanmadı. nedense iş aleyhimize döndü. sosyal demokrat partilerin böyle bir kaderi var. batı'daki sosyal demokrat liderlerden bir ikisi de söylemişti bunu: böyle olaylar orada da oluyordu ve "her nasılsa" diyorlardı, "sağdaki partiler böyle bir suistimal yaparlarsa unutulup gidiyor; ama bizden birisi yaparsa en başta kamuoyu affetmiyor." hep bize onu söylüyorlar. herhalde sosyal demokrat partiler erdemli olma iddiasındalar. ama ötekilerin öyle bir iddiası yok. onlar herkesi kazandırmak iddiasıyla yola çıkıyorlar. o, daha güvenlikli bir yaklaşım.

11.11.2011

çılgın palmiyeler

william faulkner

tüm kötülüklerin kaynağı, bizim tutumluluk, çalışkanlık, bağımsızlık gibi baş erdemlerden saydığımız şeylerdir.

insanın kaldırabileceği yalnızlığın bir sınırı vardır, bunun ötesinde yaşanamaz.

iki insan arasındaki aşk ölür, derler. bu doğru değil. aşk ölmez. eğer ona layık değilsen seni bırakır gider. o ölmez; ölen sen olursun. aşk deniz gibidir. sen işe yaramaz biriysen, sularda kötü bir koku çıkarmaya başlarsan, o zaman deniz, dışarıda bir yerde ölmen için kusar atar seni.

tüm erdemlerimizi, en katlanılabilir yönlerimizi -düşünmeyi, ılımlı olmayı, tembellik etmeyi, başkalarının işine karışmamayı, bedensel ve zihinsel anlamda hazımlılığı, bedenin zevklerine -yemeye, sindirdiklerini boşaltmaya, sevişmeye, güneşlenmeye- öncelik veren bir bilgeliği hep aylaklığa borçluyuz.

dünyada bedensel zevklerle boy ölçüşebilecek, onlardan daha iyi -yeryüzünde bize biçilen kısa ömür boyunca son nefesimizi verinceye kadar yaşamaktan, varlığının bilincinde olmaktan daha iyi- hiçbir şey ama hiçbir şey yoktur.

erkeklerin tersine, kadınlara çekici gelen şey, yasadışı aşkın büyüsü ya da iki kişinin suçlanıp lanetlenerek toplumdan, tanrı'dan sonsuza kadar kopmalarına, dönüşü olmayan bir yalnızlığa gömülmelerine yol açan ateşli bir tutku değildir; onlara çekici gelen, yasadışı aşkın güçlükleriyle başa çıkabileceklerini göstermektir; çünkü kadınlar yasadışı aşkı alıp ona saygınlık kazandırmak, lothario gibi bir çapkını alıp kendilerini ayartan buklelerini keserek, onu sıradan yemeklerle yetinen, banliyö treniyle işine gidip gelen saygın bir kimseye yakışır düzgün bir yaşama alıştırmak için karşı konulmaz bir istek duyarlar ve bunu yapabilecekleri konusunda -tıpkı bir pansiyonu işletebilecekleri konusunda olduğu gibi- sarsılmaz bir inanç sahibidirler.

mesleğimizi, sevdiğimiz için seçmiyoruz; bizleri kırıkçı-çıkıkçı, tezgahtar, afiş asıcı, vatman ya da ucuz roman yazarı yapan şey, saygınlık kazanmak isteğidir.

paranın yalnız tek bir dili vardır.

aşk böyle devam edemez. günümüz dünyasında aşka yer yok. insanlar hayatlarından çıkardılar aşkı. bunu yapmaları uzun zaman aldı; ama insanoğlu yeni şeyler icat etmekte sonsuz bir beceriye sahiptir; bu yüzden, tıpkı isa'dan kurtulduğumuz gibi aşktan da kurtulduk sonunda. tanrı'nın sesi yerine radyolarımız var; hepsini ileride layık olabileceğimiz bir aşk uğruna harcamak üzere aylarca, yıllarca tasarruf edip sakladığımız tüm duygusal birikimimizi kuruşlara bölebiliyor, otomatik makinelerden çiklet ya da çikolata alır gibi, sokak başlarındaki gazete bayilerinden iç gıcıklayıcı yayınlar alıyoruz. isa bugün yeryüzüne dönecek olsa, biz kendimizi savunmak, kurup geliştirmek için iki bin yıldır uğraştığımız, uğrunda acı çektiğimiz, öfke, çaresizlik ve dehşet içinde çığlıklar atarak can verdiğimiz o kendimize benzeyen uygarlığı haklı göstermek ve korumak için isa'yı hemen çarmıha germemiz gerekirdi; eğer aşk tanrıçası venüs bugün yeryüzüne dönse, bir metro istasyonunun tuvaletinde müstehcen fransız posta kartları satan üstü başı kir pas içinde bir adam olurdu.

zaman; gerilim hattındaki elektrik akımı gibi, hatırladığımız şeylerin içinden geçerek ilerler; gerçek, gerçeğin ancak bildiğimiz kadarıyla ilişkili olarak vardır; bunun dışında zaman diye bir şey yoktur.

insanlarda, doğuştan, hiçbir zaman kurtulamadıkları bir içgüdü vardır ve bu onları, para vererek bilgisinden, becerisinden yararlanmaya çalıştıkları doktor ya da avukattan bile gerçeğin bir bölümünü saklamaya zorlar.

