13.03.2011
asfalt yol
istasyondan kalkıp vilayet merkezine giden kamyon, iki saat kadar sarstıktan sonra, beni gideceğim köye ayrılan yolun başında bıraktı. iki adım bile atacak halim yoktu. çantamı yanıma koyarak, kenarlarından otlar fırlayan bir taşın üstüne oturdum. kafamdaki uğultuyu dinlemeye başladım.
içi tozla karışık ter kokan kamyon dünyanın bu en bozuk yolunda bizi birbirimize vura vura sersem etmişti. birdenbire duraklamalar, bir çukura yuvarlanır gibi sarsıntılar, bana nerede olduğumu bile unutturmuş ve beni karanlık bir rüya dünyasına atmıştı. şimdi oturduğum taşın üzerinde bu rüyadan silkinmeye çalışıyordum.
gideceğim köyü bir şoför göstermişti. burası oturduğum yerden yarım saat kadar uzakta, kül rengi bir kerpiç yığını idi. bir kenarda ince ince yükselen yine külrengi birkaç kavak, orada, ufacık da olsa, bir su bulunduğunu anlatıyordu.
belki bir saat oturduğum yerde kaldıktan sonra yavaşça ve sallanarak doğruldum. küçük çantamı yerden alıp yürümeye başladım. kendim köylü olduğum ve bizim köylülerimizi iyi tanıdığım için içimde yabancı bir yere gidiyorum hissi yoktu. ilk vazifemde muvaffak olacağıma emindim.
akşam olmaya başlamıştı. köye yaklaşınca ortalığı büsbütün bir kızıllık kapladı. kırmızı bir deniz gibi parlayıp kımıldayan bu bir karış boyundaki kuru bozkır otlarının üzerinde upuzun gölgem yatıyor ve gölgemin başı, ileride, aralarından yer yer çekirgeler fırlayan bu otların arasında kayboluyordu.
köyün kenarındaki birkaç evin önüne gelince burnuma yanmakta olan tezek kokusu geldi. gözümün önünde, saç üzerinde yufka pişirilen bir ocak ve bekleşen yalınayak çocuklar canlandı.
sokaklarda daha evlerini bulamamış birkaç inek kuyruklarını kalçalarına çarparak yürüyor ve ara sıra böğürüyordu. bu öyle bir böğürüştü ki, uzun uzun düşündükten sonra söylenen derin manalı bir söze benziyordu.
gitgide daha kuvvetlenen keskin bir gübre kokusu beni daha çok buraya yaklaştırdı. köy yaşayan, çalışan bir mahluktur ve bu koku onun ter kokusudur. dünyada hiçbir koku beni bu kadar saramamış, kafamda birbiri arkasına bu kadar çok hatıralar yuvarlayıp geçirmemiştir.
kahvenin önünde birkaç ihtiyardan başka kimse kalmamıştı. beni görünce yerlerinden kalkmadan baktılar. yanlarına gidip oturdum; kim olduğumu anlattım. içlerinden biri muhtarmış. benden önceki öğretmen gideli altı ayı geçtiğini, o zamandan beri okulun kapalı durduğunu söyledi:
"daha harmanların hepsi kaldırılmadı. çocuklar okula falan gelmezler. beş on gün oturup dinlenirsin!" dedi.
çocukları toplamak, dersleri yoluna koymak pek güç olmadı. köylüler kendi dilleriyle konuşanları anlamakta gecikmiyorlar. şimdilik hiçbir şeyden şikayetçi değilim. yalnız bir yol meselesi var ki, bunu kendime iş edindim ve aylardır uğraşıyorum. ilk geldiğim gün kamyonda canımı çıkaran o yol, meğer bütün vilayetin en büyük derdiymiş. herkes mahsulünü, yolcusunu bunun üzerinden geçirmeye mecbur. başka yol yok ve buna da yol demek için pek bol keseden atmak lazım. işin garibi, vilayet merkezini altmış kilometre uzaktaki demiryoluna bağlayan yol da bu. herhalde daha mühim işler bunun yapılmasını bu kadar geri bırakmış. ben, hem bizim köyden, hem de başka köylerden vilayete müracaat ettirdim; yolun yaptırılmasının ne kadar lazım olduğunu dilim döndüğü kadar anlattım. uzun istidaları hükümet memurları pek okumazlar diye, her fikrimi ayrı bir istidaya yazarak bunları ayrı ayrı köylerden verdirdim. böylece hepsi okunmuş olacak. yolun yapılmasında köylünün nasıl yardımı olacağına dair de birçok fikir ileri sürdüm.
geçenlerde şehre gittiğim zaman maarif müdürü bana biraz tuhaf muamele etti. kızıyor da kızdığını belli etmeyip alay etmeyi tercih ediyor gibiydi. neden diye merak ettim. sonra laf arasında:
"siz okul dışındaki işlerle de uğraşacak vakit bulabiliyorsunuz galiba, talebeniz pek mi az?" dedi.
"az değil ama, o da vazifem değil mi?" diye cevap verdim. alaycı gözlerini üstümde gezdirdi. bir şey söylemedi. sonra dışarıda, kahvede arkadaşlardan duydum. maarif müdürü bana kızgınmış. ben köylülere teşkilatı esasiye kanunu'nu (anayasa) okumuş, anlatmıştım. kadastro'da işi olan bir köylü bir istida vermiş, bir müddet sonra da cevap istemiş. "ne cevabı" denince: "basbayağı cevap vereceksiniz! mecbursunuz! kanun var!" diye dayatmış. sormuşlar, araştırmışlar, kanunu benden öğrendiğini anlayınca maarif müdürüne şikayet etmişler.
hele bu yol işiyle bu kadar uğraştığıma kızanlar pek çok. bir alakaları olduğundan değil, iş olsun diye kızıyorlar. benim öğretmen olduğum köyde oldukça zengin bir rüstem ağa var. şehirde arabacı dükkanı işletiyor, yaylıları, kağnıları tamir ediyor. bunun istida veren köylere gidip benim aleyhime sözler söylediğini duydum. pek şaşmadım. bütün teşebbüslerden henüz bir şey çıkmadı. ara sıra bu işin arkasını bırakacak oluyorum. (çünkü hükümetteki, hele nafıadaki (bayındırlık vekaleti) memurlar benimle açıktan açığa alay ediyorlar. fakat akşamları köyde, istasyondan dönen arabaların, kağnıların ve zavallı hayvanların halini görünce içim acıyor. kendi kendime: "başladığın işi yarıda bırakma iki gözüm, sana yakışmaz!" diyorum.
ne de uzun muameleleri varmış böyle şeylerin. vilayet konağında bizim istidaların girip çıkmadığı oda kalmadı. köylüler bile benim bu gayretime şaşıyorlar. onlarda da bu işin sonu çıkacağına dair bir ümit yok.
hala bir şey çıkmadı. galiba bu yolu yapmayacaklar. köylü de bana yardım etmiyor. pek ölü mahluklar. belki de pek akıllı mahluklar da, boş yere uğraşmak istemiyorlar. içimde hiç şevk kalmadı. insana birkaç kelime ile cevap verseler yine neyse; fakat ne evet, ne hayır! sanki bu istidaları ses vermez bir derin kuyuya atmışız.
akşamları köyün yanı başındaki sırta çıkarak uzakta tozlara bulanıp uzanan yolu seyrediyorum. bazen tozdan bembeyaz olmuş ve üstüne sepetlerle denkler sarılmış bir kamyon görünüyor, bir bataklıkta dizlerini kaldırıp indirerek yürüyen bir insan gibi ileri geri sallanarak, yıkılacak gibi olarak, ağır ağır ilerliyor. bu o kadar üzücü bir manzara ki, tekniğin en son ifadelerinden biri olan bu makine ile dünyanın bu en iptidai yolunun mücadelesini görmemek için insan gözlerini kapıyor. bazen koşup yolu avuçlarımla düzeltmek, orada hiç olmazsa beş on metrelik bir yeri bir "yol" haline koyarak kendi hisseme düşen vazifeyi yapmış olmak istiyorum.
bizim iş birdenbire canlandı. geçenlerde şehre büyüklerimizden biri gelmiş. otomobili ne kadar rahat da olsa bu yol yine kendini hissettirmiş olacak ki, bir laf arasında valiye bundan bahsetmiş, vali de hemen atılarak, "ilk düşündüğümüz şeylerden biri de budur, hemen bu sene yaptırmak istiyoruz, projeleri hazırlanıyor. hatta asfalt yaptırmayı bile düşünüyoruz. acaba bu yol asfalt olsa şehrimizi sık sık şereflendirir misiniz?" demiş.
o büyük zat da:
"gelirim tabi.." diye cevap vermiş.
bunun üzerine asfalt meselesi aldı yürüdü. ben meğer uykudaymışım, vali projelerden bahsediyor. demek zannettiğim kadar bu işe lakayt değillermiş; yalnız gürültüsüz, şatafatsız bir şekilde halka hizmet etmeyi daha uygun buluyorlarmış.
