ahmet hamdi tanpınar: şiir bir iç kale sanatıdır. çünkü dil, vasıta olarak değil malzeme ve nesiç olarak kullanıldığı zaman milletin iç kalesidir. böyle alınınca, bir milletin insanının, tarihinin, kültürünün ta kendisidir. köpüğüdür, çiçeğidir, tacıdır. onunla yapılan sanat, bir iç kale sanatı olur. zaferlerini yavaş yavaş oradan yapar. şairin roması kartallarını zamanla surlarının dışına çıkarır.
mehmet h. doğan: şairler belki de bütün insanlık tarihi boyunca ayın bizce görünmeyen yüzünü merak eden, görmeye çalışan ilk kişiler olmuştur. bütün sanat dalları içinde büyüye en yakın olan sanatın şiir oluşu bundandır. şairlerin, dilin günlük yaşamda ister konuşma aracı ister yazı olarak kullanılışı yanında başka bir dil, bir şiir dili yaratma gereksinimleri, bu, görünmeyeni, bilinemeyeni gösterme, dışavurma çabalarının bir sonucudur.
yahya kemal beyatlı: kalbi olanların dili yok; dili olanların kalbi yok. yoksa bugün türk şiiri ve nefsi taş yürekleri eriten bir şey olurdu. bu devir bir taraftan ağrılarıyla, sızılarıyla, acılarıyla, ölümleriyle, matemleriyle, hasretleriyle; bir taraftan da atılışlarıyla, isyanlarıyla, ümitleriyle, emelleriyle, harikalarıyla, o kadar feyyaz bir devirdir. büyük millet şerefli zamanlarında lisanını, yunus emre ve süleyman çelebi gibi, fuzuli ve baki gibi, nefi ve nedim gibi, saz şairleri gibi öz oğullarına emanet etmişti. o şairler öldüler. milletten emanet aldıkları lisanı keşke beraber götürselerdi, götürmediler; katiplere terk ettiler.
8.07.2021
7.07.2021
kurtlarla kadınlar
clarissa pinkola estes
kurtlar, ilişkilerde son derece iyidir. kurtları gözlemleyen herkes, onların birbirlerine ne kadar derin bir bağlılık duyduklarını görür. eşler, ilişkilerini çoğu zaman yaşam boyu sürdürürler. geçinemeseler de, uyuşmazlıklar olsa da, bağlılıkları sert kışlar, verimli ilkbaharlar, uzun yürüyüşler, yeni yavrular, eski avcılar, sürü dansları ve grup şarkıları boyunca devam eder. insanların ilişkilerdeki ihtiyaçları da bundan farklı değildir.
insanlardan farklı olarak kurtlar; hayatın, enerjinin, gücün, besinin ve fırsatların iniş çıkışlarını şaşırtıcı bulmaz, bunları birer ceza olarak görmezler. zirveler ve vadiler oradadır ve kurtlar buralara mümkün olduğunca verimli, olabildiğince çaba harcamadan inip çıkarlar. içgüdüsel doğanın, tüm olumlu nimetlerden ve tüm olumsuz sonuçlardan geçerek yaşamlarını sürdürme ve bu arada da kendisiyle ve diğerleriyle ilişkiyi koruma gibi mucizevi bir yetenekleri vardır.
kurtlar arasında doğanın ve yazgının döngüleri incelik ve zekayla karşılanır. eşler birbirine kenetlenme ve olabildiğince uzun bir ömür sürme azmine sahiptir. ama insanların, kurtların bu son derece akılcı, korunaklı ve duyarlı tarzında yaşamaları ve sadakat göstermeleri için en çok korktukları şeyle karşılaşmaları gerekir.
kurtların koşup oynarken bedenlerini birbirlerine uydurma tarzlarından etkilenmiştim; yaşlı kurtlar kendi tarzlarında, gençler kendi, sıskalar, şişkolar, uzun bacaklılar, kuyruğu kesikler, sarkık kulaklılar, kırılan bacakları çarpık bir şekilde iyileşenler hep kendi tarzlarına sahiplerdi. hepsinin kendi beden yapıları ve güçleri, kendi güzellikleri vardır. ne, kim ve nasıl olduklarına göre yaşar ve oynarlar. olmadıkları şeyi olmaya çalışmazlar.
kurtların, ne kadar hasta olurlarsa olsunlar, ne kadar köşeye sıkışmış olurlarsa olsunlar, ne kadar yalnız, korkmuş ya da zayıflamış olurlarsa olsunlar devam ettiklerini görmek ilginçtir. kırık bir bacakla bile uzun adımlarla koşarlar. onları üzen ne olursa olsun gayretle bekler, atlatır, yener ve dayanırlar. her şeylerini nefes üstüne nefes almaya verirler. iyi bir yer, iyileştirici bir yer, serpilip gelişmek için bir yer bulana kadar kendilerini oradan oraya sürüklerler.
vahşi doğanın vaadi şudur: kıştan sonra her zaman ilkbahar gelir.
aç ruhlar gibi, kurtlar da acımasız, açgözlü, masum ve korunmasız hayvanları avlayarak yaşayan, öldürmek için öldüren, ne zaman "yeter" deneceğini asla bilmeyen hayvanlar olarak tasvir edilir. görebileceğiniz gibi, kurtların masallarda ve gerçek hayatta çok menfi ve aslında hiç de hak etmedikleri kötü bir ünleri vardır. gerçekteyse kurtlar fedakar toplumsal yaratıklardır. bütün sürü içgüdüsel olarak öylesine sağlıklı bir şekilde örgütlenir ki, kurtlar sadece hayatta kalmak için öldürür. bu normal örüntü, ancak tek bir kurt ya da sürü bir travma yaşadığında gevşer ya da değişir.
kurtların genel hayat kuralları şunlardır: ye, dinlen, aralarda dolaş, sadakat göster, çocukları sev, ay ışığında gevezelik et, kulaklarını ayarla, kemiklere kulak ver, seviş, sık sık ulu.
anne kurtlar yavrularına böyle öğretir: tehditkarsa ve senden büyükse kaç; daha zayıfsa bak ne istiyor; hastaysa yalnız bırak; dikenleri, zehri, sivri dişleri ya da keskin pençeleri varsa geri dön ve ters yöne git; güzel kokuyor ama metal çenelerle sarılıysa onunla birlikte yürü.
sağlıklı kurtlar ve sağlıklı kadınlar belirli ruhsal karakteristikleri paylaşırlar: keskin bir duyarlık, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesi. kurtlar ve kadınlar; doğaları, araştırıcılıkları, büyük bir dayanıklılık ve güce sahip olmaları bakımından yakın akrabadırlar. sezgileri çok güçlüdür; yavruları, eşleri ve sürüleriyle yoğun bir biçimde ilgilenirler. sürekli değişen koşullara uyum sağlamakta deneyimlidirler, tuttuklarını koparmalarının yanında çok da cesurdurlar. sağlıklı kadın tıpkı bir kurt gibidir: sağlam, kunt, diri, hayat verici, konumunun bilincinde, yaratıcı, sadık ve göçebedir.
kurtlar, ilişkilerde son derece iyidir. kurtları gözlemleyen herkes, onların birbirlerine ne kadar derin bir bağlılık duyduklarını görür. eşler, ilişkilerini çoğu zaman yaşam boyu sürdürürler. geçinemeseler de, uyuşmazlıklar olsa da, bağlılıkları sert kışlar, verimli ilkbaharlar, uzun yürüyüşler, yeni yavrular, eski avcılar, sürü dansları ve grup şarkıları boyunca devam eder. insanların ilişkilerdeki ihtiyaçları da bundan farklı değildir.insanlardan farklı olarak kurtlar; hayatın, enerjinin, gücün, besinin ve fırsatların iniş çıkışlarını şaşırtıcı bulmaz, bunları birer ceza olarak görmezler. zirveler ve vadiler oradadır ve kurtlar buralara mümkün olduğunca verimli, olabildiğince çaba harcamadan inip çıkarlar. içgüdüsel doğanın, tüm olumlu nimetlerden ve tüm olumsuz sonuçlardan geçerek yaşamlarını sürdürme ve bu arada da kendisiyle ve diğerleriyle ilişkiyi koruma gibi mucizevi bir yetenekleri vardır.
kurtlar arasında doğanın ve yazgının döngüleri incelik ve zekayla karşılanır. eşler birbirine kenetlenme ve olabildiğince uzun bir ömür sürme azmine sahiptir. ama insanların, kurtların bu son derece akılcı, korunaklı ve duyarlı tarzında yaşamaları ve sadakat göstermeleri için en çok korktukları şeyle karşılaşmaları gerekir.
kurtların koşup oynarken bedenlerini birbirlerine uydurma tarzlarından etkilenmiştim; yaşlı kurtlar kendi tarzlarında, gençler kendi, sıskalar, şişkolar, uzun bacaklılar, kuyruğu kesikler, sarkık kulaklılar, kırılan bacakları çarpık bir şekilde iyileşenler hep kendi tarzlarına sahiplerdi. hepsinin kendi beden yapıları ve güçleri, kendi güzellikleri vardır. ne, kim ve nasıl olduklarına göre yaşar ve oynarlar. olmadıkları şeyi olmaya çalışmazlar.
kurtların, ne kadar hasta olurlarsa olsunlar, ne kadar köşeye sıkışmış olurlarsa olsunlar, ne kadar yalnız, korkmuş ya da zayıflamış olurlarsa olsunlar devam ettiklerini görmek ilginçtir. kırık bir bacakla bile uzun adımlarla koşarlar. onları üzen ne olursa olsun gayretle bekler, atlatır, yener ve dayanırlar. her şeylerini nefes üstüne nefes almaya verirler. iyi bir yer, iyileştirici bir yer, serpilip gelişmek için bir yer bulana kadar kendilerini oradan oraya sürüklerler.
vahşi doğanın vaadi şudur: kıştan sonra her zaman ilkbahar gelir.
aç ruhlar gibi, kurtlar da acımasız, açgözlü, masum ve korunmasız hayvanları avlayarak yaşayan, öldürmek için öldüren, ne zaman "yeter" deneceğini asla bilmeyen hayvanlar olarak tasvir edilir. görebileceğiniz gibi, kurtların masallarda ve gerçek hayatta çok menfi ve aslında hiç de hak etmedikleri kötü bir ünleri vardır. gerçekteyse kurtlar fedakar toplumsal yaratıklardır. bütün sürü içgüdüsel olarak öylesine sağlıklı bir şekilde örgütlenir ki, kurtlar sadece hayatta kalmak için öldürür. bu normal örüntü, ancak tek bir kurt ya da sürü bir travma yaşadığında gevşer ya da değişir.
kurtların genel hayat kuralları şunlardır: ye, dinlen, aralarda dolaş, sadakat göster, çocukları sev, ay ışığında gevezelik et, kulaklarını ayarla, kemiklere kulak ver, seviş, sık sık ulu.
anne kurtlar yavrularına böyle öğretir: tehditkarsa ve senden büyükse kaç; daha zayıfsa bak ne istiyor; hastaysa yalnız bırak; dikenleri, zehri, sivri dişleri ya da keskin pençeleri varsa geri dön ve ters yöne git; güzel kokuyor ama metal çenelerle sarılıysa onunla birlikte yürü.
sağlıklı kurtlar ve sağlıklı kadınlar belirli ruhsal karakteristikleri paylaşırlar: keskin bir duyarlık, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesi. kurtlar ve kadınlar; doğaları, araştırıcılıkları, büyük bir dayanıklılık ve güce sahip olmaları bakımından yakın akrabadırlar. sezgileri çok güçlüdür; yavruları, eşleri ve sürüleriyle yoğun bir biçimde ilgilenirler. sürekli değişen koşullara uyum sağlamakta deneyimlidirler, tuttuklarını koparmalarının yanında çok da cesurdurlar. sağlıklı kadın tıpkı bir kurt gibidir: sağlam, kunt, diri, hayat verici, konumunun bilincinde, yaratıcı, sadık ve göçebedir.
