7.01.2021

ikilem

william carlos williams


gölge ve karanlık dopdolu düşüncelerle derinleşir
yağmurla çatırtısına karşın
boş bir göğün. var mı kaçmak insanlıktan
şimdi göz boyama devri -bir kez daha
sanki kesinliği gelecek bir yaşamın
ikilemimize bir çözüm getirebilirmiş gibi: nasıl
yayımlanır ne yazdığımızla değil de ne yazmamız gerektiğiyle
olmasaydı yasalar kötüleyici doğrular karşıtı

hezimet

michel houellebecq

okumakla geçen bütün bir hayat, bütün dileklerimin gerçekleşmesi demek olurdu.

ben bunu daha yedi yaşındayken biliyordum. dünyanın düzeni acı verici, yetersiz; değişecek gibi de gelmiyor bana. gerçekten, bütün bir hayat boyu okumak bana daha uygun düşerdi.

ne güzellikten ne de kişisel çekicilikten nasibimi almadığımdan, ikide birde ruhsal çöküntü içine girdiğimden, kadınların öncelikli olarak aradıklarına hiç mi hiç uymuyorum.

bu yüzden bana organlarını açan kadınlarda daima hafif bir tutukluk hissetmişimdir. aslına bakılacak olursa, ben onlar için bir ehvenişerden başka bir şey değildim. bu da, kabul edilecektir ki, kalıcı bir ilişki için ideal bir başlangıç sayılamaz.

iki yıl önce véronique'ten ayrıldığımdan beri, aslında hiçbir kadınla tanışmadım. bu yönde yaptığım cılız ve kararsız girişimler, önceden kestirilebilir bir hezimetten öte bir sonuç getirmedi.

dünya gözlerimizin önünde tektipleşiyor, iletişim araçları gelişiyor, konutların içi yeni donanımlarla zenginleşiyor. insan ilişkileri gitgide olanaksız hale gelmekte, bu da bir hayatı oluşturan öykülerin sayısını o oranda azaltıyor. ve yavaş yavaş bütün ihtişamıyla ölümün yüzü beliriyor. üçüncü bin yıl iyi geliyor.

6.01.2021

arap/iran şiiri


çırpınmışsın, sinmişsin, yoksulmuşsun, beymişsin
hayat bir rüzgar, bir düş; hep başka anlam taşır
(belhli şahid)

yaşa, gönül eğlendir güzelim esmerlerle
unutma ki şu hayat bir düştür, bir masaldır
ne şımarmaya kalkış bugün mutlusun diye
ne de geçmiş günlerin pişmanlığıyla yaşa
(rudaki)

nergisle gül gibidir zenginlikle bilgelik
hiçbir vakit büyümez ikisi aynı yerde
(belhli şahid)

yüreğimin tacısın, şanısın, şerefisin
sana aşığım diye ne derlerse desinler
yeter ki aşkın olsun, canım kurbandır sana
sen olmadıkça varlık, var olmamak gibidir
(zünnun)

niçin birkaç akçeye gül satarsın çiçekçi
gülden daha değerli ne satın alır akçe
(kısai)

tüm giysiler arasında
çarşaftır en kahrolası
hem güzellikleri gizler
hem de kışkırtır gençleri
örttüğü kötü kişiler
içimize fitne sokar
allah kahretsin çarşafı
(zül rumma)

hiçbir işe yaramaz bence dört türlü adam
hayır bekleme, bunlar adam değil de cüdam
ilaçlarıyla hekim, efsunuyla büyücü
remiliyle müneccim, dualarıyla imam
(husravani)

dünyayı baştan başa dolaşsan bulamazsın
gerçekten mutlu olan tek bir akıllı adam
(belhli şahid)

5.01.2021

glorious revolution

sevan nişanyan

demokrasilerde yönetmek için birtakım kalabalıkların desteğini almak yetmez. yüzde elli artı birin desteğini almak da yetmez. geri kalanın -desteğini olmasa da- rızasını almak gerekir. "sevmedik adamı ama napalım, kısmet, bu da geçer." deyip boyunlarını bükecekler. yoksa işler sarpa sarar, kan dökülür. yönetemezsin. 

demokrasilerde devlet yönetmenin büyük sırrı budur. hatta galiba, her türlü devlet yönetmenin sırrı budur. seni bilfiil destekleyenler, senin uğruna canını verecekler her zaman küçük bir azınlıktır. işler çatışma noktasına varınca belki işe yararlar; belki de yaramazlar, belli olmaz. ama farz et ki azınlık değil kahredici çoğunluk olsunlar, bir emrinle memleket sathını kaplayacak sayılara sahip olsunlar. gene yetmez. esas önemli olan ötekileri yönetmektir. emir verdiğinde, fazla mırıldanmadan itaat etmelerini sağlamaktır.

bu sanatı biliyorsan, gitme günü geldiğinde, arkandan "iyi yöneticiydi" derler. bilmiyorsan, istediğin kadar usta ol, sonunda araba devrilir.

devlet yönetmek sonuçta güç meselesidir, evet. ama asıl marifet bunu gözden saklayabilmektir. gerekirse canına okuyabileceğin insanlara, rica ve rıza ile iş yaptırabilmektir. bunun adına meşruiyet denir, konsensus denir. çinliler daha şairane, "gök tanrının kutsaması" derler. ince ince ipliklerden örülmüş bir yalan âlemidir. ama o âlemin zarını yırttığın zaman geriye çıplak et ve kan kalır. demokrasiden çıkıp diktatörlük yoluna sapanlar, o sırrı anlayamayanlardır. "bütün almanya beni seviyor, bütün münih benim emrimde, düşmanlarım halkın düşmanıdır" dediği gün, hitler için yolun sonu görünmüştü. çünkü "ötekileri" insan olarak algılama yeteneğini kaybetmişti. o yeteneği yitirenleri tanrılar affetmez diye kaç kez söylemiş eski zaman bilgeleri.

ingiltere kralı ıı. james 1685'te tahta geçti. katolik olduğu ve ağabeyinin mutlakiyetçi politikalarını sürdürdüğü için ilk günden itibaren dirençle karşılaştı. 1686'da monmouth isyanının bastırılmasından sonra ülkeye aldatıcı bir sessizlik hakim oldu. james 54 yaşındaydı ve oğlu yoktu. ilk eşinden olan kızları protestandı. "bu da geçer yahu" dediler, beklediler. beklenmedik bir şey oldu, 10 haziran 1688'de kraliçe mary bir erkek evlat doğurdu. bardağı taşıran damla buydu. iki hafta sonra ülkenin önde gelen soylularından yedisi bir mektup yazarak kralın damadı olan william'ı tahta geçmeye davet ettiler. james esip üfürdü. "dış mihraklar" ve "yabancı komplolar"dan söz etti. kraliyet ordusunun ayaklanmacıları böcek gibi ezeceğinden dem vurdu. birkaç ay sonra kaçmak zorunda kaldı. kaçarken yakalandı. ama william gerginliği sürdürmek istemediği için, tutuklu olduğu yerden yine kaçmasına göz yumdular.

