stefan zweig
üç beş budala siyasetçinin yıktığını onarmak için on yıllar yetmez.
romain rolland: sıradan insanların huzurlu olmasının nedeni düşüncelerinin olmaması.
düşünceler nedense hayatın düşmanı; ama yine de en üstün hayat biçimi. en tehlikelisiyse para.
hem zihinsel, akılsal ilkelere dayanan konuların, hem de cinsel konuların ağza alınmadığı, yani basmakalıp şeylerle sınırlı kalan bir sohbeti kesinlikle yürütemiyorum.
tarihsel an'ı ne kadar az yaşar insan; hatta şimdi olduğu gibi çarpışma sırasında bile; yaşadığımız yalnızca o anın gölgesidir.
mahvolan insanlar sonunda önderlerine, krallarına karşı çıkacaklar, umudum bu benim, günden güne de artıyor.
stephane mallarmé: tek başınayken bile kendini bin kişi gibi hisseder insan.
bütün dünya paramparça oluyor. güçlüler yıkılmıyor, onlar kendi kendilerini yıkıyorlar. tıpkı fransız devriminde olduğu gibi bir dönüm noktasındayız. aradaki tek fark, ölçülerin aşırı büyümüş olması. yeni bir hayatı öğrenmeliyiz, başka türlü olmayacak.
düşüncelerimizi meşgul eden saçmalıklara gün gelip nasıl da gülerek bakacağız.
bu huzursuz dünyada, trende hareket halinde olmak huzur, yolculuk etmekse dinlenmek sayılıyor.
yann martel
din karanlığın ta kendisidir.
sağlıklı bir hayvandan daha tehlikeli olan tek şey, yaralı bir hayvandır.
sanatçılarımızı desteklemezsek hayal gücümüzü kaba gerçeğin sunağında kurban etmiş oluruz ve en sonunda hiçbir şeye inanmamaya, değersiz düşler görmeye başlarız.
bir şeyi anlamak için ona bir şeyler katmanız gerekir.
insanlar, sağlıklarına zarar gelmeden, hayvanların her türlü besini yiyebilecekleri türünde bir inanca sahiptirler. ama öyle değildir.
iyi bir hayvanat bahçesi, başarılı rastlantıların olduğu bir yerdir. hayvanların, idrarı ya da başka salgılarıyla bize, "uzak dur!", bizim de sınırlarımızla ona "olduğun yerde kal!" dediğimiz bir yer. bu diplomatik barış şartları altında, hayvanlar hallerinden hoşnuttur ve bizler de huzur içinde birbirimize bakabiliriz.
aslanlarla dolu bir çukura düşerseniz, aslanların sizi parçalamasının nedeni aç ya da kana susamış olmalarından değil, topraklarına izinsizce girmenizden kaynaklanır.
iradenin nasıl duvarlar ördüğünü görmek şaşırtıcıdır.
kişisel ruh, dünyanın ruhuna, tıpkı bir kuyunun taban suyu düzeyine değdiği gibi değer. evreni düşünce ve dilin üzerinde tutan şey, çekirdeğimizin içinde bulunan ve dışavurum için mücadele edenle aynıdır. sonsuzluğun içindeki son, sonun içindeki sonsuzluk.
ilk mucize en derin olandır; ondan sonraki mucizeler ilkinin etkilerini taşır.
tanrıya doğru iki adım atarsan o sana doğru koşar.
müslümanların medeniyetsizlikleri islam'ın ne denli kötü bir din olduğunun kanıtıdır.
dışarıdaki kötülük, içimizdeki kötülüğün özgür bırakılmış halidir. iyiliğin başlıca savaş alanı, halka açık bir meydan değil, her birimizin yüreğindeki ufacık bir açıklıktır.
mantığın ne amacı var? yalnızca uygulanabilirlik mi; yiyecek, giysi ve barınak bulmak mı? neden mantık daha derin yanıtlar sağlayamıyor? neden sorumuzu, yanıtını bulabileceğimiz yerin ötesine fırlatamıyoruz? yakalanacak o kadar az sayıda balık varken, bu denli büyük bir ağ niye?
kendi hayatınız tehlikede olduğunda, korkunç ve bencil bir hayatta kalma açlığı yardımseverlik duygumuzu köreltir.
bir salgın hastalık olmayagörsün, hepimiz sokaklarda taş kırmak zorunda kalırız.
bir kazazedenin en büyük hatası çok fazla umup çok az şey yapmaktır. hayatta kalma, yakınında ve elinin altında olan şeylere dikkat etmekle başlar. boş ümitlerle dışarılara bakmak, yaşamı hayaller üzerine kurmaya benzer.
bir insan her şeye alışabilir, öldürmeye bile.
hayvanat bahçesinden kaçabilen hayvanlar, bilinenden bilinmeze doğru giderler ve hayvanların en nefret ettikleri şey bilinmezliktir. firar eden hayvanlar genellikle onlara güven duygusu veren, ilk bulundukları yere gizlenirler ve bir tek onlara güven veren o sınırı aşanlara karşı bir tehlike oluştururlar.
zaman yalnızca yürek atışlarımızı hızlandıran bir yanılsamadır.
bir ağaç, çok ama çok uzun zamandır denizde kaybolduğunuzda görebileceğiniz en güzel şeylerden biridir.
vedalaşmadan ayrılmak ne kadar da feci bir şeydir. hayatta her şeyi gerektiği gibi sonlandırmak çok önemlidir. ancak o zaman her şeyi bırakıp gidebilirsiniz. aksi halde, geriye söylemek isteyip de asla ağzınızdan dökülmeyen sözcükler kalır ve yüreğiniz pişmanlıkla dolar.
cehalet en kötü doktordur; dinlenmek ve uyumak en iyi hemşirelerdir.
anlamadığımız şey, hayvanların gözünde bizlerin garip ve yasaklı bir tür olduğumuz. onları korkutuyoruz. bizimle olabildiğince yüzleşmemeye çalışıyorlar. bazı uysal hayvanların korkularını bastırmaya çalışmak asırlar sürdü -buna evcilleştirmek deniyor- ama pek çoğu korkularının üstesinden gelemiyorlar ve gelebileceklerini de hiç sanmıyorum. vahşi hayvanlar bize saldırdıklarında, nedeni yalnızca ümitsizliktir. başka çıkar yolları olmadığını hissettiklerinde saldırırlar. son çare budur.
ahmet ada
kuşlarla çevrili bir akşamüstü. kapı önüne gün bakışlı kadınlar oturmuş, konuşuyorlar sessizce. sevda sözcükleri açık bırakılmış pencereden geçiyor. birkaçı göğe asılı çamaşırları topluyor. biri var, bekliyor beni. yağmur yürüyüşlü biri. kapı eşiklerinde yüreği serçe. odası yaz kokuyor. ona bir sepet üzüm götürsem, sevinir mi dersin? bir kuşhaneye döner mi yüreği? dönüp bakıyorum geriye: yüzü bir hüzün güzelliği.
cahit zarifoğlu
dışarda çalışmak isteyen bir türk işçisi hollanda'da bir çiftlikte iş bulmuş. büyük bir çiftlikmiş. her gün ineklerden tonlarca süt sağılır, özel araçlarla bölgedeki peynir, yağ fabrikalarına ve sair imalathanelere sevk edilirmiş. bizim türk birkaç ay çalıştıktan sonra şöyle bir hesap yapmış: "bu adamlar demiş resmen budala, günde 60 ton süt sevk ediyoruz. buna yüzde beş nispetinde su katsak günde üç tona yakın su eder. yani her gün iki ton suyu da süt parasına satmış oluruz." kafasında bu düşünceyi geliştirdikten sonra çiftliğin müdürüne çıkmış. teklifini anlatmış. her gün fazladan kazancın ne olacağını kâğıda dökerek, çiftliğin ne kadar hollanda florini açıktan kazanacağını anlatmış. müdür bizimkini ciddi ciddi dinledikten sonra "peki ama sayın işçi kardeşim" demiş, "peki ama niçin?"
roland barthes
usta, öğrencinin başını uzun zaman suyun altında tutar; yavaş yavaş su kabarcıkları seyrekleşir; son anda, usta öğrenciyi çıkarıp yeniden canlandırır: "gerçeği, havayı istediğin gibi istediğin zaman, evet, işte o zaman bileceksin onun ne olduğunu."
jacques lacan: size arzunuzun imgesini tam olarak verebilecek olan şeye öyle her gün rastlamazsınız.
teatral bir bitişi olmayan aşk kurbanlığı yoktur; gösterge her zaman baskın çıkar.
novalis: aşk dilsizdir; yalnız şiir konuşturur onu.
