8.10.2014

dorian gray'in portresi

oscar wilde

şu yeryüzünde bir insan için en kötü şey, ondan hiç söz edilmemesidir.

adonis: yunan mitolojisinde pek güzel bir delikanlı kılığında yarı-tanrı

[biliyorum, şimdi sen bana güleceksin ama, gerçekten ben bu resmi sergileyemem; çünkü içine kendimden çok şey kattım, diye karşılık verdi.

aydın kişiliğin başladığı yerde güzellik, yani hakiki güzellik biter. kafa adamlığı bir abartmadır, hangi yüzün olursa olsun güzelliğini öldürür. insan düşünmeye oturdu mu, baştan başa bir burun, alın ya da herhangi çirkin bir şey olur. düşünceye dayanan mesleklerde başarı kazanmış kimselere bak. dört dörtlük bir çirkinliktir onlarınki! salt, din adamları kalır bunun dışında; çünkü din adamları düşünmezler. bir piskopos on sekiz yaşında bir çocukken kendisine söyleneni sekseninde de yineler durur. bunu doğal bir sonucu olarak da hep pek hoş bir görünüşü vardır.

kafasız, güzel bir yaratık o.

insanoğlu bedeniyle ya da kafasıyla başkalarından ayrıldı mı, uğursuzluk peşini bırakmaz.

insanın başkalarından değişik olmaması daha iyidir. çünkü dünyada en iyi durumda olanlar çirkinler ve aptallardır. onlar gönüllerince dolu dolu gülebilirler. yengiyi tanımamışlarsa da hiç olmazsa yenilginin ne olduğunu bilmezler. hepimizin yaşaması gerektiği gibi yaşarlar: rahat, ilgisiz, tasasız. ne kimseye zararları dokunur, ne de kimsenin onlara.

[birini çok sevdiğim zaman, adını kimseye söylemem. sanki bir parçasını başkasına veriyormuşum gibi bir duyguya kapılırım. gizliliği sever oldum. bugünkü yaşayışımızı bize gizemli, büyülü gösterebilecek bir şey varsa o da budur gibi geliyor bana.] en bayağı bir nesne bile gizlenince güzelleşir. ben şehirden ayrılırken nereye gittiğimi bizimkilere hiç söylemem. [söylersem işin bütün zevki kaçar.] biliyorum saçma bir alışkanlık ama, nedense insanın yaşayışına hayli şiir katıyor gibi geliyor.

evliliğin hoş yanlarından biri de, kadın için de, erkek için de, aldatmayı gerekli hale getirmesidir.

asıl gösterişçilik, olduğun gibi görünmektir.

duyarak yapılan her portre, resmini yaptıranın değil, ressamın portresidir.

ucuz gazetelerde o resimden çok söz edilmişti, on dokuzuncu yüzyılın ölümsüzlük ölçüsü de bu işte.

sen herkesi seversin, bu da herkese karşı ilgisizsin demektir.

elimde değil, yakınlarımı düşman gibi görüyorum. belki hiçbirimizin kendi kusurlarımızı başkasında görmeye dayanamayışımızdan ileri geliyor.

düş günlerinde bir biçim düşü..

düşünce bakımından yalnızca yollarını yitirmiş olanlar tartışırlar.

sevdiklerine bağlı kalanlar sevginin ancak iğreti yanını bilirler. acı yanını tanıyanlar sevgiye bağlı kalmayanlardır.

iyi etki yoktur bay gray. bütün etkiler ahlakdışıdır. bilimsel açıdan ahlakdışı.

çünkü birini etkilemek, ona kendi ruhunu aşılamaktır. [o artık kendi beyniyle düşünemez ya da kendi tutkularıyla yanmaz olur. erdemleri kendine özgü değildir. günahları –günah diye bir şey varsa- ödünç alınmadır. başkasının türküsünün yankısı onun için yazılmamış bir oyunun oyuncusu olur.] yaşamının amacı, kendiliğinden gelişmedir. herkesin kendi yaratılışını gerçekleştirmektir.

yabanilerin, suçlunun ötesini berisini kesmeleri geleneği bugün de insanın kendini yadsıması biçiminde sürüp gidiyor. bu da yaşantımızı biçimsizleştiriyor.

bir arzudan kurtulmanın tek yolu onu tatmin etmektir. engelleyince, ruh kendine yasak ettiği şeylere özlem duya duya, acımasız yasaklarının canavarlaştırdığı, yasadışı kıldığı şeye özlem duyarak hastalanır.

güzellik, dehanın bir başka biçimidir. dehadan daha da yücedir; çünkü açıklamayı gerektirmez.

boyun eğmeye zorlayınca, sıradan nesnelere acayip bir ilgi göstermeye başlarız ya, dorian da arıya öyle bakıyordu.

hep! korkunç bir sözcüktür bu. duydukça ürperirim. kadınlar bu sözcüğü kullanmayı pek severler. hep sürmesini isteyerek her sevgiyi bozarlar. anlamsız bir sözcüktür bu. hevesle ömür boyu tutku arasında bir tek fark vardır: heves daha uzun sürer. 

yaşam, ruhunu olgunlaştırırken, bedenini bozacaktı. korkunç, çirkin, iğrenç bir şey olacaktı.

küçük zevklere bayılırım ben. karmaşanın son sığınağıdır bunlar.

kimdi o, “insan, mantıklı hayvandır.” diyen? şimdiye dek yapılmış en ham insan tanımı bu. insan şudur budur ama, hiç de mantıklı değildir. iyi ki de değil.

aşkta bile, tenle ilgili olanı söz konusudur. kendi isteğimizle hiç ilgisi yoktur. gençler bağlı kalmak isterler, kalamazlar. yaşlılar bağlı kalmamak isterler, yapamazlar.

borç küçük aklın sermayesidir, bununla pek de güzel geçinilir.

yeni arkadaşlarımla ilgili her şeyi öğrenmek isterim, eski arkadaşlarımla ilgili hiçbir şeyi.

insanlara yardımı sevenler insanları düşünemez oluyorlar. başlıca özellikleri bu.

insanın birini etkilemesinde korkunç coşku verici bir şey vardı.

gerçekten iyi yürekli kimselerin düştükleri, hiçbirinin de bir türlü kurtulamadıkları bir yanlışlıktı bu.

yalın güce katlanabilirim de yalın mantığa hiç gelemem. ondan yararlanmak dürüstlüğe aykırı olur.

her şeyi sevebilirim; ama acıyı asla. bunu sevemem. kötü, korkuınç, iğrenç bir şey. çağımızın acıyı sevmesi korkunç bir hastalık. insan rengi sever, güzelliği sever, yaşama sevincini sever. yaşamdaki acılardan ne kadar az söz edersek o kadar iyi ederiz.

duyguların üstün yanı, bizi oradan oraya sürüklemesidir; bilimin de üstün yanı, hiç duygusal olmamasındadır.

insan gençliğini yeniden elde etmek için yine gençliğindeki çılgınlıkları yapmalı.

yaşamın en büyük gizlerinden biri budur. bugün çok kişi, insanı için için kemiren bir mantık yüzünden ölüyor. insan, pişmanlık duymadığı tek şeyin yaptığı yanlışlıklar olduğunu en sonunda anlıyor ama, iş işten geçmiş oluyor.

kendisini dinleyenler arasında büyülemek istediği birinin bulunduğunu bilmesi de zekasına keskinlik veriyor, imgeleme gücüne renk katıyordu sanki. parlak, süslü, sorumsuz konuşuyordu.

kitap okumayı, yazmaya kalkışmayacak kadar severim.

sofrada bize söylediklerinizin hepsi gerçek düşünceleriniz mi?
unuttum bile. çok mu kötü şeylerdi?

henry’nin görüşlerini hep arkadaşlarının ağzından duyarım. ancak bu yoldan öğrenebilirim onları.

yabancılaşma, sanatın yararınadır. sanatı ulusal olmaktan kurtarır.

bütün gece yağmurda kalmış bir cennetkuşu gibi, odadan dışarı kaçtı.

sakın saçları saman rengi bir kadınla evlenme, dorian!
neden?
çok duygusal oldukları için.

erkek yorulduğu için, kadın da merak ettiği için evlenir. sonunda ikisi de düş kırıklığına uğrar.

evlenemeyecek kadar seviyorum.

sevgili oğlum, hiçbir kadın yetenek değildir. kadınlar bir süs yaratığıdırlar. sözleri beş para etmez ama, çok tatlı konuşurlar. erkeklerin, ruhun ahlakı alt etmesini simgelemesi gibi, kadınlar da, maddenin ruha üstün gelmesinin simgesidir.

en sonunda, salt iki çeşit kadın olduğunu anladım: boyasızlar, boyalılar. boyasız kadınlar çok işe yarar. saygın biri olarak tanınmak istersen, onlardan birini al, yemeğe götür. öbürleri çok tatlı kadınlardır ama, bir yanlışlık yaparlar. yaşlarını gizlemek için boyanırlar.

