22.12.2017

leke

gülten akın


çağın en karmaşık yerinde durduk
biri bizi yazsın, kendimiz değilse
kim yazacak
sustukça köreldi
kaba günü yonttuğumuz ince bıçak

nerde onlar, her kımıldayışta
çakan tansık, ışıldatan büyü
bir gün daha görülmedi
bir gün daha geçti otları soldurarak

öğrendik de körmüş, sanki yokmuş
ne yol ne bir geçip giden
ne kaydını tutan geçip gidenin
dediler ki
onları kilitle, anahtarı eski yerine bırak
oysa
utanılacak bir şeymiş, öyle diyor camus
tek başına mutlu olmak
sesler ve öteki sesler, nerde dünyanın sesleri
leke dokuya işledi
susarak susarak

21.12.2017

bölünen ruhun öyküsü

henry miller

bazen yaşam iksiri öyle bir dolup taşar ki görkemle, ruh dört bir yana saçılır böyle anlarda. ruhun canı sel gibi kapladığı görülür madonna'ların meleksi gülümseyişlerinde. dolgunlaşır yüzün ayı, denklem kusursuzdur. bir dakika, yarım dakika, bir saniye sonra geçmiştir mucize. anlaşılamayan, açıklanamayan bir şey verilmiştir dışa ve bir şey alınmıştır.

bir insanın yaşamında ay hiç dolun olmayabilir. bazı insanların yaşamlarında da gözlemlenebilen tek gizemsel doğa olayı, sürekli bir ay tutulmasıdır. dehaya tutulanlarda görülür bu durum, ne biçime girerse girsin, ayın sürekli olarak parlatılıp sararmasından başka bir şey olmadığını görmek ürkütür bizi. sayıları daha da az olanlar kural dışında kalanlardır, dolgunlaştıktan sonra bu mucizeden dehşete kapılarak, kendilerini doğurup can veren şeyi söndürmeye çalışırlar artık yaşadıkları sürece.

bölünen ruhun öyküsüdür usun savaşı. ay dolunayken, küçülerek solup gitmeyi, küçültülerek anlayışsız bir ölümle ölmeyi kabul edemeyenler vardı; kendi cennetlerinin doruğunda pırıl pırıl asılı kalmaya uğraşıyorlardı. yaşamın işleyişini tutuklamaya uğraşıyorlardı.

yaşamın işleyişini tutuklamaya çalıştılar, kendilerini, kendi doğum ve ölümlerini, başarılarını ve değişimlerini etkileyen, varlığını böylece saptayan işleyişi. gelgite yakalanıp parçalandılar. gövdeden ayrıldı ruh, bunun savaşını zihinde sürdürmeyi, bölünmüş bir benliğin gerçeğe benzemeyen görüntüsüne bırakarak. kendi saçtıkları ışıkla kavrulmuş, hiç bitmeyen boş bir arayışla güzeli, doğruyu, uyumu arayarak yaşarlar. kendi parlaklıkları ellerinden gitmiş; onları kendilerine çekenlerin ruhlarını ele geçirmeye uğraşırlar. yakalarlar her bir ışını, yansıtırlar aç varlıklarının her bir yüzeyiyle. ışırlar hemen, ışık onlara yöneltildiğinde, aynı hızla da sönerler. üstlerine vuran ışık ne kadar yoğun olursa o kadar parlak -ve göz kamaştırıcı- olurlar. özellikle ışık saçanlar için tehlikelidirler; bu parlak ve tükenmez ışık kaynaklarının çekimine kapılırlar en çok, tutkulu bir kaptırışla.

fransız teğmenin kadını

john fowles

insan tarihi boyunca seçkin kitle seçilmiş olma özrüne sığınmıştır hep. ama zaman tek bir özür tanır.

planlanmış bir dünya ölü bir dünyadır.

hepimiz gerçeklikten kaçarız. bu, homo sapiens'in temel tanımıdır.

ölüm nesnelerin doğasında değildir, onların doğasıdır. ama ölen biçimdir. madde ölümsüzdür. varoluş dediğimiz birbirinin yerine geçen bu biçimler silsilesinin içinden bir tür yeniden doğuş geçer.

kapısındaki mutlu hizmetçi mutlu bir evin en iyi göstergesidir.

yabancı biri, hem de karşı cinstense, genellikle en az önyargılı olan yargıçtır.

hepimiz şiir yazarız; ama şairler bunu kelimelere dökerler.

insanları, daha onlara yürümeyi öğretmeden koşturmakla mutlu edemezsiniz.

tekvin büyük bir yalan; ama aynı zamanda muazzam bir şiir; ve altı bin yıllık bir rahim milyonlarca yıllık bir rahimden çok daha sıcaktır.

tıbbın yarısı hastanın doktora olan güvenidir.

fakirleri hiçbir şey havadan gelen para kadar sarsmaz.

vermek yapılabilecek en iyi şeydir.

zamirler insanların uydurduğu korkunç maskelerdir.

unvan taşıyan cüzdan taşımaz.

bebek bekleyen annelerin o ağır, telaşsız yürüyüşünde bir şeyler vardır; dünyanın en yumuşak kibri olsa bile bir kibir.

talih zorlu bir işverendir; hayal gücüne, iyiliğiyle bağlantılı olarak neler kaybedeceğini gösterir.

20.12.2017

üç şey

madam du deffand: asla kendimden memnun olmadım. kendimden ölesiye nefret ediyorum.

oscar wilde: arkadaşlık aşktan daha trajiktir; çünkü daha uzun sürer.

william faulkner: bir kadının bilmesi gereken üç şey vardır sadece: gerçeği söylemek, ata binmek ve çek imzalamak.

vladimir nabokov: nitelikli sanat ve saf bilim için ayrıntı her şeydir.

isak dinesen: sanatta gizem yoktur. görebildiğin şeyleri yap; onlar sana göremediklerini gösterecekler.

r.l. stevenson: insan bir kez evlendi mi, artık hiçbir şeyi kalmaz, intihar hakkı bile; tek yapabileceği şey iyi olmaktır.

madam du deffand: melekten istiridyeye kadar tüm türler, tüm varoluş koşulları bana aynı derecede talihsiz görünüyor. can sıkıcı olan, doğmuş olmaktır.

vernon lee: insanları onlar için her şeyi yapabilecek kadar sevmek bana dayanılmaz geliyor. derimi yüzmeleri pahasına kimseyi sevemem ben. insanlar olmadan da idare edebilirim. hatta kimsenin olmaması çok daha rahat.