öteki için yazmadığımı bilmek, yazacağım bu şeylerin hiçbir zaman beni sevdiğime sevdirtmeyeceğini bilmek, yazının hiçbir eksikliği karşılamadığını, hiçbir şeyi yüceltmediğini, tam da senin olmadığın yerde olduğunu bilmek, yazının başlangıcı budur.
victor hugo: sürgün bir tür uzun uykusuzluktur.
dünya, ötekini kendileriyle paylaşmamız gereken patavatsız komşularla doludur.
"her zaman en karanlık yer lambanın altıdır."
jack london
hep bir kitabım vardı ve diğerleri uyurken ben hep okurdum; uyandıkları zaman yine onlardan biri olurdum; çünkü her zaman iyi bir yoldaştım.
sosyalizm mümkün hale gelmeden hiçbir ruh temiz doğmayacaktır.
düşünmeye yöneldim. içinde yaşadığım karmaşık uygarlığın çıplak basitliklerini gördüm. hayat, besin ve sığınacak yer bulma meselesiydi. insan, besin ve sığınacak yer için bir şeyler satıyordu. tacir ayakkabılarını, politikacı insanlığını, birkaç istisna dışında halkın bütün temsilcileri de insanların güvenini satıyordu. hemen hepsi şereflerini satmaktaydı. kadınlar da ister sokakta, ister kutsal evlilik bağıyla bağlanmış olsunlar, etlerini satmaya meyilliydiler. her şeyin fiyatı vardı; tüm erkek ve kadınlar satılıktı. işçinin kaslarından başka bir şeyi yoktu. pazar yerinde işçinin şerefi beş para etmezdi. onun kasları vardı ve kaslarını satabilirdi ancak.
edebi başarımın en büyük etkenlerini sormuşsunuz; şunlar olduğunu düşünüyorum: çok büyük şans. iyi sağlık, iyi beyin, zihnimle bedenim arasında iyi bir bağıntı. sefalet.
kendini eğitmiş biriyim; kendimden başka akıl hocam olmadı.
sadece tehlikeli şeylerden nefret edilir. tehlikeli olmayan şeyler her zaman saygındır.
nedir oğlan çocuklarını karanlık çöktükten sonra lanetli evlere çeken; taş atıp kaçarlarken, ayak seslerini bastırırcasına kalplerini küt küt attıran? bir çocuğu hayalet hikayeleri dinlemeye zorlayarak korku içinde bırakan, sonra da fazlası için yalvartan nedir?
new york şehrinde, insana mutluluk arayışında yardımcı olsun diye yapılmış en mükemmel icatlar bulunur. ama mutluluk arayışının en olgun insan aklıyla buluştuğu bu yerde, sadece olağanüstü bir mutluluk toplamı değil, ona eşit bir sefalet toplamı vardır.
açık ve koca bir aptallık, akılla doğru orantılı şekilde artıyor; öyle ki insanın aklı ne kadar çoğalırsa, budalalığı da o kadar büyük oluyor.
termometre düştüğünde, insan ortadan kalkar -bütün şehvet, kavga ve başarıları, ırkların tüm macera ve trajedileri, milyar kere milyar kere milyar insanı hayatından eden kanlı cinayetleriyle. kısa insan yaşamı, yıldızların kandiller gibi sönüverdiği, koca güneşlerin sonsuzlukta bir lahza parlayıp çekildiği enginlikte ne kıymet taşır?
kılıçla yükselenler yine kılıçla düşer.
savaş, o yaşlı zorba geçip gidiyor. asker olmak, çalışmaktan daha güvenlidir. bir askeri harekat içindeki yaşama şansınız, bir fabrika ya da kömür madeni içindekinden yüksektir.
mo yan
önemli keşiflerin çoğu tesadüf sonucudur.
nezaket olmadan da karı koca olunmaz, düşman olunmadan da. iyi günde, kötü günde. horoza varırsan horozun, köpeğe varırsan köpeğin peşinden gidersin.
kahramanlık insanın damarlarında dolaşan bir akıntıdır, dış dünyanın etkisiyle ortaya çıkar.
erkeklerin onda dokuzu genelde iyi çıkmaz.
bilge kişi kaderine boyun eğer. akıllı bir kuş yumurtlamak için ağacı seçer, bir kahraman da efendisinin yolundan gider.
her zaman bir çıkış yolu bulunur.
aşıkların ve düşmanların kaderinde karşılaşmak vardır; para adam öldürür, kuşlar yem ararken ölür; gençler yaşlılara gülmemelidir, çiçeklerin kırmızılığı birkaç gün sürer; insan kendini ve yerini bilmeli; aptalca davranırsan sonra acısını çıkarırlar.
fırtına uzun sürmez, sevenler uzun süre ayrı kalmaz.
huzurlu ve barışçıl bir toplum insanların eğitim alanıdır; uzun süre kafeste kalmış kaplan, kurt ve leoparlar bile zamanla kendilerini kafese kapatan sahiplerinin insanlığından bir nebze de olsa nasibini alır.
efendi olan, üzerinden on yıl geçse de intikamını alır.
bazen insan ırkının bozulmasıyla gittikçe daha zengin ve daha rahat hayat koşullarının oluşması arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyorum. zengin ve rahat hayat koşullarının peşine düşmek insan ırkının hedefidir; ama bu hedeflere ulaşmak bazı koşullara bağlıdır, bu da kaçınılmaz olarak derin ve korkutucu bir çelişkiyi ortaya çıkarır. insanlar insan ırkına ait olan bazı mükemmel özellikleri kendi çabalarıyla ortadan kaldırırlar.