havada pek hoş bir zehir vardı.

yaşamın gerçek gizi, güzelliği aramaktır.

en büyük aşkım değil, ilk aşkım demelisin.

büyük aşk, yapacak işleri olmayanlara özgüdür. bir ülkede aylak sınıfların tek işi budur.

asıl yalın olanlar, yaşamı boyunca bir kez sevenlerdir. onların dürüstlük, bağlılık diye tanımladıklarına ben ya alışkanlık uyuşukluğu ya da düş eksikliği derim. kafa yaşamı için bir şeye saplanıp kalmak neyse, duygu yaşamı için de bağlılık aynısıdır. kısacası, başarısızlığı açıkça söylemek. bağlılık!

birçok şeyler vardır ki başkalarının kapmasından korkmasak fırlatır atarız.

bir kez, hiçbir duygunun içini titretmeyeceğini söylemiştin.

sıradan kadınlar insanın güş gücünü hiç etkilemez. yaşadıkları zaman sınırları içinde kalırlar. hiçbir ışık başka biçime sokmaz onları. şapkaları gibi kafalarının içini de görürsün. nerede istersen bulursun onları. gizemden, anlaşılmazlıktan yoksundurlar. sabahleyin parkta atla gezerler, öğleden sonra da çay toplantılarında çene çalarlar. gülümseyişleri modaya göre, davranışları modaya göredir. tabak gibi ortadadırlar.

boyalı saçları, allıklı yüzleri öyle pek kötüleme. bazen bunlarda da sıradışı bir güzellik vardır.

yaşamın inatçı gün ışınları..

dokunmaya değer şeyler de ancak kutsal olanlardır. neden kızıyorsun? nasıl olsa birgün senin olacak. insan sevince önce kendini aldatır, sonunda ise başkalarını. dünyanın aşk serüveni dediği işte budur.

çoğu insan yaşamın yazgısına çok büyük yatırım yaptığı için iflas eder. onun için, insanın kendini şiir yüzünden mahvetmesi onur verici bir şeydir.

yüze gülmesini pek iyi biliyormuş.

başkalarının başından geçen facialar insana pek tatsız gelir.

çağımıza güç veren, ilkeler değil, deliliklerdir.

insanlar kendilerine en çok gerekeni başkalarına vermeye düşkündürler. işte bence bu, cömertliğin daniskasıdır.

insan yaşamı.. bir bu araştırılmaya değer kanısındaydı. bunun yanında başka hiçbir şeyin değeri yoktu. evet, çok doğruydu: insan, acı-sevinç denen cadı kazanı içinde seyrederken kendinin yüzüne buzdan maske takamaz, beynini kükürt dumanlarından koruyamazdı. böylece de korkunç imgelerle, biçimsiz düşlerle bulanırdı. öyle ince zehirler vardı ki, özelliklerini insanın bilmesi için bunlarla zehirlenmesi, öyle tuhaf hastalıklar vardı ki insan öğrenmek isterse o hastalıkları geçirmesi gerekirdi.

neye mal olduğunun ne önemi vardı ki? insan bir duygu uğruna ne verse azdı.

sıradan insanlar, yaşam gizlerinin açıklanmasını beklerlerdi. sayıları az olan, seçme kişilereyse perde açılmadan bu gizler belli olurdu.

yaraları da kan kırmızı güller gibidir.

gerçekten kanıtlanabilen tek şey şuydu: geleceğimiz de geçmişimiz gibi olacaktı; bir kez tiksine tiksine işlediğimiz günahı ondan sonra defalarca seve seve yapacaktık.

lord henry deneme yolunun, tutkuların bilimsel çözümlenmesine ulaşmak için tutulabilecek tek yol olduğunu açıkça görüyordu.

merakın bunda büyük payı olduğu açıkça görülüyordu; bir yandan merak, bir yandan da yeni yeni şeyler deneme isteği.

bizi en zorlu biçimde tutsak eden tutkular, kökeninde, kendimizi aldattığımız tutkulardı. bizim en zayıf dürtülerimiz, niteliklerini bildiklerimizdi. sık sık öyle olurdu ya: başkaları üzerinde deney yaptığımızı sanırken gerçekten kendimiz üzerinde deney yapardık.

bir an, gizlerini saklamak ister gibi, kapandı. açıldıklarında, üzerlerinden bir düşün sisi geçmişti.

tutku hapishanesinde özgürdü.

öpüşü dudaklarını yakıyordu. göz kapakları onun soluğuyla sıcacıktı.

kadınlar birdenbire garip teslim olmalarla saldırdıkları gibi, savunmalarını da saldırılarla yaparlar.

asıl adını daha söylemedi. romantik bir şey bu bence.

çok yetenekli kişilere ileri yaşlarda gelen, sıradan kimselerde ise hiç eksik olmayan bir “bakılmaktan hoşlanmamak” huyu vardır.

onu daha çok düşünebilmek için de ona hiç değinmiyor.

insanın aşık olması kendini aşması demektir.

yoksulluk kapıdan içeri girince aşk pencereden dışarı kaçarmış.

mavi göklerde çiçek bayramı..

kendinden bu kadar aşağı biriyle evlenmesi gülünç!

onu bu kızla evlendirmek istiyorsan bu dediğini kendisine söyle basil. kesinlikle evlenir. insan adamakıllı saçma bir şey yaparsa bunu en yüce duygularla yapar.

bir şeyi beğenip beğenmemek, yaşama karşı saçma bir tutumdur. biz bu dünyaya ahlak üzerindeki önyargılarımızı sergilemeye gelmedik.

messalina: hovardalıklarıyla ünlü roma imparatoriçesi

evlenmenin en büyük kusuru, insanı bencil olmaktan vazgeçirmesidir. bencil olmayan kimseler renksizdirler, kişilikleri yoktur. buna karşın yine de evlenmenin, kişiliklerini daha da karmaşıklaştırdığı kişiler vardır. bencilliklerini bırakmazlar, buna daha birçok benlikler eklerler. birkaç benliği birden yaşamak zorunda kalırlar. daha geniş çapta örgütlenirler. daha geniş çapta örgütlenmenin de, insan varlığının amacı olduğunu söyleyebilirim. kaldı ki, insanın başından her geçen olay –evliliğe karşı ne söylenirse söylensin- ne de olsa bir denemedir.

kendimizden korktuğumuz için başkalarını iyi insan olarak düşünmeye çalışırız. iyimserliğin temelinde yalnızca korku yatar.

iyimserliği hiç sevmem.

gelişmesi önlenmedikçe hiç kimse mahvolmaz. bir insanı bozmak istiyorsan, ona yeni bir biçim vermeye kalk, yeter. evlenmeye gelince, saçma bir şey elbette. erkekle kadın arasında daha başka, daha ilginç bağlar da vardır.

bütün yaşantım sanki daralmış, daralmış, gül rengi bir noktada toplanmıştı.

bir insanın bir şey sorması için en iyi neden, sormasını hoş gördüren tek neden meraktır. ben de merak ettiğim için sordum. benim görüşüm şudur: evlenmeyi hep kadınlar önerir; biz değil. yalnız, orta tabakada kesinlikle öyle değil. çünkü orta tabaka geri kafalıdır da ondan.

üzerinde bir görüşümüz olmasına değer tek nesne zevktir.

kadınlar erkeklere yaşantılarının altınını veriyorlar.

olabilir! yalnız, hep de bozuk para olarak geri isterler. işte sorunbu. akıllı bir fransız’ın dediği gibi bize şaheserler yaratmak isteğini aşılarlar, sonra da bunları engellerler.

sigara, dört dörtlük zevkin dört dörtlük örneğidir. nefis bir şeydir, insanı yine doyurmadan bırakır. insan daha ne ister?

işlemeye korktuğun günahların simgesiyim ben.

korkarım ki, en azından benim için, yeni diye bir şey yok.

oyunu severim. yaşamdan son derece daha gerçektir.

caliban: shakespeare’in “tempest” (fırtına) adlı oyununda miranda güzel bir kız, caliban ise sakat, çirkin bir adamdır.

yıldızçiçeği

insanın yaşadığı çağı yüceltmesi.. değerli bir şeydir doğrusu. bu kız şimdiye dek ruhsuz yaşamış olanlara ruh verebiliyorsa, yaşamları tatsız tuzsuz, çirkin geçmiş olanlarda güzellik duygusu yaratabiliyorsa, onları bencilliklerinden sıyırıp da başkalarının derdi için gözyaşı dökmelerini sağlayabiliyorsa, senin bütün hayranlığına, dünyanın bütün hayranlığına değer.

sevdiğin hakkında böyle konuşma dorian. sevgi, sanattan daha üstün bir şeydir.

ikisi de taklidin başka başka biçimleridir, o kadar.

