5.10.2017

borges'in evinde

alberto manguel

borges için epik tema, yaşamsal bir açlıktır, aşka, mutluluğa ya da kötü talihe duyulan türden bir açlık.

unutulmasında sakınca olmayan bir geçmişe aitlermiş gibi davransa da kendi yazdığı her şeyi anımsardı. yazdığı kitapların nüshalarına ihtiyacı yoktu: unutulmasında sakınca olmayan bir geçmişe aitlermiş gibi davransa da, kendi yazdığı her şeyi ezberden okuyabilir, düzeltebilir ve değiştirebilirdi; bu becerisi onu dinleyenleri şaşkınlığa düşürür, eğlendirirdi.

bazen aklına bir anısı geliyor, benden çok kendisini eğlendirmek için bir hikaye anlatmaya başlıyor ve bir itirafla bitiriyor. yüzyıl başında buenos aires'teki bıçakçıların "cesaret kültü” olarak adlandırdığı kurallarından söz ederken, soto adında profesyonel bir silahşoru anımsıyor borges, bir gün han sahibi ona, kasabada aynı adı taşıyan başka bir adam daha olduğunu söylüyor. bu diğeri bir aslan terbiyecisi, bir gösteri için oralara gelmiş gezgin bir sirkin üyesi. soto, aslan terbiyecisinin içki içtiği bara girip adama adını soruyor. "soto," diyor aslan terbiyecisi. "buradaki tek soto benim." diyor silahşor, "bir bıçak al, dışarı gel." dehşete kapılan aslan terbiyecisi buna uymak zorunda kalıyor ve hakkında hiçbir şey bilmediği kurallar yüzünden öldürülüyor. "bu hikayeyi çalıp," diyor borges, 'güney' adlı öykümün sonunda kullandım."

"liste yapmak şairin en eski işlerinden biridir."

borges söz konusu olduğunda, ölümsüz olan onun yapıtı, malzemesi, evrenini kurmakta kullandığı şeylerdi; bu yüzden de kendisi için sonsuz bir varoluş arama gereği duymuyordu. "temaların, sözcüklerin, metinlerin sayısı sınırlıdır. o yüzden hiçbir şey yok olmaz. bir kitap yok olursa, elbet bir gün başka biri onu yeniden yazar. bu kadar ölümsüzlük de herkese yetmeli." demişti bana bir keresinde, iskenderiye kütüphanesinin yıkılışından söz ederken.

bütün dünyayı bir kitaba sokmaya çalışan yazarlar vardır. daha az rastlanır bazı yazarlar içinse dünyanın kendisi bir kitaptır, kendileri ve başkaları için okumaya çalıştıkları bir kitap. borges bu yazarlardandı. her şeye rağmen mutlu olmanın ahlaki görevimiz olduğuna inanırdı. mutluluğun da, nedenini açıklayamasa bile, kitaplarda bulunabileceğini düşünürdü. "bir kitabın bize mutluluk olasılığını sunduğuna neden inandığımı tam olarak bilmiyorum." demişti. "ama bu alçak gönüllü mucize için gerçekten minnettarım." yazılı söze, tüm kırılganlığına rağmen güveniyordu.

borges 14 haziran 1986'da cenevre'de öldü. heine ve vergilius'u, kipling ve de quincey'yi keşfettiği, baudelaire'i ilk kez okuduğu şehirdi cenevre - o zamanlar baudelaire'i seviyorduysa da (kötülük çiçekleri'ni ezberlemişti) sonraları nefret etmişti.

merdivenleri çıkan çocuk geçmişte bir yerde kaybolmuş, hikayeleri seven bilge ihtiyar da öyle. eski metaforları -bir nehir olarak zaman, bir yolculuk ya da savaş olarak yaşam- severdi ve o savaş, o yolculuk borges için artık bitti; "yaşamsal olan, her zaman sözcüklerin kavrayışının ötesinde olan şey gittikten sonra geriye kalandır edebiyat." (diye verlaine'den alıntı yapardı); işte o nehir de gecelerin içinden aktı, her şeyi önüne katıp götürdü, geriye yalnızca edebiyat kaldı.

her yazarın geriye iki yapıt bıraktığını söylüyor: yazılı yapıt ve kendisinin imgesi; her iki yaratımın birbirini sonuna kadar kovaladığını ekliyor. "bir yazar, bunlardan hiç değilse birini kayda değer bir sonuca ulaştırmanın tatminini yaşamayı umabilir en fazla, değil mi?" sonra da, gülümseyerek: "ama ne kadar inançla?" ayağa kalkıyor. ikinci kez uzatıyor elini. beni kapıya kadar geçiriyor. "iyi geceler." diyor. "yarın görüşürüz, değil mi?" bir yanıt beklemiyor. ardından kapı yavaşça kapanıyor.

din kuramı

georges bataille 

tanrılar, yalnızca gerçeklik dayanağı olmayan mitsel tinlerdir.

doğruyu söylemek gerekirse hiçbir şey, kökenimiz olan bu hayvansal yaşam kadar bize kapalı değildir. hiçbir şey, sessiz evrenin ortasında bulunan ve ne insanların ona verdiği anlama ne de onları yansıtan bir bilinç olmadan tasarımlamayı arzuladığımız anda şeylerin anlamsızlığına sahip olmayan dünya kadar düşünce biçimimize yabancı değildir.

en üstün varlık'ın nesnel kişiliği onu, dünyanın içinde sanki kendisi aynı anda özneler ve nesnelermiş ama onlardan açıkça ayrıymış gibi aynı yapıdaki diğer kişisel varlıkların yanına yerleştirir: insanlar, hayvanlar, bitkiler, yıldızlar, meteorlar.

yaşamsal özü tüketme isteğinde daha fazla ileri gidilemez. hatta bundan daha sakınımsızca gidilemez. bu kadar yoğun bir tüketme hareketi daha büyük bir huzursuzluk yaratarak bir huzursuzluk duygusuna yanıt verir.

an'ı saçlarından bir kez yakaladıktan sonra, önceki tüm zaman çoktan kavranan bu anın gücü içinde kalır. ve buraya ulaşmamı sağlayan tüm kalıcılıklar, tüm işler birdenbire yok edilmişlerdir, bu küçük anın okyanusu içinde bir ırmak gibi sonsuzca boşalmışlardır.

bu devasa girişim dünyasında, önemsiz anın içindeki kesin bir kaybedişten başka bir amacı olan bir şey yoktur.

şeyler dünyasının, içinde çözüldüğü gereksiz evrenin içinde hiçbir şey olmaması gibi, çabalar birikimi bir anın boşluğu yanında hiçbir şeydir. boş sözcüğünün küçültücü değerini doğrulayan, zamanın kaybolup gidişi korkusuyla değersiz işlemlerin içine gizlice giren özgür ama bununla birlikte boyun eğen andır.

insansal yaşamın mümkün olan en uzağa giden bir deneyim olduğu kişiye: ben, düşüncemi dile getirmek istemedim ama ayrımsızlığın içinden senin düşündüğün şeyi ortaya çıkarmada sana yardımcı olmak istedim. sen benden, sağ bacağının sol bacağından farklı olmasından daha fazla farklı değilsin ama bizi birleştiren şey, canavarlar doğuran -aklın uykusudur.