6.07.2021
sevinç
paul auster
onun yüzüne tekrar bakabilmenin sevinci, ona tekrar sarılmanın sevinci, gülüşünü tekrar dinlemenin sevinci, sesini tekrar duymanın sevinci, yemek yiyişini tekrar seyretmenin sevinci, ellerine tekrar bakmanın sevinci, çıplak vücuduna tekrar bakabilmenin sevinci, çıplak vücuduna tekrar dokunmanın sevinci, çıplak vücudunu tekrar öpmenin sevinci, kaşlarını çatışını tekrar görmenin sevinci, saçlarını fırçalayışını tekrar seyretmenin sevinci, tırnaklarını boyamasını tekrar görmenin sevinci, tekrar onunla birlikte duş yapmanın sevinci, onunla tekrar kitaplardan söz etmenin sevinci, gözlerinin sulanmasını tekrar seyretmenin sevinci, yürüyüşünü tekrar izlemenin sevinci, angela'ya verip veriştirmesini tekrar dinlemenin sevinci, ona tekrar yüksek sesle kitap okumanın sevinci, geğirişini tekrar duymanın sevinci, dişlerini fırçalamasını tekrar izlemenin sevinci, onu tekrar soymanın sevinci, ağzını tekrar onun ağzının üstüne kapamanın sevinci, onun boynuna tekrar bakmanın sevinci, tekrar birlikte sokakta yürümenin sevinci, kolunu tekrar onun omzuna atmanın sevinci, memelerini tekrar emmenin sevinci, onun içine tekrar girmenin sevinci, tekrar onun koynunda uyanmanın sevinci, onunla tekrar matematikten söz etmenin sevinci, ona tekrar giysiler almanın sevinci, onu tekrar okşamanın ve tekrar okşanmanın sevinci, tekrar gelecekten bahsetmenin sevinci, bu günü tekrar onunla yaşamanın sevinci, kızın onu sevdiğini tekrar söylemesinin sevinci, kıza onu sevdiğini tekrar söylemenin sevinci, tekrar onun sert bakışlı kara gözlerinin karşısında olmanın sevinci, sonra da onunla tekrar birlikte olmanın nisana kadar, üç aydan fazla bir süre sonraya kadar gerçekleşmeyeceğini bilerek 3 ocak öğleden sonra onu port authority terminalinden otobüse binerken görmenin acısı.
onun yüzüne tekrar bakabilmenin sevinci, ona tekrar sarılmanın sevinci, gülüşünü tekrar dinlemenin sevinci, sesini tekrar duymanın sevinci, yemek yiyişini tekrar seyretmenin sevinci, ellerine tekrar bakmanın sevinci, çıplak vücuduna tekrar bakabilmenin sevinci, çıplak vücuduna tekrar dokunmanın sevinci, çıplak vücudunu tekrar öpmenin sevinci, kaşlarını çatışını tekrar görmenin sevinci, saçlarını fırçalayışını tekrar seyretmenin sevinci, tırnaklarını boyamasını tekrar görmenin sevinci, tekrar onunla birlikte duş yapmanın sevinci, onunla tekrar kitaplardan söz etmenin sevinci, gözlerinin sulanmasını tekrar seyretmenin sevinci, yürüyüşünü tekrar izlemenin sevinci, angela'ya verip veriştirmesini tekrar dinlemenin sevinci, ona tekrar yüksek sesle kitap okumanın sevinci, geğirişini tekrar duymanın sevinci, dişlerini fırçalamasını tekrar izlemenin sevinci, onu tekrar soymanın sevinci, ağzını tekrar onun ağzının üstüne kapamanın sevinci, onun boynuna tekrar bakmanın sevinci, tekrar birlikte sokakta yürümenin sevinci, kolunu tekrar onun omzuna atmanın sevinci, memelerini tekrar emmenin sevinci, onun içine tekrar girmenin sevinci, tekrar onun koynunda uyanmanın sevinci, onunla tekrar matematikten söz etmenin sevinci, ona tekrar giysiler almanın sevinci, onu tekrar okşamanın ve tekrar okşanmanın sevinci, tekrar gelecekten bahsetmenin sevinci, bu günü tekrar onunla yaşamanın sevinci, kızın onu sevdiğini tekrar söylemesinin sevinci, kıza onu sevdiğini tekrar söylemenin sevinci, tekrar onun sert bakışlı kara gözlerinin karşısında olmanın sevinci, sonra da onunla tekrar birlikte olmanın nisana kadar, üç aydan fazla bir süre sonraya kadar gerçekleşmeyeceğini bilerek 3 ocak öğleden sonra onu port authority terminalinden otobüse binerken görmenin acısı.
2.07.2021
mucize
elias canetti
sana korkunç gelen, sonradan kendini yalın hakikat olarak sergiler.
yalnızca inançsız olanın mucize beklemeye hakkı vardır.
varlığını tanıdığımız her yeni insan bizi değiştirir.
insan çok yönü, binlerce yönü bulunan bir varlıktır; en büyük şansı ve mutluluk kaynağı da budur ve insan ancak belli bir süre sanki böyle bir varlık değilmiş gibi yaşayabilir.
yaşamın en büyük çabası, kendini ölüme alıştırmamaktır.
iyiliğin maskesi yoktur ve iyilik alkışa tahammül edemez.
en büyük olan, her türlü büyüklüğü gereksiz kılacak kadar küçülmüş olandır.
her sistemin umut verici yanı, o sistemden dışlanmış olanlardır.
insanlar, en zararsız biçimde gelişigüzel konuşurlarken kendilerini nasıl da ele verdiklerini sezmezler.
saklan, yoksa hiçbir şey öğrenemezsin.
bin yıllık imparatorluklar olmuştur: platon'un, aristo'nun ve konfüçyüs'ünkiler.
her kim ki anlaşılmıştır, yanlış anlaşılmıştır. her şey sadece yanlış anlamalar doğrultusunda etkinliğini sürdürür.
artık ölünmediğinde, acaba kaç kişi yaşamı hala yaşanmaya değer bulacaktır?
sana korkunç gelen, sonradan kendini yalın hakikat olarak sergiler.yalnızca inançsız olanın mucize beklemeye hakkı vardır.
varlığını tanıdığımız her yeni insan bizi değiştirir.
insan çok yönü, binlerce yönü bulunan bir varlıktır; en büyük şansı ve mutluluk kaynağı da budur ve insan ancak belli bir süre sanki böyle bir varlık değilmiş gibi yaşayabilir.
yaşamın en büyük çabası, kendini ölüme alıştırmamaktır.
iyiliğin maskesi yoktur ve iyilik alkışa tahammül edemez.
en büyük olan, her türlü büyüklüğü gereksiz kılacak kadar küçülmüş olandır.
her sistemin umut verici yanı, o sistemden dışlanmış olanlardır.
insanlar, en zararsız biçimde gelişigüzel konuşurlarken kendilerini nasıl da ele verdiklerini sezmezler.
saklan, yoksa hiçbir şey öğrenemezsin.
bin yıllık imparatorluklar olmuştur: platon'un, aristo'nun ve konfüçyüs'ünkiler.
her kim ki anlaşılmıştır, yanlış anlaşılmıştır. her şey sadece yanlış anlamalar doğrultusunda etkinliğini sürdürür.
artık ölünmediğinde, acaba kaç kişi yaşamı hala yaşanmaya değer bulacaktır?
1.07.2021
criminal minds
iyi küçük çocuklar gün ışığı gibidir.
satanizmin ne olduğunu biliyor musun? satan, sözde kutsal kilisenin ve onun takipçilerinin ikiyüzlü ahlaki değerlerine ve dogmalarına düşmandır. eğer tanrının her gün boğazınıza bastığı bu kasabada büyümüş olsaydınız siz de düşman olurdunuz. hepsi ikiyüzlülük: onu yap, bunu yapma. aslında her şeyi berbat edenler yetişkinlerdir. yani temel olarak biz ateistiz. agresif ateistleriz.
psikopat katilleri yakalamak zor değildir; çünkü saklanmaya çalışmazlar.
aşkın gözü kördür; fakat komşularınki değil.
psikotik hastalıklarla ilgili ironik nokta, nüfusun geri kalanına göre genelde daha az şiddete meyilli olmalarıdır.
bazen yapmadığımız şeyler de yaptıklarımız kadar önemli olabilir.
genel inanışın aksine, kanıtlanmış bir satanist cinayet dosyası olmamıştır. doğrulanmış bir insan kurban etme olayı yoktur.
hepimiz bir şeylerden dolayı suçluyuz. ama günahlarımızın bedelini hep çocuklarımız öder.
"o iyi bir adamdır." bodrumda bir ceset bulana kadar herkes böyle söyler.
tarikatların genelde kendi dilleri vardır. sadece üyelerin anlayabileceği kelimeler yaratır ya da kelimelere yeni anlamlar yüklerler. bu, üyelerini diğer insanlardan izole etmenin bir yoludur. düşünceleri kontrol etmenin çok güçlü bir şeklidir. tarikatlar gözden uzak yerler ararlar. kendi toplumlarını yaratmak için üyelerini izole etmek ve onlara özgür bir ortam sağlamak isterler. birçok tarikat kira ödemeyi meşru görmez. daha önce kullanılmış ve terk edilmiş yerler bulmaya çalışırlar.
satanizmin ne olduğunu biliyor musun? satan, sözde kutsal kilisenin ve onun takipçilerinin ikiyüzlü ahlaki değerlerine ve dogmalarına düşmandır. eğer tanrının her gün boğazınıza bastığı bu kasabada büyümüş olsaydınız siz de düşman olurdunuz. hepsi ikiyüzlülük: onu yap, bunu yapma. aslında her şeyi berbat edenler yetişkinlerdir. yani temel olarak biz ateistiz. agresif ateistleriz.
psikopat katilleri yakalamak zor değildir; çünkü saklanmaya çalışmazlar.
aşkın gözü kördür; fakat komşularınki değil.
psikotik hastalıklarla ilgili ironik nokta, nüfusun geri kalanına göre genelde daha az şiddete meyilli olmalarıdır.
bazen yapmadığımız şeyler de yaptıklarımız kadar önemli olabilir.
genel inanışın aksine, kanıtlanmış bir satanist cinayet dosyası olmamıştır. doğrulanmış bir insan kurban etme olayı yoktur.
hepimiz bir şeylerden dolayı suçluyuz. ama günahlarımızın bedelini hep çocuklarımız öder.