1688 devrimi -glorious revolution- ingiltere'de parlamenter demokrasinin miladı kabul edilir. o tarihten bu yana ingiltere kralları bilfiil iktidarı kullanmaya teşebbüs etmemiş, simgesel birer hakem olmakla yetinmişlerdir. 

prensin doğumunun bizdeki eşdeğeri sanırım başkanlık mevzuunun açılmasıydı. 12 seneye kadar kimsenin çok büyük itirazı yoktu. ama bir on sene daha uzaması ihtimali insanları yıldırdı. "yeter gayri" diyenlerin sayısı aniden arttı. bakalım bizde o mektubu kimler yazacak, ne zaman yazacak.

dilek

jay parini

hikayeye göre, uzak bir hasidik köyünde bir grup yahudi şabbat gecesi odun ateşinin karşısında, eski püskü bir handa oturmuşlar. bunlar oranın yerlisiymiş. aralarından biri de hepsinin yabancısıymış. adam paçavralar içinde bir fakirmiş ve odanın gerisinde gözden ırak bir köşede kendi halinde oturuyormuş.

birçok konuda sohbetler edildikten sonra herkesin bir dilek hakkı olsa ne dileyeceğini söylemesine karar verilmiş. adamlardan birisi para, diğeri sadık bir damat, bir başkası yepyeni bir marangoz masası ve gıcır gıcır aletler istemiş. herkes dileğini söyledikten sonra sıra hırpani kılıklı adama gelmiş.

onu konuşması için sıkıştırmışlar. o da istemeye istemeye şunu dilemiş: "ben büyük, önemli bir ülkenin kralı olmayı isterdim. o zaman bir gece ben uyurken düşman ülkemi istila eder, sabaha doğru o düşmanın atlı süvarileri şatoma girer ve muhafızlarım ona hiç karşı koymazdı. giyinecek vaktim bile olmaz ve üstümdeki gece entarisiyle kaçmaya başlardım. gece gündüz dağ tepe aşarak, ormanları geçerek en sonunda bu sefil hana gelir ve şu anda olduğu gibi kendimi bu köşede sığınmış bulurdum. bu benim dileğimdir." 

diğerlerinin kafaları karışmış ve birbirlerine bakmışlar. içlerinden birisi "peki bunun sana ne faydası olurdu?" diye sormuş. biraz duraksadıktan sonra dilenci "en azından bir gece entarim olurdu" demiş.

uzlaşma

comte de volney

barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

nerede güçlü bir halk, mutlu bir imparatorluk varsa, bu, orada uzlaşılarak yapılmış yasaların doğa yasalarına uygun olmasındandır. burada hükümet de insanların karşılıklı iyi niyetle yetilerini kullanmalarını, canlarıyla mallarının eşit bir güvenlik altında bulunmasını sağlıyor demektir. tersine, bir imparatorluğun yıkıntıya dönmesi ya da dağılması, yasalarda yanılmalar ya da eksiklikler bulunduğu içindir. ya da bozuk hükümet, bu yasaların dışına çıkmaktadır. önceleri önlemli ve adaletli olan yasalarla hükümetlerin sonradan bozulmaları da, insanlık tarihinin gösterdiği gibi, iyileşme ya da kötüleşmenin insan benliğinin niteliğine, eğilimlerinin yönüne, bilgilerinin artmasına, olaylarla koşulların birleşmelerinin biçimine bağlı olmasındandır.

geçmiş kuşakların deneyimleri yaşayan kuşaklar için gömülü kalıyorsa, dedelerin düştükleri yanılgılar torunlara hâlâ ders olmadıysa o zaman eski örnekler de yeniden ortaya çıkacak ve yeryüzü, unutulmuş zamanlardaki korkunç sahnelerin yinelendiğini görecek. halklar, imparatorluklar, yeni ve derin değişikliklerle sarsılacak. güçlü tahtlar yeniden devrilecek. korkunç yıkımlar, doğanın yasalarını, gerçekle bilgeliğin kurallarını çiğnemelerinin sonuçsuz kalmayacağını insanlara anımsatacak.

4.01.2021

dost

özdemir asaf


denizlerden geçerim, dosttan geçmem
değil onun iyiliğinden, fenalığından geçmem
onun yolundan değil, kendi yolumdan geçerim
dost yok biliyorum ama, aramaktan geçmem

3.01.2021

dexter

eğer gözler ruhun penceresi ise, keder kapısıdır. kapalı olduğu sürece, bilmek ve bilmemek arasındaki engeldir. ondan uzaklaşırsan, sonsuza dek kapalı kalır. ama açar ve içeri girersen, acı gerçek olur.

insanların ölüme verdikleri tepkileri hiç anlayamayacağım. niye sadece olduğu gibi karşılamadıklarını.

mükemmel suç diye bir şey yoktur.

kendimi bir parçası eksik yapboz gibi hissediyorum. resmin ne olması gerektiğinden de emin değilim. gerçekten önemli olan şeylerle dönmek için elveda demek zorundayım. eskiden olduğum kişiye. olmak zorunda kaldığım kişiye.

insan avı başladığında, av da alışverişe çıkar.

hiçbir şey saklı kalmaz.

tanrı bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenme huzurunu bahşetti.

iyileşmenin ilk aşaması, kim olduğunu kabul etmektir.

ebeveynler ile her zaman iyi geçinmişimdir. bunun kilit noktası, onları uzak bir evrenden gelmiş uzaylılar gibi düşünmek.

hiçbir şey sonsuza dek sürmez. elinizden gelebilecek tek şey, kendinizi hayatın akışına bırakmak ve arada bir de olsa doğru bir şey yapmayı ummak.

fark ettim de çevremdeki insanlar hep bir şekilde birbirleriyle bağ kuruyorlar. arkadaşlık veya aşk için. ama insani bağlar yüzünden daima pis güçlükler çıkıyor. bağlılık sözü verme, paylaşma, birilerini hava alanına götürme. ayrıca birisini kendime o denli yaklaştırırsam gerçekte kim olduğumu anlar. buna izin veremem. bu yüzden maskemi takma zamanı.

2.01.2021

frida'nın düşleri

frida kahlo

düşler. tuhaf düşler. insanı dört elle sarıldığı yaşamdan saptıran, olanaksızı yaratan düşler. bazı günler, bu tuhaf düşler benden çıkıyor, sonra geri geliyor, derime yapışıyorlar. alkol, morfin ve geçen zaman arasında, binlerce somut düşünce arasında, belleğimin derinlerde kalmış parçaları olarak, sizi kabulleniyorum, benim derin mi derin birer parçamsınız.

dün geceyi de siz süslediniz.