şimdiye kadar erkeklerin birbirlerine arka çıkmadıklarını hiç görmedim; yeter ki yapmak istedikleri budalaca bir şey olsun.

canı cehenneme kadınların.

kontrat

henri troyat

geniş halk toplulukları, suç ve ceza'yı saf bir coşkunlukla karşıladı. bir polis romanına, duygulu bir öyküye, psikolojik bir teze benzeyen suç ve ceza geniş okur yığınlarını memnun etti. dostoyevski'yi ilk başta çok anlamadılar; ama "art düşünce"siz hayran oldular. yazarın adı ağızlardan düşmüyordu. dostoyevski, turgenyev'le tolstoy'un yanında tutuluyordu. bu, zaferdi.

ama bu ün, dostoyevski'yi para sıkıntısından kurtaramadı birden. yayıncı stellovski'ye kasımda teslim etmek zorunda olduğu yayımlanmamış romanın daha ilk satırını bile yazmamış olduğu gibi, teslim günü de yaklaşıyordu. 1 ekim'de dostu miliukov dostoyevski'yi ziyaret eder.

"bir sigara tüttürerek, odanın içinde, iri adımlarla gidip geliyordu. şaşırmış bir durumdaydı."

"neniz var?" diye sordum.

"korkunç bir şey bu, mahvoldum." diye yanıtladı yürümeyi bırakmadan.

"ne? ne var?"

"nasıl bir kontrat bağlıyor beni stellovski'ye biliyor musunuz?"

"bana bir kontrattan söz etmiştiniz ama, koşulları bilmiyorum."

"öyleyse bakınız!"

"yazı masasına yaklaştı, oradan bir kağıt alıp bana uzattı, sonra yeniden yürümeye koyuldu."

"dehşet içinde kalmıştım. dostoyevski, önceki yapıtları için sudan ucuz bir fiyat kabullenmekle kalmıyordu yalnız; ama kasım ayı için, yani kontratın imzalanmasından beş ay sonra, "hiç olmazsa büyük boy basılmış 10 yapraklık yayımlanmamış yeni bir roman" teslim etmek zorundaydı. bunlar olmazsa, yayıncı stellovski, onun ileride yazacağı kitapları ücretsiz yayımlama hakkını kazanıyordu.

"bu roman epeyce ilerledi mi?" diye sordum.

"yazılmış tek satır yok."

allak bullak olan miliukov, birkaç dostu toplayıp bölümleri aralarında paylaşarak kitabı elbirliğiyle yazmayı öneriyor.

"hiçbir vakit, başkasının yapıtına imzamı koymayacağım." diye karşılık veriyor dostoyevski.

o vakit miliukov romanı stenografa yazdırmasını salık veriyor. ama dostoyevski duraksıyor. acaba bu yeni çalışma yöntemine uyabilecek midir? öte yandan, bu işi kıvırabilecek bir sekreter bulabilecek midir?

"bu işle ben ilgileneceğim!" diye bağırıyor miliukov.

ertesi gün, 2 ekim'de miliukov, kadınlar için stenografi kursu yöneten olşin'in evine gidiyor ve ona meseleyi açıyor. 3 ekim akşamının saat altısında olşin, öğrencilerinden birine yaklaşıyor ve ona açıkça şöyle diyor:

"anna grigoriyevna, küçük bir stenografi işi kabul eder misiniz? bana birisini bulmamı rica ettiler. ben de sizi düşündüm."

4 ekim 1866'da anna grigoriyevna snitkin, erkenden baba evinden çıkıp gastini dvor'un kırtasiyeci dükkanından birkaç kurşun kalemle bir çanta satın alıyor ve küçük bir sokakta dostoyevski'nin evine doğru yola koyuluyor. anna grigoriyevna 20 yaşlarında, kül renkli, içten ve neşeli iki güzel gözün aydınlattığı yüzü solgun, küçük bir genç kızdır. iyi bir ailedendir. mari ortaokulu'nu altın madalyayla bitirmiştir. annesi onun bir yazara sekreterlik etmesini kabul etmişse, bunun başlıca nedeni babasının sağlığında, dostoyevski'nin coşkulu bir hayranı olmasındandır. gerçekte, bu dostoyevski nasıl bir adamdır acaba? babasının bir çağdaşı olmalı; çok şişman ve dazlak kafalı bir bey mi, yoksa çok uzun boylu, çok zayıf, çok sert birisi mi? genç kız dostoyevski gibi ünlü bir yazarla "birlikte çalışmak" düşüncesiyle son derece heyecanlıdır. dostoyevski onu pek budala bulmayacak mıdır? yapıtlarından söz açmasını becerebilecek midir? insancıklar'ın kimi kişilerinin adlarını unutmuştur. bu konuda ona bir şeyler sorarsa ne yapmalı? unuttuğunu itiraf etmeli mi, yoksa dalgınlığa mı getirmeli?

saat on birde alonkin yapısı önünde duruyor. suç ve ceza'daki raskolnikov'un evini az çok andıran ve küçük küçük birçok konutun meydana getirdiği büyük bir yapıdır bu.

"kubbenin altında, ikinci katta" diye yanıtlıyor kapıcı. kaç yaşında olduğu belirsiz bir hizmetçi kadın onu çalışma odasına alıyor. burası bir divan, birkaç sandalye ve bir yazı masasıyla, gösterişsizce döşenmiş büyük bir odadır. oturur oturmaz kapı açılıyor; fedor mihailoviç dostoyevski, gecikmiş olmaktan özür dileyerek içeri giriyor.

"orta boyluydu" diye yazıyor anılarında anna grigoriyevna, "açık kestane renginde; hatta kızıla çalan saçları iyice briyantinlenmiş ve dümdüz taranmıştı. ama bu yüzde beni en çok şaşırtan gözlerdi. dostoyevski, oldukça yıpranmış mavi kumaştan bir ceket giymişti. ama gömleğinin yakasıyla kolları kar gibi aktı." ilerliyor. yorgun, üzgün, yitik bir hali vardır. gerçekten, bir gün önce şiddetli bir sara nöbeti geçirmiştir ve henüz tamamıyla iyileşmemiştir.

neşesiz bir sesle, anna grigoriyevna'dan oturmasını ve rus ulağı'ndan bir parça yazmasını rica ediyor. çok çabuk okuyor, genç kız protesto ediyor:

"hiçbir vakit böyle konuşulmaz!"

birazdan, anna stenografi yazısını düzyazıya çevirirken dostoyevski, odanın içinde bir aşağı bir yukarı dolaşıyor ve sabırsızlanıyor:

"ne de uzun sürdü! kopya etmek için bu denli zaman gereksin, olur şey değil!"

yazıyı inceledikten sonra sekreterinin bir noktayı unuttuğunu görüyor ve bir noktalama işaretini de yeterince belirtmediğini söylüyor.