fakat bu sessizliğin aksine olarak bu sefer de iş pek yaygaraya verildi. vilayetin, yemek listesi büyüklüğünde haftalık gazetesinin yarısını asfalt şose havadisleri dolduruyor. köyde de itibarım artar gibi oldu. bizim köylülerin insana muamele edişleri zaten barometre gibi.
bence bu dört yolu asfalt yapmaya şimdilik hiç lüzum yoktu. üç dört misli fazla masraf edileceğine, bu para daha lüzumlu yerlere harcanabilir ve buraya, kendimize göre bir yol, temiz bir şose yeterdi. fakat belki başka bir düşündükleri var. belki her şeyin son derece mükemmel olmasını istiyorlar. bu kadar büyük işlere aklım ermez. bir yol olsun da, paramız varsa isterse halı da döşetilsin.
vali ankara'ya gitmiş. tetkikat yapan mühendisler yolun yarım milyona çıkacağını söylemişler; halbuki vilayet bütçesi 350 bin lira. bu parayı bulmak için bankalara müracaat edilmiş, onlar da maliye vekaleti'nin kefaleti olmadan para vermemişler, maliye vekaleti de meclis'ten izin almadan kefil olamazmış; hulasa karışık işler vesselam. vali bütün bunları yoluna koymak için gitmiş. adamcağız bu yol meselesini kendine iş edindi. meclisi umumi'den tahsisat almak için bir nutuk vermiş, vilayet gazetesinde okudum. bir belagat numunesi. kendisini bu yol işine dört elle sarılmaya sevk eden, o büyük zatın işareti olduğunu söylüyor ve onun yol yapıldıktan sonra daima geleceğini vaat ettiğini hatırlatıyor. hakikaten büyüklerimiz her şeyi görüyorlar ve bir işaretleriyle uyuyanları uyandırıyorlar. yalnız vali bu yol için halkın da birçok müracaatları olduğundan hiç bahsetmiyor, yolun köylülere ne kadar faydası olacağını da söylemiyor. belki bunlar herkesin bildiği şeyler de onun için. her ne ise, bu yol işinde bir damlacık tesirim olduysa, ne mutlu bana..
yolun yapılmasına başlandı bile. bankalardan borç alınmış, bilmem kaç senede ödenecekmiş. borç taksitlerine karşılık olmak üzere hastane tahsisatından biraz kırpılmış ve önümüzdeki sene maarif kadrosu biraz kısılacakmış. işin buraya varacağını hiç düşünmemiştim. fakat daha ortada bir şey yok. vakitsiz telaş etmeyelim. para bulmak isteyince maariften önce akla gelecek çok şeyler var. mesela vali çok alakadar olduğu bu yol meselesi için şimdilik vali konağı yaptırmaktan vazgeçebilir.
yol ilerliyor, bizim köye ayrılan köşede de hararetli çalışmalar var. silindirler gelip gidiyor ve alacalı bulacalı bir sürü köylü amele karıncalar gibi çalışıyor. bu çalışma akşam geç vakte kadar sürüyor, sonra kenardaki çadırlara çekilip yatıyorlar. amelenin çoğu açıkta yatıyor. müteahhit çadır yetiştirememiş. şafakla beraber tekrar faaliyet başlıyor. bizim köyden de amele yazılanlar var. beş on kuruş kazanıp vergi borcunu ödeyecekler. bunlar geceleri köye dönüyorlar; ama pek bitkin bir halde. müteahhidin başlarına diktiği memur ekmek yemek için bile on dakika zor izin veriyormuş.
bizim köylü önceleri pek lakayttı; fakat taş döşenip asfalt işi başlayınca hepsini bir merak sardı. kocaman kazanlarda kaynatılıp sonra yerlere dökülen bu kara şeyin üzerinde yürünebileceğini, hele kamyonların ve arabaların geçeceğini pek kabul edemiyorlar. tarlaları bu tarafta olanlar akşamları dönerken yolun kenarındaki hendeğe çömelip sigaralarını tüttürerek silindirin ileri geri gidişine bakıyorlar ve tanıdıkları amelelerle aldıkları yevmiyeler hakkında konuşuyorlar.
yol bitti. birkaç gün sonra açılış töreni olacak. köyün yanındaki tepeye çıkıp bakınca, uzakta kara bir yılan gibi parlıyor. iki tarafına ağaç da dikeceklermiş. enfes bir şey doğrusu. bütün vilayet halkının buradan nasıl akın akın geçeceğini, nasıl kolaylıkla, kayar gibi istasyona varacağını düşündükçe içimde bir şey hopluyor. yolun sağlamlığı hakkında dedikodular var. müteahhit adamakıllı vurdu diyorlar. fakat herhalde dedikodudan ibaret. bu dehşetli güzel manzaranın karşısında insana nasıl fena düşünceler gelebilir, şaşıyorum.
bugün ömrümün en mesut günü idi. şehrin kenarında taklar kurulmuştu, bütün memurlar resmi elbiselerini giyip gelmişler. hususi muhasebe müdürü bile, bej pardösüsünün üstüne silindir şapkayı oturtmuş, "1.55" boyu ile ön tarafta yer almış. ben de bir kat elbisemi silip ütüledim ve öyle geldim. maarif müdürü ters ters bakıyor ama, ne derse desin, bir gün köyden ayrılmakla kıyamet kopmaz ya.. bu yol bir parça benim eserim demektir. halk ve köylü uzaktan seyrediyorlardı, yanlarına gittim, konuştum, sevincimden herkesi kucaklayacağım geliyor. yerime döndükten sonra aklıma geldi, köylülere, yakına gelmeleri için işaret ettim. bu yol herkesten evvel onların demektir. birkaç tanesi ilerleyecek oldu, jandarmalar bırakmadı, ben de sesimi çıkarmadım ama neşemin yarısı kaçtı.
vali uzunca bir nutuk verdi, sesi pek gür olmadığı için iyi işitemedim; yalnız kulağıma: "cumhuriyet, bayındırlık.. rehberlerimiz.. her şey halk için.." sözleri geldi. birkaç kişi daha, kısa sözler söylediler. kurdele kesildi, önce valininki olmak üzere, bir otomobil kafilesi hızla ileri atıldı. arkasından memurlar beş on adım yürüdüler, herkes ayağını asfalta alıştırır gibiydi. köylüler belki acemiliklerinden, belki de bir şey söylerler diye çekindikleri için, asfalta basmaya cesaret edemeyerek yolun iki kenarındaki toprak kısımda yürüyorlar ve büyük gözlerle ortaya, üzerinde taze otomobil lastiği izleri ıslak ıslak parlayan asfalta bakıyorlardı.
her şeye rağmen köye muzaffer bir kumandan gibi döndüm.
yolun açılışının onuncu günü nafıanın fen memurları vilayete bir rapor vermişler. kağnıların ve öküz arabalarının; hatta diğer arabaların da asfaltı şiddetle tahrip ettiğini bildirmişler. bunda yolun pek sağlam olmamasının da tesiri olacağını hiç ağızlarına almamışlar; halbuki yalnız kağnıların değil, biraz yüklüce kamyonların geçtiği yerlerde bile çukurlar kalıyor ve yer yer bozukluklar görülüyordu.
vilayetçe telaşa düşmüşler. daha parası ödenmeyen yolun, o büyük zat şehri bir kere bile şereflendirmeden on beş gün içinde eski haline dönmesi tehlikesi karşısında hemen toplanmışlar ve lastik tekerlekli olmayan nakil vasıtalarının asfalt yoldan geçmelerini men etmeye karar vermişler.
köyde bu havadise kimse inanmak istemedi; fakat birkaç köylü jandarmalar tarafından durdurulup kağnılarını yoldan çıkarmaya, çamurlu tarlalardan geri dönmeye mecbur edilince, herkes işin ciddi olduğunu anladı.
bu yasak pek ağırdı. yol iki dağ arasındaki bir boğazdan geçtiği için, şimdi istasyona gitmek isteyenler bu dağı dolaşacaklar ve tam altı saat ziyan edeceklerdi. bir yere toplanıp bir çare düşündüler; fakat ne jandarmalara karşı koymaya, ne de kağnılara lastik tekerlek taktırmaya, şimdilik imkan yoktu.
altı saat daha fazla süren ve eskisinden birkaç defa daha berbat olan bir yoldan gidecekler, dağın arkasından dolaşacaklardı.
hiçbirisi artık benimle konuşmuyor, hepsi bana düşman gözlerle bakıyordu. bir gün akşamüstü muhtar geldi:
"oğlum" dedi, "biz senden şikayetçi değildik ama, bu yol meselesi işi değiştirdi. köylü başımıza gelen bu derdi senden biliyor ve söz dinlemiyor. birkaç keredir seni dövmeye; hatta daha ileri gitmeye kalktılar, ben zor önüne geçtim. başka köylerde de senin düşmanların çoğalıyor. bir gün başına bir iş gelir. iyisi mi, güzellikle buradan git. darılma, gücenme, hakkını helal et!"
ben de bunu düşünmüyor değildim. köylünün bana karşı aldığı tavırdan hayırlı mana çıkaramazdım. birkaç parça eşyamı çantama doldurdum, artanını bir bohça yaptım; bu köye geldiğim gibi yine bir akşam vakti, güneş sarı otlara uzanır ve rüzgar bunları kızıl bir deniz gibi dalgalandırırken, keskin gübre kokularını ve tezek dumanlarını arkamda bırakarak, çıktım yürüdüm.