ölmüş babam, elini omzuma koyuyor ve kocaman bir gülümsemeyle "ben kalp krizinden ölmedim. siz öyle sandınız. anneni ziyarete gittim. anlıyor musunuz? onca yalnızlıktan sonra.." diyordu. ben de ona, yokluğun gerçekten uzun olduğunu söylüyor ve öylesine derin iç çekiyordum ki, sanki koca bir ağırlık bedenimden çıkıp gidiyordu.

fırçamı aldı, kanarya sarısına batırdı ve bir tuval üzerinde beceriksiz çizgilerle hesap yaptı: "1954-1941=13 yıl." sayılara bakıyor, hiçbir şey anlamıyordum. gülüyordum ama bu gülme değildi aslında, korkuydu: hiçbir şey anlamıyordum. sayılar bana hiçbir şey ifade etmiyordu, saçma görünüyordu. ama korkuyordum. ne anlama geliyordu o sayılar, hiçbir anlam veremiyordum. sonra dedi ki: "seni görmek istedim. durumun kötü. çok yalnızsın." saçlarının, anımsadığım gibi beyazlaşmamış olduğunu görüyordum. gençti. sonra benimle almanca konuştu. sözcükler anlaşılmazdı, sonra kalın bir sesle, çok yavaş şu melodiyi söylemeye başladı:

"ölüm serin gecedir, yaşam bunaltıcı gün
hava kararıyor, uyku basıyor beni
gün beni yordu
yatağımın üzerinde bir ağaç yükseliyor
içinde genç bir bülbül şakıyor
sevginin şarkısını bağırıyor, sevginin şarkısını
duyuyorum, duyuyorum, hatta rüyamda bile.."

çocuk gibi yüzümü ellerimin arasına alıp ağlıyordum.

onu gözyaşlarımın arasından görüyordum. gözleri tamamen birer gözyaşına dönüştü; misket gibi kalın, yuvarlak ve saydam. başını salladı: "size göre kalp kriziydi, bana göreyse kafama esmişti." hiçbir şeyi kavrayamıyordum. ne demek istiyordu? "galiba yakında seni de yanıma alacağım. yakında. benim olduğum yerde rahatımız yerinde. her şeyi oluruna bırakıyoruz. seni de yanıma alacağım. yakında. gece üzerine çullanıyor, küçük kızım. kocaman kanatlarıyla bir gece. bilgi edineceğim."

bu tuhaf sözcükleri kullandı: "bilgi edineceğim."

babam 1941 baharında öldü. kız kardeşlerim haber verdi. aniydi, kabul edilir gibi değildi. onu öyle çok seviyordum ki.. bana neler öğretmişti: insanlık acısını, fiziksel acıyı, gözlemi, okumayı, namusu.

çok acıydı. bundan hiç söz edemedim.

ince ve güçlüydü; valsleri, sarası, schopenhauer, onun zamanının almanya'sıyla, nazileri ve yaralarıyla, şimdiki farklı almanya'yla, onu hep içimde taşıyacağım. gazeteleri sessizce okurdu. onları yorumlayamazdı. öylesine etkileniyordu ki.. belki de bundan dolayı öldü, çıldırmış olan o farklı almanya'dan dolayı.

babam ve suluboya resimleri, söylencesel hüznü, eski deri baskılarıyla fotoğraf makineleri, fotoğraf arşivleri, hazineleri, şivesi, dominoları, alman baskısı sararmış nota kağıtları.. tedavülden kalkmış baden baden'i. babam bana öylesine inanmıştı ki.. benim ileri atılmamı sağlayan o çok değerli şeyi o verdi bana: güvenini verdi.

baba, peder bey. bay wilhelm kahlo. sana ihanet etmedim. elimden geleni yaptım. yaptığım resmin, yanımda. onu yapmak için uzun süre bekledim. ama şimdi burada işte.

seni seviyor, seni düşünüyorum.

bir başka düş daha gördüm. tablolarımın içindeydim. bir tanesinin sedef çerçevesinin kenarı, boyalı bölümü yok etmeye başlıyordu, ben de içindeydim, küçücüktüm, yok oluyordum. bu kadar küçük boyda bir resim yaptığımdan dolayı pişmandım ama artık çok geçti. bir başka tuvalde suratım sarılı-morlu, güzel, çekici bir çiçeğin ortasındaydı. birden açık taç yaprakları üzerime kapanmaya başlıyor, beni boğuyordu. ama tablonun içinde olduğum için dilsizdim, haykıramıyordum. renkli damlacıklar gözlerimden süzülüyordu. böylece tablo yavaş yavaş tüm renklerini yitirdi. kendi kendime "kendi tuzağına düştü." diyordum.

sigmund freud'un kitaplarını okudum; hatta musa üzerine yazdığı kitapla ilgili olarak bir tablo yaptım. ama düşlerimi yorumlayamıyorum. yalnızca bu düşlerde ne duyumsadığımı biliyorum. hayatım beni terk ediyor.

belki, yakında.

evet, doğru. "yakında" diyordu babam. "bilgi edineceğim."

çabuk bilgi edin, canım babam, gece üzerime iniyor.

çabuk bilgi edin ki, kendimi mavi ötesine kapıp koyuvereyim.

sana elimi uzatacağım.

gece üzerime iniyor.

31.12.2020

uzun lafın kısası

"eğer hedefine doğru giderken yolda durup sana havlayan her köpeğe taş fırlatırsan hiçbir zaman hedefine varamazsın." (türk atasözü)

balzac: deha her şeye benzer, hiçbir şey ona benzemez.

emrah serbes: insanın bambaşka biri olmayı isteyeceği bir an gelir, gerçekten bambaşka biri olmayı isteyeceği bir an gelir.

irvin yalom: ölümle yüzleşmek anksiyete doğurur; ama aynı zamanda hayatı zenginleştirecek bir potansiyel de taşır.

lucretius: başkalarının başına gelen kötülükleri seyretmek bize keyif verir.

mesa selimovic: yükseldiği ölçüde yalnızlığa gömülür insan. 

orhan pamuk: orijinalliğin, özgünlüğün formülü son derece basittir: daha önce bir araya gelmemiş olan iki şeyi bir araya getirmek.

sadık hidayet: sonunda en şiddetli cezaya çarptırılırız ve boğucu bir gün ortasında kanun adına bizi tutuklayan kişi bıçağını saplar kalbimize; köpek gibi geberir gideriz. cellat da suskundur, kurban da.

şükrü erbaş: insanların ilgi ve güven dilendiği bir devletin ne onuru, ne iyiliği ne de varlığının bir değeri olabilir.

cenap şahabettin: yüksek tepelerde hem yılana hem kuşa rastlayabilirsin; ama biri sürünerek, öteki uçarak yükselmiştir.

goethe: önemli olan, kusursuz olanı görebilmek ve onu dışavurmaya cesaret etmektir.

william blake: hapishaneler yasanın taşlarıyla inşa edilir, kerhaneler dinin tuğlalarıyla.

30.12.2020

captain fantastic

matt ross

bizler sözlerimizle değil hareketlerimizle tanımlanırız.

dinler, insanların körü körüne bağlanması ve masum ve cahil insanların yüreklerine korku salmak için tasarlanmış çok tehlikeli peri masallarıdır.

faşistler, büyük işletmelerle bunların totaliter ve tek partici diktatörlerince desteklenen milliyetçi, saldırgan tiplerdir.

demokrasimiz sosyal adaletin insanlık tarihindeki en parlak ışıklarından biri. buna rağmen yurttaşlarımızın çoğu sosyal etkileşimlerinin ana formu olarak deli gibi alışveriş yapıyor.

"öldüğüm takdirde bir budist olarak ben, leslie abigail cash, cesedimin yakılmasını istiyorum. cenazem, pek bir önemi olmasa da, müzik ve dans eşliğinde yaşam döngüsünün bir kutlaması olacak. daha sonra küllerim, umumi ve ziyadesiyle kalabalık sıradan bir yere götürülecek. ardından da küllerim, tez vakitte en yakın tuvalete dökülecek."

bazı savaşları kazanamazsınız. güçlüler güçsüzlerin ipini ellerinde tutar. dünyanın işleyişi böyledir. adaletsizdir, hakka riayet etmez.