orhan pamuk
teşvikiye caddesi üzerindeki bizim apartmanın arka pencerelerinin baktığı bahçedeki servi ve ıhlamur ağaçlarının arasında yıkıntıları duran konak, 1877-78 osmanlı-rus savaşı sırasında kısa bir süre başvezirlik yapan tunuslu hayrettin paşa tarafından yaptırılmıştı. kafkas doğumlu bir çerkez olan paşa, flaubert'in "istanbul'a yerleşip kendime bir köle satın almak isterim." diye yazmasından 10 yıl önce, 1830'larda çocukken bir köle olarak istanbul'a, oradan da tunus valisi'ne satılmış, gençliğini fransa'da geçirip arap dili ve kültürüyle büyümüş, tunus'ta orduya katılıp hızla yükselmiş, komutanlık, valilik, diplomatlık, mali uzmanlık gibi en üst düzey görevlerde bulunup hayatının sonunda paris'e yerleşmişti. paşa'yı, 60 yaşına doğru abdülhamit, (gene tunuslu olan şeyh zafiri'nin tavsiyesiyle) istanbul'a çağırmış, kısa süre mali işlerin başında tuttuktan sonra başvezir yapmıştı. borç içindeki ülkeyi kurtarsın diye artık bir parçası olduğu bir batı ülkesinden reform hayalleriyle çağrılan kurtarıcı maliyeci-yöneticilerin türkiye'deki (ve fakir ülkelerdeki) ilk büyük örneklerinden olan paşa'ya -tıpkı daha sonraki benzerleri gibi yeterince osmanlı, yerli, türk olmadığı, artık bir batılı kafasına sahip olduğu için- büyük umutlar bağlandı ve aynı nedenlerle de -yani yeterince türk ve yerli olmadığı için de- yerin dibine batırıldı. dedikodulara göre tunuslu hayrettin paşa saraydaki görüşmeleri dönüşte bindiği at arabasında arapça not ediyor, sonra fransız katibine fransızca yazdırıyordu. muhaliflerinin çıkardığı yeterince türkçe bilmediği söylentileri ve gizli amacının bir arap devleti kurmak olduğu yolundaki bir jurnal üzerine (abdülhamit gerçeklik payı düşük olduğunu hissettiği ihbarları da ciddiye alırdı) başvezirlikten uzaklaştırıldı. gözden düşmüş bir osmanlı sadrazamının çok sevdiği fransa'ya dönmesi sakıncalı olduğundan, hayatının geri kalanında, kışın daha sonra bizim bahçesine bir apartman dikeceğimiz konakta, yazın boğaz kıyısında, kuruçeşme'deki yalısında hüzünle yarı hapis hayatı geçirip abdülhamit'e raporlar yazıp fransızca hatıralarını kaleme aldı. türkçesi ancak 80 yıl sonra yayımlanan ve paşa'da mizah duygusundan çok görev duygusu olduğunu kanıtlayan bu hatıraları oğullarına ithaf etti. 20 yıl sonra, bu oğullardan biri, mahmut şevket paşa'ya yapılan suikaste karıştığı gerekçesiyle idam edildiğinde konak zaten abdülhamit tarafından çoktan satın alınıp kızı şadiye sultan'a hediye edilmişti bile.
vaslav nijinsky
benim deliliğim insanlığa karşı duyduğum sevgidir.
yoksullara para vermemeli; onlara yaşam vermeli. yaşam yoksulluk değildir, yoksulluk yaşam değildir. önemli olan yaşamdır; yaşam ve sevgi.
tanrı'nın verdiği canı ondan başkasının almaya hakkı yoktur.
can çekişme düşünsel olduğunda daha da çekilmez bir şeydir; etin ölümünün hiçbir anlama gelmediğini insanların kavramalarına yardım etmek isterdim.
hayvanları severim ve onların etini yersem, başkalarının da öldürülebileceğini bildiğimden, ete elimi sürmeyi reddediyorum.
beni taklit etmeye çalışacaklar. ne var ki, taklitte cansız bir unsur vardır; onda yaşam eksiktir.
insanların yapacak işleri olmadığında, başkalarınınkilere burunlarını sokarlar.
salah birsel
27 eylül 1917 günü.
ingiliz elçisi sir louis mallet, kabakuşlukta, amerikan elçisine koştuğu vakit tüm şaşkınlık içindedir. mısır hidivi de tam o sırada morgenthau'nın odasından çıkmıştır. amerikan elçisi, sir louis mallet'yi karşısında görünce, tazesinden mısır sorunlarına el atmak ister. ingiliz elçisinin karşılığı şu olur:
"bunu başka bir zaman tartışırız. size verilecek çok daha önemli bir haberim var: çanakkale boğazı'nı kapadılar."
morgenthau, ingiliz elçisinin "kapadılar" derken türk hükümetini söz konusu etmediğini biliyordur. çünkü ikisinin de sözlüğünde, açıp kapama hakkı sadece türklerin olsa da, türkiye'de -o sıralar- sözü geçen tek ulusun almanlar olduğu yazılıdır.
morgenthau, girişini yapıp da bekleme odasına, clement'in tablosunun tam karşısına alındığı vakit, yandaki odada da sait halim, talat, cemal, enver paşalarla meclisi mebusan reisi halil ve cavit bey türkiye'yi masanın üstüne yatırmışlar, doğramaya çalışıyorlardır. gecenin ileri bir saatidir. morgenthau'dan önce ingiliz ve fransız elçileri de gelmişler, boğazın kapatılması ile bir gün önce bir sürü fransızı alıp marsilya'ya gitmek üzere istanbul'dan yola çıkan bir messageries vapurunun çanakkale'de aranmasını protesto etmişlerdir.
amerikan elçisinin varlığı sadrazam'a duyurulunca, biraz vakitten sonra sait halim paşa morgenthau'nın yanına gelir.
hazret kararın doğruluğunu öğrendiği vakit de sesinin gradosunu yükseltecek ve:
"biliyorsunuz, bu, savaş demektir." diye parlayacaktır.
sait halim paşa konuşmayı sürdürmenin gereksizliğini anlamıştır. özür dileyerek yanından ayrılır ve konuyu morgenthau ile tartışması için maliye nazırı cavit bey'i gönderir. cavit bey'in ilk sözü şu olur:
"bu, bizim için de beklenmedik bir olay oldu."
elçi, amerika'nın bu kararı kabul edemeyeceğini yineler. barış daha ortadan çekilmediğine göre türkiye'nin ticaret gemilerine boğazları kapamaya hakkı olamayacağı üzerinde direnir.
cavit bey, bu işin bir öncesi bulunduğunu döker ortaya. çünkü bir türk torpidosu çanakkale boğazını geçip ege denizine girmek istemiş, boğaz'ın dışında bekleyen ingiliz savaş gemileri de türk torpidosunu durdurmuştur. yapılan araştırmada alman denizcileri bulununca ingiliz amirali torpidoya hemen geri dönmesini buyurmuştur. çanakkale istihkamlarının başında bulunan weber paşa da, türk hükümetinin düşüncesini sormadan hemen boğazları kapatmıştır. fenerlerin ışıkları söndürülmüş, denize fileler ve mayınlar indirilmiştir.
boğazların kapatılmasından sonra boğaziçi birden vebaya tutulmuş bir liman görünümü alır. buğday, kereste ve daha başka mallar yüklü yüzlerce rus, rumen ve bulgar gemisi boğaziçine daha ileri geçemeyeceklerini öğrenmek için geliyorlardır. malları alacak yeterince depo olmadığından da topu, yükleriyle birlikte boğaz'ın üstünde sallanıp duruyorlar, olayların gelişimini bekliyorlardır. boğaziçi artık tüten bacalar ve direklerden oluşan bir ormandır. gemiler boğaz'ı öylesine tıkamışlardır ki herhangi bir motorun bunların arasında kendisine yol bulabilmesi çok güçtür. ama sayıları her gün biraz daha artan gemiler, bir ay bekledikten sonra birbiri ardından karadeniz'e açılıp geldikleri limanlara dönmüşlerdir. bir hafta içinde boğaziçi tam bir çöle dönüşür. zaman zaman bir mavuna, küçük bir kayık ya da küçük bir yelkenli bu sessizliği bozuyorsa bozuyordur.
ağustosun sonunda vekiller heyeti özel kurulu -sait halim, talat, cemal paşalarla meclis reisi halil bey- sadrazamın yalısında yeniden bir araya gelirler. biraz sonra enver paşa da sökün eder. içeri girerken yüzünde güller açıyordur. ilk sözü şu olur:
"bir oğlumuz dünyaya geldi."