12.03.2011
ölümün dostu
aşk hayattır, hayatsa aşk."evet, annen öldü." dedi ölüm, "ne var ki, onun canını hiç yakmadığımı bilmelisin. kimseye acı çektirmem. son nefesinizi verene kadar size zulmeden benim hasmım hayattır. şu çok sevdiğiniz hayat."
hasta birinin odasındaysam ama ona bakmıyorsam, bu, hasta olan kişinin o hastalıktan öleceği anlamına geliyor. ama yüzüm ona dönükse, aynı gün içinde ölecektir. eğer onunla aynı yatağa yatmışsam, üç saatlik ömrü kalmış demektir. eğer onu kollarımın arasında tutuyorsam bir saatten fazla yaşamaz ve eğer alnını öpüyorsam ruhuna bir dua oku.
siz yeryüzündeki insanlar neden hepiniz dost değilsiniz anlamıyorum! utanç ve zayıflıklarınızın benzerliği, birbirinize ihtiyaç duyuyor olmanız, yaşamlarınızın kısalığı, göksel cisimlerin sonsuz azametteki gösterisi ve bütün bunlarla kıyaslanınca ortaya çıkan küçüklüğünüz, batmak üzere olan bir gemideki yolcuların yakınlaşması gibi, hepinizi kardeşçe birbirinize bağlamalıydı. o gemide ne aşk ne nefret ne de ihtiras var; kimse alacaklı ya da borçlu değil; kimse çirkin ya da güzel, büyük ya da küçük, mutlu ya da mutsuz değil. hepsini çepeçevre saran aynı tehlike. oysa benim varlığım herkesi eşit kılıyor. gör işte: bu yükseklikten baktığın zaman, batmakta olan bir gemi, vebanın ya da yangınların kırıp geçirdiği bir yer değilse nedir yeryüzü?
unutmak yaşarken mümkündür. ölümde unutuş yoktur.
hayat aşktır, hayat tutkudur. ama bu aşkın, bu tutkunun ideali, şu ya da bu çamurdan bir güzellik olmamalı. hayal görmektesiniz, uzaktakini yakın sanıyorsunuz! hayat aşktır, hayat duygudur; ama hayatın büyüklüğü, asaleti, mucizesi, yeni doğmuş ya da ölmek üzere olan birinin yüzünden süzülen hüzün gözyaşlarıdır; yaşamaya aç ama var olmaktan acı çeken insanoğlunun melankolik yakınması, ahirete duyulan tatlı özlem ya da öte dünyanın dokunaklı hatırasıdır. bu dünyanın saçmalıklarıyla tatmin olmayan yüce ruhların keder ve sıkıntısı, kuşku ve korkusu, başka bir yurdun, bilim ve kudretten daha yüksek bir görevin, nihayet, insanoğlunun gelip geçici büyüklenmesinden ve kadınların zayıf büyülerinden daha sonsuz bir şeylerin varlığını seziyor olmalarından başka bir şey değildir.
hiç kesmezdi hüzünlü yakarısını çobanlar, ne de yalnızca dağın duyduğu şarkıları son bulurdu. seyrederken altın yaldızlı güneşin berisine geçen rengarenk bulutları, günün çoktan bittiğini görmezlerdi. telaş içinde koşarak yaklaştığı görülürdü gölgenin, en yüksek dağın heybetli eteğinden. (garcilaso de la vega)
11.03.2011
arkadaşlık
arkadaşlık diye bir şeyin gerçekten var olup olmadığını bilmek iyi olurdu. artık yaşamlarının bir döneminde, belirli konularda aynı şekilde düşündükleri, benzer ağız tatlarına ve benzer ihtiyaçlara sahip oldukları için şans eseri karşılaşan insanların varlığına inanmıyorum. bunlar arkadaşlık değildir. ara sıra bunun hayattaki en güçlü bağ olduğunu ve bu nedenle de çok az rastlandığını düşünüyorum. peki arkadaşlığın temelinde ne vardır? sempati mi? veya daha farklı bir şey? belki de insanlar arasındaki ilişkilerin derinlerinde bir tutam eros vardır.
arkadaşlık, hemcinsleriyle birlikte bir çeşit haz arayan ve bunun için hastalıklı bir biçimde arzu duyan insanların ele geçirdikleri fırsatlardan çok farklı bir şeydir elbette. arkadaşlığın eros'u vücutlara ihtiyaç duymaz. vücutlar, heyecan vermek yerine rahatsızlık verecektir. işte bu da eros'tur.
arkadaşlık, anaların doğurduğu canlılar arasında olabilecek en yüce ilişkidir. ilginç olan, bu ilişkiyi hayvanların da biliyor olması. hayvanlar arasında da arkadaşlık, fedakarlık ve yardımlaşma var. tehlikede olan hemcinslerine yardıma gelen aslanlar, yaban horozları ve başka türlerde canlılar var; arada sırada kendi türü dışındaki hayvanlara nasıl yardım ettiklerini kendi gözlerimle gördüm. canlılar karşılıklı yardımlaşıyor. bu uğurda bazen zorluklara karşı mücadele veriyorlarsa da, her zaman her canlı topluluğunda güçlü ve yardımsever varlıklar bulunur. insanlar arasında o kadar çok örnek yok. ya da daha doğrusu tek bir örnek bile yok. insanlar arasında oluyor gibi görünen tüm yakınlaşmalar, sonunda bencillik ve gurur bataklığında boğuluyor. bazen iş arkadaşlığı ve yoldaşlık, arkadaşlık gibi görünebiliyor. ortak ilgiler insanlar arasında dostluğa, arkadaşlığa benzeyen münasebetler yaratabiliyor. ve yalnızlıktan kurtulmak için de insanlar, sonradan pişmanlık duyacakları ama bir süreliğine bir çeşit arkadaşlık gibi görünen samimiyetlere sürüklenmeyi tercih ediyorlar. daha da ileri giderek arkadaşlığın bir görev olduğunu hayal ediyorlar. tıpkı bir aşık gibi, arkadaş da duyguları için bir ödül beklemez. karşılık istemez, arkadaş olarak seçtiği insanları sihirli bir ışığın içinde görmez, onun hatalarını görür ve onu tüm bu hatalarıyla kabul eder.
böyle bir düşünce olmasa yaşamın bir değeri, insan olmanın bir anlamı kalır mıydı? ve eğer bir arkadaş gerçek bir arkadaş olmadığı için senden vazgeçiyorsa o zaman onun karakteri ve zayıflıkları hakkında yakınmak doğru olur mu? bir insanın karşısındakini, sahip olduğu erdemleri, sadakati ve gösterdiği sabır için sevmesi ne anlama gelir ki? sadakatle ölçülen sevgi türlerinin değeri nedir? sadık olmayan bir arkadaşı aynen sadık olup kendini feda eden diğerini kabullendiğimiz gibi kabullenmek bizim görevimiz değil mi? karşısındakinden hiç ama hiçbir şey beklemeden ve talep etmeden gösterilen fedakarlık tüm insani ilişkilerin gerçek muhteviyatı değil midir? ve ne kadar az beklersen o kadar kendinden vermez misin? karşısındakine bütün gençlik çağı boyunca güven, tüm erkeklik çağı boyunca fedakarlık ve en sonunda bir insanın diğerine verebileceği en yüksek değer olan kör, koşulsuz, tutkulu güven duygusunu veren insan, sonradan karşısındakinin hain, alçak olduğunu görmek zorunda kalırsa o zaman isyan ederek intikam almak istemesi normal midir? eğer isyan eder, intikam çığlıkları atarsa o zaman o kandırılan ve terk edilen adamın gerçek bir dost olduğunu söyleyebilir miyiz?
eğer yaşananlar arkadaşın sadakatsiz olduğunu göstermişse ondan karşılıksız dürüstlük ve bağlılık istemeye hakkımız yoktur.
yaşanan gerçekler vardır. bu ve şu oldu. şöyle ve böyle oldu. şu ya da bu zamanda oldu. bunları öğrenmek zor değildir. tıpkı insanların konuşabilmesi gibi, olaylar da konuşur; hayatımızın sonuna doğru tıpkı elektrikli sandalyede oturan bir mahkum gibi, yaşadığımız bütün olaylar yüksek sesle itirafta bulunurlar. en sonunda her şey olup bitmiştir ve artık yanlış anlamanın imkanı yoktur. bazen yaşanan olaylar sadece zavallı takipçilerdir. insan yaptığı şeyden dolayı suçlu olmaz; bu eylemin ardına gizlediği niyet yüzünden suçlanır. her şey niyetinde gizlidir.
bir insan sadakatsiz, alçak, hatta daha kötüsü katil olabiliyor; ama suçsuz bulunabiliyor. eylem gerçeğin kendisi değildir. o her zaman sadece sonuçtur ve günün birinde karar vermek zorunda kalırsan, polis raporunda kayıtlı olan olaylarla yetinemezsin. sadece gerçeğin kendisi cevap olabilir.