"umudun olmadığını farz ederseniz umudun olmayacağını garanti edersiniz. ama özgürlük için bir içgüdü olduğunu, şeyleri değiştirme fırsatları olduğunu farz ederseniz o zaman daha iyi bir dünyanın yapımına katkıda bulunma ihtimaliniz vardır." (noam chomsky)

bir kadınla seks yaptığında nazik ol ve onu dinle. ona saygı ve değerle yaklaş, onu sevmesen bile. her zaman doğruyu söyle. her zaman doğru olanı yap. her günü son günün olabilirmiş gibi yaşa. her şeyiyle yaşa. maceraperest ol, cesur ol ama tadını çıkar; çünkü hemen geçiyor. ve sakın öleyim deme.

29.12.2020

kültürel barbarlık

elfriede jelinek

sürü içgüdüsü vasat olana çok değer verir. yere göğe koyamaz vasatı. vasatlar çoğunluğu oluşturduğu için güçlü olduklarını zanneder. orta tabakanın herhangi bir korkusu, üzüntüsü yoktur. bu tabakanın mensupları, var olduğunu sandıkları sıcaklık uğruna birbirlerine sokulurlar. orta tabaka sizin yalnız kalmanıza izin vermez, hele kendinizle hiç. ve bundan büyük hoşnutluk duyar. onların varoluşlarında hiçbir şey suçlama nedeni değildir ve hiç kimse onlara varlıklarından hareketle bir suçlama yapamaz.

kültürel barbarlığın hüküm sürdüğü bir ülkede tıka basa doymuş barbarlar bunlar. gazetelere bir kez daha göz atın. gazeteler, haber diye verdikleri olay kahramanlarından daha barbarlar. karısını ve çocuklarını özenle parçalara ayırıp daha sonra midesine indirmek için buzdolabında saklayan adam, bunu haber olarak yazan gazeteden daha fazla barbar değil.

insanlar yalnız yürürken de dururken de zorlanır; sanki tek başlarına olunca dünya üzerinde ağır bir yük oluşturuyormuşçasına, insanlar sürüler halinde dolaşır. omurgası olmayan, şekilsiz, kabuksuz sümüklü böcekler ve hiçbir şeyden haberleri yok. hiçbir büyü, hiçbir müzik büyüsü elini sürmez bunlara ve etkisi altına almaz. hiçbir esinti yaratmayan derileriyle birbirlerine yapışmış haldeler çünkü.

28.12.2020

ölüm

george sand


"alnının teriyle
zavallı yaşamını kazanacaktın
uzun bir çalışma ve didinmeden sonra
işte ölüm seni bekliyor"

hans holbein'ın bir kompozisyonunun altındaki, eski fransızcayla yazılmış bu dörtlük, yalınlığı içinde derin bir üzüncü anlatır.

resim, bir tarlada çift süren bir çiftçiyi betimler. uzakta geniş bir ova, bu ovada yoksul kulübeler göze çarpar. güneş, tepenin ardında batıyor. çetin bir iş gününün sonudur. köylü, üstü başı eski püskü, bodur ve yaşlı bir adamdır. yeddiği atlar zayıftır, bitkindir; saban engebeli ve sert bir toprağa saplanmıştır. bu ter ve didinme sahnesinde yalnızca bir yaratık neşeli ve çeviktir. bu, ürkmüş atların yanı sıra, saban izleri içinde koşan ve atları kamçılayarak yaşlı çiftçiye yamaklık eden düşlemsel bir kişi, kamçılı bir iskelettir. holbein'ın felsefi ve dinsel olduğu kadar üzücü ve gülünç konularının arasına simgesel olarak kattığı bu ürkütücü hayal ölümdür ve ölümün simgesi adını almıştır.

sanatçının yapıtına, hep amansız bir üzünç, korkunç bir yazgı egemendir. bu, insanlığın kara yazısıdır.

27.12.2020

din ve şiddet

a. l. campillo / j. i. ferreras

başkasına duyulan saygı -nitekim evrensel ahlakın temelidir- hiçbir dine bağlı değildir ve herhangi bir tanrı tarafından vahyedilmeye ihtiyacı yoktur. buna karşılık, din savaşları adıyla yeryüzünü kasıp kavurmuş anlamsız cinayetlerin, engizisyonlar ve soykırımların sorumlusu pekala dinsel inanışlar ve onlardan doğan ahlak anlayışlarıdır.

sırf dinsel olan bir ahlak tanrı adına cinayet işler; laik olan bir ahlak ise öldürmek için hiçbir neden bulamaz.

budizm gibi eline kan bulaşmamış dinler son derece azdır; ama genel olarak yeryüzünde kendisini silah ve kanla kabul ettirmemiş din yok gibidir.

sonuç olarak, insanı iyileştirme arzusundan doğmuş olsa bile, tüm dinsel ahlak kısa sürede bir iktidar aracına dönüşmüştür. dolayısıyla, bildiğimiz dinler ahlaklarını savunduklarında, aslında her şeyden önce kendi otoritelerini, iktidarlarını savunurlar.

yeni toplum ya sivil, laik olacaktır ya da toplum olamayacaktır.

26.12.2020

yaşamak

osho

sannyasinler bana nasıl yaşamaları, ne yapmaları, ne yapmamaları gerektiğini sorduklarında sadece şunu söylüyorum: "beni anlamıyorsunuz. benim tek mesajım gittikçe daha çok kendiniz olmanızdır."

ilki kendiniz olmaktır. ikincisi kişinin kim olduğunu bilmesidir. onun için kendiniz kalın, doğal kalın. sizi yöneten bu yaşamın ne olduğunun gittikçe daha farkında olmaya çalışın. kalbinizde kim atıyor? soluğunuzun ardında kim var? sadece gittikçe daha uyanık olun -ve ne yaparsanız, ne düşünürseniz, ne hissederseniz hissedin sadece uyanık olun, tepedeki bir gözlemci olun ve bu gözlem sizin ilminiz olan ilmi bulmanıza yardım eder. bu gözlem ne yemeniz ve ne yememeniz gerektiğini, ne yapmanız ne yapmamanız gerektiğini bulmanıza yardım eder.

sürekli gözlemek sizi yük olan ve gereksiz yere taşıdığınız pek çok şeyden kurtarır ve sadece sizinle uyum içinde olanı -bir yük değil, bir rahatlama olanı- seçmenizi mümkün kılar. eğer uyanık yaşarsanız doğru yaşarsınız. eğer taklit içinde yaşarsanız yanlış yaşarsınız. benim için tek bir günah vardır, o da kendiniz olmamaktır. bütün dinler bunu önlediler. geçmişin başımıza attığı bu saçmalıktan kurtulmanın zamanı geldi.

eğer tekrar adem ile havva olabilseydiniz -musa, mahavira, muhammed, isa, konfüçyüs, lao tzu olmadan. eğer tekrar yeni doğmuş, henüz cennet bahçesinden çıkan adem ile havva olsanız -ne yapacağınızı, hangi bilginin doğru olduğunu soracak kimse, hiçbir rahip, hiçbir papa yokken- ne yapardınız? onu yapın!