çok güzel kız; yaşamdan da oyundan az anladığı gibi az anlıyorsa, ne mutlu sana! bizi iki çeşit insan çeker: her şeyi bilenlerle hiçbir şeyi bilmeyenler.

seni tanımadan önce, yaşamımın tek gerçeği tiyatroydu. ancah sahnede yaşıyordum. hepsi bana gerçekmiş gibi geliyordu. her şeye inanıyordum. benimle birlikte oynayan sıradan insanlar birer tanrı gibi geliyordu bana. boyalı sahneler benim dünyamdı. gölgelerden başkasını bilmiyordum, onları gerçek sanıyordum. sen geldin, ah, benim güzel sevgilim! ruhumu hapisten kurtardın. gerçek neymiş, sen öğrettin bana.

içimde duymadığım bir duygunun taklidini yapabilirim ama, beni bir ateş gibi yakan şeyin taklidini yapamam.

kız onu düş kırıklığına uğratmıştı. sıradan, değersiz biri olduğunu göstermişti.

kaldı ki kadınlar acıya erkeklerden daha iyi katlanırlardı. duygularıyla yaşarlardı onlar. yalnızca duygularını düşünürlerdi. bir erkeği yalnızca kavga etmek için kendilerine dost tutarlardı.

gereksiz şeylerin bizim için tek gerekli nesneler haline geldiği bir çağda yaşadığımızı anlayamıyorlardı.

pişmanlığın da uyuşturucu ilaçları vardı, ahlak duygusunu uyutacak ilaçlar.

kendini azarlamakta da bir zevk vardır. kendimize kabahat bulurken, başka kimsenin bizi suçlamaya hakkı yokmuş gibi gelir. bizi rahatsız eden, günah çıkardığımız papaz değil, ona içimizi dökmemizdir.

içinde hoşuma gitmeyecek bir şey olabilir diye korktum. sen mektuplarınla yaşamı paramparça edersin.

burada insan yaşamına rezaletle başlamamalı.

kendini öldürmeye hakkı yoktu! bencillik etti!

bir kadının bir erkeğe yeni bir biçim vermesinin tek yolu vardır: onu öylesine sıkar ki, adam artık yaşamaktan bezer.

sen bu kızı alsaydın mahvolurdun.

insan zerre kadar değer vermediği kimselere karşı bile çok iyi davranabilir. bir kadın da kocasının kendisine karşı ilgisiz olduğunu anladı mı, ya korkunç rüküşleşir, ya da öyle şık şapkalar giyer ki başka kadınların kocalarını paradan çıkarır.

iyi niyetli kararlarda bir uğursuzluk vardır, hep iş işten geçtikten sonra verilir.

iyi niyetli kararlar, bilim yasalarına boşu boşuna karışmak demektir. kökü doğrudan doğruya kendini beğenmişliğe dayanır. sonucu da tam bir sıfırdır. bunlar bize, ara sıra, güçsüz kimseler için oldukça çekici olan birtakım kısır coşkular verir, o kadar.

ne korkunç şey şu kadın belleği! ne ürkütücü! ne yaman bir kafa durgunluğunu gösteriyor! yaşamanın rengini emmeli, ayrıntılarını hiç hatırlamamalı. ayrıntılar hep entipüften şeylerdir.

yaşamın ellerinde her zaman gelincik vardır. evet, ara sıra işlerin geciktiği de olur. bütün bir mevsim menekşe taktığım olmuştur. ölmek bilmeyen bir aşktan dolayı yas tutmanın şairane bir belirtisi olarak. yine de, en sonunda, ölmüştür. nedenini unuttum. sanırım kızın benim uğruma bütün dünyadan vazgeçmeye kalkmasından. korkunç bir andır o. insanın içini bir sonsuzluk ürküntüsü kaplar.

geçmişin güzelliği geçmiş olmasındadır. gelgelelim, perdenin ne zaman kapandığını kadınlar hiç bilmezler. ille bir altıncı perde isterler. oyunun tadı tuzu kalmayınca sürdürmeye çalışırlar. onlara kalsa, her güldürü acıklı bir oyunla biter, her acıklı oyun da güldürü olur çıkardı. pek hoş yapmacık yaratıklardır ama, sanat anlayışı yoktur onlarda.

sıradan kadınlar avunmasını bilirler. kimisi bunu baygın renkler giyinerek yapar. yaşına bakmadan morlar giyinen bir kadına sakın güvenme. otuz beşini geçmişken pembe kurdeleye düşkün bir kadına da. bunlar o kadının başından bir şeyler geçmiş olduğunu gösterir.

insanı en çok kendini beğenmiş yapan da kendisine günah işlediğinin söylenmesidir. vicdan hepimizi bencil kılar. evet, kadınların çağımızda tuttukları türlü türlü avunma yolu var, saymakla bitmez.

en açıktan açığa yapılanı. kendi hayranını kaybedince başkasının hayranını elinden almak.

korkarım ki kadınlar her şeyden çok katı yürekliliğe değer verirler. açıktan açığa gösterilen katı yürekliliğe. pek yaman bir ilkel içgüdüleri vardır onların. biz onlara eşit haklar verdik ama, onlar yine de efendi arayan birer köle olarak kaldılar. erkeğin buyruğu altına girmekten hoşlanırlar.

o kız hiçbir zaman gerçekten yaşamadı; bunun için de, gerçekten ölmüş değil.

gerçekten yaşamaya başlar başlamaz, onu yok etti, o da onu yok etti.

o bunlardan daha az gerçekti.

diyelim çirkinleştim, yaşlandım, kırış kırış oldum, n’olacak o zaman?

ah! o zaman istediklerini elde etmek için savaşmak zorunda kalacaksın doriancığım. şimdiki halde, istediklerin ayağına geliyor. hayır, yakışıklılığını yitirmemelisin. öyle bir çağdayız ki insanlar çok okudukları için pek bir şey bilmiyorlar, çok düşündükleri için de güzel olamıyorlar.

düşünce canlı bir varlığı etkileyebildiğine göre, ölü, cansız şeyleri de etkileyemez miydi?

bir şeyi konuşmazsan, hiç olmamış demektir. bir şey ancak konuşulunca gerçek olur.

ancak sıradan kimselerin bir duygudan kurtulabilmeleri için uzun zaman ister. kendine sahip olan bir kimse, kendine bir eğlence uydurup üzüntüyü çabucak sona erdirebilir. duygularımın tutsağı olmak istemiyorum. kendim onlara buyurmak, onları kullanmak, zevkini çıkarmak istiyorum.

son gece –senin onu gördüğün gece- kötü oynadı; çünkü aşkın gerçekliğini tanımıştı. bu gerçekliğin hayal olduğunu anlayınca, öldü, juliet gibi.

bir duyguyu bir daha yaşayamam ben. kimse de yaşayamaz, yufka yüreklilerin dışında.

sen buraya beni avutmaya geldin. sağol. avunduğumu görünce de küplere biniyorsun. doğrusu çok iyilikseversin.

insanın kendi yaşayışının seyircisi olması, yaşamanın acılarından kaçmak demektir.

dünya gözüme çok güzel görünmeye başlamıştı. belki de aşırı güzel; çünkü böyle çılgınca tapınmalarda bir tehlike bulunur. tapındıklarımızı elde tutmak tehlikesi kadar yitirme tehlikesi..

tapınmamı başkaları da anlayacak diye korkuyordum.

o, bir insana aşırı düşkünlük duyamayacak kadar akıllıydı, her şeye boş vericiydi. bir gün ona garip bir tapınma duygusu aşılayabilecek biri çıkabilecek miydi acaba?

bana gerektiğinden daha çok hayran olduğunu söyledin. buna övgü bile denmez.

insan tapınma duygularını hiçbir zaman sözle anlatmamalıdır.

henry günlerini inanılmaz şeyler söylemekle, gecelerini de beklenmedik şeyler yaparak geçiriyor.

böylesine bir sevgiyle renklenen arkadaşlık acıklı bir hale dönüşüyor gibiydi.

duygularda doğan, duygular yorulunca da ölen maddi güzellik hayranlığı değildi.

insanların akılsızca erdem adını verdikleri şu dünyadan vazgeçmeleri de, akıllı kişilerin hala günah adını verdikleri şu içten gelme isyanları da yalnız yapmacık oluşlarından dolayı pek beğenilmiyordu.

insanlar cinsel duyguları, başlıca özelliği güzellik olacak yeni bir manevi düzenin ögeleri yapmaya çalışacakları yerde, ya aç bırakıp boyun eğdirmeye, ya da acıdan öldürmeye bakmışlar, onlar da bu yüzden, yaban hayatına, hayvanlara özgü bir şey olarak kalmıştı.

onun amacı, yaşantının kendisiydi; ister tatlı, ister acı olsun, yaşantının yemişleri değil.

rahiplik cinsel duyguları öldürür, ahlaksızlık da yavanlaştırır. o ise insanlara, kendilerini yaşamanın kısacık anlarına vermelerini öğretecekti; çünkü yaşamanın kendisi de ancak kısacık bir andı.

gotik sanat, düşünülebileceği gibi, daha çok, ruhları düş kurma hastalığına uğramış olanların sanatıdır.