19.12.2017

deha

marcel proust

deha, hatta büyük bir yetenek, zihinsel ögeler ve sosyal gelişme bakımından başkalarına üstünlükten ziyade bunları dönüştürme, aktarma melekesinden kaynaklanır. bir sıvıyı bir elektrik lambasıyla ısıtabilmek için gereken şey en güçlü lamba değil, akımı değiştirilip ışık yerine ısı verebilen bir lambadır. havalarda gezebilmek için en güçlü otomobile sahip olmak gerekmez; yerde ilerlemesini durdurup izlediği hatta dik bir çizgide, yatay hızını dikey kuvvete dönüştürebilecek bir otomobile ihtiyaç vardır. aynı şekilde, dahice eserler üreten kişiler, en seçkin çevrede yaşayan, en parlak konuşma biçimine, en geniş kültüre sahip kişiler değil, birdenbire kendileri için yaşamayı keserek kişiliklerini bir aynaya, sosyal ve hatta bir bakıma zihinsel açıdan sıradan bir hayat da olsa, hayatlarını yansıtacak bir aynaya dönüştürecek güce sahip olanlardır; çünkü deha yansıtılan görünümün özündeki değere değil, yansıtma gücüne bağlıdır.

insan

balzac

insan bir ecza kabına benzer. budala, fosfor ya da herhangi bir elektromanyetik madde açısından beyni en yoksul olan insandır. beyninde gereğinden fazla bu maddelerden bulunan kişilere de deli deriz. ortalama insanda bu maddeler azdır, kafası uygun miktarlarıyla doymuş kişiyse dâhidir. durmadan sevdalanan insanlar, hamallar, dans meraklıları, oburlar elektrik aygıtlarının gücünü yerinde kullanmayan kişilerdir.

ozanı ozan yapan görüş gücüyle bilgini bilgin yapan çıkarsama gücü, sıradan insanın ruhsal olaylar sınırına soktuğu ama aslında fiziksel olaylardan başka bir şey olmayan, gözle görülmez, elle tutulmaz, ölçüye tartıya gelmez birtakım yakınlıklara ve benzerliklere dayanır. kâhin görür ve sonuç çıkarır. ne yazık ki bu tür yakınlıklara çok ender rastlanır, çözümleme ya da gözleme gelmeyecek kadar da belirsizdirler.

tanrı'nın enkazı

scott adams

en basit açıklama genellikle doğrudur.

deneyimlerim bana, bu karmaşık dünyada en basit açıklamanın genellikle büsbütün yanlış olduğunu söyler. fakat fark ettiğim şey, en basit açıklamanın genellikle kulağa doğru geldiği ve herhangi karmaşık bir açıklamadan çok daha ikna edici olduğuydu.

bilinçaltımızın belirli bir seviyesinde, kendi türümüzden korunma ihtiyacı duyduğumuza inanmıyoruz.

yaşlılar, gençlik hallerinin yansımasına düştüklerinde ürkütücü olurlar. dilbilgisel açıdan mantıklı gelen fakat gerçeklikle her zaman bağlantı kurmayan şeyler söylerler.

tüm diğer soruların "neden?"e verecek bir yanıtı vardır. sadece olasılık açıklanamaz.

eğer bir sihirbaz bir kaplanı yok ederse ve sen de bu numaranın gerçek sihir olmadan nasıl yapıldığını bilmiyorsan, bu durum onu gerçek sihir mi yapar?

mutlak güç, göründüğünden daha aldatıcıdır.

fiziksel biçimi olmayan bir şeyin, nasıl olur da fiziksel şeyler üzerinde bir etkisi olur?

çevremizdeki her şeyi derecelendirebileceğimize duyduğumuz inanç, eşit ölçüde kibir ve içgüdüden oluşan insani bir dürtüdür.

önem, evrenin özünde olan bir nitelik değildir. o sadece bizim ilüzyon dolu akıllarımızda vardır.

insanlar, hiç bir şekilde kayalardan veya direksiyonlardan veya motorlardan daha önemli değildir.

her şey bir başka şeyden oluşmuştur ve bu şeyler de karşılık olarak diğer şeylerden.

18.12.2017

yazmak

georges perec

gerçeğini arayan yazı serüvenini satır aralarında belli eden şu nafile arayışın izidir kitap: kuralları son derece basit ama oynanışı fena halde umutsuzca karmaşık bir oyun.

sınırsız, sonsuzluğa uzanan, gıdasını muazzam bir kurgu yığınından, durmadan artan bir sürpriz duygusundan alan bir düş gücünün yaratıcılığına sahip olmak için, bir sözcüğün dahi kazara yazılmaması, bir sözcüğün dahi varlığını rastlantıya, sözümona samimi bir üsluba, alışkanlığa borçlu olmaması, bilakis bütün kurmacanın mutlak bir yasanın kısıtlayıcılığı altında, sıkı bir yazınsal kalbur kullanarak yazılması, kafi olmasa dahi şarttır.

varlığı üzerine yazılar döktürmek, kendi çelişkiler bulamacına yapışıp kalmak edebiyatçının mayasında var: bilinçli ve umutsuz, yalnız ve sorumlu, suçluluk duygusunu okkalı sözlere döken geveze vs.

nasıl kalbin mantıktan daha güçlü bir öz mantığı varsa, bir anlatının da yazarının arzularından daha güçlü, daha buyurucu öz arzuları, tatminini arayan gizli ihtiyaçları vardır.

felsefenin görevi

max horkheimer

zamanımızın gerçek bireyleri, kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil, ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken, acının ve alçalışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir. bu şarkısı söylenmemiş kahramanlar, başkalarının toplumsal süreç içinde bilinçsiz olarak hedef olduğu terörist imhaya bilinçli olarak hedef kılmışlardır kendi varlıklarını. toplama kamplarının adsız kurbanları, doğmaya çabalayan insanlığın simgeleridir. bu insanların kendi sesleri zorbalığın darbeleriyle susturulmuş da olsa, felsefenin görevi, onların yaptıklarını işitilebilecek sözlere dönüştürmektir.