sonra da sözlerinden bir şey anlamayan nazırları çokça merakta bırakmamak için lafın gerisini getirir:
"goeben ile breslau bu sabah çanakkale önüne gelmiş, ingiliz donanmasının kendilerini izlemekte olduğunu söyleyip boğaz'dan geçmelerine izin verilmesini istemiş. anlaşmayla bağlı olduğumuz bir devletin -2 ağustos 1914'te osmanlı imparatorluğu ile almanya arasında gizli bir anlaşma imzalanmıştır- savaş gemilerini kaçınılmaz bir tehlikeden korumak için bu isteğe evetimi bastım. gemiler şimdi boğaz'ın beri yanında, boğaz toplarının koruması altında. bunun sonucu olarak siyasal bir sorunla karşı karşıyayız. bu gece konuyla ilgili bir karar vermek gerekiyor."
bahrine nazırı cemal paşa o geceyle ilgili olarak, sonradan anılarında şunları söyleyecektir:
"sorun gerçekten pek nazikti. savaşan taraflardan birinin 2 savaş gemisi osmanlılara sığınmıştı. yansızlık kurallarına göre -savaşın ilk günlerinde türkiye yansız kalacağını ilan etmiştir- bizim ya 24 saat içinde bu savaş gemilerini kara sularımızdan çıkmaya zorlamamız ya da bütün silahlarından arındırarak bir limanda oturtmamız gerekirdi. oysa biz, almanya'ya bir anlaşma ile bağlı olduğumuzdan, bu gemileri düşman eline vermekle bir olacak birinci yolu tutamazdık. bu hem çıkarlarımıza hem görevlerimize aykırı idi. ikinci yola ise almanların yanaşmayacağı kesindi. bu durumda itilaf devletleri, 24 saat sonra, bu davranışımızı savaş nedeni sayarak bize savaş ilan edebilirlerdi. gerçi bu olay meydana gelecek ve biz savaşa katılacaktık ama, ordumuzun durumu, bu katılmanın elverdiğince geriye atılmasını buyuruyordu."
o gece yalıdaki encümen-i vükela, gemilerin silahtan arındırılmasına karar verir. ne ki alman elçisi osmanlıları iyisinden savaşın içine çekmek için bu kararı tanımak istemez. türk hükümeti de alman zırhlılarını satın alınmış gibi göstermek zorunda kalır. cemal paşa anılarında satışın gerçeğe dayanmadığını ve "görünüşte" olduğunu açıkça söyleyecektir ama talat paşa da tam tersini ileri sürecektir.
bu, savaşın ilk adımıdır.
itilaf devletleri gemilerin satışına inanmamış olmakla birlikte, türkiye'nin yansızlığını sürdürmesi için oldubittiyi sineye çekerler. aralıkta, osmanlı donanmasını hale yola koymakla görevli ingiliz amirali limpus paşa ile adamları işten uzaklaştırılır ve osmanlı donanması başkomutanlığına alman filo komutanı amiral souchon paşa atanır.
savaşın ikinci ve sonuç veren adımı da 29 ekim 1914 cumartesi günü şavullanır. o gün amiral souchon komutasındaki osmanlı donanması karadeniz'de rus limanlarını ve kıyılarını -bu iş enver, talat ve cemal paşaların bilgisi altında yapılmıştır- topa tutar.
ismail hami danişmend, sultan hamit'ten yana bir tarihçidir ama, kimi zaman gerçekleri de çuvaldız gibi sokar:
"enver, hiçbir çıkar karşılığında olmamak koşuluyla türkiye'yi, almanya'ya işte böyle feda etmiş, sonuç olarak da türklüğe fenalık ettiği ölçüde almanlığa hizmette bulunmuş ve işte bundan dolayı savaş içinde memleketimize gelen alman trenlerinde vagonların üzerine "türkiye" yerine iri harflerle "enverland/enveristan" yazılmıştır.
emrah serbes
oğlu, kocası, eski kocası, babası ya da kardeşi fark etmez; sevilen bir kadının hayatındaki erkekler her zaman tedirginlik vesilesidir. onun çöpsüz üzüm olmadığını hatırlatır, moral bozar.
temizlik alışkanlığı iyidir. hiçbir şey öğretmese, arkanda gereksiz iz bırakmamayı öğretir.
tavanda yelkenli yapmak kolaydır; üç noktayı birleştirmek kafidir çünkü. okyanus yapmak kolaydır; alakasız yerlerdeki beş altı noktayı birleştirmek yeter. bir kalp içinse ciddi hayal gücü gerekir.
herkesin bildiği ama konuşulmaması gereken şeyler vardır.
suskunluk bulaşıcıdır.
paul auster: umutsuz durumda olmayan hiçbir şeye ilgi duyamıyorum.
çocuklu kadınlar, kocaları ölmemiş de boşanmak suretiyle dul kalmışlarsa, eski kocalarına dönerler genellikle. buna çocuklu dul kadınlar teoremi denir.
kadınlar öyledir: kendilerini sevmeyen erkeklere "seni seviyorum" dedirtmeye bayılırlar.
yakınlarını kaybetmek herkeste farklı arızalara yol açabilir. yani bu durumda keder şahsi ve muhteremdir. kimi onu yolda gördüğünü zanneder. kimi vurup kırar. kimi susar.
hala fotoğraf çekilirken tavşan yapan adamlar var. daha da korkuncu bunun komik olduğunu düşünenler var.
kayda değer bir kişiliği olmayan adamların kaygıları birbirine ne çok benzer!
only the good die young
all the evil seem to live forever (iron maiden)
dalga geçen adamın söylediklerini ciddiye almak kadar korkunç bir şey yoktur.
kayda değer bir kişiliği olmayan adamlar böyledir: karşı tarafın argümanlarını tersyüz edip kullandıklarında yaratıcı bir eylem içine girdiklerini düşünürler.
sakin bir adamın çileden çıkması, ortamlarda her zaman etkileyici bir unsurdur.
kimsenin istemediği işleri yapanların kendi çaplarında bazı ayrıcalıkları vardır.
kaybettiğin kişinin bir mezarı varsa, kaçabilirsin. karşılaşmaktan korkabilirsin. ama mezar yoksa korku da yoktur. korkunun olmaması çok korkunç bir şey.
insanların sebepsiz yere akla mantığa savaş açması, ruhbilim dünyası adına daha verimli çözümleme imkanları sunar.
atilla atalay
susmayı önce hangimiz başlattı, hatırlamıyorum. ama sustuk işte. şahsen ben güzel susarım. o da fena susmuyor. oysa söylenecek epey şey var. yani, "artık konuşulacak bişeyimiz kalmadı" zamanımızda diiliz. ama, ben sözcüklerimi tamire verdim. içleri boşalmış, anlamları kırılmış, üzerlerine frekans kirliliğinin isi sinmiş. öölesine, boş boş uçuşuyorlar havada. içlerinden birkaç tanesini yakalayıp o'na söylesem.. "saatlerimiz şu anda on altı kırk ikiyi gösteriyor, dışarıda kırkikindi yağmurları yağıyor. ve vee ben sizi çok seviyorum.." ha sittiriyim ordan yaa. insan, çok değil, bir tanecik sevgi sözcüğü söylemeye kalksa, salak bir program sunucusunun frekansına giriyor.
ya boş bulunup o benden önce söölerse. hafif ööle bi hali de var sanki. demin gözlerini kısıp burnunu kırıştırarak bişey sööliycekmiş gibi yaptı. sakın kızım, sakın ha! ne güzel susuyoruz şunun şurasında. hem o mimiği de yapma. hülya avşar mimiği o. aslında farkındayım, arada bir ben de, şarkıcı rafet el roman'ın "sorma nedenn" dediği andaki mimikten yapıyorum. belki de önceden benim mimiğimdi o. sonra iş yerinden bi teyze, "ayy tıpkı ööle yapıyosun" dedi. hıyar teyze. tabii ya, mimikler de gitti elden. ama bunun sonu yok, belki de bu bir paranoyadır. ne yani uzaylılar gelip gizlice yüz sinirlerimizi ve beynimizin konuşma merkezini ele mi geçirdi şimdi? hayır. peki bu bir nedir? bilmiyorum; sadece içimden konuşmak gelmiyor. şu anda konuşursak kirlenicez sanki. yer yer mora dönmüş, sarılı yeşilli yapışkan bi şey saçıcaz ortalığa. "yok canım, selpak almak istemiyorum, almıyım ben o kağıt mendilden." git hadi çocuk. ya da gitme. ablanla geyik çevir, üç saattir konuşmuyoruz, daral gelmiştir kıza. sana, adını, memleketini felan sorsun. şimdi anlatamıycam ama, ben konuşursam yapışkan bir şey sarıcak ortalığı, kağıt mendil felan çıkarmaz onu.