4.10.2017

özlem panayırı

susanna tamaro

bir yonca tohumu canlılığını seksen yıl boyunca koruyabilir. olaylar için de böyle olur; onların üstünü bir kayıtsızlık örtüsüyle örtsek de, uzaklara savurmak için onlara doğru üflesek de onlar dinginlik içinde yerlerini korurlar. bu olaylar, er ya da geç ortaya çıkacak birtakım şeylerin filizleridir.

güneşin altında değişen bir şey yok. insanlar, her zaman aynı hayallerin peşine düşmeyi seviyorlar, hepsi korkuyor; bu yüzden bir hayal uyduruyor, onlara anlam ve ortaklık kazandıracak bir değer arıyorlar, koronun bir üyesi olmak ve hep aynı şeyleri yinelemek iyi geliyor. civcivler kuluçka makinesinin ışığı altında sıcacık oturmaktan hoşlanır; insanlar da ütopyaların olanaksız vaatlerinin sıcaklığından.

hiç kimse, insan yaşamının mutlak ve dehşetli yalnızlığının yüzüne vurulmasından hoşlanmaz. bunu gizlemek için de doğduğumuz günden ölene dek çırpınıp duruyoruz. su yüzüne çıkan cesedi görmemek için ziller, tefler çalıp oynuyoruz; çünkü ceset bizim yalnız olduğumuzu, hepimizin umutsuzca yalnız olduğumuzu haykıracaktır; ama bu yalnızca birazcık toz kaldırmak olacaktır, o kadar.

bir sınırı aşmak isteyen, içinde büyük bir şeyler besler. bu, normal insanların başına gelmez hiç. onların önlerine koydukları sınır, her zaman elde etmeleri gereken maddi bir şeydir. daha güzel bir ev, daha kazançlı bir işyeri, ötekilerden farklı bir aşk. doğumdan ölüme dek bu küçük şeyler için didinirler, asla başlarını yukarı kaldırıp bakmazlar.

dostlukta ne sisler vardır ne de aldatmalar. duyuların hazzı uzaktadır, yalnızca zihinden haz beklenir, o da her zaman yükseğe dikmiştir gözünü. insan bir dostunu kurtarmak için canını verebilir; oysa sevgililer çoğu kez insanın canını alır. senin enerjini, düşüncelerini emer, haz ister, zevk ister, toplumda güvenli bir yer ister; bundan sonra önlenemez bir şekilde bebekler gelir ve işte sen o zaman bitmiş sayılırsın. o artık seni bir insan olarak fark etmez bile; sen yalnızca onu bir yerlere taşıyan merdivensindir, onun günlerinin boşluğunu dolduran alışılmış bir gürültüsündür.

insan dünyaya geldiği andan başlayarak kötüdür. bıraktığı parmak izi her zaman kanla ıslanmıştır. zamanla yalnızca tekniğini mükemmelleştirmeyi öğrenmiştir. şimdi artık çok daha az güç sarf ederek daha fazla kişi öldürebilmektedir. bu başarının adı da gelişimdir. gelişim, düşüncenin emrindedir. ya düşünceler nelerdir? en saf halde zehir.

ve sonra özlem panayırı başlar. belli bir yaşa vardık mı hepimiz çağrılıyızdır. orada durursun ve her şeyin daha farklı yaşanmış olabileceği bir nokta ararsın, yönü değiştirebileceğin bir noktayı. böyle bir nokta olmadı mı diye sorarsın kendine. ya da vardı da ben görmedim, görmek istemedim mi? yolu sen çizmişsindir, başkası değil, bu yoldan çıkmak için bir adım yeterlidir. ama seni tutsak eden görünmeyen çizgidir; başka yüksek duvarlar olduğunu sanırsın; ama aslında bu incecik bir iptir, öte yana geçebilmek için bacağını biraz kaldırman yeterlidir.

utanç

emrah serbes

"yanlış bir hayat doğru yaşanmaz." (theodor adorno)

her insanın mayasında bir parça kepazelik vardır; mühim olan, o kepazeliği ortaya çıkaracak işlerden uzak durmaktır.

bize bir şey öğretebilecek tek hoca var: utanç. yirmi küsur yıl okuduk, yüzlerce hoca gördük. hangileri aklımızda kaldı? bizi en çok utandıranlar. bütün sınıfın önünde yüzün kızardığında aldığın dersi en süper okulları bitirdiğinde alamazsın. sınıfın en tembeli bile olsan orada idrak edilmesi güç bir sırra vakıf oluyorsun çünkü. esaslı bir bok yediğinde, çürükler ortaya çıktığında yani, bütün toplumun sana karşı nasıl tek yumruk olduğunu orada öğreniyorsun.

genellikle kötücül insanlar başkalarının yaptığı kötülüğün hemen farkına varırlar. ellerine fırsat geçmediği için kötülük yapamadıklarından, başkalarının yaptığı kötülükleri en ağır şekilde yargılayanlar da onlar olur.

insanın hayatında öyle bir an gelir ki önünde uzayıp giden karanlık yolda ilerlemekten başka çaresi kalmaz; geri adım atamayacak kadar yorgundur çünkü ve yerinde duramayacak kadar da yıkkın. hayatta çoğu zaman asıl ihtiyacımız olan şey de budur işte, sağlam kalan parçalarımızı toplayıp kör bir kararlılıkla yolumuza devam etmek.

insanın bambaşka biri olmayı isteyeceği bir an gelir, gerçekten bambaşka biri olmayı isteyeceği bir an gelir.

3.10.2017

zanaatçılık

richard sennett

zanaatçılık çoğunlukla el işçiliği için kullanılan ve bir keman, saat ya da çömlek yapılırken kalitenin amaçlandığını gösteren bir terimdir. ama bu fazlasıyla dar bir bakış açısı. zihinsel zanaatçılık diye bir şey de var, anlaşılır bir şekilde yazma çabası buna örnek gösterilebilir. sürdürülebilir bir evlilik yapmak toplumsal zanaatçılık olarak görülebilir. o halde zanaatçılığın kapsamlı bir tanımı şöyle yapılabilir: bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapmak.

zanaatçılık, kabaca yorumlandığında, bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapma arzusudur. bütün insanlar bir şeyi iyi yapmanın verdiği tatmini yaşamak ve yaptığı şeye inanmak ister. ama yeni düzen iş, eğitim, siyaset alanlarında bu arzuyu tatmin etmez, edemez. yeni iş dünyası, bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapma arzusunun bir insanın yaşantısında yıllar ya da on yıllar içinde kök salmasına izin vermeyecek kadar hareketlidir. insanları hareketli işler için eğiten eğitim sistemi derine inme yerine kolaylığı tercih eder. siyasi reformcu, yeni kültürü özel kurumlarda taklit ederek, yaptığı şeyle övünen ve onu sahiplenen bir zanaatçıdan çok, sürekli yeni şeyler arayışında olan bir tüketici gibi davranır.