"o iyi bir adamdır." bodrumda bir ceset bulana kadar herkes böyle söyler.
tarikatların genelde kendi dilleri vardır. sadece üyelerin anlayabileceği kelimeler yaratır ya da kelimelere yeni anlamlar yüklerler. bu, üyelerini diğer insanlardan izole etmenin bir yoludur. düşünceleri kontrol etmenin çok güçlü bir şeklidir. tarikatlar gözden uzak yerler ararlar. kendi toplumlarını yaratmak için üyelerini izole etmek ve onlara özgür bir ortam sağlamak isterler. birçok tarikat kira ödemeyi meşru görmez. daha önce kullanılmış ve terk edilmiş yerler bulmaya çalışırlar.
alan turing
richard dawkins
taliban dönemindeki afganistan'da eşcinsellik için verilen resmi ceza idamdı ve zevkli bir yöntem izlenerek, kurban canlı canlı bir duvarın altında ezilirdi.
eşcinsellik 'suçu' başlı başına mahrem bir eylemdir. birbirlerini onaylamış ve hiç kimseye zarar vermeyen yetişkinler tarafından uygulanır ve biz bir kez daha dinsel saltçılığın klasik bir özelliğiyle karşı karşıya kalırız.
gizli eşcinsellik ingiltere'de -hayret vericidir ki- 1967 yılına kadar ceza gerektiren suçlar kapsamındaydı. 1954 yılında ingiliz matematikçi alan turing, ki "bilgisayarın babası" unvanı için john von neumann ile birlikte adaydır, özel hayatında eşcinsel davranış sergilemesiyle suç işlediğine karar verildiğinde kendisini öldürmüştü. turing'in bir tank tarafından itilen bir duvarın altında canlı canlı ezilmediğini inkar edemeyiz. ona bir seçim hakkı sunulmuştu: ya hapishanede iki yıl geçirecek ya da bir dizi hormon enjeksiyonuyla -ki bunun kimyasal bir hadım etme operasyonu olduğu söylenebilir- göğüslerinin büyümesi sağlanacaktı. bu durumda, nihai ve kişisel seçimi, içine siyanür enjekte ettiği bir elmayı yemek oldu.
alman enigma kodlarının kırılmasında kilit zeka olan turing, nazilerin alt edilmesinde eisenhower ya da churchill'den, tartışmaya açık olarak daha büyük bir katkı sağlamıştır. turing ve bletchley park'taki iş arkadaşlarına şükürler olsun ki savaş alanındaki müttefik generaller, savaşın uzun periyotları boyunca alman generallerinin ayrıntılı taktiklerinden haberdar oldular ve almanlar bu planları uygulamaya koyamadan önlemler alındı.
savaşın bitmesiyle, turing'in görevi artık "top secret" olmaktan çıktı ve bu noktaya gelindiğinde turing bir ulus kahramanı olarak ağırlanıp şövalye unvanına layık görülmeliydi. bunun yerine, bu kibar, kekeç, dış merkezli deha yok edildi, hem de hiç kimseye zararı dokunmayan, gizlilikle işlediği bir 'suç' yüzünden. böylece, din eksenli ahlak tacirinin en aşikar özelliğinin diğer insanların özel hayatlarında yaptıklarına ve hatta düşündüklerine tutkuyla kafayı takmak olduğunu gördük.
taliban dönemindeki afganistan'da eşcinsellik için verilen resmi ceza idamdı ve zevkli bir yöntem izlenerek, kurban canlı canlı bir duvarın altında ezilirdi.eşcinsellik 'suçu' başlı başına mahrem bir eylemdir. birbirlerini onaylamış ve hiç kimseye zarar vermeyen yetişkinler tarafından uygulanır ve biz bir kez daha dinsel saltçılığın klasik bir özelliğiyle karşı karşıya kalırız.
gizli eşcinsellik ingiltere'de -hayret vericidir ki- 1967 yılına kadar ceza gerektiren suçlar kapsamındaydı. 1954 yılında ingiliz matematikçi alan turing, ki "bilgisayarın babası" unvanı için john von neumann ile birlikte adaydır, özel hayatında eşcinsel davranış sergilemesiyle suç işlediğine karar verildiğinde kendisini öldürmüştü. turing'in bir tank tarafından itilen bir duvarın altında canlı canlı ezilmediğini inkar edemeyiz. ona bir seçim hakkı sunulmuştu: ya hapishanede iki yıl geçirecek ya da bir dizi hormon enjeksiyonuyla -ki bunun kimyasal bir hadım etme operasyonu olduğu söylenebilir- göğüslerinin büyümesi sağlanacaktı. bu durumda, nihai ve kişisel seçimi, içine siyanür enjekte ettiği bir elmayı yemek oldu.
alman enigma kodlarının kırılmasında kilit zeka olan turing, nazilerin alt edilmesinde eisenhower ya da churchill'den, tartışmaya açık olarak daha büyük bir katkı sağlamıştır. turing ve bletchley park'taki iş arkadaşlarına şükürler olsun ki savaş alanındaki müttefik generaller, savaşın uzun periyotları boyunca alman generallerinin ayrıntılı taktiklerinden haberdar oldular ve almanlar bu planları uygulamaya koyamadan önlemler alındı.
savaşın bitmesiyle, turing'in görevi artık "top secret" olmaktan çıktı ve bu noktaya gelindiğinde turing bir ulus kahramanı olarak ağırlanıp şövalye unvanına layık görülmeliydi. bunun yerine, bu kibar, kekeç, dış merkezli deha yok edildi, hem de hiç kimseye zararı dokunmayan, gizlilikle işlediği bir 'suç' yüzünden. böylece, din eksenli ahlak tacirinin en aşikar özelliğinin diğer insanların özel hayatlarında yaptıklarına ve hatta düşündüklerine tutkuyla kafayı takmak olduğunu gördük.
ölümsüz doğruluklar
friedrich engels
en küçük bir kuşkunun bize delilik gibi görünebileceği denli sağlam doğruluklar yok mudur? iki kere ikinin dört etmesi, bir üçgenin açısının iki dik açıya eşit olması, paris'in fransa'da bulunması, yiyecek bir şey bulamayan adamın ölmesi vb. gibi? yani ölümsüz doğruluklar, son çözümlemede kesin doğruluklar yok mudur? vardır elbette.
bütün bilgi alanını, eski ünlü yönteme göre, üç büyük kesime bölebiliriz. birincisi cansız doğa ile uğraşan ve matematik olarak işlenmeye az çok elverişli bütün bilimleri kapsar: matematik, astronomi, mekanik, fizik, kimya. eğer biri çok yalın nesnelere büyük sözcükler uygulamaktan zevk alırsa, bu bilimlerin kimi sonuçları ölümsüz doğruluklardır, son çözümlemede kesin doğruluklardır denilebilir; ayrıca bu nedenle de bu bilimlere kesin bilimler adı verilmiştir. ama bütün sonuçlar için bu, doğru olmaktan uzaktır. çoğu kez o denli ağırbaşlı olan matematik, işin içine değişken büyüklükleri sokarak ve bunların değişkenliklerini sonsuz derecede küçük ve sonsuz derecede büyüğe kadar götürerek, günah işledi; bilgi ağacının kendisine en büyük sonuçların; ama bununla birlikte yanlışlıkların da yolunu açan meyvesini yedi.
matematik olan her şeyin içinde bulunduğu mutlak geçerliliğin, söz götürmez tanıtlamanın erden (bakir) durumu, elveda; bilimsel tartışmalar çağı açıldı ve bugün, insanlardan çoğunun ne yaptıklarını anladıkları için değil ama arı inanla, şimdiye değin sonuçlar hep doğru çıktığı için, diferansiyel ya da integral hesaptan yararlandıkları bir noktada bulunuyoruz. astronomi ve mekanikte durum daha da kötüdür ve fizik ile kimyada, bir arı sürüsü ortasındaymış gibi varsayımlar ortasında bulunulur. ayrıca başka türlü de olamazdı.
fizikte moleküllerin hareketi, kimyada atomlardan hareket ederek moleküllerin oluşmaları ile uğraşıyoruz ve eğer ışıklı dalgaların titreşim girişimi bir masal değilse, bu ilginç şeyleri kendi gözlerimizle görme umudu hiç yok demektir. son çözümlemede kesin doğruluklar, zamanla bu alanda görülmedik bir biçimde seyrekleşir. doğası gereği, özsel olarak ne bizim, ne de herhangi bir insanın tanık olarak bulunduğu süreçlerle uğraşan bir bilim olan jeolojide daha da kötü durumdayız. bu nedenle, son çözümlemede kesin doğruluklar hasadı burada çok büyük bir çaba olmaksızın yürümez ve üstelik son derece önemsiz kalır.
bilimlerin ikinci sınıfı, canlı organizmaların irdelenmesini içine alan sınıftır. bu alanda karşılıklı ilişkiler ve nedenselliklerin öylesine bir çeşitliliği gelişir ki yalnızca çözülmüş her sorun, ortaya sayılmaz bir miktarda yeni sorunlar çıkarmakla kalmaz; ama her tekil sorun da ancak çoğu kez yüzyıllar isteyen bir dizi araştırmalar aracılığıyla ve çoğu zaman parça parça çözülebilir; aynı zamanda tümlükleri sistematik olarak tasarlama gereksinmesi, son çözümlemedeki kesin doğrulukları her an çok zengin bir varsayımlar çiçeklenmesi ile kaplanmaya zorlamaktan geri kalmaz.
memelilerde kan dolaşımı denli yalın bir şeyi doğrulukla saptamak için, galenos'tan malpighi'ye değin ne uzun bir aracı sahanlıklar dizisi zorunlu oldu! kan yuvarlarının kökeni üzerine ne denli az şey biliyoruz ve bugün bile, örneğin bir hastalığın belirtileri ile nedenleri arasında ussal bir ilişki kurmak için, ne denli çok aracı halkadan yoksun bulunuyoruz! üstelik sık sık, bizi biyoloji alanında o zamana değin yürürlükte olan tüm son çözümlemedeki kesin doğrulukları tam bir gözden geçirmeye ve bunlardan birçoğundan vazgeçmeye zorlayan, hücrenin bulunması gibi bulgular ortaya çıkıyor. öyleyse bu alanda ortaya gerçekten gerçek ve değişmez doğruluklar koymak isteyen biri, bütün insanlar ölümlüdür, bütün dişi memeli hayvanların süt bezleri vardır vb. gibi yavanlıklarla yetinmek zorunda kalacaktır; kafada merkezleşmiş sinirsel etkinlik sindirim için zorunlu olduğuna göre o, gelişmiş hayvanlar yediklerini kafaları ile değil, mide ve bağırsakları ile sindirirler bile diyemeyecektir.