"noolur kağıtmendil al abi"ci çocuk, "ablasıyla" konuşamadan, çay bahçesinin garsonu tarafından okkalı bir küfür eşliğinde uzaklaştırıldı. ben de içimden garsona sövdüm. aslında, yalnızca sevgi sözcükleri değil, arada bir küfür de anlamını yitiriyor. ne ki şimdi yani. oysa ben eskiden, gizli ya da açıktan küfür edince belli belirsiz bir rahatlama hissederdim. galiba önce askerde anlamsızlaştı. erat gazinosunun sota muhabbetlerinde, eğitimde, ranza geyiklerinde, her yerde öyle çok küfürleşiliyordu ki, ama içinde hiçbir hınç yoktu. çok doğalmış gibiydi. "napıyon, bilmemneyine bilmemnaapiim?" yanıt da aynı doğallıkta, "hiç işte bilmemneyine bilmemnaapiim." ama bi dakika. doğrusu, küfür erbabı, "sevgi işine girmiş" salak gazeteci ve televizyonculardan daha yaratıcıdır. örneğin, "konuşma lan bi tarafımın anteni, kurmakolu vb." gibi küfürlerde enikonu bir incelik, alttanalta tuhaf bir düşgücü var. birinin ağzının tavanına salıncak kurup sallana sallana abdes bozmayı kim nasıl düşlemiştir acaba? yok ama yok, küfürün bile daha içten sahici bitarafı var gerçekten. ama bunun şu anki suskunluğumuzla bir ilgisi yok elbette. yani, ben o'na sevgimi, duyumsadıklarımı dj terminolojisinin dışında anlatabilmek için, kalkıp sunturlu bi küfür etmiycem heralde. "kalbimin anteni, yürreğimin kurmakolu" bööle laflar da olmaz.
gülmüşüm. düşündüklerimden olmalı. "niye güldün?" diye sordu. ya da ona benzer bişey söyledi. dedim ya, o çay bahçesinde sözcük bulunmuyordu; örtünün üstündekiler, bardak kenarında yapışıp kalmış olanlar.. başkalarınındı, önemli diildi, ben onları duymuyordum. ama şimdi, yani, deminden beridir ööle güzel susuyordu ki. biraz önce kurduğu ufacık cümle, artık her neyse o, işte o bile suskunluğunun güzelliğini bozamazdı. insana bööle güzel susmayı psikolog dr. acar, zuhal baltaş çiftinin "vücut dili" kurslarında, "sevgilinizi avcunuzun içine alın" konulu telefon hatlarında, hiç ama hiçbir yerde öğretemezlerdi. susuyordu işte be, ilahe gibi susuyordu kız. hiç bi yerlerden bakmadan, kendi kendine susuyordu. ardından yine "nooldu nevar" gibisinden gülümseyerek kafasını iki yana salladı. içimden bir şey kurtuldu sonra. neydi bilemedim, dilimin ucuna doğru, yaka yıka ilerlerken, içimin biyerlerinde yetişip, tutamadım. kulağım, ağzımdan çıkacak şeye dikkat kesildi. o'na "fintasfenkinör" diye bişey sööledim. bişey işte. ööle yani, ne biliyim.
ağzımdan çıkanı kulağım duyduğunda, ben, kendimce ne demek istediğimi anlamıştım. peki ya o? anladı lan, vallahi anladı. rengini çözemediğim gözlerinden tuhaf bir ışık gelip geçti, gülümseyerek başıyla onaylarken "fintasfenkinör" dedi. sonra.. sonra yine sustuk.
theodor adorno
kitle kültürü süssüz bir makyajdır.
kültür endüstrisi durmadan vaat ettiği şeylerle tüketicisini durmadan aldatır. fiyakalı olay örgüleriyle görüntülerin vaat ettiği haz, vadesi sürekli uzatılan bir senet gibi geciktirilir. bu gösteri, haince bir biçimde, hiçbir zaman yerine getirilmeyecek bir vaatten ibarettir; tıpkı yemek yemeye gelen müşterinin menüyü okumakla yetinmesini beklemek gibi.
kültür endüstrisinin en önemli yasası, insanların arzuladıkları şeylere kavuşmamalarını ve bu yoksunluk içinde gülerek doyuma ulaşmalarını sağlamaktır. asla gerçekleşmemesi gerektiği için, her şey cinsel ilişki etrafında döner.
eğlenmek her zaman bir şey düşünmemek, gösterildiği yerde bile acıyı unutmak demektir. bunun temelinde yatan şey güçsüzlüktür. gerçekten de bu bir kaçıştır; ama eğlencenin iddia ettiği gibi bayağı gerçeklikten değil, gerçekliğin insana bıraktığı direnişe ilişkin son düşünceden kaçıştır. eğlencenin vaat ettiği özgürleşme, yadsıma gibi, düşünceden de kurtulmaktır.
istatistik çağında kitleler beyaz perdedeki milyonerlerle özdeşleşmeyecek kadar uyanık; ama büyük sayılar yasasından bir an olsun ayrılmayacak kadar da kalın kafalıdırlar. ideoloji, olasılık hesaplarında gizlenir. herkes değil, ancak piyango kime vurursa, daha doğrusu üstün bir güç kimi seçerse, o kişi mutluluğa erişmelidir. bu üstün güç çoğunlukla, durmadan bir arayış içindeymiş gibi sunulan eğlence endüstrisidir.
geç kapitalist dönemde var olmak, hiç bitmeyen bir yetişkinliğe adım törenidir. herkes, tokatları indiren güçle tamamen özdeşleştiğini göstermek zorundadır. herkes bu kadiri mutlak toplum gibi olabilir, herkes mutluluğa kavuşabilir; yeter ki tepeden tırnağa teslim olsun ve mutluluk talebinden vazgeçsin. toplum bireyin zayıflığında kendi gücünü fark eder ve o gücün bir kısmını ona geri verir. direnme gücünden yoksun olmaları, sadık emir erleri diye nitelendirilmelerine neden olur. trajik olan işte böyle yok edilir.
evrensel tarih açıklanmalı ve reddedilmelidir. meydana gelen felaketlerden sonra ve bizi bekleyen felaketlerin ışığında, tarihte daha iyi bir dünya tasarısının tezahür ettiğini ve bu tasarının tarihi bütünleştirdiğini söylemek, kinik bir yaklaşım olacaktır.
vahşetten insancıllığa götüren bir evrensel tarih yoktur; ama sapandan bombaya götüren bir evrensel tarih vardır. bu tarih, örgütlenmiş insanlığın örgütlenmiş insanların karşısına çıktığı topyekün tehditte, süreksizliğin özünde son bulur.