10.03.2011
zaman içinde atlar
9.03.2011
kadın
o yıllarda kadınların sokakta üstlerini başlarını toplayıp düzeltmesi büyük ayıplardan sayılırdı. toplum bu hakkı kocakarıların düşen çoraplarını toplaması için dahi vermemişti. bu yüzden, kızlar için tek başına sokağa çıkmak, tek parça köprü ayağı taşıyan büyük tırlar gibi, tüm yokuş ve dar sokaklarda, yavaş, kontrollü, neredeyse freni patlayacak gibi, çok temkinli yol almak demekti.ülkemizdeki kadınların sokakta berduşvari rahat hareketleri, 68 öğrenci olaylarıyla başlar. 68'in solcu kızları, uzun ve yağlı saçları, yıkanmamış kirli kot pantolonları, rastgele giydikleri erkek kabanlarıyla bu topraklarda tüm reform hareketlerinden daha etkili oldu; sokaktaki ciddi, kontrollü kadını rahatlaştırıp hızla laubalileştirdiler.
kaybedenler kulübü
evet değerli kent dinleyenleri, kaybedenler kulübü burası. bu akşam da programı her zaman olduğu gibi montana çetesi'ne, hayatı ve kadınları öğrendiğimiz ve hala öğrenmekte olduğumuz kadıköy sokaklarına ve şehrin bütün kötü çocuklarına adadık. hem de hiç tereddüt etmeden. burada sizinle sabaha kadar olmak isterdik ama, takdir edersiniz ki sayın dinleyenler, bizim de bir seks hayatımız var. iyi geceler sayın dinleyenler. tabi eğer böyle bir şey mümkünse.
kadınların özelliği ne biliyor musun? seni sen yapan özelliklere aşık olup sonra senden o özellikleri almaya kalkıyorlar.
bazı insanlar aile kurmaya önem verirler. yani buna değer verirler. bazılarıysa başka birtakım şeylere değer verirler. bunlara değer verirken, niye değer verdiğini düşünmez birey. toplumun içinde erimiş olan birey. hem toplum, koleje girmeyi bir değer olarak sunduğu için artık o, kişiliğini yok sayma halidir. koleje girmek için yarışır. üniversiteye girmek için yarışır. iyi bir işe girmek için yarışır. güzel bir kadınla evlenmek için yarışır. devamlı bir yarış ve kazanma zorunluluğu.
aslında kazanmak nedir ki? en büyük zaferi kazandığında bir antonius olduğunu düşün. paris'e geldiğini ve o takın altında olduğunu ve bütün insanların senin altında olduğunu düşün. ve gücün en üstünde olduğunu. yalnız kaldığın o anda "ne oldu be? şimdi ne olacak?" diyorsan kaybedersin sen. kaybetmişsin. yani o anda en büyük zaferin içinde kaybetmişsin. peki bunun farkında olmak yaşlı bir kızılderilinin dediği gibi hayatın bize sunamadıklarını mı sunar? yoksa, bir radyo dinleyicisinin dediği gibi sanat, diğer tüm şeyler gibi seks için midir?
bazen kendinden uzaklaşmak ister insan. bazen gidersin, sırf dönebilmek için. bazen bir kadın sana "en çok korktuğum şey, bir kadının gözyaşıdır." diyor, kendi adına. "eğer çok sevdiysem" diyor "eğer çok sevdiysem" oysa bilmiyor ki, sevmek de bir an'a ait. her şeyin başı su. felsefenin de.
"neden bu kelimeler bana hep sıkıcı ve soğuk geliyor? acaba senin adın olabilecek kadar zarif bir kelime olmadığı için mi?"
john fowles: insanın ruhu vücudunun en bitkin parçası. ne zaman öleceğimizi bilmediğimiz için hayat, sonu olmayan bir yolmuş gibi geliyor bize.
bana kalırsa hayat, yanlış zamanda yanlış yerde olmaktan oluşur.
kendinden ne kadar uzaksan aslında kendine o kadar yakınsın. yeryüzünde sana en uzak nokta aslında sırtındır. bazen büyük farklılıklar, insanları birbirine daha da yakınlaştırır. bir kürenin üzerinde yapılan bütün yolculuklar aslında yalnızca başlangıç noktasına yaklaşmaya yarar.
hayatta ucu sekse dokunmayan bir şey var mı?
aşık olmak anlık bir şey. birden her şeyin çok parlak göründüğü, birden en pastel renklerin bile ısınmaya başladığı, birden tüm yemeklerin çok daha lezzetli olduğu bir an bu. insan karar vererek aşık olmaz. sadece bir bakar, olmuş.
ben geçen gün ölüyorum sandım yalnızlıktan.
rutine dönüşen her şey sıkıcıdır aslında. bu yüzden komşunun bahçesindeki çimen bize hep daha yeşil gelir, her zaman. evet ama rutine dönüşmeyen hiçbir şey de kalıcı olamaz ki hayatında.
galiba en çok düşündüğüm konulardan biri bu. kaybedecek bir şeyinin kalmaması, özgürlük galiba. ama bunu kim elde edebilir, kim başarabilir, onu bilmiyorum.
inanmak istediğim her şeye inandım bugüne kadar. sonunda öleceğimi, sonunda kanayacağımı bildiğim halde istediğim her şeye inandım. bir şeyleri elde etmeye çok yakın hissettiğimde de kaybettim.
hiç, gülümsemedi. hiç. hiç gülümsemeyecek gibiydi. iyi bir gün batımından beklenebilecek her şey vardı oysa. gökyüzünde bütün o sıcak renkler. hafif bir esinti. parfümünün kokusu. o anda bir örs düşse gökyüzünden. ancak 9 gün 9 gece sonra varabilirdi yeryüzüne.
"ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir?"
7.03.2011
okuryazarlık öncesi insan
okuryazar olmayan insan, düşünce ağını bütün dünyaya yayar. mitoloji ile din yakından bağlantılı olabilir; ama biri insanın gündelik yaşamından doğup gelişirken, diğeri onun doğaüstüne ilgisinden doğup gelişir. ve böylece, laik, dinsel, mitolojik, büyüsel ve deneysel unsurları birleştirecek dünya görüşüyle, hepsi birbirine sarmalanarak bir bütün oluşturur.okuryazar olmayan halkların çoğu, aşırı derecede gerçekçidir. dünyayı denetim altına almaya kararlıdırlar ve uygulamalarının birçoğu, gerçekliğin kendi bahisleri doğrultusunda hareket etmesini garanti altına almak için tasarlanmıştır. ruhların kendi yanında olduğu inancı içindeki insan, bundan sonra, çıkacağı bir seferin başarısı için bütün gerekli hazırlıkları yapabilir. gerçekliği, önceden saptanmış bir şekilde yönlendirmek yoluyla kişinin buyruklarına uymaya zorlamak, okuryazar olmayan için, gerçekliğin bir parçasıdır.
okuryazar olmayan halkların, dünyanın okuryazar halklarının yaptığından çok daha sıkı bir şekilde, kendilerini içinde yaşadıkları dünyayla özdeşleştirdiğini anlamak gerekiyor. insanlar ne kadar "okuryazar" olurlarsa, yaşadıkları dünyadan kendilerini o kadar çok koparırlar.
olup bitenler, okuryazarlık öncesi insan için gerçekliğin kendisidir. eğer hayvanların doğumunda ya da bitkilerin hasadında bir artış olması için yapılan törenlerin ardından böyle artışlar meydana gelirse, o zaman törenler yalnız onlarla bağlantılı olmakla kalmaz, onların bir parçasıdır; çünkü törenler olmaksızın hayvan ya da bitkilerdeki artış ortaya çıkmayacaktı- böyle düşünür okuryazarlık öncesi insan. bu, okuryazarlık öncesi insanın mantıksız bir zihinle nitelendiği anlamına gelmez; zihni tamamen mantıklıdır ve onu gerçekten de çok iyi kullanır. kendisini ansızın orta avustralya çölünde buluveren eğitimli bir beyaz adam, uzun süre hayatta kalmayı başaramayacaktır. oysa, avustralya yerlileri bunu çok iyi becerir. bütün toprakların yerlileri, yüksek düzeyde bir zekaya sahip olduklarına hiçbir kuşku bırakmayacak şekilde, çevrelerine mükemmel bir uyum gösterirler.
okuryazarlık öncesi insanla ilgili güçlük, onun mantıklı olmaması değil, mantığa çok sık ve çoğu zaman yetersiz öncüller temelinde başvurmasıdır. genel olarak, bir arada olan olayların nedensel olarak bağlantılı olduğunu kabul eder. fakat bu, uygar insanların çoğunluğunun çoğu kez işlediği ve eğitimli bilimciler arasında bile rastlandığı bilinen bir hatadır! okuryazarlık öncesi insanlar, nedensellik olarak bağlılık kuralına çok katı bir biçimde tutunma eğilimindedirler; ama bu çoğu kez işe yarar ve pragmatik kurala göre, işe yarayan şey doğru olarak kabul edilmelidir.