16.12.2017

yazı

gordon childe

yazının gerçek önemi, insan bilgisinin aktarılmasında yepyeni bir devrim yaratmasıdır. yazı aracılığıyla insan, deneylerini ölümsüzleştirebilir, çok uzaktaki kişilere, henüz doğmamış yeni kuşaklara aktarabilir; yazı, bilimi yer ve zaman sınırının üstüne yücelten araçtır.

ilk yazıların bu yüce görevdeki payı abartılmamalıdır. yazı, yayın aracı olarak değil, yönetimin pratik gerekleri için bulunmuştur. ilk sümer ve mısır yazıları, düşünleri anlatamayacak kadar kaba saba işaretlerdi. tam 2000 yıl süren basitleştirme sürecinden sonra bile, çivi yazısında 600 ile 1000 arasında harf vardı. okuryazar olmak için en önce bu sayısız işaretleri ezberlemek ve bileşimleri için hayli çetrefil kuralları bellemek gerekirdi. mısır hiyeroglif ve hiyeratif yazılarına gelince, bunlarda alfabe niteliği de bulunmakla beraber, öylesine çok ideogram ve saptama simgeleri içerirdi ki, harflerin sayısı 500'ü bulurdu.

14.12.2017

yaşam sanatı

zygmunt bauman

"eğer bir lamba ya da ev sanat yapıtı olabiliyorsa insan yaşamı neden olmasın?" (michel foucault)

belirsizlik, ahlaklı insanın asıl zemini ve ahlakın filizlenip serpilebileceği tek topraktır.

lawrence grossberg: bir şeye yeterince özen göstermenin, önemseyecek kadar inanmanın mümkün olduğu ve böylece de kişinin bu şeye bağlanıp bütün benliğini hasredeceği yerleri tespit etmek gitgide zorlaşıyor.

eldeki bir şeyin nicelik olarak artışı hiçbir şekilde başka bir nitelikteki ve değerdeki şeyin yokluğunu tam anlamıyla telafi etmez.

seneca: yaygın kabul gören şeyin en iyi olduğunu düşünerek söylentiye boyun eğmemiz ve birçoğumuzun izinden gidebileceği pek çok iyi şey bulunmasından ötürü akıldan ziyade öykünme ilkesiyle yaşamamız kadar başımıza bela getiren başka bir şey yoktur.

umutları çökeldikleri gerçeklikler içerisinde fark etmek çoğu zaman zordur.

insanlık durumu olarak bilinen muğlak, çelişki dolu çıkmaza basit, dolaysız, tek hamleli çözümler bulmak mümkün değildir.

akışkan modern dünyada hiçbir değerli etkinlik değerini çok uzun süre koruyamaz.

hepimiz kendi yaşamlarımızın sanatçılarıyız. sanatçı olmak, aksi halde biçimsiz ve şekilsiz olacak şeye biçim ve şekil vermek demektir. ihtimalleri manipüle etmek demektir. aksi halde "kaos" olacak şeye bir "düzen" dayatmak demektir: belirli olayları diğerlerinden daha olası hale getirerek, aksi halde kaotik -gelişigüzel, rastgele ve dolayısıyla önceden kestirilemez- olacak bir grup şeyi "organize etmek" demektir.

marcus aurelius'un nasihati, gündelik koşuşturmacadan, aşağılık her şeyden uzak durmaktır; çünkü bunlar geçici, ucuz ve adidir: "dünyevi şeyleri çok yüksek bir noktadan aşağı bakıyormuşçasına görün."

13.12.2017

esrar üzerine

walter benjamin

esrar etkisindeyken eskisi gibi, yine aynı düşünce patikalarını izlersiniz; ama bu kez bu patikalara güller saçılmıştır.

lunaparklar, sanatoryumların bir ön biçimidir.

sarhoşluk halinde, yeniye, el sürülmemişe ulaşmak için büyük bir umudun, hevesin, arzunun kanatlandığı pek görülmez; bunun yerine, bunlara sadece bitkin, dalgın, miskin, atıl bir yokuş aşağı gezintide ulaşılır.

canlı olan, yok oluşun cinnetini sadece üremenin coşkun sarhoşluğunda yener.

insanlığın körleşmiş ve hayvani yanından kaynaklanan şeylere sahip olmaları bir yana, en derin gerçekler, körleşmiş ve bayağı olana uyum sağlayabilmek, ve hatta, kendilerini kendi tarzlarıyla sorumsuz düşçülerde yansıtmak gibi büyük bir güce sahiplerdir.

karl kraus: bir sözcüğe ne kadar yakından bakarsanız o da size o kadar uzaktan bakar.

önemli düşünceler uzun süre uykuya yatırılmalıdır.

keder, kımıldamadan sarkan peçedir ve kendisini kaldıracak hafif bir rüzgarın özlemiyle yanıp tutuşur.

yaramazlık, sihirbazlık yapamayan çocuğun can sıkıntısı demektir. onun dünyaya ilişkin ilk deneyimi, yetişkinlerin daha güçlü olmaları değil, kendisinin sihirbazlık yapamamasıdır.

yalnızken aldığımız en korkunç uyuşturucu kendi benliğimizdir.

yalnızca çocukluk hüznün kaynaklarını arayıp bulabilir ve neşe saçan ünlü şehirlerin kederli yüzünü anlayabilmek için, içinde bir çocuk olarak yaşamış olmak gerekir.

dünyanın örgüsü içinde, düş, bireyselliği çürük bir diş gibi yerinden oynatır.

12.12.2017

günlük yaşamdan sanata

umberto eco

iktidar hiçbir zaman tepedeki bir gücün keyfi bir kararından kaynaklanmaz; iktidarın dayanağı toplum içindeki sayısız küçük ya da "moleküler" uzlaşımlardır.

mutlak sahte, yaşadığı anın yüzeyselliğinden mutsuzluk duyan bilincin çocuğudur.

cinayet işlemiş bir kişiyi öteki insanlardan daha az insan olarak görmeye hazır bazı kişiler, bir yandan da kürtaja karşı çıkıyor ve ekliyorlar: "cenin halindeki bir insan da herkes kadar insandır."

iktidar, törenlerin önemini yitirmesinden ve kurumlara gösterilen biçimsel saygının yok olmasından korkar ve bunu bir geleneksel düzeni sabote etme, topluma yeni töreler sokma girişimi olarak görür.

louis marin: yozlaşmış bir ütopya, mitos kılığına bürünmüş bir ideolojidir.