25.12.2020

gerçek sorun

woody allen

şu çılgın dünyada güvenli bir şey kaldı mı? bitimli bir dünyada, benim alt ve üst bedenim dikkate alındığında, anlamlı bir şey bulmak nasıl mümkün olabilir?

bilimin bizi yarı yolda bıraktığını düşünürsek bu çok zor bir sorudur. evet, birçok hastalığı alt etmiştir, genetik şifreyi kırmıştır, insanı ay'a bile götürmüştür ama seksen yaşında bir adamı on sekizinde iki garson kızla odaya kapattığınızda pek bir şey olmamaktadır. çünkü gerçek sorunlar hiç değişmez.

çaresiz, kaderimle yalnız yüzleşeceğim. tanrı yok. hayatın anlamı yok. hiçbir şey kalıcı değil. büyük shakespeare'in eserleri bile evren yanıp tükendiğinde kül olacak. gerçi titus andronicus gibi oyunları düşününce bu o kadar da kötü bir şey değil ama ya diğerleri?

insanlar niye intihar ediyor belli! niye noktalamıyoruz bu saçmalığı? niye hayat denen bu berbat müsamereyi oynamak zorundayız? içimizde bir ses "yaşa!" diyorsa desin. çok ücra bir köşemizden bir komut geliyor sürekli, "yaşamayı sürdür!" diye. cloquet, bu sesin sahibini tanıdı. sigortacısıydı. tabii ya, dedi, "fishbein tazminat ödemek istemiyor."

sokrates'le tanışmak isterdim. sadece çok büyük bir düşünür olduğu için değil. antik yunanlıların bu en bilgesinin beni kendisine çeken tarafı, ölüm karşısındaki cesaretidir. kararı, ilkelerinden vazgeçmek yerine, bir şeyleri kanıtlamak için canını vermekti. fikir adamı için ölüm son değil, başlangıçtır.

24.12.2020

öğrenilmiş toplumsal davranışlar

humberto r. maturana / francisco g. varela

öğrenilmiş toplumsal davranışların kuşaklar arası kalıcılığının en bilinen örneklerinden biri, alt tropikal japon adalarında yaşayan yabani makak kolonisi üzerine yapılan bir dizi zoolojik çalışma esnasında gerçekleşmiştir. makaklarla çalışmalarının bir parçası olarak araştırmacılar sahile patates ve mısır bırakmıştır. böylece normalde sahil yanındaki ormanda yaşayan maymunlar, daha rahat izlenebilecekleri sahile gitmişler. bir süre sonra kum, kayalar ve denize daha çok alışmışlar. bu dönüşümler esnasında yapılan bir gözleme göre, imo adındaki akıllı dişi bir gün patatesleri suda yıkayarak, yiyeceğin tadını bozan kumlardan kurtulabileceğini keşfetmiş. birkaç gün içinde diğer makaklar da -özellikle genç olanlar- imo'yu taklit etmiş ve patateslerini yıkamaya başlamış. dahası birkaç ay içinde bu yeni davranış yakındaki kolonilere yayılmış. birkaç ay sonra, patates yıkamayı keşfetmesinin ardından, imo bir davranış daha geliştirmiş. kumla karışmış -ve dolayısıyla yemesi zor- buğdayı alıp suya atmış, kum dibe çökünce yüzen buğdayları toplamış. adadaki diğer koloniler bu ikinci icadı da yavaş yavaş benimsemiş. yeni davranış biçimlerini kazanma konusunda en geride kalanların daima en yaşlı maymunlar olduğu gözlenmiş.

yeni doğmuş bir kuzuyu birkaç saatliğine annesinden ayırır ve daha sonra annesinin yanına getirirsek kuzu görünüşte normal biçimde gelişir. büyür, yürür ve annesini takip eder; biz gözlemciler diğer kuzularla etkileşimini gözlemleyene kadar tuhaf bir şey görülmez. bu hayvanlar koşup oynamayı, birbirlerine tos atmayı severler. annesinden birkaç saatliğine ayırdığımız kuzu bunları yapmaz. bunları nasıl yapacağını bilmez, nasıl oynayacağını öğrenmez. tek başına durur. bu kuzuya ne olmuştur? bu soruya verecek detaylı bir yanıtımız yok ama biliyoruz ki sinir sistemi durumlarının dinamikleri, sistemin yapısına bağlıdır. bu hayvanın diğerlerinden farklı davranması, geçici anne mahrumiyetinden ötürü sinir sisteminin diğer hayvanlarınkinden farklı olduğunu gösterir. bir kuzu doğduktan sonraki ilk saatlerde anne, devamlı olarak kuzunun bütün vücudunu yalar. yeni doğmuş kuzuyu annesinden ayırarak bu etkileşime ve etkileşimin dokunma ve görmeye ilişkin uyarımlar bakımından içerdiği her şeye, ayrıca muhtemelen farklı kimyasal temaslara müdahale etmiş oluruz. deney bu etkileşimlerin, sinir sisteminin yapısal dönüşümü için belirleyici olduğunu ve bu dönüşümün basit yalama davranışının çok ötesinde sonuçlar doğurduğunu gösterir.

1922'de hindistan'ın kuzeyinde birlikte yaşadıkları bir kurt ailesinden kurtarılan -ya da koparılan- iki hindu kız çocuğu, insan etkileşiminden bütünüyle soyutlanmış olarak büyütülmüşlerdi. kızlardan biri 8, diğeri 5 yaşındaydı. küçük olan bulunduktan kısa bir süre sonra öldü; diğeri bir grup yetimle birlikte yetiştirildiği kampta 10 yıl kadar hayatta kaldı. bulunduklarında kızlar, iki ayak üzerinde yürümeyi bilmiyordu. elleri ve ayakları üzerinde hızla hareket ediyorlardı. elbette konuşmuyorlardı ve yüzlerinde de herhangi bir ifade yoktu. sadece çiğ et istiyorlardı ve geceleri daha faaldiler. insanlarla irtibat kurmayı reddediyor, köpek ve kurtlarla bir arada olmayı tercih ediyorlardı. bulunduklarında sağlık durumları sorunsuzdu ve görünürde zihinsel gerilik veya yetersiz beslenme belirtisi yoktu. kurt ailesinden ayrılmaları derin bir depresyona yol açıp onları ölümün eşiğine getirmişti. 10 yıl hayatta kalan kız zaman içerisinde beslenme alışkanlıklarını ve faaliyet döngülerini değiştirdi. acil durumların yarattığı stres altında dört ayağı üzerinde koşma davranışına dönüş yapsa da iki ayağı üzerinde yürümeyi öğrendi. fakat birkaç kelime kullansa da hiçbir zaman doğru dürüst konuşmayı öğrenmedi. ona bakan anglikan misyonerle ailesine de, onunla yakınlaşan diğer insanlara da hiçbir zaman tam anlamıyla bir insan olduğu hissini vermedi.