öyle bir dünya ki içinde geçmişe çok az yer var ya da hiç yok; değilse bile, geçmiş bilinçli bir zorunluluk ya da pişmanlık olarak sevincin, zevkin acı yanı da olduğunu anımsama olarak karşımıza çıkmaz.

bir mezhebi ya da düzeni resmen benimseyerek kafaca gelişmesini durdurmak..

doğal şeyleri bizim için garip hale getirmekte yaman bir gücü olan gizemcilik..

bütün düşünce ürünü çalışmaların eylemden, yaşantıdan ayrılınca ne kadar çıplak kalacağını iyice biliyordu.

ölmüş aşkların anılarını canlandıran menekşeler..

öyle günahlar vardı ki, işlenmesinden çok, düşünülmesi insanı büyülerdi.

kafamızdan söküp atmamız, afyonla uyutmamız, bizi boğmaması için bizim onu boğmamız gereken bir şeydi.

şu korkunç şey, bir kadının hatırlanması.

bir kadının bir daha evlenmesi, ilk kocasını hiç sevmeyişindendir. bir erkeğin bir daha evlenmesi ise, ilk karısına tapınmasındandır. kadınlar talihlerini denerler, erkekler talihlerini tehlikeye atarlar.

kadınlar bizi kusurlarımızdan dolayı severler. yeterince hatamız varsa her şeyimizi hoş görürler, kafalı oluşumuzu bile.

bugün evli erkekler bekar gibi yaşıyor, bütün bekarlar da evli erkekler gibi.

fin de siécle: fr. yüzyılın sonu
fin de globe: fr. dünyanın sonu

yaşamak büyük bir düş kırıklığıdır.

mutlu evlilik üzerine şu insanlar amma da saçma laflar edip dururlar. bir erkek herhangi bir kadınla mutlu olabilir, onu sevmedikçe.

ben geleceği olan erkeklerden, geçmişi olan kadınlardan hoşlanırım.

ölçülü davranmak çok kötü bir şeydir. yeter dediniz mi, basbayağı bir yemek gibi olur; daha dediniz mi, büyük bir eğlence.

ateşten geçmiş; ateş de, yok etmediğini sertleştirir.

duygu yoluyla ruhu iyi etmek, ruh yoluyla da duyguları.

bir tutkuya kapılan insan döner dolaşır, hep aynı şeyi düşünür.

şu çılgın yaşama isteği de –insanın bütün isteklerinin en korkuncu- titreyen her siniri, her teli canlandırıp güçlendiriyordu. eskiden, her şeyi gerçek hale getiriyor diye, çirkinlikten tiksinirdi; şimdi çirkinlik bile bundan dolayı gözüne girdi. tek gerçek çirkinlikti.

öyle bir yer istiyordu ki, kim olduğunu kimse bilmesin. kendinden kaçmak istiyordu.

bizden nefret eden kadınlar daha çekicidir.

insan ömrü, başkasının yanlışlarının yükünü kendi omuzlarına alamayacak kadar kısaydı. herkes kendi yaşantısını yaşar, bunun bedelini de kendi öderdi. acınacak tek şey, insanın bir tek yanlışlık için sık sık bedel ödemek zorunda kalışıydı.

ruhbilimcilerin söylediklerine göre, öyle anlar vardır ki, günah işleme tutkusu –ya da dünyanın günah dediği şeyi yapma tutkusu- bir insanın bütün yaratılışını pençesine geçirir. onu öylesine sarar ki bedenin her ipliği, beyninin her hücresi, korkunç içgüdülerle dürtülür. o sıralarda, erkek de, kadın da istemlerinin özgürlüğünü yitirirler. kurgulu bebekler gibi, korkunç sonlarına doğru tıpış tıpış giderler. seçme yetenekleri ellerinden alınmıştır; vicdanları ya öldürülmüştür ya da –canlı kalmışsa bile- ancak başkaldırmaya bir çekicilik, söz dinlememeye bir sevimlilik vermek için yaşar.

bir şeyin adı demek, her şey demektir. eylemlere bir diyeceğim yok. benim kavgam sözcüklerle. bunun için, edebiyatta bayağı gerçekçiliği hiç sevmem. kazmaya kazma diyeni kazma kullanmaya zorlamalı. ona layıktır ancak.

insana bir kez damga vuruldu mu, bir daha bundan kurtulamaz.

kuşkuculuk inancın başlangıcıdır.

tanımlamak, sınırlamaktır.

bir etki yarattınız mı düşman kaandığız demektir. sevilmek için sıradan biri olmak gerek.

aşk serüveni tekrarlamayla yaşar, tekrarlama da isteği sanata çevirir. kaldı ki, her sevdiğimizde ilk kez seviyoruz demektir. sevilen şeyin değişmesi tutkunun birliğini bozmaz; ancak yoğunlaştırır. tam olarak ancak bir tek büyük yaşantı geçer başımızdan. işte yaşamanın gizi, sırrı, bu yaşantıları elden geldiğince yeniden yaratmaktır.

ateşten yanan çocuğun ateşi sevdiğini..

romantik sanat en yüksek noktasıyla başlar.

geri çekilmeye fırsat bırakmalıyım.
kadınlara oldukça az fırsat verirler.

gerçek yaşam bir kargaşaydı; düşlerde ise korkunç mantıklı bir şey vardı. düşlerdi günahın ayaklarına pişmanlığı bir köpek gibi saldırtan. her cinayetin kökünden biçimsiz bir sürgün çıkarıveren de düşlerdi. gerçeğin değersiz dünyasında kötüler ceza, iyiler de ödül görmezdi. başarı güçlüye sunulur, başarısızlık güçsüzün üstüne atılıverirdi.

huzurunun kusursuzluğunu bozmaya kalkan o aşırı kaygıya karşı ruhu ayaklanmıştı.

özene bezene işlenmiş, ince yaratılışlarda bu hep böyledir. güçlü tutkular her şeyi ezip geçecektir. ya boyun eğecek, ya adamı öldürürler ya da kendileri ölürler. sağlam olmayan üzüntüler, sağlam olmayan sevgiler nice ölümlerden arta kalırlar. büyük üzüntüler, büyük sevgiler, kendi enginlikleri yüzünden yok olurlar.

geçirdiği korkulara artık bir acıma duygusuyla, hayli de küçümser gibi bakıyordu.

mutluluğun ilgisizliği, sevincin aldırmazlığı çökmüştü üzerine.

dünyada tek korkunç şey ancak can sıkıntısıdır dorian. bağışlanmayacak tek günah budur.

uğursuzluğa gelince, uğursuzluk falan diye bir şey yoktur. kader bize haberci göndermez. bunu yapmayacak kadar kurnaz ya da katı yüreklidir.

şu kadınlar da tehlikeli şeyleri ne çok severler! en çok hayran olduğum özelliklerinden biri de budur. başkalarına bakıyorsa, bir kadın yeryüzünde herkesle oynaşlık eder.

her dedikodu kötü bir kesin bilgiye dayanır.

dünya kurban edileceği yere kendi isteğiyle gider.

geoffrey bu işi bile bile yapsaydı, ne ilgi çekici olurdu! gerçek bir cinayet işlemiş birini tanımayı öyle isterdim ki!

insan yolunu şaşırır.
bütün yollar bir noktada sona erer gladysçiğim.

köyde kim olsa iyi davranabilir, sevgili oğlum. adamı şeytan dürtmez orda. kent dışında yaşayanların iyice uygarlık dışı kalmaları bundandır. uygarlık hiç de kolay erişilebilecek bir şey değildir. insan ona ancak iki yoldan erişebilir: birincisi, bilgili olmakla, ikincisi, ahlakça bozulmuş olmakla. köylerde yaşayanlar bunun ikisine de olanak bulamazlar. onun için de durgun bir su gibi kalırlar.

gel gör ki seni tanımış, seni sevmiş olması yüzünden, kocasını hor görecek, mutlu olamayacak.

basil saklanmak istiyorsa beni ilgilendirmez. öldüyse, üzerinde düşünmek istemem. beni korkutan tek şey ölümdür. nefret ederim.

basil saklanmak istiyorsa beni ilgilendirmez. öldüyse, üzerinde düşünmek istemem. beni korkutan tek şey ölümdür. nefret ederim.

bugün insan her şeyden kurtulabiliyor, bir ondan kurtulamıyor. ölüm bir, bayağılık iki, şu on dokuzuncu yüzyılda insanlar bu iki şeyin sırrını çözemediler.

evlilik ancak bir alışkanlık, kötü bir alışkanlık elbette ama, insan en kötü alışkanlıklarını bile kaybedince üzülür. belki de en çok bunlara üzülürüz. insanın öylesine vazgeçilmez bir parçasıdır bunlar.

düşmanı olacak kadar zeki bir adam değildi.