öz-disiplin ve özeleştiri tüm zanaatçılık alanlarına sıkı sıkıya bağlıdır; standartlar önemlidir ve kalitenin amaçlanması, ideal olarak, kendi içinde bir amaç haline gelir. zanaatçılık nesneleştirmeyi vurgular. nicola amati bir keman yaptığında o keman vasıtasıyla kendini ifade etmedi. bir keman yaptı. amati'nin o nesneye yaptığı yatırım kendisiydi. kendini, kemanı yaparken hissettiklerini değil, kemanı doğru yapıp yapmadığını esas alarak yargıladı. amati'nin çalışırken depresyonda mı yoksa mutlu mu olduğuyla ilgilenmeyiz; f deliklerinin kesimine, verniğin güzelliğine bakarız. nesneleştirme bu anlama gelir: kendi içinde anlamlı bir şey yapmak.

bu nesneleştirme ruhu, alt düzeyden, vasıfsız görünen emekçilerin bile işiyle gurur duymasını sağlayabilir. örneğin, öğrencim bonnie dill, 1970'lerde harlem'de yaşayan temizlik işçileriyle -kent merkezinde yaşayan beyaz işverenleri tarafından genellikle acımasızca yerilen, çok az ücret alan siyah kadınlarla- ilgili bir çalışma yapmıştı. günün sonunda nadiren bir teşekkür sözü işitse de bu kadınlar bir evi iyi temizlemiş olmaktan bir parça benlik değeri çıkarıyordu: ev temizdi.

aynı yıllarda boston'daki fırıncıları incelediğimde, aile tarafından işletilen ve babaların ve amcaların ailenin daha genç üyelerinin büyük kısmına kötü davrandığı ve çok fazla baskı yaptığı bir fırında da yine, elde edilen sonuç sabahın erken saatlerinde yaşanan kırgınlığın bir kısmını alıp götürüyordu: ekmek iyiydi.

zanaatçılık tesellisine romantik bir nitelik vermemek önemli; ama bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapmanın sonucunu anlamak da eşit derecede önemli. kabiliyet, hem somut hem de kişi dışı bir ölçütle değerlendirilir: temiz temizdir. bu şekilde anlaşıldığında zanaatçılık esnek kapitalizmin kurumları içinde huzursuzca oturur. sorun, yaptığımız tanımın son kısmında yatıyor: bir şeyi o şeyin kendisi için yapmak.

insan bir şeyi nasıl iyi yapacağını ne kadar iyi anlarsa ona o kadar özen gösterir. ne var ki, kısa vadeli işlemler ve sürekli değişen görevler üzerine kurulu olan kurumlar bu derinliği üretmez. hatta şirket bundan korkabilir; buradaki yönetim şifresi içe doğru büyümedir. sırf bir etkinliği doğru yapmak için o etkinliğin derinlerine inen kişi, diğerleri tarafından, tek bir şeye saplanmış, yani içe doğru büyümüş kabul edilir; ve zanaatçı için saplantı aslında gereklidir. bu kişi, kaşla göz arasında konup kalkan ve asla yuva yapmayan danışmanın tam tersidir. dahası, kişinin herhangi bir uğraş için becerilerini derinleştirmesi zaman alır.

üniversiteden yeni mezun olmuş genç bir meslek sahibinin incelediği deneklerden aldığı bilgilerin hangilerinin gerçekten işe yarar olduğunu anlaması genellikle üç, dört yıl alır. kabiliyeti pratikle derinleştirmek, insanların pek çok farklı şeyi kısa sürede yapmasını isteyen kurumların amacına ters düşer.

esnek şirket akıllı insanlardan faydalanır ama eğer bu insanlar kendini zanaatçılığa verirse sorun yaşar.

kozmos

carl sagan

kozmos'un keşfi kendi kendimizi keşif yolculuğudur.

en basit yapılı tek hücreli organizma bile en mükemmel cep saatinden daha karmaşık bir makinedir.

çok bilmek, çok zeki olmakla eş değildir. akıl yalnızca bilgi demek değildir, aynı zamanda yargıdır da. başka bir deyişle, bilgiler arasında bağlantı kurup bunları kullanmaktır.

dünyamızda uzunluk ölçüsü olarak kullandığımız metre ya da kilometre gibi ölçüler, kozmos'un boyutları için geçerli değildir. kozmos öylesine büyüktür ki, kilometreler anlamsız kalır. kozmos'ta ölçü olarak ışık hızını kullanırız. ışık, saniyede 300 bin kilometre hızla ilerler. başka bir deyişle, yerküremizin çevresini saniyede yedi kez dolanmış olur. ışık sekiz dakikada güneş'ten dünyamıza ulaşır. böylece yerküremizin güneş'ten sekiz ışık dakikası uzaklıkta bulunduğunu söyleyebiliriz. bir yılda ışık uzayda on trilyon kilometre kateder. ışığın bir yılda aldığı mesafeye ışık yılı adı verilir. ışık yılıyla zaman değil, uzaklık ölçülür.

yüz milyar kadar galaksi, her birinde de ortalama olarak yüz milyar yıldız var. bütün galaksilerde, yıldız kadar gezegen de bulunması olasılığı söz konusu. böylesine akılalmaz sayılar karşısında, neden tek bir yıldız, yani güneş insanların yaşadığı bir gezegene hayat veriyor olsun da, başka olasılıklar bulunmasın? niçin kozmos'un ücra bir köşesinde yaşama mutluluğuna yalnızca bizler ermiş olalım? kanımca, evrende hayat kaynıyor olması çok daha güçlü bir olasılıktır.

bilim kendini düzelten bir girişimdir. bilimin temelinde düştüğü yanılgıyı düzeltme yatar. yeni deney sonuçları ve yeni düşünceler, sürekli olarak eskiden giz olan şeyleri çözümlemektedir.

bilime gücünü veren, özgür araştırma ve ne denli garip gelirse gelsin, ortaya atılan bir varsayımın değeri üzerinde araştırma yapılması gerektiği düşüncesinin yerleşmesidir. alışılmış fikirlere benzemediği için insanı tedirgin eden yeni fikirlerin boğulması, din ve siyaset çevrelerinde görülebilir. fakat böyle bir şey, bilgiye götüren bir yol değildir ve bilimsel çaba kavramıyla bağdaşamaz. yeni ufuklar açacak görüşleri kimin öne süreceğini önceden kestirip atamayız.

"iyi yaşamak için göze batmadan yaşamak gerek."

aristarkhos ve kopernik'e karşı gösterilen direniş, güneş'in yerküre çevresinde döndüğü görüşü günlük yaşamımızda halen sürmektedir. hâlâ güneş'in "doğduğundan" ve güneş'in "battığından" söz ederiz. aristarkhos'un helyosentrizm fikrini ortaya atmasından bu yana 2.200 yıl geçti ve kullandığımız dil hâlâ yerküremizin dönmediği yolundadır.

evrendeki yıldızların toplam sayısı yeryüzünün tüm kumsallarındaki kum tanelerinden daha fazladır.

yerküremize uzaydan baktığımızda ulusal sınır diye bir şey göremiyoruz. uzaydan gezegenimizin incecik mavi bir hilal, sonra da yıldızlar kenti arasında bir ışık noktası olarak göründüğünü izleyince etnik, dinsel ya da ulusal şovenist davranışların sürdürülmesi akılalmaz bir duruma dönüşür.

eğer genişleyen bir evren ve büyük patlama görüşü doğruysa, o takdirde daha güç sorularla karşılaşacağız demektir: büyük patlama anında koşullar nasıldı? ondan önce ne olmuştu? maddeden yoksun küçücük bir evren vardı da, ardından madde birden hiç yoktan mı yaratıldı? bu nasıl oldu? birçok toplumun kültüründe tanrı'nın evreni hiç yoktan var ettiği yanıtı verilir. fakat soruları savsaklamak demektir bu. eğer soruyu yüreklice sürdürürsek, bir adım daha atarak tanrı'nın nereden çıktığını sormalıyız. eğer bu soruya yanıt verilemez dersek, kendimizi boşuna yormadan, evrenin başlangıcı sorusunun yanıtsız kalacağı kararına neden varmayalım? ya da tanrının her zaman var olduğunu söylersek, evrenin her zaman var olduğunu neden söylemeyelim?