23.12.2020

aşk

thomas hardy

onunla birlikte bayır yukarı yürürken gabriel yakında başına geçeceği öbür çiftliğin işlerinden söz açtı. birbirlerine besledikleri duygulardan pek az konuştular. böyle eski, denenmiş iki dost arasında süslü sözlerin ve şairce yeminlerin gereği galiba yoktu. onlarınki gibi sevgiler, eğer doğacaksa, iki kişinin önce birbirlerinin kötü huylarını tanıyıp, iyi yönlerini en son öğrenmeleriyle doğar.

aşk, katı, gündelik gerçek yığınlarının arasındaki çatlaklarda yeşerir. çoğunlukla iki kişinin amaç ve işlerinin benzerliğinden doğan bu sıkı dostluk, bu can yoldaşlığı, yazık ki kadınla erkek arasındaki aşklarda pek seyrek bulunur. çünkü kadınlar ve erkekler çalışma amacıyla değil, yalnızca zevk amacıyla bir araya gelirler. gene de uygun koşulların böyle bir can yoldaşlığına zemin hazırladığı yerde bu çok yönlü duygunun, ölüm kadar güçlü olan tek aşk olduğu görülür, öyle bir aşk ki, sular söndüremez, seller boğamaz ve çoğunlukla aşk adı verilen öbür duygular bunun yanında buhar kadar cılız ve uçucu kalır.

22.12.2020

büyük şairin gücü

goethe

mükemmel olan her şey kendiliğinden klasiktir, hangi türe ait olursa olsun.

insanın erişebileceği en yüksek düzey hayret etmektir ve eğer en ana fenomen bile onu şaşırtıyorsa memnun olmalı; ona daha yüksek bir şey nasip olamaz ve bunun arkasında bir başka şey de aramasın; çünkü sınır burasıdır.

bilgelik yalnızca hakikattedir ve yalın olandan başka hiçbir şey hakiki değildir.

her sanatın en önemli görevi yüce gerçek yanılsamasını görüntüyle vermesidir. fakat sonunda sıradan bir gerçek kalıncaya kadar görüntüyü gerçek kılmaya çalışmak yanlış bir çabadır.

önemli bir şey, ancak insan kabuğuna çekilirse yaratılabilir.

bir kitleyi etkilemek istiyorsanız, sade bir anlatım her zaman daha iyidir. özgün metinle yarışan açıklamalı çeviriler aslında sadece üniversite profesörlerinin kendi aralarındaki sohbete yarar.

resim için çerçeve neyse, yazı için de cilt odur.

kendini tahlil etmeyen sıradan insanların geçici olarak üzüldüğü ve düşüncelerinden uzaklaştırmaya çalıştığı şeyi seçkinler çok iyi fark eder, dikkate alır; yazıya, mektuba, günceye döker.

21.12.2020

ölümsüz yahudi

georg büchner

şu lanet olası teori: hiçbir şey yok olmaz. ve ben bir şeyim, asıl dert bu! yaratılış öyle yaydı ki kendini! hiçbir boşluk yok, her yer kalabalık. hiçlik intihar etti, yaratılış onun yarasıdır, biz onun kanının damlalarıyız, dünya da içinde çürüdüğü mezar. delilik gibi geliyor kulağa ama bir hakikat payı da var içinde.

dünya ölümsüz yahudi'dir, hiçlik ölümdür ama imkansızdır. şarkıda söylendiği gibi: "ah ölememek, ölememek!"

hepimiz diri diri gömüldük, krallar üç ya da dört katlı tabutlarla defnedildiler, gökyüzünün altında evlerimizde, ceketlerimiz ve gömleklerimizin içinde. elli yıl boyunca tabutun kapağını tırmalıyoruz. yok oluşa inanan biri olsaydı kurtulurdu. ölümde umut yok, o sadece çürümenin daha basit bir biçimidir, yaşamsa daha çapraşık, daha organize bir biçimi, aradaki tek fark bu! ama ben tam da çürümenin bu biçimine alışmışken, şeytan bilir öteki türüyle nasıl başa çıkarım.

ah julie! ya yalnız gidersem? beni tek başıma bırakırsa? tamamen bir avuç toz olurum, atomlarımın her biri yalnızca onda huzur bulabilir. ölemem ben, hayır, ölemem, bağırmalıyız, yaşamın her damlasını organlarımdan zorla söküp almalılar.

yarın eskimiş ayakkabılar olacağız, kara toprak denilen dilencinin kucağına atılacağız.

dilini boğazından dışarı ne kadar uzatırsan uzat, yine de alnındaki ölüm terlerini yalayamazsın.

ölüm doğumu taklit eder, ölürken de çaresiz ve çıplağızdır yeni doğan bebekler gibi. elbet kundak yerine kefene sararlar bizi. neye yarar? mezarda da beşikteki gibi mızırdanabiliriz.

kuklalarız biz, bilinmeyen güçler tarafından oynatılan, biz kendimiz değiliz! ruhların çarpıldığı kılıçlarız -yalnızca eller görünmüyor, masaldaki gibi.

20.12.2020

güneş ülkeliler

tommaso campanella

güneş ülkeliler et, tereyağ, bal, peynir, çok çeşitli yeşillikler ve sebzelerle besleniyor. baştan beri hayvanların öldürülmesine karşılarmış, bunu zalimlik olarak görüyorlarmış; hatta daha sonradan bitkileri yok etmenin de aynı derecede zalimlik olduğunu, onların da bir canı olduğunu düşünmüşler. ama açlıktan öleceklerini anlayınca, aşağı seviyedeki varlıkların yüksek seviyedeki varlıklar için yaratıldığına karar vermişler, o gün bu gündür et de yiyorlar, sebze de.

güneş ülkesi'nde görev bölümü yapıldığından meslekler, emekler ve işler paylaşıldığından, insanlar günde 4 saatten fazla çalışmıyor. kalan zamanlarını güle oynaya öğrenmeye veriyorlar, tartışıyorlar, okuyorlar, anlatıyorlar, yazıyorlar, yürüyüş yapıyorlar, zihin jimnastiği yapıyorlar, beden eğitimi yapıyorlar, üstelik neşe içinde. oturarak oynanan oyunlara izin verilmiyor; ne aşık kemiğine, ne zara, ne satranca ne de bu tür bir oyuna. top oynuyorlar, balon oynuyorlar, çember çeviriyorlar, güreşiyorlar, cirit atıyorlar, ok fırlatıyorlar, tüfek atıyorlar. kahredici yoksulluk altında ezilen insanların kötü huylar edineceklerini, kurnaz, asık suratlı, hırsız, sinsi, serseri, yalancı olacaklarını ve güvenilmez tanıklıklarda bulunacaklarını söylüyorlar. zenginliğin ise onları terbiyesiz, kibirli, cahil, hain, bilgisizliğine rağmen ukala, hilekar, övüngen, sevgi yoksunu, iftiracı kimselere dönüştüreceğine inanıyorlar. onların ülkesinde zengin-yoksul hepsi beraber bir ortaklık kurmuştur. hepsi zengin; çünkü her şeye sahipler, hepsi yoksul; çünkü hiçbir şeye sahip değiller. sonuçta malın mülkün kölesi değiller; aksine malı mülkü kendilerine köle kılmışlar.