ama ölümsüz doğruluklar için işler, bilimlerin üçüncü grubunda, yani insanların yaşama koşullarını, toplumsal ilişkileri, hukuk ve devlet biçimlerini, felsefeden, dinden, sanattan vb. oluşan ideal üst yapıları ile birlikte, tarihsel ardışıklıkları ve o günkü sonuçları içinde inceleyen tarihsel bilimlerde daha da kötü gider. organik doğada, hiç olmazsa doğrudan doğruya gözlemleyebildiğimiz ölçüde, çok geniş sınırlar içinde oldukça düzenli bir biçimde yinelenen bir süreçler dizisi ile uğraşıyoruz. aristoteles'ten bu yana organizma türleri kabaca aynı kalmıştır. buna karşılık, toplum tarihinde insanlığın ilkel durumunu, taş devri denilen şeyi aştığımız andan başlayarak, durumların yinelenmesi kural değil, ayrıklamadır ve bu türlü yinelenmelerin kendini gösterdiği yerde de bu yinelemeler hiçbir zaman aynı koşullar içinde ortaya çıkmazlar. bütün uygar halklarda toprağın ilkel kolektif mülkiyetine ve bunun ortadan kalkma biçimine rastlanması gibi. bu nedenle, insanlık tarihi alanında sağlam bilgimiz, biyoloji alanında olduğundan çok daha geridedir.
dahası var: bir dönemin toplumsal ve siyasal varlık biçimlerinin iç bağlantısı bir kez kazara öğrenilecek olsa, bu iş hiç şaşmadan, bu biçimler ömürlerinin yarısını çoktan doldurmuş, sonlarına doğru gitmekte oldukları zaman olur. demek ki ancak belirli zamanda ve belirli halklar için var olan ve özü gereği geçici bir nitelik taşıyan bazı toplum ve devlet biçimlerinin bağlantı ve sonuçlarını kavramakla yetinmesi sonucu, bu alandaki bilgi özsel olarak görelidir. öyleyse bu alanda son çözümlemede kesin doğruluklar, mutlak olarak değişmez katışıksız doğruluklar avına çıkan biri, örneğin insanların genellikle çalışmadan yaşayamayacakları, şimdiye değin çoğu kez egemenler ve egemenlik altında olanlar olarak bölünmüş oldukları, napolyon'un 5 mayıs 1821'de öldüğü gibi en kötü cinsten yavanlıklar ve beylik düşünceler dışında, çok az avla dönecektir.
ne var ki ölümsüz denilen doğruluklara, son çözümlemede kesin doğruluklara vb., çoğu kez tam da bu alanda rastlamamız ilginçtir. iki kere iki dört eder, kuşların gagası vardır ve aynı türden başka olgular ancak, genel olarak ölümsüz doğrulukların varlığından, insanlık tarihi alanında da matematik kavrayış ya da uygulamalarınınkine benzer bir geçerlilik ve bir diğer savında bulunacak ölümsüz doğruluklar, ölümsüz bir ahlak, ölümsüz bir adalet vb. bulunduğu sonucunu çıkarma niyetini besleyen biri tarafından ölümsüz doğruluklar olarak ilan edileceklerdir. ondan sonra aynı insanseverin, bize ilk fırsatta, ölümsüz doğruluklar üretimindeki bütün öncellerinin az çok eşek ve şarlatan olduklarını, hepsinin yanılgı içine düştüğünü, hepsinin yanıldığını açıklayacağına tam bir güven besleyebiliriz; ama onların yanılgısı ve onların yanılabilirliğinin varoluşu doğaldır ve kendisinde doğruluk ve doğrunun varlığını kanıtlar; kendisi, daha yeni doğmuş bulunan bu yalvaç, son çözümlemedeki kesin doğruluğu, ölümsüz ahlakı, ölümsüz adaleti hazırlop bir biçimde cepte taşır. bu, şimdiye değin o denli çok yinelenmiş bir durumdur ki kendilerinin böyle olduğuna inanacak kadar bön adamların hala var olmasına yalnızca şaşılır.
bununla birlikte burada da, başkaları herhangi bir adamın son çözümlemede kesin doğruluğu sağlayacak durumda olduğunu yadsıdıkları zaman, her zamanki gibi ultra-moral bir öfkeye kapılmaya hazır o yalvaçlardan birini görmüyor muyuz? böyle bir yadsıma, hatta yalın bir kuşku, güçsüzlüktür, içinden çıkılmaz karışıklıktır, hiçliktir, ahlak bozucu kuşkuculuktur, yalın nihilizmden daha kötü bir şeydir, anlaşılmaz karışıklık ve aynı türden başka sevimliliklerdir. bütün yalvaçlarda olduğu gibi, bilimsel ve eleştirel bir açıdan incelenmez ve yargılanmaz ama düpedüz ahlak yıldırımları yağdırılır.
yukarda insan düşüncesinin yasalarını irdeleyen bilimleri: mantık ve diyalektiği de sayabilirdik. ama ölümsüz doğruluklar için gelecek, burada daha iyi değil. asıl diyalektik, der bay dühring, arı bir saçmalıktır ve mantık üzerine yazılmış ya da yazılacak birçok kitap, o alanda da son çözümlemede kesin doğrulukların çoğunun sandığından çok daha seyrek olduğunu yeterince tanıtlar.
en küçük bir kuşkunun bize delilik gibi görünebileceği denli sağlam doğruluklar yok mudur? iki kere ikinin dört etmesi, bir üçgenin açısının iki dik açıya eşit olması, paris'in fransa'da bulunması, yiyecek bir şey bulamayan adamın ölmesi vb. gibi? yani ölümsüz doğruluklar, son çözümlemede kesin doğruluklar yok mudur? vardır elbette.bütün bilgi alanını, eski ünlü yönteme göre, üç büyük kesime bölebiliriz. birincisi cansız doğa ile uğraşan ve matematik olarak işlenmeye az çok elverişli bütün bilimleri kapsar: matematik, astronomi, mekanik, fizik, kimya. eğer biri çok yalın nesnelere büyük sözcükler uygulamaktan zevk alırsa, bu bilimlerin kimi sonuçları ölümsüz doğruluklardır, son çözümlemede kesin doğruluklardır denilebilir; ayrıca bu nedenle de bu bilimlere kesin bilimler adı verilmiştir. ama bütün sonuçlar için bu, doğru olmaktan uzaktır. çoğu kez o denli ağırbaşlı olan matematik, işin içine değişken büyüklükleri sokarak ve bunların değişkenliklerini sonsuz derecede küçük ve sonsuz derecede büyüğe kadar götürerek, günah işledi; bilgi ağacının kendisine en büyük sonuçların; ama bununla birlikte yanlışlıkların da yolunu açan meyvesini yedi.
matematik olan her şeyin içinde bulunduğu mutlak geçerliliğin, söz götürmez tanıtlamanın erden (bakir) durumu, elveda; bilimsel tartışmalar çağı açıldı ve bugün, insanlardan çoğunun ne yaptıklarını anladıkları için değil ama arı inanla, şimdiye değin sonuçlar hep doğru çıktığı için, diferansiyel ya da integral hesaptan yararlandıkları bir noktada bulunuyoruz. astronomi ve mekanikte durum daha da kötüdür ve fizik ile kimyada, bir arı sürüsü ortasındaymış gibi varsayımlar ortasında bulunulur. ayrıca başka türlü de olamazdı.
fizikte moleküllerin hareketi, kimyada atomlardan hareket ederek moleküllerin oluşmaları ile uğraşıyoruz ve eğer ışıklı dalgaların titreşim girişimi bir masal değilse, bu ilginç şeyleri kendi gözlerimizle görme umudu hiç yok demektir. son çözümlemede kesin doğruluklar, zamanla bu alanda görülmedik bir biçimde seyrekleşir. doğası gereği, özsel olarak ne bizim, ne de herhangi bir insanın tanık olarak bulunduğu süreçlerle uğraşan bir bilim olan jeolojide daha da kötü durumdayız. bu nedenle, son çözümlemede kesin doğruluklar hasadı burada çok büyük bir çaba olmaksızın yürümez ve üstelik son derece önemsiz kalır.
bilimlerin ikinci sınıfı, canlı organizmaların irdelenmesini içine alan sınıftır. bu alanda karşılıklı ilişkiler ve nedenselliklerin öylesine bir çeşitliliği gelişir ki yalnızca çözülmüş her sorun, ortaya sayılmaz bir miktarda yeni sorunlar çıkarmakla kalmaz; ama her tekil sorun da ancak çoğu kez yüzyıllar isteyen bir dizi araştırmalar aracılığıyla ve çoğu zaman parça parça çözülebilir; aynı zamanda tümlükleri sistematik olarak tasarlama gereksinmesi, son çözümlemedeki kesin doğrulukları her an çok zengin bir varsayımlar çiçeklenmesi ile kaplanmaya zorlamaktan geri kalmaz.
memelilerde kan dolaşımı denli yalın bir şeyi doğrulukla saptamak için, galenos'tan malpighi'ye değin ne uzun bir aracı sahanlıklar dizisi zorunlu oldu! kan yuvarlarının kökeni üzerine ne denli az şey biliyoruz ve bugün bile, örneğin bir hastalığın belirtileri ile nedenleri arasında ussal bir ilişki kurmak için, ne denli çok aracı halkadan yoksun bulunuyoruz! üstelik sık sık, bizi biyoloji alanında o zamana değin yürürlükte olan tüm son çözümlemedeki kesin doğrulukları tam bir gözden geçirmeye ve bunlardan birçoğundan vazgeçmeye zorlayan, hücrenin bulunması gibi bulgular ortaya çıkıyor. öyleyse bu alanda ortaya gerçekten gerçek ve değişmez doğruluklar koymak isteyen biri, bütün insanlar ölümlüdür, bütün dişi memeli hayvanların süt bezleri vardır vb. gibi yavanlıklarla yetinmek zorunda kalacaktır; kafada merkezleşmiş sinirsel etkinlik sindirim için zorunlu olduğuna göre o, gelişmiş hayvanlar yediklerini kafaları ile değil, mide ve bağırsakları ile sindirirler bile diyemeyecektir.
ama ölümsüz doğruluklar için işler, bilimlerin üçüncü grubunda, yani insanların yaşama koşullarını, toplumsal ilişkileri, hukuk ve devlet biçimlerini, felsefeden, dinden, sanattan vb. oluşan ideal üst yapıları ile birlikte, tarihsel ardışıklıkları ve o günkü sonuçları içinde inceleyen tarihsel bilimlerde daha da kötü gider. organik doğada, hiç olmazsa doğrudan doğruya gözlemleyebildiğimiz ölçüde, çok geniş sınırlar içinde oldukça düzenli bir biçimde yinelenen bir süreçler dizisi ile uğraşıyoruz. aristoteles'ten bu yana organizma türleri kabaca aynı kalmıştır. buna karşılık, toplum tarihinde insanlığın ilkel durumunu, taş devri denilen şeyi aştığımız andan başlayarak, durumların yinelenmesi kural değil, ayrıklamadır ve bu türlü yinelenmelerin kendini gösterdiği yerde de bu yinelemeler hiçbir zaman aynı koşullar içinde ortaya çıkmazlar. bütün uygar halklarda toprağın ilkel kolektif mülkiyetine ve bunun ortadan kalkma biçimine rastlanması gibi. bu nedenle, insanlık tarihi alanında sağlam bilgimiz, biyoloji alanında olduğundan çok daha geridedir.