"böyle olmaz! olmaz bu böyle! her neyse, bugün yazdırmama imkan yok. yarın geliniz."

"ah! anneciğim! bu dostoyevski'nin sözünü etme bana!" diye bağırıyor anna grigoriyevna evine girerken.

ertesi gün gene geliyor, bu kez çalışma daha iyi yoluna giriyor. fedor mihailoviç yeniden kavuştuğu bir neşeyle kumarbaz'ın ilk bölümlerini yazdırıyor. vakit vakit, genç kıza kimi anılarını anlatmak için duruyor: çocukluğu, tutuklanması, darağacı, sibirya.. çok acı çekmiş, çok düşünmüş, bununla birlikte kendisine karşı bir ilgi gösteren bu adamı anna, hayranlıkla, heyecanla dinliyor.

"dün kaç sayfa yazdık? kararlaştırılan günde bitirecek miyiz?"

roman ilerliyor. ve dostoyevski'ye bir güven geliyor azar azar. bu çok taze, çok sevimli genç kızın yanında çalışmaktan garip bir tat alıyor. ona bir aşk romanı yazdırmak da ayrıca, tadına doyulmaz bir işkence ekliyor serüvene. özenle çalışan bu yumurcağın karşısında fedor mihailoviç, şehvetle, ürke ürke anımsıyor eski genç ve şımarık sevgilisi polin suslova'nın kibirli yüzünü. bu eski sevgilisinin küçük adını da romanın kadın kahramanına veriyor.

romanın merkez kişileri olan polin ve aleksi'den başka, kumarbaz'ın belirtilmeye değer çok tuhaf bir kişisi daha vardır: generalin, altın babası olan, ölümünü bütün ailenin dört gözle beklediği yaşlı halası "babulenka"dır bu. günün birinde ardında bir yığın hizmetçisiyle, bir kumarhaneler kentine ayak basıyor. buyruğu üzerine, koltuğuyla onu gazinoya dek götürüyorlar, dizginsiz bir tutkuyla oynamaya koyuluyor. "büyükanne yerinde duramıyordu; döner tablanın bölmeleri arasında zikzaklar yapan bilyeyi ateşli gözlerle izliyordu; bir ara, oyun yöneticisinin, beklenen sıfır yerine 36 demesiyle masaya bir yumruk bile indirdi." hatırı sayılır bir kazancı hemen yutup yok eden büyük bir kayıptan sonra babulenka kentten meteliksiz ayrılıyor.

okurken, baştansavma yazdırıldığı açıkça görülen, çalakalem çırpıştırılmış bu roman dostoyevski'nin iki tutkusunu sunuyor bize: polin ve kumar.

kumarbaz'ın sayfalarını çevirirken, suslova'nın günlüğünün bir kopyasını gözden geçiriyor sanır insan. doyurulmamış bir sevginin havası, ani mizaç değişmeleri, tutkulu tüm değişmeler aynıdır.

romanın kahramanı, "sizin karşınızda tüm onurumu yitiriyorum." diyor sevgilisine; dostoyevski de bu tümceyi sık sık tekrarlamak zorunda kalmıştır polin'e.

"onu kollarıma aldım, önünde diz çöküp ellerini, ayaklarını öptüm" diye yazıyor dostoyevski kumarbaz'da. "ayaklarımın dibine yığıldı, dizlerimi kucaklayıp sıkarak ve yüksek sesle hıçkırarak haykırdı: "seni yitirdim, biliyordum bunu.." diye yazıyor suslova günlüğünde.

bunun gibi birçok karşılaştırma yapılabilir.

kumara merak sarmasına gelince, dostoyevski onu bize, heyecan verici tek formülle açıklıyor: "alınyazısına meydan okumak, onunla alay etmek, ona dil çıkarmak isteğini duydum."

alınyazısı nasıl onunla oynuyorsa, onun da alınyazısıyla oynamasına izin veriyor rulet. rulet sayesinde "duvar"ı aşıyor. mantıksızlığın, eksiksiz olanağın, rastlantının alanı içine düşüyor. "iki kere iki dört eder"in anlamı yok artık. en ustalıklı oyunların bile, rastlantının sayısız kaprisleri karşısında borusu ötmüyor. kumarda ama sadece kumarda hiçbir şey hiçbir şeye bağlı değildir.

kumar, fiziksel dünyada ilk özgürlük denemesidir.

25 günlük mutlu bir çalışma döneminden sonra, 30 ekim 1866'da, kumarbaz basılmaya hazırdır. 1 kasım'da dostoyevski elyazısını teslim etmek üzere stellovski'nin evine gidiyor. yayıncı daha önce davranmıştır: taşraya gitmiştir; hizmetçileri dönüş gününü bilmiyorlar ve yayınevindeki servis şefi de, bu konuda bir emir almadığını ileri sürerek romanı kabul etmiyor. işte o vakit, yönetim çevresinin komiserliğine gitmek geliyor dostoyevski'nin aklına ve kitabını, gereğince imzalanmış ve tarihi yazılmış bir belge karşılığında, nöbetçinin eline teslim ediyor.

tuzak başarısızlığa uğratılmış, ısmarlanan iş yapılmıştı; gelgelelim dostoyevski tamamıyla memnun değildi.

10.11.2011

arefe

ivan turgenyev

gerçek dünyaya, eski ustalara ve klasiklere baktım; sonra, kendi zırvamı kırıp attım.

hoşuna gitmek istediğimiz bir kimseyle konuşurken, böylelikle kendimizi övdüğümüzden hemen hemen hiç kuşkulanmadan, dostlarımızı överiz çoğu kez.