"dünyanın tam bu noktada yıkılmakta olduğunu söyleseler, tek yapacağım bir adım yana çekilmektir."

devletten kendisini benim yerime koymasını asla isteyemem; çünkü devletin gerçekleştirmeyi arzuladığı hırsları yoktur; devlet yalnızca adam öldürmenin her durumda kötü bir şey olduğunu vurgulamakla yükümlüdür. bu yüzden de, adam öldürmenin kötü bir şey olduğunu öğretmek için adam öldüremez devlet.

devlet, adalet terazisini büyük bir ciddiyetle kullanmak ve bu yolla yurttaşlarının can güvenliğini teminat altına almak durumundadır. devletin kısası intikam değil, geometridir.

düşünce, zırhtan nefret eder.

11.12.2017

aslan ve unicorn

george orwell

yüz bin pound yıllık geliri olan bir insanla bir pound haftalık geliri olan bir insan arasında ortak bir şeyler olduğunu kim söyleyebilir?

yurtseverliğin ve ulusal bağlılığın karşı konulmaz gücü tanınmaksızın modern dünya kavranamaz. o belirli çevrelerde yok olabilir, uygarlığın belirli düzeylerinde var olmamış olabilir; fakat pozitif bir güç olarak onun yanında yer alabilecek hiçbir şey yoktur.

en fazla yetenek içeren bir sanat dalı edebiyattır. ama o da sınırları geçemeyen tek sanattır.

edebiyat, özellikle şiir ve dahası lirik şiir bir çeşit aile şakasıdır ve kendi dil grubunun dışında ya çok az ya da hiç değeri yoktur.

shakespeare dışında en iyi ingiliz şairleri salt isimleri ile bile nadiren tanınır avrupa'da. yaygın bir şekilde okunanlar yalnızca yanlış nedenlerden ötürü hayranlık duyulan byron ve ingiliz ikiyüzlülüğünün bir kurbanı olarak acınan oscar wilde'dır. ve bununla bağlantılı olarak, çok açık olmamasına rağmen, hemen hemen her ingiliz'de düzenli bir düşünce sistemine hatta mantık kullanımına karşı felsefi yetenek azlığı vardır.

"aydın" olarak tanımlanabilecek herkes var olan düzenle sürekli bir uyuşmazlık halinde yaşamıştır.

eğer t.s. eliot'un şiirlerini ya da karl marx'ın teorilerini anlayabilecek cinsten bir beyne sahipseniz, otoriteler bundan, sizin herhangi bir önemli işin dışında tutulmanız gerektiğini çıkaracaklardır. aydınlar, kendileri için bir işlevi sadece edebi dergilerde ve sol kanat partilerde buldular.

göze çarpan başka bir özellikleri de düşünceler dünyasında yaşayan ve fiziksel gerçeklikle çok az ilişkisi olan insanların duygusal sığlığıdır.

churchill hükümeti, süreci bir anlamda durdurana kadar yanılmaz bir güdüyle 1931'den beri hep yanlış şeyler yaptılar. aptal olmayan herkes faşist bir ispanya'nın ingiltere'nin düşmanı olacağını onlara söyleyebilirdi; buna rağmen ispanya hükümetini devirmesi için franco'ya yardım ettiler. 1939-40 boyunca, italya'yı, bütün dünyanın baharda saldırıya geçeceklerini bilmesine rağmen savaş malzemesiyle beslediler. birkaç yüz bin hisse senedi sahibinin hatırı için bir müttefik olan hindistan'ı bir düşmana dönüştürdüler.

sadece doğum rastlantısı, yetenekli bir çocuğun hak ettiği eğitimi alıp alamayacağına karar verirken bizim demokrasiyi savunmak üzerine bütün konuşmalarımız anlamsızdır.

hazcı düşünmeye eğitilmiş bir ulus, köleler gibi çalışan tavşanlar gibi üreyen ve temel ulusal endüstrileri savaş olan halklar arasında hayatta kalamaz.

mucize

osho

arzular her zaman vaat eder ama hiçbir zaman vermez. arzular her zaman mutluluk, coşku vadeder ama son asla gelmez ve her arzu sadece daha fazla arzu ile sonuçlanır. her arzu kendi yerine daha fazla, daha büyük arzular yaratır ve tabii ki sonunda da daha fazla hayal kırıklığı gelir.

mucize budur: dünyanın hüsran olduğunu, dünyanın ıstırap olduğunu bir kere anladığında artık hüsrana uğramazsın. düş kırıklığı, dünyanın düş kırıklıklarıyla dolu olduğunu görmezsen gelir. umutsuz olduğunu bilsen bile umut ettiğin için ıstırap gelir. bu umut saçmadır. bunu anladığında artık hiç de umutsuz hissetmezsin. o zaman böyle hissetmeye gerek kalmaz.

bekleyiş sadece karamsarlık yaratır. bekleyiş olmadığında ıstırap içinde olmaya gerek de yoktur. bir kere hayatın ıstırap olduğunu anladığında, hiçbir zaman ıstırap içinde olmazsın, onun dışında olursun.

bu dönen tekerleğin -bu dünyanın, bu sözümona hayatın, tekrarlayan bu bozuk döngünün- doğasını bir kez anladığında, sessiz ve mutlu bir insan haline gelirsin.

artık umut etmediğin için umutsuzluk duygusu yoktur. rahatsındır, sakinsindir. ne kadar rahat olursan o kadar sakin olursun. ne kadar anın içinde olursan o kadar durgun, o kadar hareketsizsindir.

10.12.2017

kır atlı

theodor storm

büyük bir adam yetişti miydi, ciddi olsun şaka olsun, ondan öncekilerce yapılan her şeyi ona mal etmek isterler.

insanın ancak iki gözü var, ama görmek için yüz tane gerek.

günlük işini doğru yapmışsan uyku kendiliğinden gelir.

güzel bir kızın dudaklarından özdeyişler duymak, her zaman hoş bir şeydir.

bir zamanlar jewe manners'in, seddi yapan için, torunları konusunda söylediği sözler, gördüğünüz gibi gerçekleşmemiştir; böyledir işte bey: sokrates'e zehir içirdiler ve efendimiz hazreti isa'yı çarmıha gerdiler! bu gibi şeyler artık son zamanlarda kolay kolay olmuyor; ama ensesi kalın bir zorba ya da kötü bir kimsenin azizlerden sayılması ya da kendimizden bir derece yüksek olan becerikli birinin hayaletler arasında yer alması; bunlar her zaman olabilen şeylerdir.