ölüm döşeğinde tycho brahe bilgilerini kepler'e armağan etmiş ve bu hoş çılgınlığının son gecesinde, şu sözlerini, sanki şiir yazan biri gibi tekrarlayıp durmuştu: "boşuna yaşamış olduğum sanılmasın. boşuna yaşamış olduğum sanılmasın."

2.10.2017

kaygı

karen horney

kültürümüzde, bir insanın kaygıya karşı kendini korumaya çalıştığı dört ana yol vardır: sevecenlik, boyun eğme, güç, insanlardan uzaklaşma.

ilk olarak, herhangi bir türden sevecenlik kazanmak, kaygıya karşı güçlü bir konum aracı olarak iş görebilir. parola şudur: "eğer beni seversen beni kırmazsın."

uysallık -boyun eğmecilik- tutumu herhangi bir kurum ya da kişiye bağlanmadığı zaman bütün insanların potansiyel arzularına uyma ve içerleme uyandırabilecek her şeyden kaçınma eşliğindeki çok daha genelleşmiş bir uysallık biçimini alır. bu tür olaylarda birey kendi isteklerinin tamamını bastırır, kendini savunmaksızın başkalarının kendisinden yararlanmalarına göz yummaya hevesli ve başkalarına ayrım gözetmeksizin yardımcı olmaya hazır olur. boyun eğmeciliğin parolası şudur: "eğer teslim olursam kimse beni yaralamaz."

temel kaygıya karşı korunma girişimlerinin üçüncüsü güç kazanmaktır. gerçek ya da başarı veya mal mülk edinme ya da beğeni veya zihinsel üstünlük kazanarak güvenliğe ulaşma çabası. bu koruma girişiminin parolası şudur: "eğer güçlü olursam kimse beni yaralayamaz."

dördüncü korunma aracı insanlardan uzaklaşmaktır. önceki koruyucu araç grupları, dünyadan hoşnut kalma, dünyayla şu ya da bu yolla başa çıkma arzusu gibi ortak bir özelliğe sahiptir. ancak yaşamdan çekilme yoluyla da korunma bulunabilir. bu, başını alıp bir çöle gitmek ya da tam bir inzivaya çekilmek anlamına gelmez; bu, kişinin dış ya da iç ihtiyaçlarını etkileyen insanlara karşı bağımsızlık kazanması anlamına gelir.

dış ihtiyaçlar bağlamında bağımsızlığa, örneğin mal mülk edinme yoluyla da ulaşılabilir. ancak servetin bağımsızlık uğruna biriktirildiği yerde genellikle bu servetten zevk almaya engel olacak kadar fazla kaygı vardır ve sahip olunan şeyler bir cimrilik tutumuyla korunur; çünkü tek amaç, her olasılığa karşı tetikte hazır olmaktır.

dışsal açıdan başkalarından bağımsız olmaya ilişkin aynı amaca hizmet eden bir başka yol da, kişinin kendi ihtiyaçlarını en alt düzeyle sınırlamasıdır. vazgeçmenin amacı başkaları karşısında bağımsızlığa ulaşmaktır. buradaki parola şudur: "eğer uzak durursam hiçbir şey beni yaralayamaz."

nazi felsefesi

bertrand russell

nazi felsefesi içindeki usdışı ögelerin varlık nedeni, politik anlamda, artık var olmaları için bir sebep kalmamış bulunan grupların desteğine duyulan gereksinmelere dayanırken, aklı başında ögeler de sanayicilerle militaristlere dayanmaktadır. önce saydığımız ögeler usdışıdır; zira mesela küçük esnafın, kendi umutsuzluklarıyla fantastik inançlarının kendilerini kopkoyu umutsuzluktan kurtaracak bir sığınaktan başka bir şey olmadığını algılamaları pek mümkün değildi; buna karşılık, sanayicilerle militaristlerin umutları faşizm yoluyla belki gerçekleşebilirdi; ama faşizmden başka bir yolla asla. sanayicilerle militaristlerin umutlarının ancak uygarlığın yıkımı pahasına gerçekleşebileceği olgusu, sanayicilerle militaristlere usdışı bir nitelik kazandırır. bu adamlar, bu akımın içinde kafa bakımından en mükemmel; ama töre bakımından en berbat ögeleri meydana getirirler, geri kalanlar ise, şan, şeref, kahramanlık, fedakarlık düşleriyle gözleri kamaştırılmış olduğundan, ötekilerin ciddi çıkarlarını göremeyip bir heyecan tufanı içinde kendi çıkarlarına zıt amaçlara alet olmuşlardır. nazilik denen akıl hastalığı işte budur.

30.09.2017

uzun lafın kısası

pittakos: iktidar insanın özünü ortaya koyar.

victor hugo: toplumun bütün bereketli ışımaları bilimden, edebiyattan, sanattan, öğretimden çıkar; insanları yetiştirin, yetiştirin insanları.

diogenes: yararsız çabaları bırakıp doğaya uygun yaşamayı seçenler mutlu yaşar, insanlar aptallıkları yüzünden mutsuz olurlar.

irvine welsh: kim olduğunu ve kim olmadığını anlamaya çalışmak lazım. hayattaki esas macera bu. kendini bir yerde bulduğunda arkada bıraktığın ve hep yanında taşıdığın şeyler vardır.

aristippos: eğitimsiz olmaktansa dilenmek daha iyidir. nitekim berikinin parası yoktur, ötekinin insanlığı.

halil cibran: nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneşi görebilsin diye kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.

mario levi: kaybedilmeyecek servet, elden çıkmayacak zenginlik yoktur. hiç kimse sahip olduklarıyla övünmemeli.

jean paulhan: günümüzde iki edebiyat türü var: okunması olanaksız kötü edebiyat -ama pek çok okunmaktadır- ve kimsenin okumadığı iyi edebiyat.

solon: halk iyi yönetiliyorsa tanrı ve yasaların yararı vardır; ama kötü yönetiliyorsa hiçbir işe yaramazlar.

carl gustav jung: insan, kendisini yargılayamayan bir olgudur ve başkalarının iyi ya da kötü yargılarına bırakılmıştır.

hegel: herkes ister ve inanır ki, ancak kendisinin dünyasıdır en iyi dünya; gene inanır ki, bu dünyayı diğerlerinden daha iyi anlatacak olan da, o en iyisi olandır.

andre breton: güzellik, ya ihtilaçlı bir güzellik olacak ya da hiç olmayacak.

28.09.2017

tut ki gecedir

attila ilhan


tut ki gecedir
karanlık sıvaşır ellerine camlardan
birden kırmızıya döner
trafik ışıkları
kükürtlü dumanlar yükselir
korkuya batmış
camkırığı adamlardan
tehlikeye büyür sakalları

tut ki gecedir
ihbarlar birer sansar
bir telefondan bir telefona atlar
yeraltı örgütleri tetik üstünde
adres değiştirmiş silah kaçakçıları
fahişeler birbirinden kuşkulanıyor

tut ki gecedir
katiller huzursuz
hırsızlar sinirli
hainler ürkekçedir
elleri telefona kendiliğinden uzanıyor
ihanete gece müthiş bir gerekçedir
ihbarlar birer sansar
bir telefondan bir telefona atlar
ihanet bir bilmecedir

27.09.2017

sessiz yığınların gölgesinde

jean baudrillard

kitle, toplumsalın içinde kaybolduğu karanlık bir deliktir.

bütün gönderen sistemlerinin, bütün ayakta duramayan anlamların, olanaksız tarihin ve artık var olmayan temsil etme sistemlerinin kara kutusu olan kitle, toplumsalla ilgili olan her şey unutulduğunda geriye kalan artıktır.