merak diye bir şey yoktu onda. başlıca kusuru da buydu.

her cinayet bayağı bir şeydir, her bayağılığın cinayet olduğu gibi.

adam öldürme ancak aşağı tabakanın işidir. onlara bundan dolayı en küçük bir kusur bulmuyorum. bizim için sanat neyse, onlar için de adam öldürmek o, diyebilirim. olağanüstü duygular edinmenin yolu ancak.

insan sık sık yaptı mıydı, her şey zevk haline gelebilir. yaşamın en önemli sırlarından biri de işte budur. ne var ki, diyebilirim ki adam öldürmek yanlış bir iştir. insan akşam yemeğinden sonra oturup da anlatamayacağı hiçbir işi yapmamalıdır.

canını sıkıyordu sanırım. böyleyse, seni dünyada bağışlamamıştır. insanın canını sıkanların huyudur bu.

bir üzüntünün resmi gibi
kalpsiz bir yüz

insan, yaşantısını sanatçı gibi sürdürürse, beyni kalbi demektir.

insanda ruh yoktur ama, sanatta vardır.

insanın kesin olarak bildiğini sandığı şeyler hiçbir zaman doğru değildir. kaderin kaçınılmazlığı da, aşk serüveninin verdiği ders de buradadır.

gençliğimi yeniden elde edebilmek için yapmayacağım şey yoktur. spor yapmanın, sabahları erken kalkmanını ya da saygıdeğer bir adam olmanın dışında. gençlik! onun gibisi yoktur. gençliğin bilgisizliğinden söz etmek gülünçtür. şimdi ancak benden genç olanların düşüncelerini saygıyla dinliyorum. benden ileride görünüyor onlar. yaşam, hayranlık uyandıracak en son yeniliğini göstermiştir onlara. yaşlılara gelince, yaşlılarla hep zıt gidiyorum. benimsediğim bir kural olarak yapıyorum bunu. dün olan bir şey üzerine ne düşündüklerini sorsanız, övüne övüne, 1820’de geçerli olan düşünceleri söylerler. o zamanki insanlar uzun çorap giyerler, her şeye inanırlar, hiçbir şey bilmezlerdi.

yaşlılığın en feci tarafı, insanın yaşlı olması değil, genç olmamasıdır.

marsyas: efsaneye göre, frigyalı kavalcı marsyas, greklerin sanat tanrısı apollon ile yarışa girmiş, apollon zorda kalınca ancak marsyas’ın diri diri derisini yüzerek üstünlüğü elde etmiş. bu öykü, anadolu müziğinin grek müziği üzerindeki üstünlüğünü belirten bir olay olarak kabul edilir.

yaşam ne istemle yönetilir, ne istekle. sinirlerle, kaslarla, bir de yavaş yavaş üst üste konulup kurulmuş gözelerle ilgili bir şeydir. bu gözelerde de, düşünce saklanır, tutkulu düşler kurulur. kendini güvenlikte sanırsın, güçlü sanırsın. bir odada gözüne çarpan bir renk, o sabahki gökyüzü, eskiden sevdiğin, şimdi de kendisiyle birlikte anıları sürükleyip getiren bir koku, unuttuğun bir şiirden karşına çıkıveren bir dize, artık çalmaz olduğun bir eserden kısa bir nağme.. şunu demek istiyorum dorian: yaşantımız bu gibi şeylere bağlıdır. browning bunu bir yerde yazar. neyse, duyularımız bunları bizim için düşlerde canlandırır.

senin hiçbir şey yapmamış olmana, hiç heykel yontmamış, resim boyamamış, kendinden başka bir şey üretmemiş olmana öyle seviniyorum ki! senin sanatın yaşamak oldu. kendinden bir nağme yaptın. günlerin birer şiir.

kitapla zehirlenmeye gelince, böyle şey yoktur. sanat, eylemi etkileemz. aksine, eylem isteğini ortadan kaldırır. oldukça güzel bir kısırlık vardır onda. insanların ahlaka aykırı dedikleri kitaplar onlara ayıplarını gösteren kitaplardır. o kadar.

kızı boş bir benlik duygusuna kapılarak kurtarmıştı. kendine karşı ikiyüzlü davranmış, iyi insan maskesini takınmıştı. bu özveriyi meraktan dolayı yapmıştı. şimdi anlıyordu bunu.

7.10.2014

yazma sanatı

mario vargas llosa: yazmak gibi okumak da hayatın yetersizliklerine karşı bir protestodur. kurmacayı, yalnızca tek bir hayatımız varken pek çok hayatı yaşayabilmek için yaratırız.

boris eichenbaum: roman ve öykü türdeş değil, tersine birbirine son derece yabancı biçimlerdir. öykü tek bilinmeyenli bir denklem kurmaya benzer; roman ise çok bilinmeyenli denklemler dizgesi yardımıyla çözülen ve ara kuruluşların son yanıttan daha önemli olduğu değişik kurallı bir problemi andırır. öykü bir gizdir; roman ise bir tür bilmece ya da bulmacadır.

faruk duman: sona ermiş yazı, sona ermiş yaşam demektir. bu nedenle hangi dilde yazılmış olursa olsun, kitaplar bir bütüne işaret eder.

attila ilhan: dönüp arkamıza bakınca, garip hareketi'nin şiirimizdeki tahribatını daha açık görmekteyiz. ülkemizde mizah nasıl dönüp dolaşıp sululuk haline gelmişse, şiir de öyle, ya kelime cambazlığı, ya alaycı tekerleme ya da söz soytarılığı düzeyine indirilmiştir; bunda elbette garipçilerin vebali çok! yazık oldu türk şiirine!

abdülhak şinasi hisar: romanı bir vakanın hikayesine hasretmek kadar kurutucu bir şey olamaz. bu, çok kere, eserin bütün ehemmiyetini giderir. romancı kendini sadece bir meddah olmaktan korumalıdır. bir romanın en büyük meziyeti, romana benzememesi ve bir roman olduğunu hatıra getirmemesidir.

maurice blanchot: yazar yapıtın bitmiş olup olmadığını asla bilmez. bir kitapta bitirdiği şeye bir başkasında yeniden başlar ya da yok eder onu.

6.10.2014

can yücel

rıfat ılgaz

can yücel ingiltere'ye "tahsil-i kemalat"a gitmeden önce gazi lisesi'ne gidermiş. sabahları geç kalma tehlikesini bile göze alarak babasının makam arabasına binmezmiş. bir gün babası "bineceksin!" diye diretmiş. "binmem ben makam arabasına! geç kalırsam kalayım!" deyince, kızmış bizim hasan ali bey: "oğlum" demiş, "bu arabaya binmek ayıpsa ben de binmeyeyim bundan sonra!" "yok baba! senin için bir ayıp yok! sen milli eğitim bakanısın! arabayı bakansın diye vermişler sana! benim ne işim var senin arabanda!" 

evet, can yücel, o günlerde salt hasan ali'nin oğluydu. şimdi genç kuşak, hasan ali bey'i, şair can yücel'in babası olarak tanıyor.

edebiyat olarak hayat

alexander nehamas

herkes tarafından kayıtsız şartsız kabul edilmesi gereken hiçbir değerler kümesi yoktur.

nietzsche, "bereket versin ki" der, "büyük çoğunluk için kitaplar sadece edebiyattır." kendisi için de hayatın kendisidir.

nietzsche gelecek yüzyılın büyük düşüncel olaylarından birini müjdeleyerek aslında, dünyada hiçbir şeyin kendine ait özgül bir özelliğe sahip olmadığını ve her bir şeyin yalnızca başka her şeyle olan karşılıklı ilişkileri ve farklılıkları aracılığıyla oluştuğunu iddia etmiştir.

"bir şey, etkilerinin toplamıdır."

çoğu insan açısından ve hatta bazı felsefeciler açısından, kendini hayatın bazı zevklerinden alıkoyma, daha da yüksek değer biçtikleri başka belirli benzeri zevkleri daha iyi ele geçirebilme yoludur. kişi daha başka, daha büyük bir fayda karşılığında belirli bir faydadan vazgeçer. ahlak bu hesapta hiç rol oynamaz. içerilen tutum tamamen bencilcedir.

nietzsche'ye göre varlık, kişinin başka türlü olmayı istemediği şeydir.