okuryazarlık öncesi insanların son derece safdil, batıl inançların ve korkunun güdümündeki, bağımsız ve özgün düşünce açısından hiçbir kapasite ya da olanağı bulunmayan yaratıklar olduğu fikrinden daha gerçeğe uzak bir şey olamaz. okuryazarlık öncesi insan, sağduyulu olmanın yanı sıra, genellikle yaşamın katı gerçekliklerini kabullenmesine dayanan geniş bir pratik anlayış sergiler.
boardwalk empire
uyanırsın, yüzünü yıkarsın, elbiselerini giyersin; işine gider, el sıkışır, gülücük dağıtırsın, paranı sayarsın. bir sırrın vardır. kimseye söyleyemezsin. sabahtan akşama kadar yanında taşırsın. ertesi gün yine yanına alır, devam eder gidersin. hayat bir hiç değildir.
kazanmak pahalıya geliyor ama kaybetmek kadar pahalıya değil.
hayata öyle can havliyle tutunuyoruz ki..
kim para mutluluğu satın alamaz diyorsa nereden alışveriş yapacağını bilmiyor demektir.
gelecekteki davranışların en iyi göstergesi geçmişteki davranışlardır.
onunla kart oynamadan birini gerçekten tanıyamazsın.
pascal: insanlığın bütün sorunları, kişinin tek başına bir odada sessizce oturamamasından kaynaklanır.
parfümlü kapkara bir gecede en çok parlayan mücevherler en karanlık olanlardır.
karışmış bir şey zayıftır. her bir karışım ile ruh uçup gider; ta ki özgün bir şey kalmayana dek.
eğitim ve çalışma insanları yükseltmek için bir araçtır. ama çalışma zeka ile yönlendirilmelidir. eğitim de yaşamayı öğretmelidir. insan düşünce ve kültür ile eğitilmelidir. yaşadığı yerde fiziksel, düşünsel ve ahlaki düşünceye yer vermeyen insan çok uzun süre mükafatsız kalır.
6.03.2011
bir idam mahkumunun son günü
darağacı, devrimlerin yok edemediği tek anıttır.toplumsal kriz sırasında bütün giyotin sehpalarının en iğrenci, en lanetlisi, en uğursuzu olan ve kökünden kazınması en çok gereken siyasi giyotin sehpasıdır. kaldırımlarda kök salan bu türden bir giyotin sehpası kısa sürede toprağın her yanından sürgünler halinde fışkırır. devrim dönemlerinde düşen ilk başa dikkat edin; halkın iştahını açar.
insanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkumdurlar.
geleneklerin yozlaşmasını sanatın çöküşü izler.
mantığın en ufak bir teması makul olmayan muhakemelerin hepsini geçersiz kılar.
insan, içinde bulunduğu umutsuz koşullarda bazen bir zinciri bir saç teliyle koparabileceğini sanır.
zindancının yeterli olduğu yerde cellada gerek yoktur.
geçmişin toplumsal yapılanması üç dayanağın üzerinde duruyordu: rahip, kral, cellat. uzun süre önce bir ses, "tanrılar gidiyor!" dedi. son olarak bir başka ses yükselip haykırdı: "krallar gidiyor!" şimdi üçüncü bir sesin yükselmesinin zamanıdır: "cellat gidiyor!" tanrılar için üzülenlere "tanrı kalıyor" denebilir. krallar için üzülenlere "vatan kalıyor" denebilir. cellat için üzülenlere söylenecek bir şey yok.
geleceğin toplumunun kubbesinin kemeri bu iğrenç kilittaşı olmadığı için çökmeyecek. uygarlık birbirini izleyen bir dizi dönüşümden başka bir şey değildir.
pamiers'te geçen eylül ayının sonlarına doğru bir infaz yaşandı. eylül ayının sonunda, cezaevinde sakin sakin kağıt oynayan bir adama iki saat sonra ölmesi gerektiği bildirildi. altı aydan beri ölümü hiç düşünmeyip unuttuğu için bütün bedeni titredi. tıraş edildi, elleri ve ayakları bağlandı, günah çıkartıldı, dört jandarmanın eşliğinde kalabalığın arasından arabayla giyotin sehpasına götürüldü.
cellat rahipten teslim aldığı mahkumu sehpaya yatırıp bıçağı aşağı bırakmış. güçlükle harekete geçen ağır demir üçgen yivlerden sarsılarak aşağı düşüp adamı öldürmeden boynunu yardığında dehşet anları başlamış. adam korkunç bir çığlık atmış. canı sıkılan cellat, bıçağı yukarı çekip yeniden bırakmış. mahkumun boynunu ikinci kez ısıran bıçak yine koparamamış. mahkumla birlikte kalabalık da haykırmaya başlamış. üçüncü darbenin bu işi bitireceğini uman cellat bıçağı yeniden yukarı kaldırıp aşağı bırakmış. sonuç yine aynı. mahkumun ensesinden üçüncü bir kan deresi akmasına rağmen üçüncü darbe de başı koparamamış.
beş kez inip kalkan bıçak, inleyen ve canlı başını sallayarak merhamet dileyen mahkumu öldürememiş. öfkelenen halk yerden aldığı taşları sefil cellada fırlatmış. giyotinin yanından kaçan cellat jandarmaların atlarının arkasına sığınmış. giyotin sehpasında tek başına kaldığını fark eden mahkum, boynundan kanlar fışkırırken omzundan sarkan yarı kesik başını tutarak ürkütücü bir şekilde doğrulup boğuk çığlıklarla kafasının koparılmasını istemiş. merhamet duygularıyla coşan halk, jandarmaları zorlayıp ölüm cezasını beş defa çeken bahtsızın yardımına koşmak üzereyken, celladın yirmi yaşında bir genç olan uşağı giyotin sehpasına çıkıp mahkuma ellerini çözeceği için sırtını dönmesini söylemiş ve hiçbir endişe duymadan söyleneni yapan can çekişen adamın sırtına sıçrayıp elindeki kasap bıçağıyla boynunun hala kopmayan kısmını acımasızca kesmiş.
üç ay önce dijon'da giyotin sehpasına bir kadın getirildi. doktor guillotin'in bıçağı bu kez de işini iyi göremedi. kafa tamamen kesilmedi. bunun üzerine celladın uşakları kadının ayaklarına sarılıp çekiştirerek bahtsızın çığlıkları arasında bedeni kafadan ayırmayı başardılar.
5.03.2011
din
sherwin nuland: tıp ve bilim alanında gerçekleşen büyük ilerlemeler, sadece doğaüstü hiçbir şeye inanmayan kadın ve erkekler tarafından değil, bu konuda çalışmalarını sürdürürken doğaüstü bir şeyin var olduğuna inanmayı reddeden erkek ve kadınlar tarafından gerçekleştirilmiştir.
heinz pagels: bilim; ticaret, din ya da siyaset kadar dirençli değildir. dikkatli bir eğitim gerektirir. bu konuda başarısız olmak, varoluşumuza mal olabilecek bir hatadır.
ron patterson: sözümona bilimsel yaratılışçılık, dünyanın neredeyse tüm biyolog, jeolog ve taşılbilimcilerinin bir avuç yeteneksiz palyaço olduklarını kanıtlamaya çalışarak, tarih öncesi bir ibrani mitini kabul ettirme girişiminden başka bir şey değildir.
carl sagan: bilim adamları sıklıkla "biliyor musunuz, bu gerçekten iyi bir kanıt, ben yanılmışım" derler ve gerçekten de fikirlerini değiştirir, o eski görüşlerini bir daha dile getirmezler. böyle bir şeyin siyaset ve din konusunda en son ne zaman meydana geldiğini hatırlayamıyorum.
miguel de unamuno: dini temsil eden bilim ve inancı temsil eden mantık, her zaman paramparça olmuştur.
lemuel k. washburn: insan yaşamını daha kolay, daha mutlu, daha zengin ve ihtişamlı bir hale getiren büyük icatların ve keşiflerin hiçbiri ilahiyatın eseri değildir. bu başarıların hepsi bilime aittir. eğer bir adam incil'den öğrendiklerinden başka bir bilgiye sahip olmasaydı, bir ayakkabı bile yapamazdı.