kitleler, üstlerine doğru gelen ışık enerjisi ve ışık dalgalarını yakalayarak eğen, büken ve yok eden muazzam bir deliğe benzemektedirler.

kitleler iktidar tarafından güdümlenmiş, futbolla uyutulmuştur.

içinde yaşadığımız dünyada haber oranı arttığı ölçüde anlam oranı da azalmaktadır.

haber ne bir iletişim ne de bir anlam biçimidir. laboratuvarlarda yapılan atom bombardımanı deneyleri gibi hiç durmadan input-output'larla dolup boşalan ve zincirleme bir tepkilenmeye uğrayan sürekli bir emülsiyon biçimidir.

eğer ölümün yeniden dağıtımı ya da başlangıçtan bugüne yeniden düzenlenmesi mümkün olsaydı bir kullanım değeri olarak yaşamı kendiliğinden ortadan kaldırırdı.

nihilist olmak, radikal bir alay ve şiddet yoluyla egemen sistemleri tahammül sınırlarına kadar zorlayıp bu meydan okumaya kendi ölümleri aracılığıyla yanıt vermelerini ihtar etmekse, o zaman ben kuramsal düzeyde bir terörist ve nihilistim. aynen başkalarının silaha sarılarak terörist ve nihilist olmaları gibi. gerçeğin kendisi değil, kuramsal şiddet başvurabileceğimiz tek kaynaktır. oysa bu bir ütopyadır. sistemin kendisi de bir anlamda nihilisttir. çünkü kendisini yadsıyanlar da dahil olmak üzere her şeyi ilgisizlik, kayıtsızlık kazanına boşaltmaktadır.

26.09.2017

ziyafet

gabriel naude

eğer bu dünyada üstün bir iyiliğin, belli bir mükemmelliğin ve ona eşlik eden mutluluğun tadını çıkarmak mümkünse, sanırım en çok arzu edilen, bilge bir adamın bir kütüphanede bulmak isteyeceği diyalog ile bereketli ve hoş bir ziyafetten başka bir şey değildir. haklı olarak kendini bir kozmopolit ve dünya vatandaşı olarak gördüğünden her şeyi bilebilir, her şeyi görebilir, hiçbir şeyi gözardı edemez; kısaca, bu gönül rahatlığının kesin efendisi olduğu için onu dilediği gibi kullanabilir, istediği zaman alır, canı çektiğince onunla söyleşebilir; üstelik engeller olmadan, zahmet etmeden ve çaba harcamadan ders görebilir ve yeryüzünde, denizde, cennetin en yüksek yerlerinde; olan, olmuş ve olabilecek her şeyin özelliklerini kusursuz bir şekilde bilebilir.

rüya

murathan mungan

rüyalarımız kendimize sorduğumuz resimli bilmecelerdir. cevabının bizde saklı olduğundan habersiz olmayı seçtiğimiz için ya hatırlamayız onları ya tabir edemeyiz. belki de bizim hayat diye yaşadığımız onun bir rüyasıdır yalnızca. çok önceleri gördüğü, belki de çoktan unuttuğu bir rüya.

rüyalar hakikattir ve hakikatler bizim hayatımıza göre değildir. biz rüyalarımızdan sadece kanıt toplayabiliriz. küçük ipuçları, uyarı değeri olan işaretler, doğru çözebilirsek yaşamımızı kolaylaştıracak bulmaca parçaları.. rüyalar sanıldığından çok daha uzun, büyük ve karmaşıktır; bizim gözümüze, aklımıza sığmazlar. bize bir parça olsun görünebilmek için semboller giyinmeleri bu yüzdendir.

hayatta her şeyin bir rüya gibi olmasında, her şeyin bir oyun gibi görülmesinde yabana atılmayacak bir gerçeklik payı olduğunu kabul etmek gerekiyor. insan hayatı hayal ile hakikat arasında kestirme yollar aramakla geçiyor.

şiirin kanıyla rüyanın kanı aynıdır. yazıldığında görülenle akanında saklanan aynıdır.

25.09.2017

akşam

ziya osman saba

akşam, içime düşen korku, pişmanlık, hile
varamadığım deniz, suyu çekilen ırmak
içimde birikeni nasıl yıkamak, neyle?
bu akşam hangi suyla, hangi suyla yıkanmak?

yıkanmak, temizlemek deri içindekini
yıkanmak, teneşirde ölü gibi yıkanmak
yıkamak arzuları, hırsı, şehveti, kini
yepyeni ve tertemiz bir sabaha uyanmak

ustam ve ben

elif şafak

takvada sahtekar olacağına günahında samimi ol, daha iyi.

etrafını her dediklerine "evet" diyen dalkavuklarla dolduranlar, fikrini dürüstçe söyleyen adamı hain zanneder.

savaştan sonraki değil, önceki gecedir insanın ruhunda iz bırakan.

insanlar hayvanlardan beyhude korkar. insan zalimdir halbuki, hayvan değil. ne timsah ne aslan, hiçbiri bizler kadar vahşi değildir.

işlemeyen demir pas, kullanılmayan ahşap küf, çalışmayan insan zan besler.

nedendir açılıvermemiz birdenbire hiç tanımadığımız bir insana? nedendir dile getirmemiz daha evvel kimselere söylemediklerimizi, başkasına değil de, tek ona? kalbimizi gümüş tepsi içinde ikram edercesine bir yabancıya göstermemize sebep nedir?

her şeyi ayakta tutan dengedir. binaları da, insanları da.

her şeye sahip birine gönderilecek en isabetli hediye nedir? ne ipek ne elmas. ne altın ne gümüş. her şeyi olan bir adam bunlara itibar etmez. kanaatimce bir hayvan olmalı. zira hayvanların şahsiyetleri vardır, hiçbiri diğerine benzemez.

azrail gelince istifini bozmayan adam ya şeytandır ya ermiş.

kimseye hoyratlık etme ve kimsenin kalbini kırmasına izin verme. ne incitenlerden ol ne incinenlerden.

insan daha yüksek bir idrak mertebesine eriştiği vakit ne haramdan dem vurur ne helalden. ne cennet ister ne cehennemden ürker. imanın özüdür aslolan; şekli şemaili, kabuğu kisvesi değil.

belli bir mertebeye varanlar için herkese verilen kurallar geçerli değildir.

insana ihanet, beklemediği yerden gelir.

zanaatında ustalaşmak isteyen, yaptıklarını geride bırakmayı da bilmeli. eserinden ziyadesiyle memnun olursan öğrenmeyi kesersin. "ben artık oldum" dersin. oracıkta kalır, yerinde sayarsın. en iyisi her defasında yeniden hevesle işe koyulmak, sil baştan.

ne yaptığımızdan ziyade, yapmadıklarımız tıynetimizi gösterir.

öğrenme aşkıyla geçti ömrümüz, aşkı öğrenemesek de.