güneş ülkeliler dünyada büyük bir bozuluşun yaşandığını açık seçik itiraf ediyorlar; insanların gerçek anlamda üstün yasalarla yönetilmediğini, iyilerin işkence çekerken, hakaret işitirken kötülerin saltanat sürdüğünü söylüyorlar; oysa onlara göre, kötülerin mutlu yaşamı aslında mutsuz bir yaşamdır. çünkü bu yaşamda kişinin kendisini yok etmesi söz konusu, yok olanı da varmış gibi gösterme, yani gerçeklikte var olmayan kralları, bilgeleri, güçlüleri, kutsalları var gibi gösterme. buradan hareketle, ilineksel bir nedenden ötürü insan yaşamında büyük bir kargaşanın ortaya çıkmış olduğu sonucuna varıyorlar.

onlara göre bütün varlıklar varlığa katıldıkları kadar güç, bilgelik ve sevgi'den oluşur ve yokluğa katıldıkları kadar da güçsüzlük, bilgisizlik ve sevgisizlikten.

atalarının işlediği günahların çocuklarının hanesine suç olarak değil de, ceza olarak yazılacağını düşünüyorlar. ama çocukların işlediği günahların babalarının hanesine suç olarak yazılacağına inanıyorlar.

güneş ülkeliler insanın özgür iradesi olduğuna kesinlikle inanıyorlar ve diyorlar ki, içlerinden büyük bir filozof düşmanları tarafından kırk saat işkenceye maruz bırakılsa bile, sorgulandığı herhangi bir konuda ağzından tek laf çıkmayacaktır; bir kere söylememeye karar vermişse bitmiştir.

19.12.2020

zorba

platon

halkın başına geçen adam, çoğunluğun kendine kul köle olduğunu görünce yurttaşlarının kanına girmeden edemez. onun gibilerin hoşlandığı lekeleme yolunu tutar, onu bunu suçlandırıp mahkemelere sürükler, vicdanını kirletip canlarına kıyar. kimini sürer, kimini öldürtür. bu arada topluma borçların bağışlanacağı, toprakların yeniden dağıtılacağı umudunu verir.

böyle bir adamın kaderi bellidir artık: ya düşmanlarının eliyle ölecek ya da bir zorba olacaktır.

zorbanın yükselmesine yardım etmiş hatırı sayılır kimseler arasından sözlerini esirgemeyenler çıkar. en yiğitleri kendi aralarında; hatta zorbanın yüzüne karşı durumun kötülüğünü söylerler. başta kalmak isterse zorbanın bütün bu adamları temizlemesi gerekir. dostları arasında olsun, düşmanları arasında olsun, bir tek değerli insan bırakmaz. istesin istemesin, bunlarla uğraşmadan, ayaklarını kaydırmadan rahat edemez. sonunda devleti temizler hepsinden ama hekimlerin başvurduğu temizlemenin tam tersidir bu. onlar bedende kötü ne varsa atıp yalnız iyiyi bırakırlar, zorbaysa iyileri atıp kötüleri bırakır.

18.12.2020

insan, hayat

tolstoy

bu dünyadaki hayatımızın hiçbir anlamı yoktur.

önemli olan şey, bir insanın ulaştığı ahlaki kusursuzluk değil, buna nasıl ulaşmış olduğudur.

hayatın umutsuzluğundan kendini kurtarmanın tek yolu, benliğini evrene yansıtmaktır.

yaratmanın verdiği zevkten başka gerçek bir zevk yoktur. ister kalem yapılsın, isterse çizme, ekmek veya çocuk, yaratma olmadan gerçek bir zevk duymaya imkan yoktur; yaratmanın dışında, hiçbir zevk yoktur ki, endişeyle, acıyla, vicdan azabı ve utançla karışmamış olsun.

insanın kendi hayatını mümkün olduğu kadar doğru bir şekilde anlatması, her insan için büyük bir değer taşır ve bütün insanlar için de son derece yararlıdır.

bir insanın hayatındaki en önemli olay, kendi benliğinin bilincine vardığı andır; bu olayın sonuçları en büyük iyiliğe de yol açabilir, en korkunç şeylere de.

insan artık yaşama sarhoşluğunu duyamaz hale geldiyse, yaşaması mümkün değildir.

düşünceye karşı zora başvurmak, güneşi balçıkla sıvamaya benzer: güneşin ışıklarını neyle örtmeye çalışırsak çalışalım, her zaman üste çıkacaklardır.

"doğarken birlikte getirdiğin yasaya uymak zorundasın, ondan hiçbir zaman kurtulamazsın." (goethe)

felsefe üzerine on cilt kitap yazmak, bir tek ilkeyi uygulamaktan daha kolaydır.

insanların size kulak vermesi için, gerçeği, acı çekerek ve hatta ölümle pekiştirmek gerekir.

ailem içerisinde rahat değilim, çünkü yakınlarımın duygularını paylaşamıyorum. onları sevindiren her şeyi, okul sınavlarını, yüksek tabakadan kimseler arasında başarı kazanmayı, alışverişleri, bütün bunları ben onlar için bir kötülük ve bir felaket olarak görüyorum, ama bunu onlara söylememeliyim. aslında söyleyebilirim ve söyledim de; ama bu sözlerimden kimse bir şey anlamadı.

17.12.2020

yoksun

charles bukowski

insanlarla beraberken kendimi rahatsız hissediyorum. benden uzak şeylerden söz edip benim duymadığım heyecanlar duyuyorlar. ama kendimi en çok onlarla beraberken güçlü hissediyorum. şöyle düşünüyorum: onlar bütünün bu küçük parçaları ile varlıklarını sürdürebiliyorlarsa ben de sürdürürüm. ama yalnızken ve kendimi bir tek duvarla, nefes almakla, tarihle, kendi sonumla kıyaslayabildiğimde bazı tuhaf şeyler olmaya başlıyor. anlaşılan ben zayıf bir adamım. incil'i denedim, filozofları, şairleri; ama bir şekilde hepsi hedefi şaşırmışlardı. tamamen başka bir şeyden söz ediyorlardı. ben de okumayı kestim uzun bir süre önce. içki, kumar ve seks biraz işe yarıyordu ve bu yaşantımda cemiyetin, şehrin, ülkenin herhangi bir ferdi gibiydim; ancak tek fark, benim "başarmak" isteği duymamamdı. bir aile istemiyordum, ev istemiyordum, saygın bir iş istemiyordum. böyleydim işte: entelektüel değilim, sanatçı değilim, alelade bir insanı kurtaran köklerden de yoksunum. arada derede kalmış bir şey gibiyim ve sanırım bu da deliliğin başlangıcıdır.

16.12.2020

üstün insan

konfüçyüs

üstün insan, sağlam karakterli, dürüst ve doğruluğu seven kişidir. o, insanların sözlerini ölçer; kişiliğini inceler ve başkalarına karşı alçak gönüllü olmaya çalışır.

üstün insan arkadaşlarını kültür yoluyla bulur. onların arkadaşlıklarıyla da kendi erdemini yüceltir.


büyük ve üstün insan naziktir ama yaltaklanmaz. küçük insan yaltaklanır ama nazik değildir.


büyük ve üstün insana hizmet etmek kolay ama onu hoşnut etmek güçtür. küçük insana hizmet etmek güçtür, hoşnut etmek kolaydır.


büyük ve üstün insan ağırbaşlıdır ama kendini beğenmiş değildir. küçük insan ise kendini beğenir ve ağırbaşlı değildir.


erdemli insanların söyleyecek sözleri vardır ve doğru konuşurlar ama her söyleyecek sözü olan ve doğru konuşan erdemli değildir. üstün insan cesurdur ama her cesur olan üstün insan değildir.