8.12.2017

orhan hançerlioğlu

ahmet oktay

kierkegaard'ın "korku ve titreme" adlı ibrahim'in oğlunu kurban etme öyküsü çerçevesinde oluşturulmuş kitabını okuyordum. kierkegaard gibi bir inanmış değilim; bu yüzden tanrı karşısında olmak türünden sorunlarım da yok. yine de yazdıkları, "imanın başladığı yer, düşünmenin terk ettiği yerdir." türünden yargıları tersine dönüşebilir yargılar olarak da görülerek okunduğu zaman, insanı değişik sorun alanlarına götürüyor.

kitabı okurken bazı yan bilgiler bulabilirim umuduyla orhan hançerlioğlu'nun felsefe ansiklopedisi-düşünürler bölümü başlıklı yapıtına el attım. okuyalım:

"kierkegaard, sören aabye (1813-1855) danimarkalı düşünür. çağımızın metafizik ve düşüncesi mızmız öğretilerini geniş çapta etkileyen ve varoluşçuluk adı verilen bilim dışı akımın kurucusu sayılan bir gizemci (mistik)tir. (...) kierkegaard gençliğinde züppe bir kılıkla kahvelerde, tiyatrolarda, meyhanelerde bir hayli para yemiş ve sonunda kendinde 'büyük deprem' adını verdiği bir sarsıntı duyarak, kendi deyişiyle '18 mayıs 1838'de yepyeni bir kişilik kazanmıştır."

bu hasmane girişten sonra hançerlioğlu filozofun düşüncesini kendince özetliyor ve geliyor maddenin sonuna: "görüldüğü gibi kierkegaard, felsefe niyetine, kendisi gibi zengin doğmuş, sıradan bir adamın yaşamını anlatıyor: önce vur patlasın çal oynasın, sonra orta yaş durgunluğu, en sonunda da yaşlılık dindarlığı. işte heidegger'leri, jaspers'ları, sartre'ları, camus'ları çalakalem bilim dışı zırvalar döktürmeye iten, bu bayağı yaşamdan ibarettir. kılavuzu kierkegaard olanın başı bu sonuçtan kurtulamaz elbet."

kimin çalakalem yazdığını dikkatli okur hemen ayırt edecektir elbet. ama burada asıl şaşılması gereken nokta, hançerlioğlu'nun partizanlığından kaynaklandığı kesin olan pervasızlığıdır. düşüncelerine katılalım ya da katılmayalım, çağımız felsefesini derinlemesine etkilemiş, yeni tartışma soruları getirmiş dört yazarı tek cümlede mahkum etmek olacak iş değil. ne var ki, insan bu satırları okuduktan sonra aynı sayfada kore halk cumhuriyeti'nin ilk başbakanı kim il sung'un düşünür sayılmasına şaşmıyor. aynı şekilde lenin'in karısı kurpskaya'nın yine düşünür diye nitelenmesine; buna karşılık bilim felsefesi alanında büyük tartışmalar yaratmış olan thomas kuhn ve paul feyerabend'e tek satır yer verilmemiş olmasına da.

sözlükler, ansiklopediler alındıkları anda başından sonuna okunan yapıtlar değil. bu yüzden içindekileri ancak zamanla fark ediyor insan. hançerlioğlu'nun 1985'te yayımlanan çalışmasını, kierkegaard'la ilgili maddeyi okuduktan sonra şöyle bir karıştırmak gereğini duydum ve bir insanın siyasal inancını kierkegaard'dan farksız bir yargılayıcı imana dönüştürmesi karşısında şaşırdım.

hançerlioğlu lukacs'a (yapıtları dışında) 10 satır yer veriyor. adı tarihe sovyet bilimine indirdiği darbe dolayısıyla geçmiş bulunan lisenko da 10 satırla yer alıyor kitapta. bazı düşünürleri yerin dibine batıran hançerlioğlu, lisenko olayı hakkında bilgi vermek gereğini bile duymuyor ve "klasik genetiğe karşı çıkması birçok eleştirileri üstüne çekmiştir. nitekim bu savında tümüyle haklı olmadığı kesindir." demekle yetiniyor. marcuse hakkındaki kanısı ise şudur hançerlioğlu'nun:

"marksçılıkla freud'un ruhçözümcülüğünü (psikanalizini) uzlaştırmak gibi olmayacak işlere kalkışmış bulanık kafalardan biridir. toplumbilimci de geçinir. (...) yüzyılımızın büyük çoğunluğunun hangi kültür düzeyinde olduğunu iyice saptamak için bu zırvaların amerika ve avrupa'nın birçok üniversite kürsülerinde genç beyinlere ders olarak okutulduğunu söylemek yeter."

hançerlioğlu'nun marx'la freud arasında ilişki kurma girişimlerine alerjisi olduğu anlaşılıyor. horkheimer için de şöyle diyor çünkü: "toplumbilime ruhçözümünü uygulamak gibi saçma sapan çalışmalar yapmakla ünlenmiştir." jung maddesinde onu da "ruhçözümü denilen bilim dışı çıkmaz yolun izleyicisi" diye niteliyor. hançerlioğlu'nun çalışması daha dikkatle taranmak istiyor ama bunu bir başka zamana bırakıyorum.

genius.

düşüncesiz davranan adamlar şantaja açık olur.

artık bütün dünya ikiye bölündü. bir yarısında kadın var ve orası hep neşe, umut ve ışık dolu. diğer yarısındaysa kadın yok ve orası kasvet ve karanlık dolu.

kötülüğe karşı barış yanlısı olamazsın.

bir parçacığın hızını ne kadar kesin şekilde ölçerseniz konumunu o kadar az kesin şekilde bilirsiniz. yani belki de fikrimi ne kadar kesin öğrenmeye çalışırsanız duruşumu o kadar az kesin şekilde bilirsiniz.

doğum günleri insana ne kadar az şey başardığını düşündürüyor.

hepimiz kendimiz için mazeretler uydururuz. öyleyse başkaları için de uyduracak kadar iyi olmalıyız. insanlar karmaşıktır. hepimiz aynı düzgün insanlığı, aynı merakı paylaşıyoruz. umutları, hayalleri. aynı tanrı'yı.

doğanın derinliklerine bak. o zaman her şeyi daha iyi anlarsın.

kendi çalışmalarımda gözüpek bir sorunla karşılaştığımda cevabın genellikle gözüpek bir çözüm olduğunu görüyorum.

insanın itibarını oluşturması bir ömür sürer ama onu bozması sadece bir an.

mirasınızı çok fazla umursuyorsunuz. dünyanın sizi nasıl hatırlayacağını. ama dünya kendi ailenizle başlar ve biter.

insanlığın temel varlığına bir tehditle karşı karşıyayız. belki de nihayetinde bizi kurtaracak olan şey, birbirini tamamen yok etme kabiliyeti olan iki süper güçtür. atom bombası kullanımı atomla misillemeye yol açar. o misilleme de daha çok misillemeye yol açar ve karşılıklı yok oluşla sonumuz gelir. o yüzden iki taraf da tek bir silah bile kullanmaya cesaret edemez. delilik olur bu.

ama yanlışlıkla, aptallık sonucu veya bir tiranın isteğiyle de olsa bu silahlar kullanılacak. kullanıldığı zaman bize tanrı bile yardım edemez.