24.09.2017

öldükten sonra

muzaffer tayyip uslu


diyecekler ki arkamdan
ben öldükten sonra
o, yalnız şiir yazardı
ve yağmurlu gecelerde
elleri cebinde gezerdi
yazık diyecek
hatıra defterimi okuyan
ne talihsiz adammış
imanı gevremiş parasızlıktan

23.09.2017

düşlem

cervantes: özgür olmayı öğrenmek, gülümsemeyi öğrenmek demektir.

luis cernuda: istek, yanıtı olmayan bir sorudur.

andre malraux: masal kahramanları aklımızın değil içgüdülerimizin karmaşıklığını simgelerler.

jose ortega y gasset: bugünkü varlığını etkileyen geçmişi, birbirine hiç benzemeyen insanlarına can verecek gücü, yalnız kalmak ya da kendi kabuklarına çekilmek isteyen bireylerine karşı birliği sağlayacak ölçekte tarihsel görevi olmayan toplum, gerçek bir ulus değildir.

henri poincare: her şey düşüncedir.

simone de beauvoir: kadın; bir sevgili, tanrıça, ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama hiçbir zaman kendisi olamaz.

novalis: düşümüzde düş gördüğümüzü görmeye başlayınca uyanma zamanı yakındır.

rene char: şiir, tutkunun gerçekleştirilmiş olan aşkıdır.

andre breton: cinsel ilişkinin zorunlu olarak iki insan arasındaki erotik gerilimin azalmasına, yineleme durumunda o iki insanı birbirinden bıktıracak bir azalmaya yol açtığı iddiası, düşünülebilecek en kötü sofizmdir.

dostoyevski: yaşamı, yaşamın anlamından daha çok sevmek zorundayız.

charles baudelaire: düşlem, yeteneklerimizin en bilimsel olanıdır; çünkü evrensel benzeşimi, mistik bir dinin uygunluk diye adlandıracağı şeyi yalnızca o kavrayabilir. doğa bir sözcüktür, bir alegoridir, bir modeldir.

22.09.2017

saçlarındaki yarımküre

charles baudelaire

bırak, soluyayım uzun uzun saçlarının kokusunu, daldırayım bütün yüzümü saçlarına, kaynağa kapanan susamış bir insan gibi, bırak sallayayım saçlarını kokulu bir mendil gibi, anıları silkelemek için havada.

bilebilseydin sen de gördüğüm her şeyi! duyumsadığım her şeyi! saçlarında işittiğim her şeyi! başkalarının ruhu müzik üstünde gezerken benim ruhum koku üstünde gezer.

saçlarında yelkenlerle, serenlerle dolu bütün bir düş var ve büyük denizler var, köpükleri alıp götürür beni tatlı iklimlere doğru ve daha bir mavidir, daha bir derindir o iklimlerde mekan, meyve kokar, yaprak kokar, ten kokar hava.

saçlarının okyanusunda bir liman görüyorum, acıklı şarkılarla dolu, her soydan insanla dolu, her türden gemilerle dolu, usta ellerden çıkma, ince bir işçilikle yapılmış, ölümsüz sıcaklığın sere serpe yayıldığı o gemilerle dolu.

okşarken saçlarını bir gemide oluyorum, güzel bir gemi, bir oda, divan, saksılar, serinletici içkilerle gemiyi ve beni bir beşik gibi sallayan o görmediğim dalgalar, uyuşuk saatler; saçlarını okşarken, beni o dinlendiren, o tembel saatleri yeniden buluyorum.

saçlarının o harlı ocağında, afyonla ve şekerle karışık tütün kokusunu yeniden soluyorum, saçlarının gecesinde mavi afrika göğünü yeniden görüyorum; saçlarının tel kıyılarında, koka, katran ve misk kokularıyla kendimden geçiyorum.

bırak da dişleyeyim uzun zaman, ağır, kara örgülerini. o lastik gibi esnek, asi saçlarını ısırınca sanki anıları da yiyip tüketiyorum.

21.09.2017

kralın yeni giysileri

hans christian andersen

çok yıllar önce bir kral varmış. yeni, güzel giysileri o kadar severmiş ki, her zaman şık giyinebilsin diye bütün parasını giysilere harcarmış. ne askerlerine, ne tiyatroya ne de yeni giysilerini göstermek amacıyla değilse, parkta araba gezintileri yapmaya hiç ilgi göstermezmiş. günün her saati için giyeceği ayrı bir ceketi varmış; hani bir kral için "danışmanlarıyla toplantıda!" derler ya, onun için de hep "kral giyinme odasında!" derlermiş.

kralın yaşadığı büyük kent pek eğlenceliymiş. her gün oraya çok sayıda yabancı gelirmiş. günlerden bir gün iki dolandırıcı gelmiş o kente. dolandırıcılar kendilerini dokumacı diye tanıtıp düşünülebilecek en güzel kumaşları dokuyabildiklerini ortalığa yaymışlar. o kumaşların renklerinin, desenlerinin olağanüstü güzelliğinden söz etmişler. ayrıca o kumaşlardan dikilen giysilerin, üstlendikleri görevlere uygun olmayan kişiler ve ıslah olmaz ahmaklar karşısında görünmez olduğunu belirtmişler.

kral, "bak, o tür giysiler çok işe yarar!" diye düşünmüş. "öyle giysilerim olursa, ülkemde kimlerin görevlerine uygun olmadığını görür, ahmağı akıllıdan ayırt edebilirim. benim için hemen o tür bir kumaş dokunmalı!" böyle düşünen kral dolandırıcılara, işlerine başlayabilmeleri için çokça para vermiş.

dolandırıcılar da iki dokuma tezgahı kurup sözümona çalışmaya başlamışlar; ama dokuma tezgahlarında hiçbir şey yokmuş. çok geçmeden en üstün nitelikli ibrişim ile en gösterişli sırmaya gereksinim olduğunu bildirmişler. istedikleri ibrişim ile sırma gelir gelmez de onları kendi torbalarına doldurup boş dokuma tezgahlarında gecenin geç saatlerine kadar çalışmayı sürdürmüşler.

kral kendi kendine "şu anda ne kadar kumaş dokumuş olduklarını öğrensem iyi olur!" demiş. ama ahmaklar ile görevine uygun olmayanların kumaşı göremeyecekleri aklına gelince biraz tedirgin olmuş. kendisi için korkulacak bir şey olmadığına eminmiş; yine de işin nasıl gittiğini görsün diye, ilkin bir başkasını yollamanın daha iyi olacağını düşünüyormuş. kentteki herkes kumaşın şaşırtıcı özelliğini biliyor; bu yüzden de komşusunun ne kadar beceriksiz ya da ahmak olduğunu görmek için sabırsızlanıyormuş.

kral, "şu yaşlı, sözüne güvenilir bakanımı dokumacıların yanına göndereyim." diye düşünmüş. "işin nasıl gittiğini en iyi o değerlendirir; çünkü akıllı bir insandır; üstlendiği görevi de hiç kimse ondan daha iyi yerine getiremez!"

böylece doğru sözlü, yaşlı bakan, iki dolandırıcının boş dokuma tezgahları başında oturup çalıştıkları yere gitmiş. içeriye girer girmez, içinde bir "aman tanrım!" deyip gözlerini iyice açmış. "aman tanrım! tezgahlarda hiçbir şey göremiyorum!" ama sesini çıkarmamış.

iki dolandırıcı bakandan yaklaşmasını rica edip boş tezgahları işaret ederek kumaşın rengini, desenlerini güzel bulup bulmadığını sormuşlar. zavallı yaşlı bakan gözlerini daha da fazla açık bakmış; ama hiçbir şey göremiyormuş; çünkü görecek hiçbir şey yokmuş. bir kez daha içinden "aman tanrım!" demiş. "bu kadar ahmak mıyım ben? ahmak olduğumu doğrusu hiç düşünmemiştim! ama bunu hiç kimse bilmemeli! üstlendiğim göreve uygun bir insan değil miyim acaba? hayır, hayır! kumaşı göremediğimi hiç kimseye söyleyemem!"

dokumacılardan biri, "eee, hiçbir şey demeyecek misiniz?" diye sormuş.

gözleri pek iyi seçemediği için gözlük kullanan yaşlı bakan, "yoo" demiş. "çok güzel! büyüleyici bir güzelliği var! şu renklere, şu desene bakın! kral'a çok beğendiğimi söyleyeceğim."

iki dolandırıcı, "öyle mi! buna çok sevindik!" demişler. sonra da kullandıkları renkler ile acayip desenin adlarını söylemişler. dediklerini kral'a anlatabilmek için yaşlı bakan onları dikkatle dinlemiş.

bunun üzerine dolandırıcılar, kumaşı bitirebilmek için daha çok para, daha çok ibrişim ve sırma isteğinde bulunmuşlar. aldıklarını da kendi ceplerine atmışlar. dokuma tezgahlarına bir tek iplik bile takılmamış; ama onlar eskisi gibi, boş tezgahlarda çalışmayı sürdürmüşler.