şu karıncaların, böceklerin ve öteki bay böcekgillerin ciddiyeti yok mu, beni dünyada en çok şaşırtan budur. öyle tumturaklı bir tavırla koşturup duruyorlar ki, sanki bir önemi var yaşamlarının! düşünün bir; varlıkların en yücesi, kralı olan insanoğlu onlara bakmaya zaman buluyor ama, bu onların umurunda bile değil. sonra, herhangi bir sivrisinek, bu en yüce varlığın burnuna konuyor ve onu yiyecek olarak kullanıyor. bu, onur kırıcı bir şey. bu açıdan bakarsak, böceklerin yaşamı bizimkinden niye daha kötü olsun? biz kendimizde, kurum satmaya hak görürken, onlar niye bu hakkı görmesinler kendilerinde?

her güzellik elle tutulmaz, yakalanmaz. eski ustalar, güzelliğin peşinden koşmadılar. bu, onların yapıtlarında, kendiliğinden vardı. onlar tüm dünyayla ilgiliydiler.

doğa her zaman bizde aşk gereksinimi uyandırmaz. onun bize kızdığı da olur. korkunç.. evet, ulaşılmaz sırlar anıştırır. bizi kendine çekip yutacak olan o değil midir? hiç durmadan yutmuyor mu bizi? onda yaşam kadar ölüm de vardır ve ölüm de yaşam kadar gür bir sesle konuşur.

ölüm, ağıyla balığı yakalayan ve onu bir an için suya bırakan balıkçıya benzer. balık yüzmektedir ama, ağa düşmüştür bir kere; balıkçı dilediği zaman çeker onu.

oyun

oğuz atay

ülkemizde çok oynanan bir oyun: beni 'tanı', seni 'tanırım' (karşılıklı sırt okşama).

"her oyun hiç yoktan iyidir." ilkesine dayanıyoruz. (çocuk kaldığımıza bir örnek) oyunlar ciddi, hatta vahim olabilir, insanların hayatı söz konusu olabilir; oynayanlar da kendilerini ölesiye ciddi hissedebilirler; fakat bir oyun, gerçek yaşantının, gerçek ilişkinin yokluğunda onun yerine geçen bir şeydir. sınırlamalar, çekinmeler oldukça bu gerçek işlerin varlığı tehlikededir (sevgi dolu yaratış eksikliği). bütün kötü oyunlar, iyi düzenlenemeyen zamanın yol açtığı can sıkıntısının sonucudur.

9.11.2011

house m.d.

her ölüm bir trajedidir.

koku hafızayı canlandıracak en güçlü uyarıcıdır.

yalan söylemek için onlarca neden vardır; ama gerçeği söylemek için tek bir neden.

dindarlık, mantıksız inancın ve nedensiz umudun bir semptomudur.

hiçbir şey önemli değildir. hepimiz karafatmalarız. nehir yatağında ölen antiloplarız. yaptığımız hiçbir şeyin önemi sonsuza kadar sürmez. hepimiz uçakların içindeyizdir. hayat tehlikeli ve karmaşıktır. ayrıca aşağısı da oldukça uzaktadır.

bu ülkede milyonlarca insan yaşıyor. eğer herkesin yaptığı şeyi yaparsam, o zaman kimim ben?

hediyeler bize bir insan hakkında ne kadar az bilgi sahibi olduğumuzu gösterirler.

insanlar öğrenmez, değişmezler. değişmeyi isterler. buna ihtiyaç duyarlar. yani başarıyla tedavi olan alkolikler yok. onlar hala alkolikler. yaşadıkları sürece alkol almıyorlarsa, bunun tek nedeni yeterince uzun yaşamamalarıdır.

bir kadına ilgi duymayan erkekler genellikle bunu iyi davranarak örtbas etmeye çalışırlar.

insanlar hakkında olumlu düşünmek onları iyi yapmaz.

mesele acı değil. mesele bir başkasına karşı tamamen açık ve zayıf olmak. birine tamamen güvenmek insanı değiştiriyor.

neyzen tevfik

salah birsel

sait halim paşa; ozanları, sanatçıları çokça sever. sık sık onları evinde toplar. naci sadullah'ın anlattığına göre paşa, neyzen tevfik'in neyine, şiirine, nüktelerine de tutkundur. onu da sık sık konağına çağırır, büyük ağırlık gösterir. kendi sofrasında fena halde sarhoş olup sızdığı bir gecenin sabahında ise neyzen'den bir daha içki içmeyeceği üzerine kesin söz ister. neyzen hık mık ederse de paşa'yı çokça sevdiğinden bir daha rakının damlasını ağzına koymayacağına söz verir.

yine ozanların, bilginlerin toplandığı bir gün paşa, neyzen'i de çağırır. bakar ki neyzen'in ayakta duracak hali yok.

"hani söz vermiştin? hani ağzına damlasını koymayacaktın?"

"vallahi billahi ağzıma bir damla içki koymuş değilim."

"inanmam. şöyle yakın gel de bir hoh de bakalım."

neyzen iyice sokulur. paşa'nın burnuna olanca soluğunu boşaltan bir hoh fırlatır. hayret! neyzen'in ağzı gerçekten de içki kokmuyordur. paşa şaşkın:

"bu nasıl iş neyzen?"

"sen kokusunu alıp da anlamayasın diye içkiyi alttan tenkiye ettirdim. insan biraz dişini sıkıp da aldığını çıkarmazsa, işte böyle, tıpkı yukardan içmişçesine mest oluyor, paşam."