dahası var: bir dönemin toplumsal ve siyasal varlık biçimlerinin iç bağlantısı bir kez kazara öğrenilecek olsa, bu iş hiç şaşmadan, bu biçimler ömürlerinin yarısını çoktan doldurmuş, sonlarına doğru gitmekte oldukları zaman olur. demek ki ancak belirli zamanda ve belirli halklar için var olan ve özü gereği geçici bir nitelik taşıyan bazı toplum ve devlet biçimlerinin bağlantı ve sonuçlarını kavramakla yetinmesi sonucu, bu alandaki bilgi özsel olarak görelidir. öyleyse bu alanda son çözümlemede kesin doğruluklar, mutlak olarak değişmez katışıksız doğruluklar avına çıkan biri, örneğin insanların genellikle çalışmadan yaşayamayacakları, şimdiye değin çoğu kez egemenler ve egemenlik altında olanlar olarak bölünmüş oldukları, napolyon'un 5 mayıs 1821'de öldüğü gibi en kötü cinsten yavanlıklar ve beylik düşünceler dışında, çok az avla dönecektir.
ne var ki ölümsüz denilen doğruluklara, son çözümlemede kesin doğruluklara vb., çoğu kez tam da bu alanda rastlamamız ilginçtir. iki kere iki dört eder, kuşların gagası vardır ve aynı türden başka olgular ancak, genel olarak ölümsüz doğrulukların varlığından, insanlık tarihi alanında da matematik kavrayış ya da uygulamalarınınkine benzer bir geçerlilik ve bir diğer savında bulunacak ölümsüz doğruluklar, ölümsüz bir ahlak, ölümsüz bir adalet vb. bulunduğu sonucunu çıkarma niyetini besleyen biri tarafından ölümsüz doğruluklar olarak ilan edileceklerdir. ondan sonra aynı insanseverin, bize ilk fırsatta, ölümsüz doğruluklar üretimindeki bütün öncellerinin az çok eşek ve şarlatan olduklarını, hepsinin yanılgı içine düştüğünü, hepsinin yanıldığını açıklayacağına tam bir güven besleyebiliriz; ama onların yanılgısı ve onların yanılabilirliğinin varoluşu doğaldır ve kendisinde doğruluk ve doğrunun varlığını kanıtlar; kendisi, daha yeni doğmuş bulunan bu yalvaç, son çözümlemedeki kesin doğruluğu, ölümsüz ahlakı, ölümsüz adaleti hazırlop bir biçimde cepte taşır. bu, şimdiye değin o denli çok yinelenmiş bir durumdur ki kendilerinin böyle olduğuna inanacak kadar bön adamların hala var olmasına yalnızca şaşılır.
bununla birlikte burada da, başkaları herhangi bir adamın son çözümlemede kesin doğruluğu sağlayacak durumda olduğunu yadsıdıkları zaman, her zamanki gibi ultra-moral bir öfkeye kapılmaya hazır o yalvaçlardan birini görmüyor muyuz? böyle bir yadsıma, hatta yalın bir kuşku, güçsüzlüktür, içinden çıkılmaz karışıklıktır, hiçliktir, ahlak bozucu kuşkuculuktur, yalın nihilizmden daha kötü bir şeydir, anlaşılmaz karışıklık ve aynı türden başka sevimliliklerdir. bütün yalvaçlarda olduğu gibi, bilimsel ve eleştirel bir açıdan incelenmez ve yargılanmaz ama düpedüz ahlak yıldırımları yağdırılır.
yukarda insan düşüncesinin yasalarını irdeleyen bilimleri: mantık ve diyalektiği de sayabilirdik. ama ölümsüz doğruluklar için gelecek, burada daha iyi değil. asıl diyalektik, der bay dühring, arı bir saçmalıktır ve mantık üzerine yazılmış ya da yazılacak birçok kitap, o alanda da son çözümlemede kesin doğrulukların çoğunun sandığından çok daha seyrek olduğunu yeterince tanıtlar.
düğün ve cenaze
jodi picoult
istediğiniz şeyi elde ederken dikkatli olun; sonunda sizi hayal kırıklığına uğratabilir.
hayatta da pentatonik gam olduğunu hayal edin; hangi adımı atarsanız atın yanlış notaya vuramayacağınızı düşünün.
önemli olan ulaşılmak istenen yer değil, yolculuğun kendisidir.
yüksek sesle söylemediğin zaman insanlar, boş bıraktığın sessizliği kendi aptal varsayımlarıyla doldurur.
bir insanın sizin için doğru olduğunu, söylemek zorunda olmadıkları söylediklerinden daha da önemli olduğu zaman anlıyorsunuz.
bütün sevdiklerin hayatında iki kez bir araya gelir: düğününde ve cenaze töreninde.
birilerinin kimi sevmen ya da sevmemen gerektiğini sana söylemesine izin verme.
kanunları yapanlar eşcinsellere ve lezbiyenlere medeni haklar tanırlarsa eyaletteki herkesin bunları isteyeceğinden korkuyor.
eşcinsel evliliğe izin verecek bir anayasa değişikliğini protesto etmek için bu kadar uğraşan eylemcileri uyarıyorum: hiçbir şey değişmiyor.
bir insanın hayatının son noktasında uçurum vardır; çoğumuz onun kenarında durup aşağıya bakarız, hayata tutunmaya çalışırız. işte bu nedenle, birisi kendini koyuvermeyi seçtiğinde bu karar dramatik bir şekilde belirginleşir. beden neredeyse şeffaflaşır. gözler geride kalanların göremeyeceği yerlere bakar.
istediğiniz şeyi elde ederken dikkatli olun; sonunda sizi hayal kırıklığına uğratabilir.hayatta da pentatonik gam olduğunu hayal edin; hangi adımı atarsanız atın yanlış notaya vuramayacağınızı düşünün.
önemli olan ulaşılmak istenen yer değil, yolculuğun kendisidir.
yüksek sesle söylemediğin zaman insanlar, boş bıraktığın sessizliği kendi aptal varsayımlarıyla doldurur.
bir insanın sizin için doğru olduğunu, söylemek zorunda olmadıkları söylediklerinden daha da önemli olduğu zaman anlıyorsunuz.
bütün sevdiklerin hayatında iki kez bir araya gelir: düğününde ve cenaze töreninde.
birilerinin kimi sevmen ya da sevmemen gerektiğini sana söylemesine izin verme.
kanunları yapanlar eşcinsellere ve lezbiyenlere medeni haklar tanırlarsa eyaletteki herkesin bunları isteyeceğinden korkuyor.
eşcinsel evliliğe izin verecek bir anayasa değişikliğini protesto etmek için bu kadar uğraşan eylemcileri uyarıyorum: hiçbir şey değişmiyor.
bir insanın hayatının son noktasında uçurum vardır; çoğumuz onun kenarında durup aşağıya bakarız, hayata tutunmaya çalışırız. işte bu nedenle, birisi kendini koyuvermeyi seçtiğinde bu karar dramatik bir şekilde belirginleşir. beden neredeyse şeffaflaşır. gözler geride kalanların göremeyeceği yerlere bakar.
darbe
sevan nişanyan
boy ve kilo açısından türkiye'ye benzeyen orta karar ülkelerde 1945'ten bu yana kırk civarında askeri rejim gelip geçmiş. gelişleri ilginç de, daha ilginç olanı gidişleri. sonuçta hepsi gitmiş; ama üç yıl, ama on yıl sonra. üstelik hemen hepsi gidici olduğunu baştan ilan etmiş. "milli birlik ve beraberliğin tehlikeye düştüğü" ya da "vatan hainlerinin yurdu ele geçirmek üzere olduğu şu elim günlerde" idareyi ele almalarının şart olduğunu ileri sürmüşler; ancak kalıcı olmadıklarını, işlerini gördükten sonra çekileceklerini daha baştan deklare etme gereğini duymuşlar. belki yalan konuşmuşlar, olabilir. ama geçici olduğunu baştan ilan eden başka rejim türü var mı? demokratik bir hükümetin yahut lenin'in veya kraliçe victoria'nın "merak etme yakında gideriz." diyerek iktidara geldiğini düşünemiyoruz.
daha da enteresanı şu: bunlar iktidardan gittikten sonraki ilk seçimde, bilemedin ikinci seçimde, askeri rejime karşı en açık ve şiddetli söylemi tutturan siyasi parti hangisiyse o parti seçimi kazanmış. şaşırtıcı ama gerçek, kırk örneğin kırkında da durum bu. bizdekiler malum. 1960'ta demokrat parti devriliyor, ertesi sene demokrat parti'nin mirasçısı olan iki parti, demokratların son seçimde kazandığı oydan daha büyük bir çoğunlukla seçimin galibi. 1971'de darbe geliyor. ap boyun eğiyor, chp boyun eğiyor, sadece chp içinde genç ecevit, "bu darbe bana karşı yapılmıştır." deyip başkaldırıyor. 1974'te ecevit "halk kahramanı" sıfatıyla iktidarda. 1980 darbesinden sonra iki partili rejim tasarlıyorlar. üçüncü parti, anap, zorla araya giriyor. evren paşa'nın "bunlara oy vermeyin sayın vatandaşlarım." diye çıkıp hot zot konuşmasına rağmen ezici farkla ilk seçimi alıyor.
diğer ülkelerde durum aynı. yunanistan'da 1967'de andreas papandreu'nun önlenemez yükselişini sebep gösterip darbe yapıyorlar. uzun vadeli tek faydası, papandreu'nun önlenemez yükselişine zemin hazırlamak oluyor. arjantin'de juan peron ile partisini iktidardan uzaklaştırmak için üç darbe yapıyorlar. bıraksalar kendiliğinden ölecek olan peronist partiyi her seferinde yeniden diriltmekten başka bir sonuç alamıyorlar.
peru da çarpıcı. her şeyiyle süleyman demirel'in ikiz kardeşi olan başkan belaunde'nin kadidi çıkmış hükümetini 1968'de alaşağı ediyorlar. yerine latin amerika tarihinin en radikal sosyalist rejimlerinden biri geliyor. 12 yıl boyunca memleket bin bir maceradan geçiyor, köprülerin altından amazonlar akıyor. 1980'deki ilk serbest seçimde belaunde ve partisi ap, darbeden önceki oy oranının aynısıyla gene iktidarda.
ekvador'da askerler kurt politikacı velasco ibarra'yı kırk yılda, şaka değil, altı kez deviriyor; adam yedi kere seçim kazanıp geri geliyor. 1972-79'daki son cuntaya karşı, ülkenin ezeli rakip iki siyasi partisinin yenilikçi kanatlarından iki genç adam başkaldırıp insan hakları ve antimilitarizm bazında muhteşem bir ortak platform oluşturuyorlar. 79'da ezici farkla başa geliyorlar. o ikisinden biri olan osvaldo hurtado'nun kitabını okumuş, "keşke bizde de olsa böyle biri" diye hayıflanmıştım.
kolombiya'daki rojas pinilla rejimi böyle, uruguay'da 1968-1980 askeri rejimi böyle, brezilya'da böyle. ispanyol solunun 1936'da toplam oyu %52. kırk yıllık franco diktatörlüğü boyunca yasaklanıp sürüm sürüm süründürüldükten sonra 1979'daki ilk normal seçimdeki oyları da neredeyse virgülüne kadar aynı.