7.12.2017

boğaziçi yalıları

abdülhak şinasi hisar

hülyalara dalmak için en uygun vasıtalar, sularda sallanan kayıklardır. biraz hayal, ancak onların beşiklerinde tadılabilir.

dünyadaki sular üstünde, boğaziçi kayıkları kadar güzel bir icat yoktur. zira bütün bu kayıklar, dünyanın en ince ve emsalsiz güzelliğini gözler ve ruhlar için yaşanmış bir rüya haline getirmek üzere yapılmışlardır ve sanki ancak rüyalarda binilen birtakım salıncaklardır.

öyle gafil yaşarız ki biz, çok kere saadetimizi kaybettikten ve felaketimizi geçtikten sonra duyup anlarız.

aşk bize sevgilinin verdiği değil, ruhumuzun yarattığı bir ihtiyaçtır.

geçen ömrün en mühim duygularını geçmeyen güzellikler karşısında duyarız ve her defasında kalbimde iki hissin canlandığını fark ettim.

çocukluğun geçtiği yerler muhakkak insanın cennetidir. orada, dünyanın başka bir tarafında rast gelmeyeceğimiz bir mucize buluruz.

sihirli birtakım suların çeşmeleri bizim için hep birden akmaya başlar. sular, rüzgârlar, dağlar ve bütün manzaralar bizimle konuşur. yaşanan zamanın, güya bitmemiş bir musikî gibi, maziyi devam ettirişi tatlı ve garip bir hisle duyulur. geçen saatler ve değişen renkler, kıvrımlarında, hep geçmiş günleri ve geçmiş hisleri saklar, tekrarlar.

hayatın orta çağlarında hissimizdeki en büyük değişiklik, sevdiğimiz vücutlardan ve ruhlardan ayrılışların gönlümüzü kırarak bizde fanilik hissini ve yeisini yerleştirmesi olduğu için, ruh daha çok acıdığı bu veda günlerine daha çok bağlanıp onları daha çok seviyor.

medeniyetler tarihi rollerini ikmal edince, onların hatıralarının bir mahfaza, yani bir müze içine konulmaları lazım gelir.

bütün medeniyetler de mezarlardaki insanlar gibi fanidir. ve biz, ölmüşlerimizin olduğu kadar, devirlerini tamamlamış medeniyetlerin de geri dönmeyeceklerini biliriz.

fani olduklarını bildikleri için hasta ve yaralı olan ve en büyük tesellilerinden mahrum kalan ruhlarımız, sevdiklerine en acı acı bu mezarlıklarda ağlarlar. vücut ve ruh bütün hülya ve rüyalarıyla, bütün aşkları ve hatıralarıyla nihayet tamamıyla hiçe varacağını düşünür ve tesellisiz kalır. ömrümüzün tantanalı saatlerine rağmen hayatın, esasında, bir facia olduğunu biliriz. ve mezarlıklar, biliriz ki, vazıh hiçbir teselli veremez.

6.12.2017

how i met your mother

bir gelini güzel kılan, evlendiği için mutlu olmasıdır.

aşk bir bilim değildir. bir duyguyu hesaplayamazsın. birisine aşık olduğun zaman, bir 8.5 bile 10'a eşdeğerdir.

eğer bekarsanız ve arkadaşlarınız evlenmeye başlamışsa, her düğün davetiyesi kendinizi değerlendirmenize neden olur.

düğüne birisiyle gidilmez. bu, ava çıkarken yanında ölü bir geyik getirmeye benzer.

hayatta pek çok romantik an vardır ve onlar, hayatı yaşamaya değer kılar. ama sorun şudur: o anlar geçer gider ve hemen köşede acımasız, adi gerçekler sinsice sizi bekler.

eninde sonunda kaybolacağını bildiğimiz şeyleri elimizde tutmak için çok çaba harcıyoruz.

gece saat 2'yi geçtiği zaman, sadece uyu. çünkü gece saat 2'den sonra verdiğin kararlar, yanlış kararlardır. iyi olan hiçbir şey gece saat 2'den sonra gerçekleşmez.

erkekler yatmadıkları kızlar için pişmanlık duyarlar; kızlarsa yattıkları erkekler için.

her gece efsanevi olamaz. her gece efsanevi olursa, hiçbir gece efsanevi olmaz.

hayatta çoğu kez onunla yaşamaya hazırlıklı olmadığımız kararlar veririz.

ilk seferde hiç kimse iyi değildir.

bazen en iyi savaşçılar bile kendilerini ayaklarından vururlar.

birileri sana birini ayarlamaya kalktı mı, her zaman önce iyi özelliklerini sayarlar; büyük kusuru ise daha sonra çıkarırlar ağızlarından.

eğer çıkmak bir oyunsa, o zaman evlilik de oyunu kazanmak demektir; tabi eğer kadınlar liginde oynuyorsan.

5.12.2017

kahraman

vladimir nabokov

okur tarafından sevilen kahraman, kitap kapakları arasında nasıl bir evrim geçirmiş olursa olsun, kader çizgisi zihnimizde belirlenmiştir; aynı biçimde dostlarımızın da kendileri için çizdiğimiz şu ya da bu mantık içinde ya da alışılmış biçimde davranmalarını bekleriz. belli bir kişiyi ne kadar seyrek aralıklarla görürsek onun hakkında oluşturduğumuz kalıba uysallıkla girdiğini görmenin verdiği zevk de o kadar doyurucu olur. öngördüğümüz kader çizgisinden herhangi bir sapma, bize sadece haddini bilmezlik değil, ahlaki düşkünlük olarak da gözükür. yüzyılın görüp göreceği en önemli şiir kitabını kapı komşumuz gezgin sosisçinin yazdığını öğrensek, onu hiç tanımamış olmayı yeğleriz.