8.11.2011

kaf dağının önü

murathan mungan

kitapların aydınlığının, ışığının herkesten esirgendiği toplumlarda kaçınılmaz bir yazgı gibi yalnızlık.

başarı, mutsuzluklara karşı en etkili ilaçtır.

insanlar aldıkları kitapların hepsini okuyamayacaklarını kendileri de bilirler; ama ömürlerinin gene de böyle bir olanağı sunabileceğini düşünmek isterler.

dünyada güzel olarak ne yapılmışsa halka rağmen yapılmıştır.

karl marx: lanetlenmeyi göze almayan bir insan hiçbir şey yapamaz.

inanılmaz öyküler yaşanır her gece. gece; karanlık, siyah ve günahtır. ve her sabah bunların acısı -kendiliğinden ya da sabahın pusuyla- diner. pus, yaşamımızı, yaşadıklarımızı kolaylaştıran büyüdür. büyüsüz ve oyunsuz sürdüremediğimiz bir şeydir yaşam. sabaha doğru bütün intiharlar ertelenir. intihar ideolojisi sabahla birlikte büyüsünü yitirir. kara büyüsünü. çünkü gecenin peçesi, düşmüştür yüzünden. ve gecenin, peçesi düşmüştür yüzünden.

"bir tek şiir yapar sözcüklerin ilk gecesini yeniden
delilik gibi, albatros gibi, kuğu gibi yeniden"

dünyanın bütün sloganlarından tiksiniyorum. tümünde insanı ahmaklaştıran, gerçeği daraltan, hayatı kısırlaştıran bir şey var. her tür slogan bir putperest duası.

türkiyeli her kıza hayat, apışarası nizamnamesiyle öğretilir.

türkiye'de kadın meselesi falan yok. türkiye'de erkek meselesi var. kadınlar ezile büzüle de olsa iyi kötü bir denge kurmuşlar kendilerine, yaşayıp gidiyorlar. ya erkekler? onlar ne kadar zavallı, ne kadar çaresiz, ne kadar korunmaya muhtaçlar? bomboş bir böbürlenmeyle geçiyor bütün hayatları. bir kuruntuyla yaşıyorlar, bir temel kuruntuyla. erkek olmak uğruna neler yitirdiklerinin farkında bile olmadan ölüp gidiyorlar. bütün hayatları bir gün düzülebilecekleri paranoyası içinde geçiyor. kendilerinin de düzülebilir bir varlık olduklarını bilmenin korkusunu, dehşetini hayatları boyu taşıyarak yaşlanıyorlar.

başkalarını dertli gördüğümüz zaman seven insanlarız biz.

biz her hesaplaşmasını içki masalarına erteleyen bir toplumuz. zayıf anlarımızda içtenleşiyoruz çünkü. güçsüz, yenik anlarımızda. içtenliğimiz bile yenikliğimize bağlı.

insan hayatı uzun, insan hayatı düpedüz bir yalanmış.

bize, bizden başka sahip çıkacak kimse kalmadı. bütün yaptığımız müsveddeleri yaşama çabasından başka bir şey değil. yaşadığıyla da, yazdığıyla da müsveddelerin insanıyız hepimiz.

nefret, kalıcı bir duygudur. giderilemez. intikam bile azaltmaz onu. kurşuna dizmekle yetinmeyip daha sonra tekmeleyenlerin davranışları bunu açıkça gösterir.

erkeklerin zaman halleder dediği şey, çoğu kez her leyin tavsamasıdır. erkeklerin konuşmaya değil, kazanmaya ihtiyaçları vardır çünkü. her erkek eğitim düzeyine göre kazanmanın oyunlarını belirler, kurallarını koyar.

kazanmak için yaptığımız birçok şeyin aslında kaybettirdiğini anlamakta neden bu kadar güçlük çekeriz?

türkiye'nin bütün reklamcılarının solculardan çıkması, solculuktan önce reklamcılığı öğrendiklerindendir. satılan mamul değişmiştir ama pazarlamacılıkta aynı üstün yetenek! aynı üstün teknik! reklamcılıkta sosyalist yaratıcılık! başarınızın garantisi!

kendilerine yalan söylemeyi beceremeyenlerin, bildikleri doğruları sonuna kadar götürmekten başka çıkarları yoktur.

7.11.2011

cehennem

john berger

cehennem para babalarının icadıydı; amacı, yoksulların dikkatini mevcut sefaletlerinden saptırmaktı. ilk olarak, bundan bile daha beter bir durumda olabilecekleri tehdidini sürekli yineleyerek. ikinci olarak, itaatkar ve sadık olanlara, başka bir hayatta, tanrı'nın krallığında, bu dünyada servetin satın alabileceği bütün her şeyin, hatta daha fazlasının onların olacağını vaat ederek.

cehennem korkusu olmasa, kilisenin gösterişçi zenginliği ve amansız gücü açıktan açığa sorgulanabilirdi; çünkü kutsal kitabın öğretileriyle açık bir tezat oluşturuyordu.

cehennem, servet birikimine bir nevi kutsallık ihsan etmiştir.

günümüzde cezalar mertebe atlamıştır. öte dünyadaki cehennemi hatırlatmaya gerek yoktur artık. dışarıda bırakılanlar için bu dünyada bir cehennem inşa edilmektedir; tam da aynı şeyi ilan etmek için: ancak zenginsen hayatta olmanın bir anlamı vardır.

günümüzde, hayatımızda sonsuz bir nizamsızlığa mahkumuz. bunu bize dayatanlar nizamsızlığımızdan korkuya kapılıyorlar. bu yüzden de bizi dışarıda tutacak duvarlar inşa ediyorlar. yine de duvarları asla o kadar uzun olamaz; etraflarından, üzerlerinden, altlarından geçmenin bir yolu bulunur.

stolz

ivan gonçarov

stolz oblomov'la aynı yaştaydı. o da otuzun üzerindeydi. devlet memurluğu yapmış, çekilmiş, iş dünyasına atılmış, bir ev ve sermaye sahibi olmuştu. yabancı ülkelerle ticaret yapan bir şirketin yönetim kurulundaydı. sürekli hareket halindeydi. şirketin belçika'ya ya da ingiltere'ye temsilci göndermesi gerektiğinde onu gönderirlerdi. yeni bir plan yapılması gerektiğinde ya da yeni bir fikir uygulamaya konacağında bu iş için o seçilirdi. aynı zamanda sosyal bağlantılarını da koruyor, okumaya zaman bulabiliyordu. bunu nasıl yapıyordu, tanrı bilir..