özetle askeri rejimlerin normalizasyon sürecini başarıyla tamamlama skoru sıfır. her girdikleri seçimden dayak yiyip çıkmışlar.
boy ve kilo açısından türkiye'ye benzeyen orta karar ülkelerde 1945'ten bu yana kırk civarında askeri rejim gelip geçmiş. gelişleri ilginç de, daha ilginç olanı gidişleri. sonuçta hepsi gitmiş; ama üç yıl, ama on yıl sonra. üstelik hemen hepsi gidici olduğunu baştan ilan etmiş. "milli birlik ve beraberliğin tehlikeye düştüğü" ya da "vatan hainlerinin yurdu ele geçirmek üzere olduğu şu elim günlerde" idareyi ele almalarının şart olduğunu ileri sürmüşler; ancak kalıcı olmadıklarını, işlerini gördükten sonra çekileceklerini daha baştan deklare etme gereğini duymuşlar. belki yalan konuşmuşlar, olabilir. ama geçici olduğunu baştan ilan eden başka rejim türü var mı? demokratik bir hükümetin yahut lenin'in veya kraliçe victoria'nın "merak etme yakında gideriz." diyerek iktidara geldiğini düşünemiyoruz.daha da enteresanı şu: bunlar iktidardan gittikten sonraki ilk seçimde, bilemedin ikinci seçimde, askeri rejime karşı en açık ve şiddetli söylemi tutturan siyasi parti hangisiyse o parti seçimi kazanmış. şaşırtıcı ama gerçek, kırk örneğin kırkında da durum bu. bizdekiler malum. 1960'ta demokrat parti devriliyor, ertesi sene demokrat parti'nin mirasçısı olan iki parti, demokratların son seçimde kazandığı oydan daha büyük bir çoğunlukla seçimin galibi. 1971'de darbe geliyor. ap boyun eğiyor, chp boyun eğiyor, sadece chp içinde genç ecevit, "bu darbe bana karşı yapılmıştır." deyip başkaldırıyor. 1974'te ecevit "halk kahramanı" sıfatıyla iktidarda. 1980 darbesinden sonra iki partili rejim tasarlıyorlar. üçüncü parti, anap, zorla araya giriyor. evren paşa'nın "bunlara oy vermeyin sayın vatandaşlarım." diye çıkıp hot zot konuşmasına rağmen ezici farkla ilk seçimi alıyor.
diğer ülkelerde durum aynı. yunanistan'da 1967'de andreas papandreu'nun önlenemez yükselişini sebep gösterip darbe yapıyorlar. uzun vadeli tek faydası, papandreu'nun önlenemez yükselişine zemin hazırlamak oluyor. arjantin'de juan peron ile partisini iktidardan uzaklaştırmak için üç darbe yapıyorlar. bıraksalar kendiliğinden ölecek olan peronist partiyi her seferinde yeniden diriltmekten başka bir sonuç alamıyorlar.
peru da çarpıcı. her şeyiyle süleyman demirel'in ikiz kardeşi olan başkan belaunde'nin kadidi çıkmış hükümetini 1968'de alaşağı ediyorlar. yerine latin amerika tarihinin en radikal sosyalist rejimlerinden biri geliyor. 12 yıl boyunca memleket bin bir maceradan geçiyor, köprülerin altından amazonlar akıyor. 1980'deki ilk serbest seçimde belaunde ve partisi ap, darbeden önceki oy oranının aynısıyla gene iktidarda.
ekvador'da askerler kurt politikacı velasco ibarra'yı kırk yılda, şaka değil, altı kez deviriyor; adam yedi kere seçim kazanıp geri geliyor. 1972-79'daki son cuntaya karşı, ülkenin ezeli rakip iki siyasi partisinin yenilikçi kanatlarından iki genç adam başkaldırıp insan hakları ve antimilitarizm bazında muhteşem bir ortak platform oluşturuyorlar. 79'da ezici farkla başa geliyorlar. o ikisinden biri olan osvaldo hurtado'nun kitabını okumuş, "keşke bizde de olsa böyle biri" diye hayıflanmıştım.
kolombiya'daki rojas pinilla rejimi böyle, uruguay'da 1968-1980 askeri rejimi böyle, brezilya'da böyle. ispanyol solunun 1936'da toplam oyu %52. kırk yıllık franco diktatörlüğü boyunca yasaklanıp sürüm sürüm süründürüldükten sonra 1979'daki ilk normal seçimdeki oyları da neredeyse virgülüne kadar aynı.
özetle askeri rejimlerin normalizasyon sürecini başarıyla tamamlama skoru sıfır. her girdikleri seçimden dayak yiyip çıkmışlar.
zaman
ece temelkuran
kadında zaman geçmez. sakın günün birinde iyileşmek için zamana güvenme.
savaşın en şefkatli yanı budur. kendini kapıp koyvermek isteyenlere kucağını açar. uyku gibi yumuşak, kan kadar ılık bir gürültü kucağı savaş. eriyip gitmek isteyenlerden hesap sormayan boz bulanık bir toz yatağı.
tanrı'ya değil ama çocuklara inanıyorum.
savaş, korkak bir erkeğin en iyi saklanacağı sistir.
bizim buralarda kadınlar birinin karısı, birinin kızı değilse öyle politika molitika yapamazlar.
biri olmamanın konforu insanı çok çabuk soysuzlaştırır.
yara, en canlı yeridir gövdenin. hareket oradadır. can, tam yaradadır. biz, yani kimilerimiz, kan gibiyiz. yaranın olduğu yere doğru akıyoruz. başka türlü akmayı bilmiyoruz. bizim için hayat orada. dünyanın canı neresinden yanıyorsa başkent orası.
dayanamayanlar, zarif ruhlar gittiğine göre geride kalanlar, bizler yani, kaba ruhlar mıyız acaba? belki de biz türümüzün en kötü örnekleriyiz. yani en zarif olanlar evrim sürecinde yok olup gittiyse, belki de biz, şimdi yaşamakta olanlar, türümüzün en vahşi, en kaba temsilcileriyiz. ama biz, kaba vahşiler, bir şeyi biliyoruz: o gidenler, kalanlardan daha çok acı çekecekler. çünkü yarım kalmış bir hikayeden daha çok kanayan hiçbir şey yoktur.
kadında zaman geçmez. sakın günün birinde iyileşmek için zamana güvenme.savaşın en şefkatli yanı budur. kendini kapıp koyvermek isteyenlere kucağını açar. uyku gibi yumuşak, kan kadar ılık bir gürültü kucağı savaş. eriyip gitmek isteyenlerden hesap sormayan boz bulanık bir toz yatağı.
tanrı'ya değil ama çocuklara inanıyorum.
savaş, korkak bir erkeğin en iyi saklanacağı sistir.
bizim buralarda kadınlar birinin karısı, birinin kızı değilse öyle politika molitika yapamazlar.
biri olmamanın konforu insanı çok çabuk soysuzlaştırır.
yara, en canlı yeridir gövdenin. hareket oradadır. can, tam yaradadır. biz, yani kimilerimiz, kan gibiyiz. yaranın olduğu yere doğru akıyoruz. başka türlü akmayı bilmiyoruz. bizim için hayat orada. dünyanın canı neresinden yanıyorsa başkent orası.
dayanamayanlar, zarif ruhlar gittiğine göre geride kalanlar, bizler yani, kaba ruhlar mıyız acaba? belki de biz türümüzün en kötü örnekleriyiz. yani en zarif olanlar evrim sürecinde yok olup gittiyse, belki de biz, şimdi yaşamakta olanlar, türümüzün en vahşi, en kaba temsilcileriyiz. ama biz, kaba vahşiler, bir şeyi biliyoruz: o gidenler, kalanlardan daha çok acı çekecekler. çünkü yarım kalmış bir hikayeden daha çok kanayan hiçbir şey yoktur.
müslüman
mina urgan
o görkemli alanya kalesi'ni gezerken fena bir şok geçirdim: bir de baktım, başında fes, gencecik bir adam! için için öfkeden köpürdüğüm halde, yapay bir nezaketle yanına yaklaşıp hangi milletten olduğunu, türkçe bilip bilmediğini sordum. (daha sonraları, sıkmabaş kızlara da aynı soruyu sordum hep). adı ahmet'miş. oradaki caminin imamıymış. cuma namazına giderken -o gün cumaydı- fes takarmış. "neden fes?" diye sorunca "müslüman türk'üm de ondan" dedi. "müslümanlığını bilmem ama, türklerin artık bunu kullanmadıklarını biliyorum" dedim başındaki fesi dürtükleyerek. besbelli ki, imam hatip liselerinin ilk parlak ürünlerinden biriydi o oğlan. ömrümde hiç kimseye el kaldırmayan ben, öğretmenliğimin olanca otoritesiyle, yüzüne iki tokat atıp o fesi başından alarak yere fırlatmak istedim. içimden geleni yapmadığıma da hala pişmanım. "işte tam gardırop atatürkçülüğü" diyeceksiniz. "başında fes varmış, sarık varmış, sıkmabaşmış, ne önemi var?" diyeceksiniz. "asıl sorun kafasının içini değiştirmek" diyeceksiniz. ama ben, pragmatist bir insan olarak, genç bir erkeğin başında fes ya da sarık, genç bir kızın başında saçlarının bir tek telini göstermeyen bir bez parçası olunca; kafasının içinin de kolay kolay değişmeyeceğine inanıyorum. çünkü cumhuriyet'in ilk yıllarını yaşadım. erkekler başlarına kasket geçirince, kızlar çarşaftan çıkıp başlarını açınca; davranışlarının, psikolojik yapılarının, düşüncelerinin de yavaş yavaş nasıl değiştiğini kendi gözlerimle gördüm.
o görkemli alanya kalesi'ni gezerken fena bir şok geçirdim: bir de baktım, başında fes, gencecik bir adam! için için öfkeden köpürdüğüm halde, yapay bir nezaketle yanına yaklaşıp hangi milletten olduğunu, türkçe bilip bilmediğini sordum. (daha sonraları, sıkmabaş kızlara da aynı soruyu sordum hep). adı ahmet'miş. oradaki caminin imamıymış. cuma namazına giderken -o gün cumaydı- fes takarmış. "neden fes?" diye sorunca "müslüman türk'üm de ondan" dedi. "müslümanlığını bilmem ama, türklerin artık bunu kullanmadıklarını biliyorum" dedim başındaki fesi dürtükleyerek. besbelli ki, imam hatip liselerinin ilk parlak ürünlerinden biriydi o oğlan. ömrümde hiç kimseye el kaldırmayan ben, öğretmenliğimin olanca otoritesiyle, yüzüne iki tokat atıp o fesi başından alarak yere fırlatmak istedim. içimden geleni yapmadığıma da hala pişmanım. "işte tam gardırop atatürkçülüğü" diyeceksiniz. "başında fes varmış, sarık varmış, sıkmabaşmış, ne önemi var?" diyeceksiniz. "asıl sorun kafasının içini değiştirmek" diyeceksiniz. ama ben, pragmatist bir insan olarak, genç bir erkeğin başında fes ya da sarık, genç bir kızın başında saçlarının bir tek telini göstermeyen bir bez parçası olunca; kafasının içinin de kolay kolay değişmeyeceğine inanıyorum. çünkü cumhuriyet'in ilk yıllarını yaşadım. erkekler başlarına kasket geçirince, kızlar çarşaftan çıkıp başlarını açınca; davranışlarının, psikolojik yapılarının, düşüncelerinin de yavaş yavaş nasıl değiştiğini kendi gözlerimle gördüm.