şaman
4.03.2011
gog
bende delileri ve çırpınan hastaları yatıştırma özelliği vardır.insan tabiattan daha sanatkardır.
nasıl oluyor da insan, vücudunun her tarafını, parmaklarının uçlarına kadar kapatıyor da, en mühimi olan yüzünü açık bırakıyor? azamızı hicabımızdan veya utancımızdan kapatıyorsak, çoğu zaman en az güzel ve en az muntazam olan suratımızı gizlemiyoruz.
suç işlemiş olanlara dava açmak pahalıya mal olan bir aptallıktır. suçsuzları ise muhakeme etmek, vazifesini bilen her devlete en yüksek bir borçtur. bir suç işlendi mi, hakimlerin bütün bilgisi, avukatların hitabet kudreti, gardiyanların şiddeti, yapılan zararların ve hakaretin ortadan kalkmasına, silinmesine engel olamaz. fakat buna karşılık "kusursuz" zannedilen, "namuslu" denilen nezaret altında bulundurulur ve muhakemeleri yapılırsa, "işlenecek" suçların yarısının önüne geçilmiş olur.
cinayetlerin çoğu, bir saat önce masum görünen ve kamu nazarında öyle olan kimseler tarafından işlenmektedir. bu güya masumlar, en adi canilerin aralarından çıktığı tehlikeli bir ordu teşkil etmektedirler.
dünya yüzünde, kimsenin -iç ve dış alemi incelenirse- masum olduğu iddia edilemez.
insan, bütün ikiyüzlülüklere ve söylentilere rağmen samimi olarak kendinden başkasını sevmez ve benliğinden başkasına tapmaz, saygı göstermez. geçmiş zamanları dolduran tarihi veya soyut tanrıları, kahramanları, vatanı, insanlığı ve daha bir sürü efsaneyi, korkusundan veya telkin ile takdis eder gibi görünür. hakikatte, bunlar kendi asıl imanını gizleyen birer takma isim veya paravandır.
herkes kendi kendisinin tanrısıdır. insandan gayrı tanrı yoktur ve her insan onun tecellisidir.
insanlar, hiçbir kayıt ve şart tanımayan, gözüpek bir vahşinin hükmü altında bulunmaları icap eden korkak vahşilerdir. üst tarafı enayilere mahsus bir sürü laf, edebiyat, felsefe ve palavradır. vahşilerin canilerden bir farkları yoktur.
kimsenin doğurmadığı, benden başkasının katılmadığı, mutlak surette benim diyebileceğim, bağımsız ve gizli çekirdek nerede? sahiden bir borç yığıjnı, dev bir cüssenin esiri bir zerreden gayrı bir şey değil miyim? ve sahiden kendimizin zannettiğimiz yegane şey "benlik" bütün öteki şeyler gibi, gururumuzun basit bir yansıması, bir kuruntusu mudur?
insanlığın acısı ikidir: erkek için en güç şey düşünmek, kadın için en korkunç acı doğurmaktır.
insanın, doğayı hükmü altına aldığına dair sözler duyduğum zaman adeta kuduruyorum. tek başına bir parka bırakılmış bir çocuk düşününüz ki, üç, dört saat içinde, on karınca ile kertenkele yakalamayı, çimenler arasından bir keçi yolu çizmeyi, ırmağın içine bir oyuncak şelale yapmayı ve ağaçları en olgun yemişlerini koparmayı başarmış olsun, işte, bütün oranları korumak şartıyla, dünya üzerindeki gücümüz hemen hemen bundan ibarettir. bana öyle geliyor ki, bu işin henüz başlangıcındayız.
bir lokma yiyecek için efendilerinin keyiflerini bekleyen köleleriz!
"şayet bütün bir kitabı bir sayfaya, bütün bir sayfayı bir cümleye ve bu cümleyi bir kelimeye sığdırmak gibi lanetli bir hırs içinde kıvranan bir adam varsa, o benim."
insan ancak ırkına özgü adetlerden kurtulmakla büyük olabilir.
asrımız yarısına gelmeden kıtalararası korkunç harp olacak ve insan neslinin dörtte üçünü mahvedecek. hava ve kimya savaşı taktiği, ki yeniden korkunç gelişmeler gösterecek, askerlerle sivil halk arasındaki farkı ortadan tamamıyla kaldıracaktır. en büyük şehirler imha edilecek, küçükleri ortadan kaldırılıp halkı dağıtılacak, yüksek kültür merkezleri kül haline getirilecek, endüstri bölgeleri yok edilecek. harp, daha doğrusu milletlerin bu ortak intiharı gaz ve bomba yokluğundan dolayı sonuna gelince, yeryüzünde ancak, en fakir ve en az uygar bölgelerde beş on milyon ürkek, aç insandan başka bir şey kalmayacaktır. aydınlar, şefler, mühendisler hep ölmüş olacaklar, yarı barbar vaziyette sağ kalmış olanlar da, ancak dış tarafını bildikleri bir uygarlığı, yeni baştan yaratamayacaklardır. kumanda kolları yok edilmiş, iktidar ve bilimin sırları bilinmez veya unutulmuş olacak. geriye kalanlar, kiliselerin ve fabrikaların harabeleri arasına çömelerek, ısınmak için, yangınlardan arta kalmış kütüphaneleri yakacaklardır. yavaş yavaş, son aletler de harap olacak ve insanlar yenilerini yapacak yetenekte olamayacaklardır. parçalanmış makinelerin paslanmış enkazı yeni çöllerde sürünüp duracak; ama kimse onları eski hallerine getirebilecek bilgiye sahip olamayacaktır. ne de onlar gibilerini yapmaya! ve bu asır, sonuna gelmeden, ölenlerin eserlerini diriltmeyi başaramayacak, sağ kalanlar kafile halinde vahşete döneceklerdir. artık sürülmeyen tarlaların yerlerinde üreyecek ormanlar arasında, birbirlerine düşman kabileler, bir parça yiyecek peşinde dolaşıp duracaklardır. elli yıla kalmaz, kültürü ile o kadar iftihar eden avrupa ile servetiyle mağrur amerika'da, medeniyetin o yedinci asırla yirminci asır arasındaki geçici gelişmesini unutmuş "neoprimitif" kabileler bulunacaktır. o zaman, uzun ve zorlu bir yeni dünya tarihi devresi başlayacaktır.
her kim gizli veya evrensel açıklamaların yüksek çağına ulaşmak isterse, her şeyden evvel deli olması gerekir. akıllı hiçbir vakit gerçek cennetine giremez.
bir vakitler doğru, iyi ve güzel görünen şey, zamanla yanlış, fena ve çirkin olabilir. bugünün yanlışları yarının gerçekleridir, bugünün iyilikleri de yarının fenalıkları olacaktır. eğer zaman kalburundan geçince her şey fena, yanlış, çirkin oluyorsa bu demektir ki, hiçbir vakit, gerçekten iyi, gerçekten doğru, gerçekten güzel bir şey yoktur. o halde güzellik hükümlerinin bir anlamı yoktur. hiçbir şey gerçek değildir, her şey kabildir.
eğer biz titanlara yaklaşıyorsak, bu ancak sözdedir; zira, eserlerimiz karıncalarla tosbağalarınkinden farksızdır. onlar, büyük görme hususunda bize bile ders verirler. bugünün adamı gulliver gibi düşünüyor; ama, palavralarına rağmen, lilliput ölçüsünde yaşıyor.
bilimin ilerlemekte olduğuna dair yapılan bütün gevezelikler küstah palavralardan başka bir şey değildir. bilim ortadan ölümü kaldırmadıkça bir şey yapmış sayılmaz. beni bir gün bir taşın altında çürümeye atacaklarına göre londra'dan new york'a yarım saatte uçmuşum, bana ne?
kişiliğimizin öyle tarafları var ki, çtekilerin aleyhine fazla şişmekte, kangren olmaktadır. manevi kanserler, fikir urları, günah ve fesat apandisitleri vardır.
bazen günahlardan daha fazla acı veren faziletler vardır.
ölçüleri ile olduğu gibi şekli ile de domuzunki insan kalbine en benzeyenidir.
bütün iktidarları tatmış olan için, yokluk tek sığınaktır. dünyada satın alınabilecek ne varsa ona sahip olmuş kimse için sefalet tek sığınaktır. bu bir komedya -belki gülünç bir komedya- fakat bereket versin seyircisi olmayan bir komedyadır.
insanlar sağır kalpleri yüzünden asırlardan asırlara daha çok azap çekilen bir cehennemde hala inleyip duruyorlar.
bilginler, araştırmalarının ve teorilerinin sonuçlarıyla kesinlikle ilgilenmezler; yalnız evrenin ve kanunlarının kabule değer birer yorumunu ve temsilini verebilecek formüllerle hipotezler bulmakla yetinirler.
yenilen milletlerin politikacıları ve komutanları birer cani olarak mahkum ediliyor. bu, tarihte tamamen yeni bir olaydır. "savaş suçları"ndan bahsediliyor. ama her savaşan ordu az çok birtakım facialara sebep olur. eğer yenilenler savaşı kazanmış olsalardı, bugün karşılarına hakim olarak çıkanları aynı cinayetlerden suçlu ilan edebilirlerdi. öyle ki, yarın bir savaş patlak verecek olsa herhangi bir memleketin herhangi bir generali, tesadüfen galip tarafta değilse ipe çekilmek olasılığı ile karşı karşıyadır. paradoks olarak daha da garibi var. savaşı kazananlar bu sonuca ulaşabilmek için milyonlarca insanı ölüme gönderiyor, milyarlar harcıyorlar. fakat hemen sonra yenilen milletleri beslemek, savaş yıkıntılarını ortadan kaldırmak, endüstrilerini diriltmek, onlara daha yüksek bir hayat standardı ve refah sağlamak için başka milyarlar harcamaktan çekinmiyorlar.
hayat, insanları, pek kısa süren hayali zevk anlarını çok pahalıya ödetir, ölümden sonra bir şey olmasa bile, yanılgılardan, ihanetlerden uzak, sakin ve münzevi bir ömür tek başına bir ödül sayılır.