estetik yüceltmenin sırrı budur: doyumu, yerine getirilmemiş bir vaat olarak temsil etmesi. kültür endüstrisi yüceltmez, baskılar. arzunun nesnesini, kazağın içindeki göğüsleri ya da atletik kahramanın çıplak gövdesini belirgin hale getirerek, yalnızca, doyumun esirgenmesine alışık olduğu için çoktandır mazoşist bir hazza indirgenen yüceltilmemiş ön hazzı kamçılar. hiçbir erotik sahne yoktur ki, kışkırtıcı imalar ile ima edilen o noktaya kesinlikle varılmaması gerektiğine ilişkin göndermeleri bir arada barındırmasın. sanat yapıtları çileci ve utanmazdır; kültür endüstrisi ise pornografik ve iffetli. böylelikle aşkı bir aşk macerasına indirger.
okültizm eğilimi, bir bilinç gerilemesinin belirtisidir.
reklamın kültür endüstrisindeki zaferi budur işte: tüketicinin, sahte olduklarını gördüğü halde, bastırılması zor bir istekle kültür metalarını almaya ve kullanmaya devam etmesi.
kültür, planlanıp yönetildiğinde zarar görür; ama kendi haline bırakıldığında, kültürel olan ne varsa, yalnızca etkisini değil, varlığını da yitirmeye yüz tutar.
kültüre özgü olan, yaşamın çıplak zorunluluklarından azade olandır.
kültür endüstrisinin oluşturduğu tutumun zararsızlıkla uzaktan yakından ilgisi yoktur. bir astrolog, okurlarına belirli bir günde otomobillerini dikkatli kullanmaları uyarısında bulunuyorsa, elbette bunun hiç kimseye bir zararı dokunmayacaktır; ama her sıradan güne denk düşen ve bu yüzden de çok anlamsız olan tavsiyeye uyulması için yıldızların göz kırpmasının gerektiği iddiasının yol açtığı eblehleştirme, elbette zararlıdır.
katherine mansfield
insan her şeye alışır.
pazartesi günü işe gitmek zorunda olmak aptalca, cehennemi bir şey gibi görünüyor bana. her zaman böyle göründü, her zaman da böyle görünecek. insanın, yaşamının en iyi yıllarını saat dokuzdan beşe dek bir taburenin üstüne oturarak, birinin hesap defterine rakamlar çiziktirerek geçirmesi! insanın biricik yaşamından tuhaf bir yararlanma biçimi bu, değil mi?
bu hayatta öğrenilecek büyük ders, dış görünüşlerle yetinip bakkalın ve felsefecinin bayağılıklarından uzak durmaktır.
erkekler çene çalmaktan pek de hoşlanmazlar. insanın ne söylediğinin pek de önemi olmadığını anlamazlar sanki; önemli olan şey, karşılıklı konuşmanın sönmesine izin vermemektir. erkeklerin en iyisi bile bu kuralı gözardı eder.
kadın, armağandan başka bir şey değildir.
pişmanlık korkunç bir enerji kaybı ve yazar olmaya niyetlenen hiç kimse onun içine batmayı göze alamaz. ona biçim veremezsin, onun üzerine bir şey kuramazsın; yalnızca içine dalıp debelenmeye yarar. arkana bakmak ölümcüldür sanat için. kendini yoksullaştırmaktır. sanat asla yoksulluğa katlanamaz.
kimi anlar vardır, korkunç anlar vardır hayatta; insanın sığınağından çıkıp dışarı baktığı anlar ve berbattır bu. insan bunlara boyun eğmemelidir.
insan her şeyin üstesinden gelebilir zamanla.
insan ruhuna inanmam. hiç inanmadım. insanların elbise sandığına benzediğine inanırım; içine belli şeyler tıkılmış, yola çıkarılmış, ortalığa savrulup atılmış, fırlatılmış, saçılmış, yitirilmiş, bulunmuş, ansızın yarısı boşaltılmış ya da şimdiye kadar olmadığınca tepeleme doldurulup şişirilmiş, en sonunda en son görevli onları kollarından tuttuğu gibi en son trene savuruncaya ve onlar takır takır uzaklaşıncaya kadar..
en kısa deniz yolculuklarında bile zaman duygusu yok olur.
yüreklilik, söz dinlemeyen köpeğe benzer; bir kez kaçmaya koyuldu mu ne kadar çağırmaya kalkışsanız o kadar hızla koşar.
görkemli şeyler geceleri hıçkırarak ağlamaz. kütük gibi uyurlar, yeniden gün doğuncaya kadar akıllarına hiçbir şey gelmez.
hiçbir şey ansızın ortaya çıkmaz.
bir şeyleri beklemek çok tehlikelidir; bir şeyleri beklersen, yalnızca senden daha çok uzaklaşır beklediklerin.
aşk bol bol verebilme sorunu değildir. insanın bağrında taşıdığı, bütün yüksekliklere ve derinliklere dingin ışın dilimleriyle dokunan lambadır.
füruzan
"sen çıkınca işin bitip gene yürüyerek iner, mısır çarşısı'ndaki beğendiğimiz börekçi var ya, kanarya kuşları olan, orda öğle yemeğimizi yeriz. n'olacak kırk yılda bir ziyafet. onun için cağaloğlu'na yürüyerek gidip gelmekten yorulmayız, değil mi benim kızım? istersek tatlı bile yeriz. köprü'den de güle eğlene döneriz.
anne kız sabah kalabalığının arasında, yabancı, çabuk yürüyorlardı. annesi durmadan konuşuyordu. böyle konuşkanlığının olduğu geçmişteki tek günü, hastaneye hastabakıcı olarak aldıkları gündü.
çocuk o zamanlar üçüncü sınıftaydı. önlüğü ağarık bir kara olmuştu. kış basmıştı. bu, köşedeki kömürcüden kömür alma günlerinin başlamasıydı. mangal yakmayı öğrenmişti. kapıda ilk çırayı ateşleyip kömürleri dikine onların üzerine yerleştiriyordu. boruyu koyunca çıtırtılar başlıyor, küçük kıvılcımlar çevreye saçılıyordu. kömürler kızarıp ateş olmaya dönünce her şeyi unutup -arka sırada oturmayı, kızılay kolu'ndan yemek yemeyi, ulusal bayramlarda şiir okumamayı- ilk yalazların maviliği yitene dek bekliyordu sokak kapısında. odalarına mangalı aldığında ürktüğü şeyler yok oluyor, eski ceviz masalarında -annesinin en onurlandığı eşyalarıydı- çalışmaya oturuyordu. mangalın o harlı halini çok seviyordu. annesi korları küllemenin gerektiğini; çünkü bununla ancak ertesi güne ısınacak ateşleri kalabileceğini söylerdi. külleri güzel, parlak korların üstüne kapayıp birini -en kızılını, en mavi mavi olanını açıkta bırakırdı- derslerinden ara verip mangala baktığında sıcacık duran tek kor, odanın sığınma olanağını artırırdı. işte o, "hastabakıcı olursun" dedikleri gün annesi kapıyı açıp girdiğinde bir şey değişmişti. çünkü annesi bilmediği, görmediği haller içindeydi. konuşmasıyla, dışarının arı havasıyla dolduruvermişti odayı.