ölüm
georges bataille
aşırı sofuluk dindarlığın karşıtıdır; aşırı ahlaksızlık zevkin karşıtı.
"babalar yeşil üzümleri yediklerinde oğulların dişleri kamaştı."
özgürlük, her kavrayışın parçalandığı sınırların ucunda yaşama özgürlüğü değilse hiçbir şeydir.
artık sınırlarım yok; içimdeki boşlukta gıcırdayan şey, ölmekten başka çıkışı olmayan tüketici bir acıdır.
varlığın, ölümün zavallı yalınlığından kaçmayı sağlayan dürüstlükten uzak yanları, çoğu zaman yalnızca ilgisiz bir bilinç aydınlığında ortaya çıkar: trajik olanın bile iddiasız olduğu bu uzak sınırlara, yalnızca ilgisizliğin neşeli kötülüğü ulaşır. o da trajiktir; ama ezici değildir. özünde bir hayvandır; bu şaşırtıcı bölgelere genelde ancak kaskatı olarak ulaşırız.
zihin açıklığı arzuyu dışlar (ya da belki öldürür, bilmiyorum.)
uzaktaydım, sakin düşüncelerin dünyasından çok uzaktaydım; mutsuzluğumda, törpülenen tırnaklara benzeyen boşluğun bu ani yumuşaklığı vardı.
ölümün ertelenmişliği içindeydim.
acım, ölümün güzelleştirerek değiştirdiği şeye bir çığlık gibi ulaştı.
hiçbirimiz, rastlantıdan, bir uçurumun dibinden yeni bir alay çıkaran bir ölümden daha fazla değiliz.
çıplaklık ölümden başka bir şey değildir ve en tatlı öpücüklerde, bir farenin yendikten sonra ağızda kalan tadı vardır.
güneş altındaki sabah çiyi gibi, kaygının yumuşaklığının işin içine girmediği tek satır yok.
geri dönen karanlıkta, ölümün pis çamaşır kokusuna karışmış yasemin kokulu çiçekler arasında yatan ölüyü, elde mumla görmeye gitmek ne kadar yapmacıktır.
aşırı sofuluk dindarlığın karşıtıdır; aşırı ahlaksızlık zevkin karşıtı."babalar yeşil üzümleri yediklerinde oğulların dişleri kamaştı."
özgürlük, her kavrayışın parçalandığı sınırların ucunda yaşama özgürlüğü değilse hiçbir şeydir.
artık sınırlarım yok; içimdeki boşlukta gıcırdayan şey, ölmekten başka çıkışı olmayan tüketici bir acıdır.
varlığın, ölümün zavallı yalınlığından kaçmayı sağlayan dürüstlükten uzak yanları, çoğu zaman yalnızca ilgisiz bir bilinç aydınlığında ortaya çıkar: trajik olanın bile iddiasız olduğu bu uzak sınırlara, yalnızca ilgisizliğin neşeli kötülüğü ulaşır. o da trajiktir; ama ezici değildir. özünde bir hayvandır; bu şaşırtıcı bölgelere genelde ancak kaskatı olarak ulaşırız.
zihin açıklığı arzuyu dışlar (ya da belki öldürür, bilmiyorum.)
uzaktaydım, sakin düşüncelerin dünyasından çok uzaktaydım; mutsuzluğumda, törpülenen tırnaklara benzeyen boşluğun bu ani yumuşaklığı vardı.
ölümün ertelenmişliği içindeydim.
acım, ölümün güzelleştirerek değiştirdiği şeye bir çığlık gibi ulaştı.
hiçbirimiz, rastlantıdan, bir uçurumun dibinden yeni bir alay çıkaran bir ölümden daha fazla değiliz.
çıplaklık ölümden başka bir şey değildir ve en tatlı öpücüklerde, bir farenin yendikten sonra ağızda kalan tadı vardır.
güneş altındaki sabah çiyi gibi, kaygının yumuşaklığının işin içine girmediği tek satır yok.
geri dönen karanlıkta, ölümün pis çamaşır kokusuna karışmış yasemin kokulu çiçekler arasında yatan ölüyü, elde mumla görmeye gitmek ne kadar yapmacıktır.
çember
ali püsküllüoğlu
nasıl olsa bir gün eriye eriye tükenecek güneş
nasıl olsa düşeceksiniz bir kaldırıma, severken
ya da koklarken bir çiçeği, bir mektubu okurken ya da
bir parkta güneşlenirken, çocukların oynaştığı bir sıra
-sevgi, o yabanıl dağ geyiği, kaçar durur sizden-
akşam çökerken, boğuk bir sıkıntıyla kente
o alışılmış sicim yağmurlar yağarken
-soluk, kararsız bir göğün altında, bir başınıza öyle-
adımlarınız gider ya gitmez, sigaranız ağzınızda
merhaba diyensiz, tükenmişliğinizi sonun değin yaşarken
siz var mısınız bu kentin pis havasında -bilmezken-
sokak kedilerinin, o hüzün şarkılarının yanında
nasıl olsa bir gün olacak bu, kaçamazsınız
-siz kendiniz misiniz gerçekten? onu da düşünmelisiniz-
meyhanelere girseniz sıkıntıyla, kavgalarınız olsa
nedensiz ve korkunç. tutup güvercinleri okşasanız
ya da yolsanız tüylerini martıların ve onların
gümüş saplı kara bir bıçağı öfkeyle sallasanız havaya
tükeneceksiniz yine de. bu korkunç sorunun karşılığı yok
savaşlardan yenilmiş çıkacaksınız, yitik hep yitik
neyiniz varsa, acının bilinmedik köşelerinde ta derinde
yitik hep yitik. boyuna bu. varlaştırmaz sizi hiçbir şey
akşamın yüreğe ağır basan o yılgın gelişinde
isteklerin bilinmezliğinde, adım başı değişen, adım başı
kararsız. hangi soruya karşılık olacak? bilinmezken
kalmanın neyi değiştireceği, gitmenin neyi eksilteceği
neye yok desek, neyi çarmıha gersek, neye tapsak
diye düşünseniz bile. düşünmek olur bu önce, ama sonra?
ama sonra sıkıntılarınızın kışı başlar yine de
çevrenizde ateşten bir çember gibi darala darala
çevrenizde ateşten bir çember gibi darala darala
son romantikler
w. b. yeats
son romantiklerdik biz -konu diye
geleneksel kutsallığı ve güzelliği seçtik
hangi şair adına ne yazılmışsa
halkın kitabına; en çok ne kutsayabilirse
insan aklını ve yüceltebilirse bir şiiri
ama değişti her şey, binicisiz şimdi o soylu at
bir zamanlar homeros'u taşıdıysa da eyerinde
kuğunun sürüklendiği o karanlık sularda
ördek ali
a. kadir
bir ördek ali varmış. ördek denmesine çok kızarmış. bir gün bir arkadaşıyla yolda giderken, arkadaşı,
"bugün hava bulutlu" demiş. bunun üzerine ördek ali:
"vay, sen bana ördek dedin!" diye başlamış kalaylamaya arkadaşını. arkadaşı,
"yapma, etme, eyleme, böyle bir şey demek istemedim sana ali" dediyse de, ali:
"yok" demiş, "bana sen ördek dedin, söyle niye dedin?" arkadaşı bu sefer:
"peki, nereden anladın ördek dediğimi?" diye sorunca ali:
"nereden anlayacağım; hava bulutlu dedin, hava bulutlu olunca yağmur yağar, yağmur yağınca yerde sular birikir, yerde sular birikince göl olur, gölde de ördek yüzer. sen bana ördek dedin."
bir ördek ali varmış. ördek denmesine çok kızarmış. bir gün bir arkadaşıyla yolda giderken, arkadaşı,"bugün hava bulutlu" demiş. bunun üzerine ördek ali:
"vay, sen bana ördek dedin!" diye başlamış kalaylamaya arkadaşını. arkadaşı,
"yapma, etme, eyleme, böyle bir şey demek istemedim sana ali" dediyse de, ali:
"yok" demiş, "bana sen ördek dedin, söyle niye dedin?" arkadaşı bu sefer:
"peki, nereden anladın ördek dediğimi?" diye sorunca ali:
"nereden anlayacağım; hava bulutlu dedin, hava bulutlu olunca yağmur yağar, yağmur yağınca yerde sular birikir, yerde sular birikince göl olur, gölde de ördek yüzer. sen bana ördek dedin."
hikâye
daron acemoğlu / james a. robinson
büyük romalı yazar büyük plinius şu öyküyü naklediyor: imparator tiberius zamanında bir adam kırılmayan bir cam icat ediyor ve büyük bir ödül alacağını umarak imparatora gidiyor. icadını gösterince tiberius ona bu icattan kimseye bahsedip bahsetmediğini soruyor. adam hayır diye karşılık verince tiberius'un emriyle sürüklenerek uzaklaştırılıyor ve "altın, çamurun değerine düşmesin" diye öldürülüyor.
bu hikâyede iki ilginç şey var. birincisi, adam bir iş kurup bu camı satarak kâr edecek yerde önce tiberius'a gidiyor. bu, roma devletinin teknolojinin kontrolündeki rolünü gösteriyor. ikincisi, tiberius icadın doğurabileceği olumsuz ekonomik etkilerden ötürü onu yok ederken mutluluk duyuyor. bu da yaratıcı yıkımın ekonomik etkilerinden duyulan korkuyu ifade ediyor.
büyük romalı yazar büyük plinius şu öyküyü naklediyor: imparator tiberius zamanında bir adam kırılmayan bir cam icat ediyor ve büyük bir ödül alacağını umarak imparatora gidiyor. icadını gösterince tiberius ona bu icattan kimseye bahsedip bahsetmediğini soruyor. adam hayır diye karşılık verince tiberius'un emriyle sürüklenerek uzaklaştırılıyor ve "altın, çamurun değerine düşmesin" diye öldürülüyor.bu hikâyede iki ilginç şey var. birincisi, adam bir iş kurup bu camı satarak kâr edecek yerde önce tiberius'a gidiyor. bu, roma devletinin teknolojinin kontrolündeki rolünü gösteriyor. ikincisi, tiberius icadın doğurabileceği olumsuz ekonomik etkilerden ötürü onu yok ederken mutluluk duyuyor. bu da yaratıcı yıkımın ekonomik etkilerinden duyulan korkuyu ifade ediyor.