biz her hürriyeti, her şeyden evvel kişisel ve özel bütün hürriyetleri istiyoruz. yasaklarla çevrili bir hürriyet gerçek hürriyet değildir; bu köleliktir. biz, son kanun yapıcıları, son hakimler, son polisler ortadan kaldırıldığı gün hürriyete kavuşacağız.
zamanımızın gözdesi olan tarih uzun ve sıkıcı bir ölüler kitabı'dır. politikada, hemen hepsi ölülerin düşüncelerinin mahsulü kanunlara, adetlere, formüllere boyun eğmek zorundayız. özel hayatımızda onların son arzuları denilen maddi ve manevi vasiyetlere uymaya mecburuz. katolik ülkelerde papazlar, her gün ölülerin selameti için dualar, törenler yapmakla meşguldür. müzelerimiz meşhur ölülerin eserleriyle doludur, eskimiş olmanın verdiği üstünlükle gençleri etkilerine alırlar, fikirleri körletirler, yenilerinin gelişmesini önlerler. birçok sanatçı hala 25 asır önceki grek heykelciliğinin ve öleli 500 yıl olmuş ressamların kaidelerine körü körüne bağlanıyorlar. şehirlerimizin meydanlarında kimi at üstünde elinde kılıç, kimi oturup düşüncelere dalmış, hepsi de modası geçmiş elbiseler giyinmiş ünlü ölülerin cakalarını görürüz. dünyanın her yerinde binlerce aptal, bakıcı, spiritizmacı ölülerle görüştüklerini, onları çağırdıklarını ileri sürer, dururlar. günden güne büyüyüp genişleyen mezarlıklar büyük birer kıtlık tehlikesidir. bir taraftan nüfus artıyor, öteden dirilere yiyecek sağlayacak topraklar ölülerin "son istirahatgahlarına" tahsis ediliyor. eğer geçmiş devirlerin kabristanları yavaş yavaş kaldırılmamış olsaydı, bugün buğday ekecek bir dönüm tarla bulunamazdı. ama yine de ve hala yeryüzünde çok fazla mezar, türbe, hazine var. ya ölüleri bir daha öldürürüz ya da biraz sonra hepimiz aç köpekler gibi gebeririz. mümkün olduğu kadar kısa bir zamanda, geçmiş varlıkların diriler üzerindeki hakimiyetlerini sağlayan bu durumu değiştirmek gerekir.
vatan aşkı, modern insanın sayısız saçma ve uğursuz bağlılıklarından biridir. vatan aşklı bize haset, gurur, öfke ve öteki günahları aşılar, bir kin ocağı, yani ölümdür.
politikacılar ve askerler barıştan fazla söz etmeye başladılar mı korkudan titreyebilirsiniz.
çok seven çok nefret eder.
kin bir varlığın iyi taraflarını görmez, aşk fena yönlerini görmekten yoksundur. bu fark insan ilişkileri bakımından büyüktür ama işin özü düşünülünce yok demektir. aşkı görmeyenlerin de gözleri bozuktur, karayı görmeyenlerin de.
insan ancak ömrünün başında ve sonunda temizdir, en uzun çağı olan ortasında, kirlenir, çürür.
hayat dediğimiz şey, boşluktan çıkıp boşluğa dönüşümüz arasında, uzun veya kısa bir can çekişmeden başka bir şey değildir.
insan daha doğar doğmaz ölmeye başlar. fizikçilere ve doktorlara göre her gün bizden bir parça yok olmaktadır. demek hayat, düşünüldüğü gibi ölüme bir karşı koyma değil, onun bir gündelik kabulü, yani bir çeşit ölüm biçimidir.
iki kişinin birbirine katılarak erimeleri demek olması gereken aşk, yalnız kalmış iki bencilin hayalinden başka bir şey değildir. en güçlü dehalarda bile yaratma nihayet bir aczin itirafıdır. saadet geçmişe göre veya geleceğe yönelmiş bir hayal olduğu zaman vardır. demek gerçekte hayat yoktur, yalnız aksi vardır: ölüm.
"tanrı dünyayı yaratırken bana danışmış olsaydı bugün daha güzel olurdu."
insan, varlığının üçte birini uykuda kendini kaybetmiş bir halde geçirmek zorundadır. neden bu gündelik utandırıcı yarı ölüme mahkum olacak yerde doğal enerjilerini durmadan yenileştirecek şekilde yaratılmadı?
insan düşüncesi daima, mümkün olduğu kadar az olanakla en büyük etkiyi elde etmeye çalışır. halbuki, kendi şahsımızda, gerçekten şaşırtıcı imkanlar zenginliği ve gücü ile elde edilen bazen hayret edilecek neticeler görüyoruz.
3.03.2011
halide edip
halide'nin insanlara karşı içinde uyanan akisler, tabiata karşı uyanan akislerin hemen hemen aynıdır. ağlayan bir insan gördüğü zaman nasıl içi yanarsa, taşlanan bir köpek gördüğü zaman aynı acı ile belki daha fazla ağlardı. güzel bir şey gördüğü zaman hemen üzerine atılmak isterdi. etrafındaki bütün olaylar ve manzaralar hareket halindeki muazzam bir panoramadan başka bir şey değildi. bazısı ağlatır, bazısı güldürür, bazısını sever, bazısından nefret ederdi. küçük kız için belki hayatın hakiki manası bu idi. fakat küçük kız bu hareket halindeki panoramanın muhtelif parçalarını tamamen birbirinden ayırt etmeye başlamamıştır.küçük kız, insanları birbirinden ayıran din, dil, ırk farkları hakim olan ve insanları birbirini boğazlamaya sevk eden yola henüz ayak basmamıştı. onun dünyasının şevki ve saadeti, insanlar arasında kalbi kalbe ulaştıran tabii yol idi.
halide edip adıvar: ben milliyetçiliğin, muhabbetle, karşılıklı bir anlayışla dolu bir ülke yaratacağını zannetmiştim. fakat milliyetçilik ölçüsünü kaçırdığı zaman yer yer insanları birbirini boğazlamaya, yeryüzünü bir mezbahaya döndürdüğünü gördüm.
yapay cennetler
insanlığın bir bütün olarak, bir gün yapay cennetler olmadan da ayakta kalabilecek duruma gelmesi pek mümkün görünmüyor. insanların çoğu, en kötü durumda öylesine acı dolu, en iyi durumda da öylesine tekdüze, mutsuz ve sınırlı bir hayat sürüyorlar ki bundan kaçma arzusu ve birkaç anlığına bile olsa kendilerini aşma özlemi ruhun başlıca tutkularından biridir. sanat ve din, karnavallar ve bayramlar, dans etmek ve konuşmacıları dinlemek, bütün bunlar, h.g. wells'in sözleriyle, "duvardaki kapılar" olarak hizmet etmiştir. ve günlük, şahsi kullanımlar için de her zaman kimyevi uyuşturucular olagelmiştir.alkol ve tütünün ortaya çıkardığı sorunlar yasaklarla çözümlenemez. kendini aşmaya duyulan evrensel ve her zaman var olan dürtü, duvardaki popüler kapıların kapatılmasıyla ortadan kaldırılamaz. tek akılcı politika, insanların eski kötü alışkanlıklarını yeni ve daha az zararlı olanlarıyla değiştirmeleri umuduyla, yeni ve daha iyi kapılar açmak olurdu. daha iyi kapılardan bazıları, doğal olarak toplumsal ve teknolojik, bazıları dini ve psikolojik, bazıları da beslenme, eğitim, spor alanlarında olacaktır. ama dayanılmaz benlikten ve tiksindirici çevreden sık sık kimyasal tatil yoluyla kurtulma gereksinimi kuşkusuz var olmaya devam edecektir. gerekli olan şey, acı çeken türümüzü kısa vadedeki iyiliğinden çok uzun vadede daha az zarar veren rahatlatıcı ve avutucu yeni bir uyuşturucudur. böyle bir ilaç en küçük dozlarda bile son derece etkili ve yapay olarak üretilebilir olmalıdır.
birçok insan için meskalin neredeyse tamamen zararsızdır. alkolün aksine, sınırsız ve ölçüsüz hareketlere, kavgalara, suçlara, şiddet eylemlerine ve trafik kazalarına sevk etmez. meskalin etkisindeki biri, sessizce kendi işine bakar. üstelik, en çok uğraştığı iş son derece aydınlatıcı türden bir deneyimdir ve bedelinin de sürekli bir akşamdan kalma duygusuyla ödenmesi gerekmeyen bir deneyimdir. düzenli meskalin alımının uzun vadeli sonuçları hakkında çok az şey biliyoruz. peyote parçaları çiğneyen yerliler, bu alışkanlıkları yüzünden fiziksel veya ruhsal olarak pek de harap olmuş görünmüyorlar.
alışılmış algılamanın kalıpları dışına çıkmak, birkaç zamansız saat için içsel ve dışsal dünyanın, hayatta kalma saplantısıyla yüklü bir hayvana veya kelimelere ve fikirlere saplanmış bir insana göründüğü gibi değil; ama büyük bilinç tarafından algılandıkları gibi doğrudan ve koşulsuz olarak görülmesi; herkes için ve özellikle entelektüeller için paha biçilemez değeri olan bir deneyimdir.