- alıyorlar beni, bir iki güne kadar başlıyorum. başhemşireye çıktım, iri yarı bir kadn. bir bir sordu. "daha önce çalıştın mı? kocan ne zaman öldü? bu iş dur durak bilmez, fazla marifetli olmak lazım değil, çalışkan olmak gerek, yatak düzeltmeyi, tükürük hokkalarını dökmeyi, ördekleri temiz tutmayı becermek yeter. belki zamanla hastaların ateşini alacak kadar başarılı olursun. haftada iki gün izinli çıkarsın, pazar gecesi dönersin. çocuğun var mı? bırakacak kimsen yok ha? 'kendini yönetir, uslu' diyorsun. ama küçükmüş. hiç sınıfta kalmadı mı? aferin ona. genç güzel kadınsın. burada oluru olmazı bulunur. ciddi ol. bir şey denirse senden bilirim. malum kancık köpek kuyruk sallamadıkça hikayesi. boya filan da istemez. kendinden mi yanağının, dudağının rengi? işte bilmem artık. doktorlardan, şundan bundan yakınmak yok. bir işte kalıcı olmak isteyen, başta gelenlerine uyar. uykun hafif mi?"
düşün bir iş bulduk artık. ilk parayla bir çeki kömür alacağım. sana da lastik çizme. belki izinli geldiğim günler sinemaya bile gideriz. hiç belli olmaz. işimizi iyi yaptıktan sonra kim ne diyebilir? çıkıp ev sahibine haber vermeliyiz. artık akşamları yoğurt alırken sokak kapısını hızlı çarpmasın. dedim ya biz çalıştıktan sonra.. uykum da hafif. bölük pörçük uyumaya alıştım yıllardır.
annesi işe başlayınca onun ismi "bizim hastanedeki işimiz" oldu. ilk evden ayrılacağı gece tahin helvası aldılar bakkaldan. peynirle tükenmez yaptılar, masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın, korkusuzluğun anısıydı. niçin babasını hep yaşayacak sanmışlardı? o da ölecek gibi görünmüyordu. öyle dürüst, öyle kesin bir adamdı ki; ölümün sinsiliği ona hiç gölge düşürmemişti. evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup yerleşmişti odalarına. "yaşlı da değildi" demişti annesi. hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı? tükenmez tabağındaki peynirlerin cızırtısı dinmemişti. tahin helvasının şekeri gevşemiş, pürüzleniyordu.
"ev sahibiyle konuştum. hiç korkma, geceleri oda kapısını kapa sıkıca, uyu. o, sabah namaza kalktığında seni, kapıyı vurup uyandıracak. 'çocuktur' dedim. 'çocuk uykusu doyumsuz olur, kalkamaz kendi kendine.' her sabah helvayla ekmek yersin. çay zaten sevmiyorsun. elim yanıyor, diyorsun. okulan gelince mangalımızı yakar sıcacık oturursun. gece kapağı ört ateşe. ha benim kızım, sakın unutma. benim aklımı evde bırakma. sen akıllı kızsın. geceleri hiç korkma. dedim ya ev yalnız değil. sen korkak değilsindir. bak sana neler alacağım. ağır hastalara özel yemek çıkarmış, onlardan kalma tavuklar falan olurmuş haşlanmış. sarıveririm pakete, gizli değil ha, zaten döküyorlarmış. ziyafet çekeriz kendimize."
"ben o yemekleri istemem anne. yalnız hani, 'ördekleri temiz tutmak lazım' demişti ya, o kadını, ördeklerini anlatırsın bana."
annesi susmuştu. tam dudaklarında duran bir şeyleri söylemekten vazgeçiverip. gece yatağa girdiklerinde -beraber yatıyorlardı epeydir- yarınki derslerden birinin beden eğitimi olduğunu bile unutmuştu. oysa beden eğitimi dersine o katılmazdı. onun gibi katılmayanlarla, koridorlarda, hep açık kalmış alt kat musluklarının sesini dinleyerek gölgeli ışıksız camlardan kışı, kentin yapılarını seyrederlerdi.
"şort, lastik pabuç, soket çorap beyaz olacak. beyaz fanila bluz gerek. iki tane olursa daha iyi. terleyince değişmek için. yürüyüşte 23 nisan, 29 ekim herkes çiçek gibi olmalı, düzenli, bakımlı. ben, yapamadık anlamam. istedikten sonra, istemek yeter. yardım kolundaki çocuklarımız için de düşündüklerimiz var tabii. ama bunu daha elzem giyim eşyalarına ayırmak kararındayız. önlükle katılacaklar. önlükler gıcır gıcır ütülü. kızlarda tafta kurdela. temiz, tertemiz olmalı herkes. her türk çocuğunun görevidir temiz olmak. ne diyorum size? dişler her gün ovulmalı. kulaklarda sarı topak kirler görürsem ağrıdı, akıntı yaptı anlamam, yersiniz cetveli."
alt kat muslukları hiç kapanmazdı nedense. ders arasında öğrenciler muslukların başına doluşurdu. hepsi su içerlerdi. susayan da susamayan da. itişmek, suyun avuçtan süzülüp kol yenlerinden içeri girmesi, bahçede eğlenmenin gereği olan bağrışların başlangıcıydı. ders zili çalıncaya dek duyulmayan su sesleri, sınıflar girilince öne geçerdi.
annesinin sırtına sarılmıştı. "her dediğini yaparım anne, sen üzülme. zaten öğleleri okulda yemek yiyorum. aklın bende kalmasın." annesi hiç kıpırdamamamıştı. uyumadığı belliydi. bedeni rahat, gevşemiş değildi. annesinin ısıtan kokusunu duymak için iyice sokulmuştu sırtına. geceyi dinlemişti uzun süre. uyumak istemiyordu. ilk kez gecenin uzunluğunu öğrenmeye başlamıştı.
sabah kalktığında kapı vuruluyordu. annesi yoktu. okul önlüğü, kalın ipekli çorapları, yün hırkası düzenli iskemledeydi. dışardan vurulan kapının sesiyle uyandığını anlayınca kalkmış, "halida'nım teyze" diye seslenmişti. ev sahibi kadın helaya -aynı helayı kullanırlardı- kovayla su döküyordu. giyinip masanın başına oturmuştu. kış aydınlığı patiska perdelerden geçip köşeli, üşütücü yayılmıştı. okul çantasını alıp odadan çıkarken -hiçbir şey yememişti o sabah- gerisin geri dönüp iskemleye oturmuştu. sonra da sessiz ağlamaya başlamıştı.
"sen pekiyiyle bitirdin okulu. ilkokulu yoksul bir çocuğun pekiyiyle bitirmesi kolay iş değil. parasız yatılı okullarına alıyorlarmış sizleri. öyle dediler bana. muhtarlıkta fakirlik ilmühaberi çıkarırken tanımadığım bir kadın, 'ben de oğlumu zabit okuluna sokacağım ama kefil istediklerini, bir malı rehin göstermek lazım olduğunu söylediler, çaresizlendim hanımcığım.' dedi. mal kim, biz kim? malımız olsa yüzsuyu döker miyiz el kapılarında? bizim için olmaz öyle şey. o kadın doğru bilmiyor. hal kağıdını aldığım gibi çıktım. kimselere de danışmadım hiç. zabit okulları pahalıdır. yok silahtı, yok zabit elbisesiydi di mi ya? hem canım sormadım. gerekmez de. sen gir bugün imtihana, her sorduklarını çıtır çıtır bileceksin. gerçi binlerce öğrenci katılıyormuş, aralarından yüz yüz elli kişiyi alıyorlarmış. gene de sen kazanacaksın, gör bak. benim akıllı uslu kızımsın. isterlerse öyle mal mülk gibi bir şey, ben derim ki, ne gerek? benim kızım kalmaz sınıfta. devlet masrafına ziyan vermez. bunları okulun müdürüne, böyle bir bir anlatırım. hemen anlar. hem canım o da bizim gibi bir insan. 'benim kızım yıllardır yalnız uyanır sabahları' derim. 'hiç şımardığı olmamıştır kimseye. bir gün bile çıtırtısı duyulmamıştır' derim. 'sanki o, çocuk olmamıştır' derim.
yokuştan yukarı çıkarlarken sırt hamallarının yüklendiği kağıt topların üstüne doğru yağmur çiselemeye başladı. yumuşak bir haziran yağmuruydu. kızla annesi gerekmeden, karşıya geçmek için polisin arabaları durdurmasını bekliyorlardı. yağmurun yağışı hızlanmıştı. ikisi de bu önemli gün için süslenmişlerdi. anne boynuna ipek eşarp takmıştı, çocuk saçını ıslatıp taşlı tokasıyla toplamıştı.