ingiliz yarış atları gibi kemik, kas ve sinirden oluşuyordu. zayıftı. yanak diye bir şey yoktu. bir damla yağ yoktu. teni düz ve koyu renkti. hiçbir yerinde kırmızılık yoktu. açık yeşil gözleri anlamlıydı.

gereksiz hiçbir hareketi olmazdı. oturuyorsa sakin sakin oturur, bir iş yapıyorsa gerektiği kadar hareket ederdi. vücudunda da bir fazlalık yoktu. pratik hayatı ile manevi gereksinimleri arasında denge kurmayı amaç edinen birisiydi. iki yönü de, zaman zaman kıvrılıp bükülerek ama hiçbir zaman zorlu problemlerle karışıklığa uğramadan birbirine paralel gidiyordu. sebatla ve ciddiyetle yoluna devam etti, kendi yağıyla kavruldu. her gününü ruble harcıyormuş gibi harcadı. zamanını, işini, zihinsel ve duygusal güçlerini ciddiyetle ve sürekli olarak kontrol etti.

neşesini ve üzüntüsünü el ve ayak hareketleri gibi kontrol edebiliyor, onları iyi ve kötü hava gibi görüyordu. sıkıntısı varken çektiği acı, yağmur yağarken şemsiye açması gibiydi. ama o zaman bile ürkek bir şekilde boyun eğmeden çok gurur ve kızgınlık gösteriyordu. problemleri için kendisini sorumlu tuttuğundan bunlara sabırla katlanıyor, kimsenin üzerine yıkmaya çalışmıyordu. yol kenarından kopartılmış bir çiçek gibi sevinçlerinin tadını çıkarır ve dibindeki acı tortuyu tatmamak için daha solmadan atardı. daima basit ve gerçek bir yaşam tarzını amaçlardı ve yavaş yavaş buna ulaştıkça ne kadar güç olduğunu anlıyor, doğru yoldan sapıp tekrar yola girdiği zaman gurur duyuyor ve seviniyordu. "basit yaşamak zor ve ustalık isteyen bir iştir." derdi kendi kendine sık sık. nerede yanlışlık yaptığını, hayat ipinin hangi noktada kıvrılıp düğümlendiğini bulmaya çalışırdı.

her şeyden çok hayalcilikten korkardı. çünkü bir taraftan dost, bir taraftan düşman olan bir ikiyüzlüydü hayaller. inanmadığın sürece dost, inanıp büyüsüne kapıldığın sürece düşmandı. rüyalardan da korkardı. eğer rüyalar ülkesine girmeye cesaret edecek olsa üzerinde "ma solitude, mon ermitage, mon repos" (yalnızlığım, inzivam, rahatım) yazan bir mağaraya giriyormuş gibi hangi saatte ve dakikada çıkması gerektiğini bilerek yapardı. ruhunda rüyalara, muammalı ve gizemli hiçbir şeye yer yoktu. gerçeğin analizi ve objektif olarak doğru olmayan her şey onun için yanlış görme, bir yansıma ve kanıtlanmamış bir durumdu.

doğaüstü şeylerle ilgilenme, bin yıl sonrası için varsayımlarda bulunma gibi merakları yoktu. esrarlı şeylerin eşiğinde inatla durur ve bir çocuk sadakati ya da kuşkulu bir adam tavrı takınmadan sadece bu durumu çözecek bir yasal formül beklerdi.

hayalgücünü olduğu gibi kalbini de dikkatle izlerdi. içine kapandığı dönemlerden sonra, duygu dünyasının kendisi için hala terra incognita (bilinmeyen toprak) olduğunu kabul etmek zorunda kalırdı. süslü yalanlarla soluk gerçekler arasında doğru ayrımı yapabildiği zamanlarda talihine şükrederdi. çiçekler arasında başarıyla gizlenmiş bir yalana aldandığında, düşmeyip sendelediği, kalbi kan ağlamayıp hızla çarptığı, hayatını kara gölgeler kaplamadığı, sadece soğuk soğuk terlediği için sevinirdi. hep belirli bir düzeyi koruduğu için kendini şanslı sayar, duygularının peşinden sürüklendiği zamanlar, duygu dünyasını aşırı duyarlılık ve yalan dünyasından, doğruluk dünyasını anlamsızlıklar dünyasından ayıran ince çizgiyi geçmezdi. ters yöne giderken bile sert fikirlerin, ukalalığın, kalpsizliğin, güvensizliğin çölüne sürüklenmezdi. sürüklense bile bunun üzerine fazlaca düşmez, kesinlikle gerekli olduğu durumlarda özgürlüğünü elde edecek kadar güçlü olduğunu hissederdi. güzellik gözünü kör etmez, bir erkek olarak asaletinden asla taviz vermezdi. hiçbir güzel kadının kölesi olmadı ya da "ayaklarına kapanmadı" ama ateşli zevkler de yaşamadı. hiç kimseye tapmadı, bu yüzden de ruhunun ve bedeninin gücünü korudu, hem iffetli hem de gururlu kaldı. en gösterişli kadını bile kıskandıracak kadar diri bir adamdı.

bu, az bulunan, güzel niteliklerinin değerini biliyor ve kullanırken öylesine cimri davranıyordu ki duygusuz bir bencil izlenimi uyandırıyordu. felaketin içine tepetakla dalıp hem kendinin hem de başka insanların hayatını mahveden insanlar beğenilip kıskanılırken, o kendini kontrol edebilmekle, akılcı davranabilmekle ve ruh özgürlüğünü koruyabilmekle suçlanıyordu. etrafındaki insanlar "tutku her şeyi affettirir, sen bu bencilliğinle hep kendini düşünüyorsun, bakalım bunu kimin için yapıyorsun, göreceğiz." derlerdi.