duyguların gücü
kadın olmanın sorunu budur: öteki kadınlar için benzersiz değilsinizdir.bilinç dışı, bastırılmış arkaik cinsel isteklerden oluşur; bastırma ve direnme, erken gelişim dönemi ve bu dönemdeki iniş çıkışlar etrafında -ve aracılığıyla- örgütlenir; oidipus kompleksinin çözümlenmesiyle de kalıcı olarak yapılanır.
kadınlar erkeklere göre kendilerini mahremiyet ve bağımlılık içinde daha rahat hissetmeye yatkındır; oğlan çocuklar fiziksel olarak kız çocuklardan daha saldırgandır; kadınlar histeriye, erkekler saplantıya eğilimlidir; oğlanlar dışavurur, kızlar içe atar.
insanlar kendi zihinsel semptomlarını kendileri yaratır.
deliler mezarlığı
ray bradbury
başlangıçta sis vardı.
insan kendini korkutan şeyi görmek ister.
dostlar affetmez, unutur.
yolda ozymandias'ın ilk yarısını yüksek sesle okudum: eski bir ülkede bir seyyaha rastladım. dedi ki: iki büyük ve çıplak taş bacak çölde duruyor. yanlarında, kumun içinde yarı gömülü, parçalanmış bir yüz yatıyor. çatık kaşları, alayla bükülmüş dudağı ve soğuk hakimiyeti heykeltıraşın tanıdığını gösteriyor bu duyguları ki hâlâ yaşıyor bu cansız şeylerde alay eden el, besleyen yürek. ve kaidesinde şu sözler yazıyor: "adım ozymandias, krallar kralı: eserlerime bakın, ey büyükler ve utanın!" başka bir şey yok yanında. etrafında ise bu muhteşem enkaz kalıntısının, sınırsız, çıplak yalnız ve dümdüz kumlar uzanıyor.
"yorganın altına giren genç bir adamın kulağı hiçbir şey işitmez." (japon atasözü)
deliliğin son safhasına ulaştığın zaman seni kovar, hakkında mantıksız, bencil ve hayal gücü sıfır diye söylentiler yayarlar. üstünde adın basılı tuvalet kâğıtları dağıtılır her stüdyoya, kodamanlar adını şakısınlar diye papa tahtına oturdukları zaman.
eğer hayatım boyunca yaptığım aptalca şeyleri bağışlamasaydım, sonsuza dek donakalırdım.
kaos benim gıdamdır. borsa mı düştü? vapurlar mı battı? harika. 1946'da dresden'e geri döndüm, sırf mahvolmuş binaları ve bombardımandan şok olmuş insanları görmek için. sahi mi? görmek istemez miydin? veya 1940'ta londra'daki yangınları. insanoğlu ne zaman iğrenç bir şey yapsa ben mutlu oluyorum.
elimize fırsat geçse hepimiz adam öldürebiliriz. cinayet hepimizin düşleyip de yapamadığı şeydir.
iyi şeyler mutlu etmiyor mu seni? sanatçı ruhlu insanlar, yaratıcı kadın ve erkekler? hayır, hayır. groc hızlandı. onlar ruhumu sıkıyor. aptallıklar arasında bir durgunluk. manzarayı, kesik gülleri ve natürmortlarıyla bozan birkaç saf enayinin varlığı, yeraltı makinelerini yağlayan ve dünyayı mahvoluşa sürükleyen mağara adamlarının, cüce solucanların, yılanların varlığını daha da belirginleştiriyor. kıtalar geniş birer çamur deryası olduğu için, koca bir çift çizme alıp içinde yuvarlanmaya karar verdim yıllar önce. ama bu bir rezalet, aptal bir fabrikanın içine kilitlendik kaldık şimdi. onlara gülmek istiyorum, onlar tarafından yok edilmek değil. sıkı tutun! keskin bir dönüş yapıp golgota'yı geçtik.
küçük bir çığlık attım. çünkü golgota yok olmuştu. ilerde, yakma makinesinden kara kara dumanlar yükseliyordu. üç haç yanıyor olmalı, dedim. güzel! groc burun kıvırdı. acaba h. i. bugün gece yurdu'nda mı uyuyacak? başımı çevirip baktım.
deliler kalmaya karar vermişlerdir, dedi crumley. hayatı o kadar severler ki onu yok etmektense, kendi ördükleri bir duvarın arkasına girip saklanırlar. duymamış gibi yaparlar ama duyarlar. görmemiş gibi yaparlar ama görürler. delilik şöyle der: yaşamaktan nefret ediyorum ama hayatı seviyorum. kurallardan nefret ediyorum ama beni seviyorum. onun için, mezara girmektense saklanıyorum. içkinin arkasına veya yatağın içine veya iğnelere, beyaz tozlara değil, deliliğe. kendi rafımda, kendi duvarlarımın arkasında, kendi sessiz çatımın altında. ya böyle, işte onun için deli insanlar bana umut veriyor. sağ ve aklı başında olma cesareti veriyor, elimde hep bir çare var, bir gün yorulup da ihtiyaç duyarsam: delilik.
2.03.2011
ermiş antonius ve şeytan
bilgisizlik kendini büyük görmenin köpüğüdür.dünyanın düzeniyle uzlaşamayan eski yasayı sarsmak gerek.
kafa ne kadar altta olursa o kadar iyi: mutluluğun sırrı budur.
ne mutluluk! ne mutluluk bu! hayatın doğuşunu gördüm, devinmenin başladığını gördüm. kan öyle zorluyor ki damarlarımı, koparacak. uçmak, yüzmek, havlamak, böğürmek, ulumak istiyorum. kanatlar takınmak, kaplumbağa gibi, ağaç gibi kabuk bağlamak istiyorum, duman üfürmek, bir hortum taşımak, bedenimi eğip bükmek, her yana dağılmak, her şeyde olmak, kokularla savrulmak, bitkiler gibi gelişmek, ses gibi titreşmek, ışık gibi parlamak, bütün biçimlerin içine sokulmak, her atoma işlemek, maddenin dibine inmek; madde olmak!
sabahattin eyüboğlu: batı yazarlığının dünyaya getirdiği en önemli yenilik belki de cümleyi devirmek, yani kitapların dilini kalıplardan kurtarıp insan düşüncesinin değişken akışına uydurmak, halkın bilinçsiz olarak devirdiği cümleyi bilinçle devirmek olmuştur.
1.03.2011
mustafa suphi
"mustafa suphi'leri öldürdüler.""kim bu mustafa suphi'ler?"
"türk bolşevikleri."
"nerede, nasıl öldürdüler? niçin öldürdüler?"
"bolşevik oldukları için."
çamlık bir tepeye gelmişiz. yusuf:
"rusya'dan çağırmış adamları mustafa kemal" dedi. "suphi esir kalmış rusya'da, sonra bolşeviklere katılmış. aralarında istanbul'dan gelenler de varmış. bakü'de bir kongre mi ne yapılmış da, onun için gitmişler oraya."
"sonra?"
"davetiyeyi alınca mustafa kemal'den, gelmişler sınıra, kazım karabekir paşa karşılamış."
çamların altına oturduk. hava da bir güzel. karadeniz'den bir de yel esiyor püfür püfür.
"erzurum'da hacılara, hocalara, ite köpeğe, 'muhafazayı mukaddesat cemiyeti' diye galiba bir cemiyet kurdurmuşlar. daha şehrin kapısında yuhalamış, taşa tutmuşlar suphi'lerin yaylılarını. 'camilerimize eşek bağlayacaklar!' 'karılarımızın başını açacaklar!' 'bize şapka giydirecekler!' diye bağırırlarmış. karabekir de, silahlarını alıp trabzon'a sevk etmiş suphi'leri."
karadeniz sağa, sola, ileriye bomboş uzanıp gidiyor alabildiğine. ne bir vapur dumanı ne de bir yelken.
"burada hepsini, değirmendere'de, geceleyin, bir motora bindirmişler. ocak ayının 28'inde oluyor bu iş. burada bir yahya kahya var, kayıkçılar kahyası, it mi it. topal osman'ın adamı. suphi'lerin motoru az açıldıktan sonra, yahya kahya adamlarını başka bir motora yüklüyor. bunlar sürmene açıklarında rampa ediyor öteki motora. suphi'ler 15 kişiydi diyorlar. suphi karısını da getirmiş. karı rus. boğuşma iki saat kadar sürmüş, diyorlar. bir aralık suphi bir tüfek geçiriyor eline. tam ateş edecek, trabzon'un itlerinden faik adında bir hergele, arkadan, ensesinden, tabancayla vuruyor suphi'yi. ötekileri de bıçaklayıp, boğup, ayaklarına taş, demir bağlayıp denize atıyorlar. rus kadınını trabzon'a getirmişler. güzel kadınmış. yahya'nın evinde hapis. burada, bu iş üstüne, bir şeyler olacak diye korkuyor hala ankara."
"trabzon'da bizden kimse var mı?"
"bilmem."
karadeniz hep öyle bomboş, apaydınlık yayılıp gidiyor.