"korkuyor musun? hiç konuştuğun yok sabahtan beri. hadi hadi salıpazarı'ndan bu taşlı tokanın eşini alacağım sana. sonra bizi tayin edecekler. sen okulu bitirip öğretmen olunca, ben de çalışmam hastanede. beraber çıkar gideriz. koltuklar alırız. onlara çiçekli basma örtüler dikerim ben. bir de kabul günümüz olur. konukları ağırlamak için, eğer unutmadımsa, anasonlu galeta yaparım. masraf kapısı olmaz. belki bir de küçük halı alırız. hasta pisliği dökmekten, koridorlarda koşuşturmaktan kurtulurum. hele o lizol kokusu yok mu, içini üşütüyor insanın. bir de hep ölümü düşünmek. şöyle bir dağın eteğinde olur gideceğimiz yer, benim kızım. herkes istanbul'da kalalım dermiş. hepsini sordum bilenlere, öğrendim iyicene. hükümet tabii seni alır. biz istanbul'u ne yapacağız? bize bir ev, kışın kömürlüğümüzde odun-kömür gerek. bir de mutfağımız olur değil mi? eğer kefil falan derlerse, demezler ya, o kadının uydurması, oğluna güvenmemesi. sormadım ordan burdan o işi. sade sen öğretmen olunca n'olacak, onları öğrendim. bize nereye tayin çıkara oraya gideriz di mi?"
"bu okulu kazanacakların hepsi de benim gibi yoksul çocukları mı anne? onu da öğrendin mi?"
"öyle ya yoksul çocukları ki, parasız yatılı için imtihan oluyorlar."
"öyleyse ben burayı kazanırım. üzülme. sınavı pekiyiyle bitiririm. artık burda, arkadaşlarım olur. haftada iki gün sen hastaneden, ben okuldan çıkıp eve döneriz. sana da konuk günlerinde bakkal bisküvisi alırım."
sınavların yapıldığı okul karşı yöne düşüyordu. yeniden geçtiler caddeyi, ürke ürke. ara sokaktan yürüdüler. yüksek bir duvarın yanındaki kapıda durdular. okulun öğrenci giriş kapısıydı bu. içerden uğultular geliyordu. yağmur taş duvarların arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı.
"bizden de erken gelenler olmuş. geç meç kalmış olmayalım?"
hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürüdü taşlı yoldan. bezgin, alışık bakışlarıyla anne, kızın üstünden dışarda bir şeye bakıyordu.
anne, saygılı, sordu:
"geciktik mi acaba? çocukların çoğu gelmiş."
hademe kadın, ilgisiz:
"parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. hiç gecikmezler."
çocuk annesinden ayrıldı. kıyısı duvarlı taş yolda yürümeye başladı. hademe kadın, görmedikleri bir iskemleyi, görmedikleri bir çatının oraya çekip oturmuş, yün örmeye başlamıştı.
çocuk, dönemeçte arkasına baktı. dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu.
julian barnes
anne ve babalarınız sizi doğru şeyler konusunda hiçbir zaman uyarmazlar, öyle değil mi? ya da belki de sizi sadece o anlık, yerel şeyler konusunda uyarırlar. sağ orta parmağınızın eklem yerine bandaj yapıp enfeksiyon tehlikesine karşı uyarırlar. dişçi konusunda açıklama yapıp ağrının sonradan nasıl geçeceğini söylerler. size karayolları kurallarını öğretirler ya da en azından genç yayalara uygulandığı şekilde öğretirler.
erkek kardeşimle ben bir keresinde bir yolun karşısına geçmek üzereydik ki, babamızın kararlı sesiyle "refüjde bekleyin" diye talimat verdiğini duyduk. dilin primitif bir düzeyde kavranışının onun olanakları konusunda bir çeşit baş dönmesiyle kesiştiği bir yaştaydık. birbirimize baktık, "refüjde bekleyin" diye bağırdık ve sonra da oracıkta yolun kenarına çömeldik. babam ortadaki kaldırımda çömelmemizin çok budalaca olduğunu düşündü, hiç kuşkusuz şimdiden bu şakanın etkisini daha ne kadar sürdüreceğini hesap ediyordu.
doğa bizi uyardı, anne ve babalarımız bizi uyardı. parmak eklemlerinin kabuk bağlaması ve trafik meselelerini anladık. gevşek bir merdiven halısına dikkat etmemiz gerektiğini öğrendik; çünkü büyükannemizin merdiveninin pirinç demirlerinden biri yıllık temizlik için yerinden çıkarılıp da doğru dürüst yerleştirilmediğinden kadıncağız bir seferinde az daha tepetaklak aşağı yuvarlanıyordu.
ince buzları, don ısırmasını ve kartoplarının içine çakıl taşları, hatta bazen jilet koyan kötü çocukları öğrendik; gerçi bu uyarıların hiçbiri de olaylar tarafından doğrulanmadı. ısırganları ve devedikenlerini de, zararsız bir madde gibi gözüken otun insanın derisinde zımpara kağıdı gibi ani bir yanma yaratabileceğini de öğrendik. bıçaklar ve makaslar konusunda ve bağlanmamış ayakkabı bağcıklarının tehlikeleri konusunda uyarıldık. bizleri kandırarak arabalara ve kamyonlara sokmaya çalışabilecek garip adamlar konusunda uyarıldık; gerçi o "garip" sözcüğünün "tuhaf, kambur, salyaları akan, guatrlı" anlamına gelmediğini, sadece "bizim için bilinmeyen" anlamına geldiğini keşfetmemiz yıllarımızı aldı.
kötü oğlanlar ve daha sonra da kötü kızlar konusunda uyarıldık. mahcup bir fen dersleri hocası bizi zührevi hastalıklara karşı uyardı ve yanıltıcı olarak bu hastalıklara "gelişigüzel cinsel ilişkinin" neden olduğu bilgisini verdi. oburluk, tembellik ve okuldaki derslerimizi asmak konusunda uyarıldık, cimrilik, açgözlülük ve ailemizi hayal kırıklığına uğratma konusunda uyarıldık, kıskançlık, öfke ve ülkemizi hayal kırıklığına uğratmak konusunda uyarıldık.
gelgelelim kalp kırıklıkları konusunda hiç uyarılmadık.
jose saramago
kendini tenin zevklerine kaptırmadan çocuk sahibi olmak cezaların en büyüğüdür.
insan bazı günler sıradan sözcükler kullanmak istemez.
hayat insanlar doğduğunda başlamaz; öyle olsa her gün kazanılmış bir gün olurdu; hayat çok daha sonra ve genellikle de çok geç başlar.
anlatılacak çok az şey varsa veya hiçbir şey yoksa bile iki insanın yaşamı aynı değildir.
başlangıçta sözler kulağa hep hoş gelir, sonuçsa her zaman bir felakettir.
insanın tek ihtiyaç duyduğu şey zamandır, gerisi yanılsamadan başka bir şey değildir.
kötü örnek her zaman iyi tavsiyeden daha başarılı olmuş ve daha çok sonuç getirmiştir.
insanın zeki bir varlık olduğu şüphesizdir; ama olmak istediği kadar zeki değildir ve bu hep kişinin kendinde başlaması gereken alçakgönüllülüğün kanıtı ve itirafıdır.
yerin ayaklarının altında sarsıldığını hisseden bir adamın arkadaşlara ihtiyacı vardır.
yeni aşklar bu dünyadaki en büyük güçtür, felaketlerden korkmazlar; çünkü yeni aşklar doğaları gereği felaketlerin en büyüğüdür; ani bir şimşek, haz dolu bir teslimiyet, huzursuzluk veren bir kafa karışıklığı.