çok geçmeden kral işin nasıl gittiğini görsün diye, yine doğru sözlü başka bir devlet adamını göndermiş; çünkü kumaşın yakında bitip bitmeyeceğini bilmek istiyormuş. bakanın başına gelen, bu devlet adamının da başına gelmiş. o da bakmış, bakmış; ama boş tezgahlardan başka görecek bir şey olmadığı için, hiçbir şey görememiş.

dolandırıcılar, "nasıl? güzel bir kumaş, değil mi?" diye sormuşlar. olmayan kumaşı gösterip olmayan gösterişli deseni anlatmışlar.

devlet adamı içinden "ben ahmak değilim; öyleyse herhalde görevim bana uygun değil. böyle olması da çok tuhaf; ama hiç kimse bunun farkına varmamalı!" demiş.

sonra da görmediği kumaşı övmeye başlamış; o güzel renkleri, o büyüleyici deseni ne kadar beğendiğini vurgulamış. geri döndüğünde de kral'a, "gerçekten büyüleyici güzellikte bir kumaş!" demiş.

kentte herkes bu üstün nitelikli kumaşı konuşuyormuş.

bu kez kral kumaşı daha tezgahtayken kendisi görmek istemiş. daha önce iki dolandırıcıyı ziyaret etmiş olan o sözüne güvenilir iki devlet adamının da aralarında bulunduğu kalabalık bir soylular topluluğuyla, kurnaz dolandırıcıların çalıştığı yere gitmiş. dolandırıcılar lif ya da iplik kullanmadan var güçleriyle dokuyorlarmış.

daha önce orayı ziyaret etmiş olan iki devlet adamı "bakın, pırıl pırıl değil mi?" demişler. sonra da boş tezgahları işaret edip "kral hazretleri şu renkleri, şu deseni görmek istemezler mi?" diye eklemişler; çünkü ötekilerin kumaşı gördüklerini sanıyorlarmış.

kral içinden "o da ne?" demiş. "hiçbir şey görmüyorum! ahmak mıyım! kral olmayı hak etmiyor muyum yoksa? başıma gelebilecek en kötü şey de buydu!" ama yüksek sesle, "evet, çok güzel!" demiş. "gerçekten övgüye değer!" sonra da gözlerini boş tezgaha dikip sonuçtan çok memnunmuş gibi başını sallamış; hiçbir şey göremediğini söylemek istemiyormuş. kral'a eşlik eden soylular da bakmışlar, bakmışlar; ama ötekilerin gördüğünden başka bir şey görmemişler; yine de kral'ın dediği gibi, "evet, çok güzel!" demişler. sonra yakında yapılacak büyük geçit töreninde, kral'ın bu kumaştan dikilecek yeni giysileri giymesini önermişler. "çok güzel! çok uygun! harika!" sözleri ağızdan ağıza dolaşmış. herkes çok sevinçli görünüyormuş. bunun üzerine kral dolandırıcılara, ceketlerinin düğme deliğine takmaları için haç biçiminde birer şövalyelik nişanı, ayrıca da krallık saray dokumacısı unvanını vermiş.

geçit töreninin yapılacağı günden önceki gece dolandırıcılar hiç uyumamışlar; en azından 16 tane kocaman mum harcayarak çalıştıkları yeri aydınlatmışlar; kral'ın yeni giysilerini yetiştirmek için harıl harıl çalışıyor görünmüşler. dokudukları kumaşı tezgahtan alıyormuş gibi yapıp kocaman makaslarla havayı kesmişler; ipliksiz iğnelerle dikmişler; sonunda da "işte," demişler, "giysiler hazır!"

kral en seçkin şövalyelerinin eşliğinde sabah erkenden dolandırıcıların işliğine gelmiş. iki dolandırıcının her biri, birer kolunu bir şey tutuyormuş gibi havaya kaldırıp diktikleri giysileri tanıtmaya başlamış: "işte pantolonlar! işte ceket1 işte pelerin!" vb. "hepsi de örümcek ağı kadar hafif. bunları giyen, kendini üstünde bir şey yokmuş gibi duyumsar. zaten işin güzelliği de burada!"

şövalyeler, "evet, çok doğru!" demişler; ama hiçbir şey göremiyorlarmış; çünkü ortada görülecek bir şey yokmuş.

iki dolandırıcı, "kral hazretleri üstlerindeki giysileri çıkarmak istemezler mi?" demişler. "yeni giysilerinizi şu büyük aynanın önünde biz kendi elimizle size giydirmek isteriz."

kral soyunmuş, dolandırıcılar yeni giysileri kral'a sözümona giydirmeye başlamışlar. kral'ı belinden kavrayıp ucu yerlerde sürünen uzun bir eteği tutturuyormuş gibi yapmışlar. kral aynanın önünde dönerek kendine bakmış.

oradakiler, "aman ne kadar güzel! ne kadar da yakıştı!" demişler. "şu renklere, şu desene bir bakın. çok gösterişli bir giysi doğrusu!"

tören başkanı, "geçit töreninde kral hazretlerinin başının üstünde taşınacak sayvan hazır! dışarıda sizi bekliyorlar!" demiş.

kral, "peki, ben de hazırım." diye yanıtlamış. sonra da, "giysilerim iyi oturmuş mu?" deyip yeniden aynanın başına geçmiş; çünkü kılığına özen gösterdiğini herkese kanıtlamak istiyormuş.

kral'ın yerde sürünen uzun eteğini taşıyacak olan mabeyinciler eğilerek elleriyle eteği tutup kaldırıyor gibi yapmışlar. sonra da eteğin ucu gerçekten ellerindeymiş gibi kral'ın ardından yürümüşler. kral'ın yeni giysilerini görmedikleri fark edilir diye ödleri kopuyormuş.

böylece kral görkemli sayvanın altında geçit törenine katılmış. sokaklara dökülmüş olan halk, "kral'ın yeni giysilerinin eşi benzeri yok! aman ne de uzun eteği var! ne de yakışmış!" diyorlarmış. hiç kimse hiçbir şey göremediğinin anlaşılmasını istemiyormuş; çünkü o zaman ya görevine uygun olmadığı ya da ahmak bir kişi olduğu ortaya çıkacakmış. kral'ın bu yeni giysileri her zamankinden çok ilgi uyandırmış.

o sırada küçük bir çocuk, "a! kral'ın üstünde hiçbir şey yok!" diye bağırmış. babası "bakın hele şu masumun söylediği şeye!" demiş. ama çocuğun sözleri kulaktan kulağa fısıltıyla yayılmış: "küçük bir çocuk kral'ın üstünde hiçbir şey olmadığını söylüyor!" diyorlarmış.

sonunda herkes, "evet, kral'ın üstünde hiçbir şey yok!" diye bağırmaya başlamış. kral sarsılmış; çünkü o da söylenenin doğru olduğu kanısındaymış. ama sonra içinden "geçit töreninin sonuna kadar dayanmalıyım." demiş, daha da kurumlu yürümeye başlamış; mabeyinciler var olmayan uzun eteği taşıyarak ardından gitmişler.