5.10.2014

düşmanlık bağı

zülfü livaneli

mustafa kemal'le enver paşa arasında ömür boyu süren bir düşmanlık olduğu bilinir. padişah damadı, başkomutan enver'e karşı, ondan çok daha zeki ve parlak olan mustafa kemal kesin bir zafer kazanmıştır. enver, kemal'in bu zaferini hiçbir zaman içine sindirememiş, hatta millici harekete karşı bolşeviklerden yardım istemiştir. lenin'e yazdığı mektupta şöyle dediği aktarılır: "hindistan'dan afrika'ya kadar islam dünyasında doğan her çocuk enver adını bilir. mustafa kemal de kim?"

mustafa kemal "kim" olduğunu öyle bir göstermiştir ki, enver çılgın iktidar hayallerinin peşinde orta asya'daki türkleri kızıl ordu'ya karşı ayaklandırmaya gitmiş ve oralarda at sırtında dövüşürken, macerası kanlı biten bir islam don kişot'u olarak noktalamıştır hayatını. hem de ünlü çizmeleri ve wilhelm bıyıkları bile kalmadan yadigar.

düşmanlık sadece devlet adamları arasında görülmez. sanatçı dünyası da kıskançlık sarmaşıklarının zehirlediği bir düşmanlık atmosferine bürünmüştür. en ünlü düşmanlık hikayelerinin başında mozart ile salieri ikilisi gelir. orta düzeyde bir müzisyen olan salieri, mozart gibi bir kuyrukluyıldızı çekememiş ve hem kendi ömrünü hem de genç mozart'ınkini bir karabasana çevirecek tutkulu, ateşli bir düşmanlık başlatmıştır. genç mozart öldüğü zaman, salieri tarafından zehirlendiğine inanılmıştır. hala da öyle bilinir.

st. petersburg'un karanlık labirentlerinden eşsiz kahramanlar yaratan, yeraltı tanrısı dostoyevski de iflah olmaz nefret ve düşmanlıkla dolu birisiydi. onun kendine bulduğu en büyük düşmanlar ise tolstoy ve turgenyev'di. tolstoy da, turgenyev de asildiler. paraları, çiftlikleri, köleleri, sadık ve güzel eşleri, dünyaya yayılmış ünleri vardı. ayrıca sağlıklı kişilerdi. zavallı dostoyevski ise çok yoksuldu. gençliğinde petraçevski grubu'na katıldığı için idama mahkum edilmiş, tam idam mangası önünde ölümü beklerken, yazgısı değiştirilip sibirya'ya yollanmıştı. 10 yıl kaldığı sibirya cehenneminden, yakasını ölene kadar bırakmayacak olan sara hastalığıyla dönecekti. bunlar yetmiyormuş gibi karısı da yaşamını cehenneme çevirmişti. romanları sevilmiyor, gençlerin saygısını kazanamıyordu.

işte bu hastalıklı dahi, bir gün turgenyev'in kapısını çaldı. uşak onu misafir salonuna aldı ve şaşırmış olan turgenyev çıkageldi. dostoyevski, "ben" dedi, "dokuz yaşında hasta bir kız çocuğunu banyo küvetinde iğfal ettim." şaşkınlıktan dili tutulan turgenyev güç bela: "iyi ama bunu niye bana anlatıyorsunuz?" diyebildi. odayı terk etmek üzere olan dostoyevski döndü ve "seni hiç adam yerine koymadığımı göstermek için" dedi. romanlarındaki derin ve karmaşık psikolojik yöntemlerle intikam almıştı düşmanından. kız çocuğu hikayesi ise bu intikam için uydurulmuştu.

bütün bu ünlü düşmanlık hikayelerinde garip olan, iki düşmanın bir çift oluşturmaları ve hep bir arada anılmalarıdır. artık mozart ismini salieri isminden sonsuza kadar kimse ayıramaz. belki de düşmanlık bağı en güçlü bağ.

garba açılan pencere

aziz nesin

bizim orası küçük yer, taşra ili. küçük yerde büyük görünmek kolay oluyor. ben de daha lisenin onuncu sınıfındayken, ilin tek gazetesine başyazılar yazmaya başlamıştım. herkes, "kalemi kuvvetli maşallah" diyordu.

liseyi bitirdiğim yıldı. bizim ile demiryolu ulaştı. ilk tren gelecek. herkeste bir hazırlık, bir hazırlık..

müftü efendi bizim uzaktan akrabamız olur. bana bir haber gönderdi: "aman bir nutuk yazsın, trenin geldiği gün okuyacağım."

bütün kent halkı müftü efendi'yle övünürdük. vali, belediye başkanı filan, bunların hepsi müftü efendi'den çok sonra gelirdi. büyüklerden biri şehrimize gelse, hemen ziyaretine gider, müftü efendi'nin elini öperdi.

işte bu denli önemli kişi olan müftü efendi'nin, şehrimize ilk trenin gelişi günü yapılacak törende bir nutuk söylemesi gerekiyordu. bu işin ağırlığı altında ezildim. o yaşta, istanbul, ankara gibi büyük şehirleri bile daha görmemişim. ilk trenin gelişinde neler söylemenin gerekli olduğunu bilmiyordum. bütün bilgim, okuduğum birkaç kitaptan, gazete ve dergi yazılarından geliyor. çok sıkı çalışarak üç günde bir nutuk hazırladım. müftü efendi'ye amcamla gönderdim.

trenin ilk gelişi günü büyük tören yapıldı. bütün şehir halkı istasyona yığıldı. lokomotif geldi. kurbanlar kesildi. önce vali bir nutuk söyledi, arkadan müftü efendi. ben, müftü efendi'den daha heyecanlıydım. nutkun hala aklımda kalan parçaları aşağı yukarı şunlar:

"tren, garba açılan bir penceredir. bu pencereden ziya girecek, yalnız ziya değil, başka şeyler de girecek. medeniyet, tekerleklerin üstüne binerek bize kadar geldi. tekerlek ne demektir? tekerlek, medeniyetin ayağıdır. tekerlek olmasaydı, dünyada hiçbirimiz olamazdık. biz bugün tekerleklerin sayesinde ilerliyoruz. şu tünele, şu dağların içine açılmış deliklere bakınız. şu gördüğünüz delikten neler doğacak neler. nurlu istikbal bizimdir.

bu bir hazinedir. eline geçirdiğin bu hazineyi iyi kullan hemşeri! iyi kullanırsan, çok para kazanırsın, zengin olursun, itibarın artar.

tekerlekler, raylar üzerinde kayacak. işler eskisi gibi zor değil. her seferi seni zengin edecek hemşeri! kaç sefer olursa o kadar karlısın.

iş yol açılıncaya kadardı. bir kere yol açıldı ya, artık bütün hemşerilerimiz bu yolun üstünden kolaylıkla gidip gelecektir. mallarımızın değeri artacaktır. sen de malının değerini, kadrini bil.

cumhuriyet sayesinde önümüze gelen bu malın kıymetini bilelim; binerken, üstüne basarken, içine girerken titremeliyiz. dikkatli binmezsek bozulur, sonra bizden başkaları kullanamaz. elin, yabancının malı değil ki hor kullanalım. kendi malımız, bütün hemşerilerimizin. hepimizin ortak malı."

on dokuz yaşında, taşra lisesini yeni bitirmiş bir genç başka ne yazabilir; işte böyle şeyler.

müftü efendi'nin nutku, umulandan da çok alkışlandı. öbür nutukların hiçbiri, müftü'nün nutkunun etkisini yapmadı. alkış kıyamet. herkes, "bizim müftü gerçekten derin hoca" demeye başladı. doğrusu, müftü efendi de nutku hem iyi ezberlemiş; hem de güzel, heyecanlı söyledi.

o günden sonra, nerede bir tören, bir toplantı olsa, müftü efendi'yi nutuk söylemeye çağırdılar. müftü efendi de her gittiği yerde hep o nutku tekrarlayıp durdu. yalnız nutkun içinden "tren" kelimesini çıkarıyor, geri kalanlarını olduğu gibi söylüyordu. nutuk herkese o denli güzel geldi ki, hiçbirimiz nutku tekrar tekrar dinlemekten bıkıp usanmıyorduk. cumhuriyet bayramı'nda, bir kereste fabrikasının açılışında, büyüklerden birinin şehre gelişinde hep bu nutuk söylendi.

ziya adında bir akrabamız var, babası çok zengin. bunlar istanbul'dan bir gelin getirdiler. görülmemiş, duyulmamış bir düğün yapıldı. düğün ziyafetine şehrin bütün ileri gelenleri çağrıldı. biz de gittik. aile çok mutaassıp; ama son derece mutaassıp. kadınlarla erkekler ayrı odalarda yemek yiyoruz. ne de olsa gelin istanbullu olduğundan, yemekten sonra kadın erkek hep bir araya toplanıldı. müftü efendi'ye konuşması için rica edildi. doğrusu, müftü efendi konuşmak istemedi. ama öyle zorladılar ki, adamcağız konuşmak zorunda kaldı. ayağa kalktı, başladı konuşmaya:

"muhterem hemşerilerim! yeni kurulan bu yuva, garba açılan bir penceredir."

daha nutkun başında bir hoşnutsuzluk mırıltısı başladı. ailenin pencereye, hele garba açılan pencereye benzetilmesi, bizim mutaassıp çevremizin insanlarını sinirlendirdi. müftü efendi gelini göstererek devam etti:

"bu pencereden ziya girecek, yalnız ziya değil, başka şeyler de girecek."

zaten istanbul'dan kız aldığı için yayılan dedikodulardan sinirli olan damat ziya'nın kaşı gözü oynamaya başladı. ziya'nın elleri titriyordu. müftü efendi devam etti:

"medeniyet, nur gibi medeniyet, tekerleklerin üstüne binerek bize kadar geldi. onu hepimiz kucaklayıp bağrımıza basacağız. çünkü o hepimizindir."

sinirli, kızgın öksürüklerle nutuk kesiliyordu.