ölüm

murathan mungan

doğuda ölüm herkesin gizli mesleğidir, demişti bir şair.

ölümün görüntüleri her zaman kesindir; yanlış anlamalara izin vermeyecek ölçüde kesin. ölümün her an bir olasılık olması, görünmeyenin en büyük iktidarıdır.

bazı insanlar bir kelime darbesiyle ölürler. şimdilerde ise değil ölmek, kimseye tek bir mana bile söylemiyor kelimeler.

bazı insanların hayatında bazı ölümler geri dönülmez değişikliklere yol açar, bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı değişikliklere. herkesin hayatında da böyle olduğu sanılır. hayır, herkesin hayatında böyle olmaz. bazıları hayatlarından eksilenlerin yasını tuttuktan sonra, geriye dönüp kaldıkları yerden aynen sürdürürler hayatlarını. daha kalpsiz olduklarından değil, yalnızca böyle olduklarındandır bu. kimileriyse yas tutmayı bilmez. ya hiç yas tutmazlar, ya da bütün ömürlerini tuttukları yasa çevirirler; bu sefer de geriye hayat kalmaz.

hepimiz yamyamız

claude levi-strauss

"herkes kendi alışık olmadığı şeye barbarlık der." (montaigne)

en ipe sapa gelmez fanteziler bile, dünyanın bir parçası olan ve dünyayı dışarıdan tanımadan önce, salt yaratıcılık ürünü eserler verdiğini zannederek dünya gerçekliklerinin birkaçını kendi içinde seyre dalan insan zihninin ürünüdür.

başkasını kendimizle özdeşleştirmenin en basit yolu onu yemektir.

ne kadar acayip, sarsıcı hatta başkaldırıcı görünürse görünsün, bağlamına yerleştirilirse, iyi yönlendirilen bir aklın açıklayamayacağı inanç ya da örf ve adet yoktur. ilk varsayımda hiçbir alışkanlık kendi kendini gerekçelendiremez, bütün alışkanlıkların gerekçeleri diğer alışkanlıklarda bulunur.

kadınlarımız ve onlara bakan bizler, kulaklarımıza bir halka taktığımız vakit, yok olan bedeni yok olmayan maddelerle sağlamlaştırmanın söz konusu olduğunu hâlâ hayal meyal biliriz. yumuşak kısımları sert kısımlara dönüştüren mücevherler yaşamla ölüm arasında bir dolayım oluşturur. kaldı ki nesilden nesile de aktarılmıyorlar mı? peki bu işlevi nasıl yerine getirebiliyorlar? tabiatta rastlanan en değişmez maddeleri taçlar gibi değişkenlik çağrıştıran biçimlerle bağdaştırarak ya da onların sertliğini bizim kırılganlığımızla birleştirerek her birinin bu çelişkilere yer olmayan ideal bir dünyanın alegorisini minyatür düzeyde gerçekleştirmesiyle.

karmaşık ya da evrim geçirmiş olduğu söylenen toplumlar ile haksız yere ilkel ya da arkaik denen toplumlar arasındaki mesafe, zannettiğimiz kadar büyük değildir.

kadının kızışma döneminin ortadan kalkması değil, diğer memelilere nazaran daha çok kan kaybettikleri âdet dönemleri, etraflarındaki herkese bir doğurganlık dönemine girdiklerini göstererek onları ele verdiği için kadınların bunu gizleyemeyecekleri öne çıkarılmaktadır. erkekler için rekabete giren kadınlar bir taktik bulmuşlardır. doğurganlık dönemlerinde olmadıkları için erkeklerin dikkatini çekmeyen kadınlar, kanla ya da kana benzer kırmızı bir boyar maddeye bulanarak erkekleri aldatmayı denemişlerdir. farların kökeni budur (gördüğümüz gibi, sonra da parfümlerin).

4.12.2017

pedro paramo

juan rulfo

derler ki bir yolun inişli çıkışlı olması, sizin gidiyor ya da dönüyor olmanıza bağlıdır. bir yerlere gidiyorsanız çıkışlıdır yol, dönüyorsanız inişlidir.

acılarımızda bizim için bir umut gizli.

her sabah tan ağarırken köy yük arabalarının gürültüsüyle sarsılır. her yandan gelir bu arabalar; güherçile, ekin ve saman yüklüdürler. tekerlekler gıcırdar, gıcırdar, pencereleri sarsıp köyü uyandırır. o saatte fırınlar da açılır; havayı taze pişmiş ekmek kokusu sarar. ansızın gök gürülder ya da yağmur yağar. ilkyaz gelmektedir belki. orada belkinin anlamını kavrayacaksın oğlum, orayı neden sevdiğimi anlayacaksın. ne severdim o köyü! kurduğum düşler soldurdu beni. tarlaların üstünde uzanan köyüm.. ağaçlarla, yeşil yapraklarla dolu, anılarımızı biriktirdiğimiz bir kumbara gibi. hep orada yaşamak isteyeceksin. tan ağarırken, gündüzün, ikindide, akşamleyin hiç değişmez; yalnız havada, bir değişiklik olur. hava her şeyin rengini değiştirir.

mutluluk bile usanıyor zamanla.

3.12.2017

bugünü yaşama arzusu

irvin yalom

hayat birbiri ardına gelen kahrolası kayıplardan oluşur.

thomas kempis: ne zaman insanların arasına çıksam daha az insan olarak geri dönüyorum.

anne sevgisinden yoksun büyüyen çocuklar, kendilerini sevmek, diğerlerinin onları seveceğine inanmak veya başkalarını sevmek için gerekli olan temel güven duygusunu geliştiremezler. yetişkin hayatlarında yabancılaşırlar, içlerine kapanırlar ve başkalarıyla genellikle düşmanca ilişkiler kurarlar.

sokrates: iyi yaşamayı öğrenmek için kişinin iyi ölmeyi öğrenmesi gerekir.

gracian: insanın başkasının meselelerine girmesi, kendi meselesiyle çıkmasıdır.

terentius: ben bir insanım ve insana ilişkin hiçbir şey bana yabancı değildir.

küçükken öğrenilen şey en iyi öğrenilendir.

schopenhauer: her şey olmaya kalkan insan hiçbir şey olamaz.

dün ve yarın yok. geçmiş hatıralar, gelecek özlemler yalnızca memnuniyetsizlik yaratır. zihinsel sükunete giden yol şu anı gözlemekte ve farkındalığımızdan oluşan nehirde rahatsız edilmeden akıp gitmesine izin vermekte yatar.

johanna schopenhauer: şaşaa, rütbe ve unvan genç kızların yüreği üzerinde baştan çıkarıcı bir etki yaratıp onları evlilik düğümüyle bağlar. bu, onları hayatları boyunca en büyük cezaya katlanmak zorunda bırakan yanlış bir adımdır.

chapman: gecenin ruh halinde demlenmeyen hiçbir kalem edebi bir şey yazamaz.