20.09.2017

oxford: just talking

pascal mercier

manastıra benzeyen binaların arasındaki gece sükuneti bana neden böyle donuk geliyor, böyle tatsız ve ıssız, tamamıyla ruhsuz ve sevimsiz? sabahın üçünde ya da dördünde bile, sokaklarda tek bir kişi kalmamışken bile hayat kaynayan rua augusta'dan ne kadar farklı! parlak, inanılmaz bir ışıltısı olan taşların gerisinde nasıl olur da kutsal adlar taşıyan binalar, bilginlik hücreleri, seçkin kitaplıklar, içlerinde kusursuz cümlelerin söylendiği, ölçülüp biçildiği, karşı çıkılıp savunulduğu, tozlu kadife sessizliğiyle dolu odalar bulunabilir? nasıl olabilir bu?

tanrı kendi kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi? sorunun yanıtı hayırsa her şeye kadir değildir; evetse yine her şeye kadir değildir; çünkü o zaman da taş vardır ortada.

her zaman böyledir bu. bir başkasına bir şey söylemek: o sözlerin bir etkisi olacağını nasıl bekleyebiliriz? içimizden her zaman akan düşünceler, resimler ve duygular ırmağı, bu azgın ırmak tesadüfen, tamamıyla tesadüfen kendi sözlerimize uymuyorlarsa, sulara kapılıp gitmemesi, unutulmaya terk edilmemesi bir mucize olurdu. benim için durum farklı mı diye düşündüm. ben bir başkasına gerçekten kulak verdim mi hiç? onu söyledikleriyle birlikte içime aldım mı, içimdeki ırmağın yönünün değişmesine izin verdim mi?

insanlar konuşurlar ve konuşmanın tadını çıkarırlar, tıpkı dillerinden sözlerin yorgunluğu gitsin diye dondurma yalamanın tadını çıkardıkları gibi. oysa burada herkes hep durum öteki türlüymüş gibi davranır. sanki söyledikleri inanılmaz derecede önemliymiş gibi. ama o önemli sözlerin de uyumaları gerekir, sonra geriye pis kokulu bir sessizlik kalır; çünkü her yerde kendini beğenmişliğin kadavraları yatmakta, sessizce kendi kendilerine kötü kokular yaymaktadırlar.

çocukluk resmi

bilge karasu

bir gün çocukluk resmini çıkardın bir kitabının içinden; kokulu, kırışmış. aldım. konuştuk. o zaman, nihayet çözülebilen iplerini gerisinde sürüyerek açılan bir sal gibi, arzuyu attığımı duydum. gecesi, bir elektrik feneri altında, gözüne kaçan bir kirpikle uğraştım. başını, öylece durgun ve boş, önüme uzatan ikinci çocuk oluyordun. kirpiği çıkardıktan sonra bir an bakmıştım kapalı gözlerine. başlarımızın arasından rüzgar güç süzülecek oldu. nefeslerimiz, nefesimiz ondan kuvvetli idi. açılan gözlerinde iki yumuşak fener gördüm. karanlıkta güneş titredi; deniz, sayısız hayvan yıllarının sesiyle uğuldadı. uzaklaştın. ayrıldık. yürüdün ışığın altından. ardında asfalt, ışıkla beraber eriyordu adımlarının içinden, sessizlikte.

19.09.2017

mutluluk

andrey platonov: mutluluk yararlıdır.

boethius: ölümlü yaratıkların tek bir endişesi vardır. bunun için olağanüstü gayret sarf edip türlü türlü işlerin peşine düşer, farklı yollardan ilerler; ama yine de mutluluğun yegane amacına ulaşmak içindir tek çabaları.

charles dickens: zaman olur, cehalet saadettir.

demir özlü: nedir ki mutluluk? hayatta bir şeylerin gelip bulması seni, ummadığın şeylerin olması ya da saplantıların kendi kendini onarması. başka ne olabilir ki?

choderlos de laclos: bir gönülde uyandırılan mutluluk, bağların en güçlüsüdür; gerçekten bağlayabilen bir o vardır.

javier marias: insanların çoğu hazzı elde ettikleri zaman nasıl keyfini süreceklerini bilemezler.

wittgenstein: mutlunun dünyası, mutsuzunkinden başka bir dünyadır.

viktor emil frankl: mutluluk sadece kişinin kendi aşkınlığını yaşamasının, kendini hizmet edilecek bir davaya veya sevilecek bir insana adamasının bir sonucu olarak ortaya çıkabilir.

daniel defoe: hor kullanılmış bir mutluluk, çoğunlukla en büyük yıkımlara yol açar.

walter benjamin: mutlu olmak demek ürküntü duymadan kendinin farkına varabilmektir.

18.09.2017

günah

trevanian

sevgiye karşı işlenen günahlar büyük günahlardır ve en büyük cezayı hak ederler. hırsızlık bir suç, çoğu zaman da günahtır; fakat yalnızca paraya ya da mala karşıdır. cinayet bir suç, çoğu zaman da günahtır; fakat günahın derecesi, yaşamaya değen ya da başkalarına acı ve yoksulluk getiren yaşamın değerine bağlıdır. fakat sevgi her zaman iyidir ve sevgiye karşı işlenen günahlar her zaman en kötü günahlardır. çünkü sevgi tek, sahip olduğumuz özellikle insani tek şeydir. tecavüz en büyük günahtır, cinayetten daha büyük; çünkü sevgiye karşı işlenen bir günahtır.

16.09.2017

hiçlik arzusu

terry eagleton

hiçbir şey hiçlik kadar kırılgan ya da kısıtlayıcı olamaz. bu yüzden de maddi gerçekliğe alerjisi olanlar hiçliğe meftundurlar. özgür ruhun nihai zaferi bütün dünyanın yok olmasıdır. işte o zaman dünya arzularınla arana giremeyecektir. bu açıdan bakıldığında, son kertede arzuladığımız hiçliktir.

psikanalizin ortaya attığı gerçek skandal, çok uzun zamandır, özellikle de çocuklarca bilindiği üzere sübyan cinselliği değil, insanların bilinçaltlarında kendi yok oluşlarını arzuladıkları iddiasıdır. kimliğimizin merkezinde mutlak hiçliğe yönelik bir itki vardır, içimizde kendi yok oluşumuz için yaygara kopartan bir şey vardır. psikanalize göre kendimizi, var olmak diye bilinen yaradan korumak için, kendi yok oluşumuzu kucaklamaya bile hazırız.

hiçliğin ölümünden geriye sadece madde kalıyor. madde ise sanki boşluğun olması gereken yerde salınıp durmaktadır.

sebastian barry gizli metin romanında şöyle yazar: "şeytanın trajedisi, hiçliğin yazarı ve boşluğun mimarı olmasıdır."

faustvari anlayışta herhangi bir başarı, her şeyin sonsuzluğuyla karşılaştırıldığında, hiçliğe özdeştir. arzularınızın sonsuzluğu, ihtiraslarınızın gerçek nesnelerini ıvır zıvıra dönüştürür.

irlandalı romancı laurence sterne, tristram shandy'de, insanlar dünyadaki çok daha feci şeyleri düşünerek hiçliğe saygı göstermelidir, der.