"işte karşınızda tekerlek! tekerlek ne demektir? tekerlek olmasaydı, dünyada hiçbirimiz olamazdık. tekerlek medeniyettir. biz bugün tekerleğe, medeniyetin tekerleğine kavuştuk."

damat ziya elini arka cebine attı. bir cinayet olabilirdi. bu gergin havada müftü efendi nutkuna devam etti:

"şu tünele bakınız! bu delikten neler doğacak, neler! nurlu istikbal bizimdir."

yer yer yükselen mırıltıları, her zamanki gibi başarısının sesli gösterisi sanan müftü efendi, damat ziya'ya dönerek şöyle dedi:

"bu bir hazinedir! eline geçirdiğin bu hazineyi iyi kullan hemşeri! iyi kullanırsan çok para kazanırsın, zengin olursun, memlekette itibarın artar. işler eskisi gibi zor değil artık. her seferi seni zengin edecek. kaç sefer olursa o kadar kârlısın genç hemşeri!"

arkadaşları damadın elini tutmasalar kan dökülecekti. kayınpeder, müftü efendi'nin kulağına bir şeyler söyledi. müftü efendi, başını salladı, nutkuna devam etti:

"iş, bir kere yol açılıncaya kadardır. yol açıldı ya, herkes rahat rahat gidip gelecek. arkadaş, cumhuriyetimizin sayesinde sahip olduğumuz bu kıymetli malın değerini bilelim; binerken, üstüne basarken, içine girerken titremeliyiz. dikkatli binmezsek, çabucak bozulur, başkaları istifade edemez. yabancının malı değil ki, hor kullanalım. kendi malımız!"

arkadaşları dışarı çıkardıkları için damat, müftü efendi'nin sözlerinin sonunu duymamıştı. nutuktan sonra bir soğuk hava esti. müftü efendi, neden alkışlanmadığına çok şaştı. ziyafet dağıldı.

üç gün sonra da ziya, istanbul'dan getirdiği güzel gelini geri gönderdi. boşandılar.

4.10.2014

daniel pennac

daniel pennac

neredeyse yüz yaşında olan annem, çok iyi tanıdığı bir yazar hakkında bir film izliyor. yazarı, paris'teki evinde, aynı zamanda çalışma odası da olan kütüphanesinde, etrafında kitaplarıyla görüyoruz. pencere bir okulun bahçesine bakıyor. teneffüs yaygarası. yazarın, çeyrek yüzyıl boyunca öğretmenlik mesleğini icra ettiğini ve teneffüse çıkılan bu iki avluya bakan daireyi de, tıpkı bir demiryolu işçisinin emekliliğini vagonların kızağa çekildiği bir istasyonda geçirmek istemesi gibi bir nedenle seçmiş olduğunu öğreniyoruz.

yazarı daha sonra ispanya'da, italya'da çevirmenleriyle tartışırken, venedikli arkadaşlarıyla şakalaşırken ve vercors yaylası'nda, bir başına, bir yandan yükseklerde sisler arasında yürürken bir yandan da mesleğinden, dilden, üsluptan, roman kurgusundan ve karakterlerden söz ederken izliyoruz. bu defa alplerin ihtişamına açılan başka bir çalışma odası. görüntüler, yazarın hayranlık duyduğu ve kendi çalışmalarından söz eden sanatçılarla yapılan söyleşilerle destekleniyor: sinemacı ve romancı dai sijie, çizer sempe, şarkıcı thomas fersen, ressam jürg kreienbühl.

tekrar paris'teyiz: yazar, bu defa bilgisayarının önünde, sözlüklerinin arasında. en büyük tutkusuymuş sözlükler, öyle diyor. hatta filmin sonunda, penacchionni olan soyadından gelen pennac adı altında robert'in p harfinden önadı daniel'le birlikte sözlüğe girdiğini öğreniyoruz.

her neyse, annem, bu filmi, onu kendisi için kaydetmiş olan ağabeyim bernard ile birlikte izliyor. başından sonuna kadar, koltuğunda kıpırdamadan, gözünü ayırmadan, ağzından tek bir kelime çıkmadan hava kararana kadar izliyor.

filmin sonu.

jenerik.

sessizlik.

sonra, bernard'a doğru usulca dönerek soruyor:

"sence bir gün bu durumdan sıyrılabilecek mi, ne dersin?"

kutu adam

abe kobo

bakmak aşktır. bakılmak ise nefret. bakışın yarasına dayanmaya çalışırken surat buruşturulur; ama bakmaktan başka bir şey yapmamak herkese mahsus değildir. eğer bakılan kişi de bakarsa bir sonraki sefer bakmakta olan kişi bakılan kişinin tarafına döner.

küçük şeyleri düşününce yaşamaya devam etmek istediğime inanıyorum. yağmur damlaları.. daralan ıslak eldivenler.. çok büyük bir şeyi izlerken ölmek istiyorum. dünya haritası veya parlamento binası..

sağlıklı insanların göğüsleyemeyecekleri birtakım acılar çeken hastalara sempatiyle yaklaşmak gerekir.

intihar, bir tavır olması gerçeğinin yanında şerefli bir hareket tarzı da; ayrıca arzu veya akılla gerçekleştirilemez. ufak bir bağlılık, küçük bir iştah duraklama bahanesi oluyor.

akıl hastalığı ve fiziksel acının aynı oranda korkutucu olduğu durumlar var. o noktaya gelindiğinde bütün yollar iyidir.

boğazınız kuruysa size içki içen bir resminizin gösterilmesi hiç fayda etmiyor.

bir kadının bacaklarının cazibesi -bu cazibeyi inkar eden herkes ikiyüzlüdür- görsel olmaktan çok dokunsaldır.

çünkü her şeyden vazgeçilemez. eşyaları biriktirmek için bir çaba gerekir. ama onlardan kurtulmak için harcanan enerji daha da fazladır. bütün sahip olunan eşyalar, bir arada tutulmazlarsa, sanki her an rüzgarda dağılacaklarmış endişesinde olunur.

ölüm bir tür şekil değiştirmedir. ilk önce deri aniden mavileşir. sonra burun incelir, çene daralır ve küçücük olur; yarı açık ağız bıçakla yarılmış bir mandalina kabuğuna benzer ve kırmızı alt dişetleri yerlerinden çıkar. elbiseler bile değişir. nispeten daha kaliteli duranlar, birden, ucuza satılan, dikkat çeken ama aslında değersiz olan mallar haline gelir.

3.10.2014

californication

bir şeyi arzulamanın onu yaşamaktan daha iyi olması mümkün. tatmin olmaya arzulamanın ölümü dendiğini duydum.

eğer başka bir şey yapabiliyorsanız; tele pazarlama, ilaç pazarlamacılığı, kazma-kürek çalışmak ya da ulusal ligde hakemlik gibi; benim tavsiyem, onu yapın. çünkü yazar olmak berbattır. tıpkı ölene kadar her gün ev ödevinizin olması gibi.

eğer bir şeyi uzun süre boyunca ihmal edersen, kırılıyorlar.

neden onu bu kadar seviyor? yani, onda bu kadar ne var? bilmiyorum. hiçbir zaman bilebileceğimi de sanmıyorum. sanırım, bazen doğru olanı yapıyorsun ve sonra o şey, hayatının anlamı oluyor. olduğun kişi haline geliyor.

hayatta, herkese göre birileri var.

bir şeyler yaptığın zaman, sonuna kadar götürmelisin.

mutlu sonlardan bahsetmek güzeldir, hoştur; ama karşındaki bunu sana veremezse, sürekli berbat ederse, o zaman en nihayetinde "siktir git" demek zorunda kalırsın ya da o etkiyi yaratacak başka bir söz: üstü kalsın.

ister 10 dakikalığına, ister 10 yıllığına olsun; tanıştıktan sonra aşık olmadığım kadın olmadı.

her gün onunla birlikte olduğun için ne kadar şanslı olduğunu sana hatırlatıp duracak biriyle yaşamayı bir kez olsun denemelisin.

toplu şiirler

ahmet oktay



dilsiz bir pavyon kapıcısının anlatımı gibi
yaralı
kanayan
ve yanlış biriyim ben

artık güz
bir intihar gibi bırakıyordur
kendini kanlıca kıyılarına

gezgin büyülüdür fethedilmemişin gizemiyle
savaşçının kargısı sonunda uzlaşır ölümle
sense bedenin ve ruhun acısına adandın ey sürgün

aşk belki de hiç olmadı, özgürlük de öyle
sunuldum şölenine ey mutsuzluk
gövdemden daha ağır yüz bin belgeyle

kimse yetinemez kendi sözleriyle
özlemse eğer yolculuğun hamuru

umutsuzluk da bilgisiydi yaşadığımızın
her çiçek biraz kanar gecede

kurban isteyenden de sakın
baskıyı düzen diye sunandan da

kan bağından üstündür akıl bağı

anla, açıkla, benzerine sun. bir şarkıda
bulduğun sevinç: nasıl da gizemli
insan sesi. bölüş kim olursa olsun. bilge
yanıla yanıla kurandır geleceği.