"hayat acı çekmektir. acıya bağlar neden olur; nesnelere, fikirlere, bireylere, hayata olan bağlar. acının panzehiri vardır; arzunun, bağın, benliğin sona erdirilmesi." (buddha)

2.12.2017

öykü

david m. buss

geçmişimiz üzerine anlattığımız öyküler, seçerek eklediğimiz, çıkardığımız, kararttığımız ayrıntılarla, kuşkusuz yansız tanımlamalardan daha başka amaçlara yönelirler. anlattığımız öykülerin toplum içindeki konumumuz ve itibarımıza ilişkin kaygılardan etkilenmemesine olanak yoktur. yine de bu öyküler, biz onları çarpıtsak da, değerli olabilir. benim hayatımın bir izleğini, romancı vladimir nabokov, geride kalan gençliğine bakarken çok güzel bir şekilde dile getirmiştir:

"genç bir yazarın, yıllar sonraki yaşlı yazara duyduğu coşkulu aşk, özenişin en övgüye değer biçimidir. bu aşka, daha büyük kütüphanesindeki yaşlı adam karşılık vermez; çünkü protezsiz damağını ve sulanmayan gözlerini hatırladıkça hayıflansa bile, gençliğinin o acemi çırağına karşı hoşgörüsüz bir aldırmazlıktan başka bir şey hissetmez."

insan

philipp vandenberg

insan ilahi bir varlıktır. tanrı adına hak talep edip konuşanlar, ilahi her şeyi inkar ediyorlar. iki bin yıllık kilise tarihi, iki bin yıllık aşağılama, sömürü ve gelişmeye karşı savaştan başka bir şey değil. papazlar yüzyıllarca, tanrı adına dev gibi katedraller inşa ettiler. aslında bunun arkasında hristiyan insanına zulmetmek, onun küçüklüğünü ve anlamsızlığını gözler önüne sermek düşüncesi yatıyordu. anlamsızlık düşünmeyi engeller ve düşünce kilise için zehirden farksızdır. kilise emirlerle hayatta kalır. onun öğretisi, emretmek ve itaat etmekten ibarettir.

her şey inanç parolasıyla halledilmek isteniyor. oysa inanmak, düşünmekten daha kolaydır. kim ki inanç meselelerinde aklın gücüne başvurursa dine yakışmayan yanıtlar elde eder. bu nedenle kilise var oluşundan beri, aklın gücüne, gelişmeye ve bilime karşı direnmektedir. bilim, inancın sonu demektir.

her şeyi ölçüp biçtikten sonra şimdi daha iyi anlıyorum ki, insanı hayata bağlayan tek şey, onun gerçek saadetiymiş. birçok kez bahtsızlıklarla karşılaştım ve hayatım sık sık tehlikeye girdi. fakat yaşadığım bütün o bahtsızlıklar bugün artık bana acı vermiyor. insan yaşlandıkça, bahtsızlıkları daha az acı veriyor; ama bir kere yakaladığınız mutluluk ise derideki yanık izi gibi uzun süre kalıyor.

1.12.2017

misafir

orhan veli kanık



dün fena sıkıldım akşama kadar
iki paket cigara bana mısın demedi
yazı yazacak oldum, sarmadı
keman çaldım ömrümde ilk defa
dolaştım
tavla oynayanları seyrettim
bir şarkıyı başka makamla söyledim
sinek tuttum, bir kibrit kutusu
allah kahretsin, en sonunda
kalktım, buraya geldim

yapma cennetler

charles baudelaire

bütün alışkanlıklar çok geçmeden zorunluluğa dönüşür.

sudan başka bir şey içmeyen insanın hemcinslerinden saklayacak bir sırrı vardır.

şarap insana benzer: nereye kadar beğenileceği veya küçümseneceği, sevileceği veya nefret edileceği, ne denli yüksek işlere ya da alçaklıklara yatkın olduğu hiçbir zaman bilinemez.

"şarabın içilmiş olma sevinci dışında hiçbir şey, içen insanın neşesine denk olamaz."

aklı başında bir devlet, varlığını asla esrar alışkanlığıyla birlikte yürütemez.

sağlıklı ya da tehlikeli olsun, insanın, kişiliğini coşturan bütün maddelere karşı taşıdığı çılgınca eğilim, onun yüceliğini gösterir.

eğer şarap insanoğlunun bir ürünü olmaktan çıkarılsaydı gezegenimizin sağlığında ve aklında, onun sorumlu tutulduğu tüm aşırılıklar ve sapmalardan çok daha korkunç bir eksiklik, bir yokluk, bir boşluk oluşurdu.

insan tehlikeli bir uyuşturucudan olduğu kadar acıdan, felaketten ve kaderden bile yeni ve etkili hazlar çıkarabilme ayrıcalığını taşır.

zihin, sadece, yakın çevrenin aşırı bir biçimde dönüşmüş olarak yansıdığı bir aynadır.

bir afyon bağımlısı, ahlaki özlemlerinin hiçbirini unutmaz, ödevini görür, hem de sever; bütün koşulları elden geldiğince yerine getirmek ister; gelgelelim, bir şeyler yapma gücü artık düşüncesinin düzeyinde değildir.

insan beyni, sıvı ögeye ve onun gizemli büyülerine karşı, şaşırtıcı bir düşkünlük gösterir. 

ölüme çekinmeden, dosdoğru bakabiliriz ama, aramızdan kimilerinin bugün bildiği gibi, insan yaşamının ne olduğunu bile bile, kim, hiç ürpermeksizin kendi doğum saatine cesaretle bakabilir?