"birisini buluruz herhalde" derdi düşünceli düşünceli, sanki uzaklara bakıyormuş gibi. tutkunun şiirselliğine inanmaz, fırtınalı kanıtları ve yıkıcı sonuçları kabullenmezdi. ciddi bir yaşam tarzı, idealiydi. insanlar onunla tartıştıkça daha da inatçı oluyor, bütün tartışmalarda aşırı bir fanatikliğe kapılıyordu. "insan hayatının amacı dört mevsimi de ani değişimler olmadan yaşamak, hayat bidonunu tek bir damla bile dökmeden en uzağa kadar taşımaktır. ağır ağır yanan bir ateş, alev alev bir yangından daha iyidir." derdi her zaman. bunları gerçekleştirebildiği zaman çok mutlu olduğunu ama çok zor olduğu için yapabileceğinden pek umutlu olmadığını söylerdi. kendi çizdiği yolu sebatla izlerdi. onun hiçbir şey için kara kara düşündüğünü gören olmamıştı. vicdan azabı çekmezdi. kalbi sıkışmazdı. yeni, karmaşık ya da zor durumlarda soğukkanlılığını kaybetmez, sanki bildik olaylarmış gibi davranırdı. kendi hayatını tekrar yaşıyor, eski, tanıdık yerleri tekrar ziyaret ediyor gibiydi. belinde asılı duran anahtar tomarı içinden kapıyı açacak olan doğru anahtarı seçen bir kahya gibi her acil durumda doğru yöntemi uygulardı. belli bir amacın peşinden gösterilen sebat en değer verdiği şeydi. bu, gözlerinden belli oluyordu. amaçları ne kadar önemsiz olursa olsun sebatlı insanlara hep saygı duyardı. "işte erkek diye buna denir!" derdi. amaçlarının peşinden korkusuzca, yolundaki her engeli atlayarak koşar, ancak önünde tuğla bir duvar yükselir, ayaklarının dibinde geçilmez bir uçurum belirirse geri dönerdi. belki başarırım diye gözleri kapalı uçurumdan atlayacak, kendini duvara doğru atacak cesaretteki insanlardan değildi. önce duvarı ya da uçurumu ölçüp biçer, engeli aşmanın hiçbir yolu yoksa, başka insanların ne söyleyeceğine aldırmadan geri dönerdi. onunki gibi bir karakter ancak onun yaşadığı şartlarda meydana çıkardı.

bizim işadamlarımız hep beş altı basmakalıp modele uymaktadır. yarı açık gözlerle uykulu uykulu etrafa bakarlar, devlet motoruna ellerini koyup herkesin gittiği yolda uyuşuk uyuşuk iterler, ataların ayak izlerinden ayrılmazlar. ama gözlerinin açılacağı ve ciddi adımlar atmaya başlayacakları günler uzak değil.. rus adları taşıyacak kaç tane stolz olacak acaba?

stolz'un oblomov gibi, tüm varlığıyla, her özelliği, her adımıyla kendisinin temsil ettiği şeylere ters düşen bir adamla nasıl bir dostluğu olabilirdi? demek ki zıtlık, karşılıklı bir sevgi yaratmıyorsa da öyle düşünüldüğü gibi bu sevgiye engel de olmuyordu. üstelik onların çocuklukları ve öğrencilikleri birlikte geçmişti, bu da çok önemli iki bağdı. oblomov ailesi bu alman çocuğuna, bol bol dağıtılan bir sevgi sunuyordu, sonra stolz hem fiziksel hem de ruhsal olarak daha güçlüydü. ayrıca oblomov'un doğasında, iyi, saf ve güvenilir olan her şeye karşı sevgi besleyecek bir özellik vardı. onun saf ve çocuksu ruhuyla şu ya da bu şekilde karşılaşan herkes -ne kadar kötü niyetli ve katı olursa olsun- onu sever, eğer şartlar dost olmalarını engelliyorsa, asla unutamazdı.

andrey işlerinden, kalabalıktan, partilerden ya da balkonlardan kaçıp oblomov'un geniş kanepesine kendisini atar, yorgun kalbinin dertlerini açıp dolmuş ruhunu rahat bir sohbetle dinlendirirdi. bu evde, şahane salonlardan kendi sade evine gelen, güneyden, çocukluğunun kayın ormanına dönen bir adamın yaşadığı sakinlik duygusunu yaşardı.

andrey duygularına gem vurmazdı; hatta hayallerinin dizginlerini serbest bırakacak kadar ileri giderdi. sadece ayaklarının yerden kesilmemesine dikkat ederdi o kadar. bu hayallerden uyanınca, ya alman doğası sayesinde ya da başka bir sebeple hayati problemlere pratik çözümler bulurdu. ruhsal olarak güçlü olduğu için bedensel olarak da güçlüydü. çocukken afacan ve oyun meraklısıydı. oyun oynamadığı zamanlarda babasının nezaretinde ciddi işler yapardı. hayallere kapılacak zamanı yoktu. hayalgücüne ve kalbine kötülük işlememişti. annesi hem hayal gücünün hem de kalbinin saf ve temiz kalmasına dikkat etmişti.