üstün insan olup da erdemi olmayan insanlar bulunabilir! fakat küçük insanlar asla erdemli olamaz.


büyük ve üstün insanın yükselmesi yukarıya doğrudur. küçük insanın yükselmesi ise aşağıya doğrudur.

mr. nobody

jaco van dormael

hiçbir seçim yapmadığınız sürece her şeyi mümkün kılarsınız.

"tek bir kar tanesi, bambunun yaprağını bükebilir." (çin atasözü)

seçilen her yol doğru yoldur.

tennessee williams: yaşanılanlar bambaşka şekillerde vuku bulabilirdi; ancak öyle olsa dahi, yine de aynı mana ve değeri taşırdı.

benim yaşımdaki biri için mumlar pastadan daha fazla tutar. ölmekten korkmuyorum. yeterince hayatta kalmadığım için korkuyorum. bütün okulların tahtalarında şöyle yazmalı: "hayat bir oyun bahçesidir ya da hiçbir şeydir."

boşversene. hayatta tek bir fırsatın olur. kötü bir seçimse, bununla baş etmen gerekir.

sen de yoksun, ben de. bizler 9 yaşındaki bir çocuğun hayal dünyasında yaşıyoruz yalnızca. imkansız bir seçimle karşı karşıya gelen 9 yaşındaki bir çocuğun.

gün gelir, hayattaki her şey çekilmez görünür göze. seçimler çoktan yapılmıştır. elimden ancak hayatıma devam etmek geliyor. kendimi avucumun içi gibi tanıyorum. her tepkimi önceden görebiliyorum. hayatım hava yastıklarıyla emniyet kemerleri arasına hapsolmuş. bu noktaya ulaşabilmek için her şeyi yaptım ve ulaştım da ama sıkıntıdan ölüyorum. en zoru da hala hayatta olduğumun farkında olmam.

15.12.2020

stendhal

elias canetti

yazınsal ya da başka herhangi bir tür kişisel ölümsüzlük üzerinde düşünmeye en iyi stendhal gibi bir adamla başlanabilir. dine ondan daha çok karşı olan ve dinin vaatleri ve yükümlülüklerinden onun kadar arınmış biri zor bulunur.

stendhal'ın düşünce ve duyguları bütünüyle bu hayata yönelmişti; o, bu hayatı tam ve derin bir biçimde yaşadı. ona haz verebilecek şeylerin keyfîni çıkararak, kendisini bütünüyle hayata verdi; bunu yaparken sığ ya da bayağı olmadı; çünkü sahte birlikler yapılandırmaya çalışmak yerine, ayrı olan her şeyin ayrı kalmasına izin verdi. çok düşündü, ama düşünceleri asla soğuk değildi. onu harekete geçirmeyen her şeyden kuşku duyardı. kaydettiği ve şekillendirdiği her şey ateşli yaradılış anına yakındı. pek çok şeyi sevdi ve bunların bazılarına inandı da ama hepsi onun için mucizevi bir biçimde somut kaldı. bunların hepsi orada, onun içindeydi ve onlara, sahte düzene sokma numaralarına başvurmaksızın derhal ulaşabilirdi.

hiçbir şeyi mutlak addetmeyen, her şeyi kendisi için keşfetmek isteyen; hayat his ve ruhtan ibaret olduğu sürece, hayatın kendisi olan; her durumun merkezinde olan ve bu yüzden de dışarıdan bakabilen; söz ve tözün tek bir şey olduğunu sezdiğinden, dili arındırmayı tek başına kendine vazife edinmiş gibi görünen bu adamın, bu nadide ve gerçekten özgür adamın gene de, bir sevgiliden söz edercesine yalın ve doğal olarak söz ettiği bir inancı vardı.

stendhal, kendisine acımaksızın, birkaç kişi için yazmaya razıydı; ama yüz yıl içinde pek çok kişi tarafından okunacağından da emindi.

yazınsal ölümsüzlüğe duyulan inanç, modern zamanlarda hiçbir yerde daha açık, daha saf ve daha az gösterişli bir biçimde bulunamaz. bu inanca sahip olan bir insan ne demek ister? onunla aynı zamanda yaşamış insanlar artık burada değilken kendisinin hâlâ burada olacağını söylemek ister. böyle olmakla yaşayanlara karşı herhangi bir husumet besliyor değildir; onlardan kurtulmaya ya da onlara herhangi biçimde zarar vermeye de çalışmaz. hatta onları kendine rakip olarak bile görmez. sahte ün kazananları hakir görür; eğer onlarla onların silahlarıyla savaşmış olsaydı kendisini de hakir görürdü. onlara kin gütmez; çünkü onların nasıl tamamen yanılgı içinde olduklarını bilir, ama o bir gün ait olacağı topluluğu, yapıtları hâlâ yaşayan, ona hitap eden ve onu besleyen, eski çağların insanlarının oluşturduğu, kendisinin de bir gün ait olacağı topluluğu seçer. onlara duyduğu şükran, hayatın kendisine duyduğu şükrandır.

hayatta kalmak için öldürmek, böyle bir insan için anlamsızdır; çünkü onun hayatta kalmak istediği zaman şimdiki zaman değildir. o ancak yüz yıl içinde, artık yaşıyor olmayacağı ve öldüremeyeceği zaman raflara girecektir. o zaman bu, kendisine yapacak hiçbir şey kalmayacağından, yapıt yapıta bir mücadele olacaktır. önemli olan gerçek rekabet, rakipler artık orada yokken başlayandır. bu yüzden o bu kavgayı izleyemez bile. ama yapıt orada olmalıdır ve orada olacaksa, hayatın en büyük ve en saf ölçütünü içermelidir.

stendhal öldürmeyi kesin olarak reddetmekle kalmaz, aynı zamanda burada onunla birlikte yaşamakta olan herkesi kendisiyle birlikte ölümsüzlüğün içine çeker ve ancak o zaman bunlar, en büyüğünden en küçüğüne kadar gerçek anlamda canlı kalır.

stendhal, kendisi öldüğü zaman, yeryüzünde alışık oldukları her şeyi ölüler dünyasında bulabilmeleri için, bütün çevresi de ölmesi gereken o yöneticilerin tam zıddıdır. bu yöneticilerin nihai iktidarsızlıkları bundan başka hiçbir şeyde daha berbat bir biçimde açığa vurulmaz. hayatta öldürdükleri gibi, ölümde de öldürürler; bir dünyadan diğerine giderken katledilenin maiyeti onlara eşlik eder. ama stendhal’in kitaplarını açan kim olursa olsun, onu ve ayrıca onu çevreleyen her şeyi bulacaktır; bunu burada, bu hayatın içinde bulacaktır. böylelikle ölüler kendilerini, yaşayanlara besin olarak sunarlar; onların ölümsüzlüğü yaşayanlara yarar. ölümsüzlükleri, hem ölülere hem de yaşayanlara yarayan, ölülere verilen kurbanın tersidir. ölülerle yaşayanlar arasında artık garez yoktur ve hayatta kalmak artık sızıya neden olmaz.