amacı bulmak değil gömücünün
aramak
cinayetten korkunç olansa
cinayete alışmak

umudu terk eden kurtulacaktır
ancak zamanıyla bakışan kurtulacaktır

yüreğim: paslı bir kapı
açılınca da inildeyerek ardında
hiçbir şey yok büyük karanlıktan başka

ödeşmiyorum seninle
sevgili yaşam
uzlaşmıyorum da

kentler:
sizde yaşadım ölümümü
ve özgürlüğümü

yaşadıklarımız
yaşanacaklarda birikti
içimde ülkelerarası bir gömütlük
yarım kalan ne varsa ömrümde
doğacaklar tamamlansın diyeydi

-içinde, düştüğün her uçurum-

insan çekmecelerini de temizlemeli zaman zaman
kalbini de!

isterdim bütün dilleri bilmeyi
öğrenmek değil kaybolmak için

çabuk unutmak zorunda her yoksul
dayanabilmek için ertesi güne

2.10.2014

sıkıyönetim

yılmaz güney

üretime, gelişmeye katkısı olmayan, gelişmenin dokusu olamayan toplumsal ve kişisel bütün ilişkiler; gerici, tutucu ilişkilerdir. hayatın dinamizmi ve tarihsel akışın doğru çizgisiyle bağlar kuramamış sınıflar, kişiler, geri ilişkiler içinde yerlerini alırlar. insan, üretici güçlerin en temel, en önemli unsurudur. doğa ve toplum çelişkileri, bilince yansır. bilinç gelişir. bilincin sağlıklı gelişimini sağlamak için, hayatın bütün alanlarında, gelişmeyi engelleyen, gerici güçlerin etkisine açık yanlarını nasıl yenecek salpa?

kalemi eline aldı. düzgün beyaz bir kağıdın sağ köşesine günün tarihini attı..

"salpa sıkıyönetim komutanlığının 1 numaralı bildirisi

gerekli görüldüğü için sıkıyönetim ilan edilmiştir.

bundan böyle gelişigüzel yaşamak, düşünmek, çalışmak, uyumak ve tespih çekmek; tavla, satranç, langırt, kağıt oyunları oynamak; milli piyango, spor toto, lotarya gibi şans oyunlarına bel bağlamak; pazarlık etmeden herhangi bir mal almak; gereksiz kolonya, diş macunu kullanmak; jilet harcamak ve ne nedenle olursa olsun her türlü gevezelik ve gerici ilişkiler yasaklanmıştır.

yeni bir süreç başlamıştır.

gereken yapılacaktır."

görmek

jose saramago

yazgıyı döndürmenin çok çeşitli yolları vardır ve neredeyse hepsi boş çıkar.

yalnızca kendi aklıma güvenirim, yanılmak pahasına da olsa.

umut tuz gibidir, insanı doyurmaz ama ekmeğe tat verir.

eldeki beş yüz kuş, gökyüzündeki beş yüz bir kuştan daha iyidir.

her insan gerçeğinde, her zaman kaygı taşıyan bir yan vardır. bizler her an sönme tehdidi altında titreyen küçük birer aleviz ve her şeye karşın korkarız.

durum karmaşık ve umutsuz bir hal alınca, insanlar önlerine çıkan ilk şeye sarılır.

kimi insanlar, en berbat pişmanlığı, yapılmasına izin verdiğimiz şeyler yüzünden çektiğimizi ileri sürer.

manevi şaşkınlık, kaygıya giden yolda atılan ilk adımdır ve o adımdan sonra her şey olabilir.

bir an gelir, hepimiz bildiğimizi sandığımızdan daha fazlasını bildiğimizi keşfederiz.

onların içinde bulunduğu koşullara uyan birçok olayı dikkatle incelediğimizde, deneyimin bize bıkıp usanmadan kanıtladığı gibi, başlarına gelen her felakette mutlaka kurbanların da payı vardır.

konunun yalnızca bir yanına odaklanmak insanı her zaman hataya götürür.

kusursuz anların, hele yüceliğe çok yaklaşmışsa uzun sürmemek gibi çok büyük bir sakıncası vardır. ondan daha beteri ise, insanın o andan sonra ne halt edeceğini bilememesidir.

insanın içine su serpen bir düşünce vardır, kibirli insanı yazgı er ya da geç her zaman yere çalar.

en ağır taşlar bile yerinden oynatılabilir.

kendisine itaat edilmesini sağlamak için her an rütbesine başvuran bir otorite acınacak biridir.

en sağlam toplumsal yapıyı bile sonunda çökerten, gümbür gümbür gelen devrimler değil, davranışlarımızın cilasındaki küçük çatlaklardır. benzeri davranışlar zaman içinde sürekli yinelendiği için, sonunda yapıyı yerle bir eder.

"saygı görmek istiyorsan, teklifsizliği hoş görme."

yaşlılar her şeyi bilir ama kimse onlara bir şey sormadığı için susmayı yeğlerler.

dünyaya gözümüzü açıyoruz ve o anda, tüm yaşamımızı bağlayacak bir sözleşme imzalamış gibi oluyoruz, ne var ki günün birinde bir an gelir, 'bu imzayı benim yerime kim attı' diye sorabiliriz.

bir ad yalnızca bir sözcük değildir, o kişinin kim olduğunu açıklamaz.

insanın bildiğini sandığı şeylere karşı çok dikkatli olması gerektiğini; çünkü onun öte yanında sonu gelmez bir bilinmezler zincirinin gizlendiğini, o zincirin son halkasının çözümünün de olasılıkla bulunamayacağını hesaba katmamıştı..

kimi insanlar vardır, yıkıldığında bile ayakta kalır.

1.10.2014

entelektüel

alain touraine

entelektüeller bilimin ilerlemelerini geçmiş kurum ve inançların eleştirisiyle birleştirerek akılcılaştırma hareketini yürütmüşlerdi. hatta, medici'ler döneminden bu yana, otoriterliklerinden rahatsızlık duymadan, seve seve aydın hükümdarlara hizmet etmişlerdir. ama modernizmin ilk yüzyıllarından sonra, 20. yüzyılda, entelektüellerle tarihin ilişkisi tersine döner. bunun, birbirinin tamamlayıcısı olmaktan çok karşıtı olan 2 nedeni vardır: birincisi, modernliğin kitle üretim ve tüketimine dönüşmesi ve aklın saf dünyasının artık modernlik araçlarını en vasat; hatta en akıl dışı taleplerin hizmetine sunan kalabalıklar tarafından istilaya uğramış olmasıdır. ikincisi ise, modern aklın dünyasının yüzyılımızda modernleşme siyasetler ve milliyetçi diktatörlüklere gitgide daha bağımlı olmasıdır. özellikle fransa'da; ama aynı zamanda da abd'de pek çok entelektüel, "ilerleme güçleri"yle olan geleneksel ittifaklarını olabildiğince uzun süre korumaya çalıştılar. kendi ülkelerinin, özellikle de vietnam ve cezayir'de yürüttükleri sömürgeci savaşlar onları ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemeye itti; bunu da kendi ülkelerinin yöneticilerine karşı inanç ve cesaretle gerçekleştirdiler. ama aynı zamanda, kapitalizme ya da emperyalizme karşı gerçekleşen bir devrimin doğuracağı rejimlerin "ilerlemeci" olacağı fikrine de az çok bağlı kaldılar; bu da çoğu zaman onların en baskıcı komünist rejimlere karşı aşırı hoşgörü; hatta kör bir sempatiyle yaklaşmaları sonucunu doğurdu ve bazılarının mao'nun başlattığı kültür devrimi ya da batı avrupa'daki terörist etkinlikler konusunda olabilecek en ciddi yargı hatalarını yapmalarına neden oldu. ama bir süre sonra, en geç kalmışları açısından bile artık bu kötü davaları desteklemekten vazgeçilmesinin gerektiği apaçık ortaya çıktı. bunun üzerine, özellikle de 1968 sonrası pek çok entelektüel antimodernizmde yeni bir tarih felsefesi buldu. kendi putlarını kendileri kırdılar ve modern dünyayı aklın yıkıcısı olarak mahkum ettiler; bu da onların hem kitle karşıtı seçkinciliklerini hem de modernleştirici diktatörlüklerin otoriterciliğine düşmanlıklarını tatmin etti. özellikle de 70'li yıllarda antimodernizm başat, neredeyse hegemonyacı bir hal aldı.