gençken güçlerini içgüdüsel olarak korumuştu, böylelikle de neşesini ve canlılığını koruyabileceğini, ruhunun güçlenip, her ne şekilde olursa olsun hayat şartlarına teslim olmayacağını anladı. hayata bir yük olarak değil, görev olarak bakıp seve seve mücadele etti. kalbini ve karmaşık kurallarını derin bir merakla inceledi. güzelliğin hayalgücü üzerindeki etkisini, izlenimlerin duygulara dönüşmesini, belirtilerini, rolünü ve sonuçlarını bilinçli ya da bilinçsiz gözlemledikçe, etrafına bakıp deneyimlendikçe, aşkın dünyayı arşimed'in kaldıracı gibi yerinden oynattığını anladı. aşkın içinde yalanlar ve çirkinlikler olduğu kadar, evrensel ve inkar edilemez doğrular olduğunu gördü. iyi nedir? kötü nedir? aralarındaki ayırıcı çizgi nedir? "yalan nedir?" sorusunda geçmişindeki ve bugünündeki renkli maskelerin geçit törenini izledi. bir gülerek, bir kızararak, bir kaş çatarak aşkın kahramanlarını seyretti: çelik zırhlar içindeki don kişot'lar, elli yıllık ayrılıktan sonra bile sadık kalan ideallerindeki sevgilileri, gül yüzleri, yapmacıksız, iri gözleriyle çobanlar, kuzular, pudralı perukları, dantelli giysileri, zekayla parıldayan gözleri, çapkın gülüşleriyle markiler, kendilerini asan, vuran werther'ler, gözyaşları döken, manastırlara kapanan soluk yüzlü bakireler, gözlerinde vahşi pırıltılar olan bıyıklı kahramanlar, hem saf hem bilinçli don juan'lar, hem aşkın en küçük bir kuşkusundan bile korkan, hem de hizmetçilerini seven uyanıklar.. hepsi.. hepsi.

"gerçek nedir?" sorusuna cevap verebilmek için bir kadına aklıyla ya da gözleriyle, sıradan, dürüst, derin ve koparılamaz bağlarla bağlanmış insanları aradı ama bulamadı. bulduğunu sandığı zamanlar oldu ama sonradan gözleri açıldı. bu onu melankoliye, hatta ümitsizliğe sürükledi. "bu nimetin tamamen bahşedilmediği çok açık" diye düşündü kendi kendine "ya da böyle bir aşkın parlak ışınlarını alan biri utangaç ve ürkek olur, insanlarla tartışmaktansa onlardan saklanmayı tercih eder, belki de sığ topraklarda kök saldıkları için dallarını yayan kocaman ağaçlara dönüşemeyecek olan çiçeklere basıp çamura batıran bu aşksız insanları sırf kendi mutlulukları adına bağışlayıp onlar için üzüntü duyarlar."

evliliğe, kocalara ve karılarına karşı olan davranışlarına bir baktı, hepsinde gizemli bir taraf gördü. bunlarda hep anlaşılmamış, konuşulmadan geçiştirilmiş bir şeyler vardı. erkekler karmaşık problemlerle kafalarını yormuyorlar, evlilik hayatında sanki keşfedilecek ve çözülecek hiçbir şey yokmuş gibi emin ve ağır adımlarla ilerliyorlardı. bazı erkeklerin aşkı evliliğin alfabesi ya da bir çeşit yiğitlikmiş gibi gördüklerini ve bir odaya selam verip girer gibi aşka dalıp sonra da başka konulara atladıklarını görünce, "acaba haklı olabilirler mi? belki de gerçekten başka bir şeye ihtiyaç yoktur." diye düşünürdü kuşkuyla. onlar hayatın baharını sabırsızca harcarlar, içlerinden pek çoğu ömürlerinin geri kalanını sanki onlara aşık olmakla yaptıkları aptallığı asla bağışlayamıyormuş gibi eşlerine yan gözle bakarak geçirirlerdi. bazıları da vardı ki aşk onları uzun yıllar, yaşlanana dek bırakmazdı ama çapkın bir gülümseme de yüzlerinden hiç eksik olmazdı. çoğunlukla insanlar bir çiftlik alıp onu keyfini sürer gibi evliliğe giriyorlardı. kadın evi mükemmel bir şekilde çekip çeviriyordu. ev kadınıydı, anneydi, mürebbiyeydi. aşka, kıvrak zekalı bir çiftçinin güzeller güzeli arazisine baktığı gibi bakıyorlar, bu güzelliğe hemen alışıp bir daha fark etmiyorlardı.

"peki neden böyle?" diye sordu stolz kendi kendine. "doğanın kanunlarına bağlı olarak doğuştan gelen bir güçsüzlük mü, yoksa eğitim eksikliği mi? doğal büyüsünü hiç yitirmeyen, gülünç durumlara düşmeyen, değişikliğe uğrayan ama asla yok olmayan sevgi nerede? bu her yerde var olan nimetin, hayatın özünün doğal rengi ne?"

panik atak

paul auster

bir panik atak, şehrin sokaklarındaki soluksuz koşuya çevrilmiş; çünkü panik zihinsel kaçışın bir ifadesidir; köşeye sıkıştığın, gerçek kaldıramayacağın kadar ağır geldiği, bu kaçınılmaz gerçeğin haksızlığına karşı koyamadığın zaman içinde kabaran sınırsız güçtür; o yüzden dehşete verebileceğin tek tepki kaçmak, kendini soluk soluğa seyirten, çılgınlaşmış bir bedene dönüştürerek aklının kapılarını kapatmaktır. hangi gerçek bundan daha korkunç olabilir? birkaç saat ya da birkaç gün içinde ölmeye mahkum olmak, hiç mi hiç anlayamadığın nedenler yüzünden hayatının yarı yerinde bitmek, yaşamının bir anda bir avuç dakikaya, saniyeye, kalp atışına indirgenmesi.

6.11.2011

karnak kafe

necib mahfuz

gerçek aşk, bir ilişkiye kusur bulunması zor bir meşruluk verir daima.

sevdiğimiz insanlara aşık olduğumuzda hepimiz güzel zamanlar geçirdik; ama geriye kalan tek şey hayal kırıklığı oluyor.

gerçekler daima acıdır.

bazı insanlar sadece hayatta kalabilmek için çalar; çünkü hükümet ihtiyaçlarını karşılamaz. başkaları rüşvet alır; çünkü diğer herkes böyle yapar. bütün bu insanlar bu şekilde davranırken de, arada kalan zavallı gençler çılgına dönerler.

hepimiz hem suçluyuz hem kurban; bunu anlayamayan insan hiçbir şeyi anlamamış demektir.

acı çekmek kadar insanları bir araya getiren başka hiçbir şey yoktur.