30.06.2021
uzun lafın kısası
emil cioran: ümit ediyor oluşu tedavi edilmedikçe insan köledir ve öyle kalacaktır.
murathan mungan: ne zaman içime biraz fazla baksam yükseklik korkum depreşir.
nietzsche: sevgi adına yapılan her şey her zaman iyi ile kötünün ötesinde bir yerdedir.
paulo coelho: mutluluğun aşk olduğunu söylüyorlar. oysa aşk mutluluk getirmez, hiçbir zaman da getirmemiştir. tam tersine, sürekli bir kaygı durumudur aşk, bir savaş meydanıdır; kendi kendimize sürekli olacak acaba doğru mu yapıyorum diye sorduğumuz uykusuz gecelerdir. gerçek aşk, vecd ile ıstıraptan oluşur.
cenap şahabettin: güç olan, kahramanca ölmek değil, kahramanca yaşamaktır.
charles bukowski: kadınların istediği asla duyarlılık değildir. tek istedikleri, önemsedikleri birinden duygusal intikam almaktır. kadınlar aptal hayvanlardır aslında; ama erkeğin üstünde öylesine yoğunlaşırlar ki erkek başka şeyler düşünürken onu bozguna uğratırlar.
goethe: davranış, herkesin kendi yüzünü gösterdiği bir aynadır.
halil cibran: hayatın kalbine ulaştığında, kendini ne günahkarlardan üstün ne de peygamberlerden aşağı görürsün.
tolstoy: bir insanın hayatındaki en önemli olay, kendi benliğinin bilincine vardığı andır; bu olayın sonuçları en büyük iyiliğe de yol açabilir, en korkunç şeylere de.
marquis de sade: doğanın sana verdiği tüm güzellikleri sonuna dek değerlendirmelisin. senin vücudun hayranlarının gelip tapınacağı bir kilisedir.
john fowles: hiçliğe doğru inşa ederiz, sürekli inşa ederiz.
mucize
charles baudelaire
uykuda, şu her gece yaptığımız macera dolu yolculukta, olumlu anlamda mucizevi olan bir şey vardır; düzenli tekrarlandığı için gizemi azalmış bir mucizedir bu. insanın rüyaları iki türlüdür: sıradan hayatının ayrıntıları, kaygıları, arzuları ve günahlarıyla dolu birinci tür rüyalar, hafızanın engin tuvaline yerli yersiz işlemiş, gündüz gözüyle görülen nesneleri az çok tuhaf bir biçimde birleştirir. bu doğal bir rüya görmedir; bizzat insanın kendisidir. fakat ikinci tür rüyalara gelince, bu rüyalar uyuyan kişinin karakteri, hayatı ve tutkularıyla alakasız ve bağlantısız olan, saçma ve beklenmedik rüyalardır.
benim "hiyerogliftik" diye nitelendirdiğim bu tür rüyalar hiç kuşkusuz insanın doğaüstü yanını temsil eder ve eskiler bu tarz rüyaların tam da saçma oldukları için ilahi olduğunu düşünmüşlerdir. zira doğal nedenlerle izah edilemediği için bu rüyaların nedenlerinin insanın dışında yattığına karar vermişlerdir. ve bugün bile rüya yorumcularının yanı sıra felsefi bir ekol, bu tür rüyalarda bazen bir paylama bazen de bir öğüt saklı olduğunu belirtir. kısacası bu rüyalar uyuyan kişinin zihninde üretilmiş sembolik resimlerdir; öğrenilmesi gereken bir sözlük, bilge adamların anahtarına sahip olabileceği bir dildir.
müstesna şekilde yoğun zevkleri deneyimlemek isteyen gerek cahillerin, gerekse kibar çevreden insanların bilmesi gereken gerçek şu ki; esrarda aşırı doğal olandan başka mucizevi bir şeyi kesinlikle bulamayacaklar asla. esrarın etkisini gösterdiği beyin ve organizma, evet, nitelik ve yoğunluk bakımından yükselmiş olabilir; ama her zaman kaynağına bağlı olağan bireysel olguları üretir. insan bedensel ve ruhsal mizacının ölümcül esaretinden kaçamayacaktır; esrar bir insanın bilindik izlenimleri ve düşünceleri için büyütücü bir ayna olacak ama yine sadece bir ayna olarak kalacaktır.
uykuda, şu her gece yaptığımız macera dolu yolculukta, olumlu anlamda mucizevi olan bir şey vardır; düzenli tekrarlandığı için gizemi azalmış bir mucizedir bu. insanın rüyaları iki türlüdür: sıradan hayatının ayrıntıları, kaygıları, arzuları ve günahlarıyla dolu birinci tür rüyalar, hafızanın engin tuvaline yerli yersiz işlemiş, gündüz gözüyle görülen nesneleri az çok tuhaf bir biçimde birleştirir. bu doğal bir rüya görmedir; bizzat insanın kendisidir. fakat ikinci tür rüyalara gelince, bu rüyalar uyuyan kişinin karakteri, hayatı ve tutkularıyla alakasız ve bağlantısız olan, saçma ve beklenmedik rüyalardır.
benim "hiyerogliftik" diye nitelendirdiğim bu tür rüyalar hiç kuşkusuz insanın doğaüstü yanını temsil eder ve eskiler bu tarz rüyaların tam da saçma oldukları için ilahi olduğunu düşünmüşlerdir. zira doğal nedenlerle izah edilemediği için bu rüyaların nedenlerinin insanın dışında yattığına karar vermişlerdir. ve bugün bile rüya yorumcularının yanı sıra felsefi bir ekol, bu tür rüyalarda bazen bir paylama bazen de bir öğüt saklı olduğunu belirtir. kısacası bu rüyalar uyuyan kişinin zihninde üretilmiş sembolik resimlerdir; öğrenilmesi gereken bir sözlük, bilge adamların anahtarına sahip olabileceği bir dildir.
müstesna şekilde yoğun zevkleri deneyimlemek isteyen gerek cahillerin, gerekse kibar çevreden insanların bilmesi gereken gerçek şu ki; esrarda aşırı doğal olandan başka mucizevi bir şeyi kesinlikle bulamayacaklar asla. esrarın etkisini gösterdiği beyin ve organizma, evet, nitelik ve yoğunluk bakımından yükselmiş olabilir; ama her zaman kaynağına bağlı olağan bireysel olguları üretir. insan bedensel ve ruhsal mizacının ölümcül esaretinden kaçamayacaktır; esrar bir insanın bilindik izlenimleri ve düşünceleri için büyütücü bir ayna olacak ama yine sadece bir ayna olarak kalacaktır.
mr. robot
dünya tehlikeli bir yer. kötülük yapanlar yüzünden değil, görüp de hiçbir şey yapmayanlar yüzünden.
insanları okumada çok iyiyimdir. içlerindeki en kötü şeyi ararım.
herkes çalar. bu böyledir. insanlar tam anlamıyla hak ettiklerini mi kazanıyorlar? hayır. ya fazla ya da az alıyorlar ama zincirdeki biri her zaman kaymağını götürüyor.
bir adama bir silah verirsen bir bankayı soyabilir ama bir adama bir banka verirsen dünyayı soyar.
insanlar her zaman umudumu boşa çıkarmanın bir yolunu buldu.
bir holdingi kalbini hedef alarak çökertemezsin. holdinglerin olayı budur, kalpleri olmaz. onları parça parça çökertirsin. ve çözülmeye başladıkları zaman kontrol yanılsamaları da çözülür.
büyük bir fırsat ondan faydalanılmasını bekler.
seçimlerimiz üzerinde kontrol sahibi olup olmadığımızı nasıl bileceğiz? sadece önümüze gelen şeyin en iyisini yapmaya çalışıyoruz, olay bu. sürekli iki seçenekten birini seçmeye çalışıyoruz. tıpkı bekleme salonundaki iki tablo gibi. ya da coca-cola ve pepsi. mcdonald's veya burger king. hyundai veya honda. hepsi aynı bulanıklığın parçası. odak dışında kalan bulanıklık. seçimin yanılsaması. kendi istediğimiz kablolu yayın, doğalgaz ve elektrik şirketini bile seçemiyoruz. içtiğimiz su, sağlık sigortamız.. seçebilseydik bile fark eder miydi ki? eğer tek seçim şansımız kılıç ve kalkan arasında oluyorsa bu nasıl seçimdir amına koyayım? aslında aynı değiller midir? hayır, seçimlerimiz bizim için tayin edilmiş uzun zaman önce.
insanlar etrafta dolaşıp nefretin ne demek olduğunu biliyormuş gibi yapıyorlar. hayır, kimse bilemez. ta ki kendinden nefret edene kadar. demek istediğim, gerçekten kendinden nefret etmek. bu, güçtür.
insanlar iletişim kuramadıkları zaman öfkelenir.
içinde yaşadığımız dünya bu. insanlar birbirlerinin hatalarına bel bağlıyor. birbirlerini kandırmak için başkalarını kullanıyorlar. hatta birbirleri ile ilişkili oluyorlar. sıcak, dağınık bir insan çemberi.
bu, kendimi korumanın tek yolu: onlara asla kaynak kodumu göstermemek. kendimi kapatmak. beni kimsenin bulamayacağı soğuk, kusursuz labirentimi yaratmak. ama artık daha normal olacağım. belki kız arkadaşım bile olabilir. onunla birlikte aptal marvel filmlerine gideceğim. spor salonuna yazılacağım. instagram'da bir şeyleri beğeneceğim. vanilyalı latteler içeceğim. bu andan itibaren açıksız bir hayat süreceğim. kusursuz labirentimi korumak için her şeyi yapacağım.
bir maskeyi, artık maske olmayı bıraktığında nasıl çıkarırsın? senin kadar senin bir parçan olduğunda?
insanları okumada çok iyiyimdir. içlerindeki en kötü şeyi ararım.
herkes çalar. bu böyledir. insanlar tam anlamıyla hak ettiklerini mi kazanıyorlar? hayır. ya fazla ya da az alıyorlar ama zincirdeki biri her zaman kaymağını götürüyor.
bir adama bir silah verirsen bir bankayı soyabilir ama bir adama bir banka verirsen dünyayı soyar.
insanlar her zaman umudumu boşa çıkarmanın bir yolunu buldu.
bir holdingi kalbini hedef alarak çökertemezsin. holdinglerin olayı budur, kalpleri olmaz. onları parça parça çökertirsin. ve çözülmeye başladıkları zaman kontrol yanılsamaları da çözülür.
büyük bir fırsat ondan faydalanılmasını bekler.
seçimlerimiz üzerinde kontrol sahibi olup olmadığımızı nasıl bileceğiz? sadece önümüze gelen şeyin en iyisini yapmaya çalışıyoruz, olay bu. sürekli iki seçenekten birini seçmeye çalışıyoruz. tıpkı bekleme salonundaki iki tablo gibi. ya da coca-cola ve pepsi. mcdonald's veya burger king. hyundai veya honda. hepsi aynı bulanıklığın parçası. odak dışında kalan bulanıklık. seçimin yanılsaması. kendi istediğimiz kablolu yayın, doğalgaz ve elektrik şirketini bile seçemiyoruz. içtiğimiz su, sağlık sigortamız.. seçebilseydik bile fark eder miydi ki? eğer tek seçim şansımız kılıç ve kalkan arasında oluyorsa bu nasıl seçimdir amına koyayım? aslında aynı değiller midir? hayır, seçimlerimiz bizim için tayin edilmiş uzun zaman önce.
insanlar etrafta dolaşıp nefretin ne demek olduğunu biliyormuş gibi yapıyorlar. hayır, kimse bilemez. ta ki kendinden nefret edene kadar. demek istediğim, gerçekten kendinden nefret etmek. bu, güçtür.
insanlar iletişim kuramadıkları zaman öfkelenir.
içinde yaşadığımız dünya bu. insanlar birbirlerinin hatalarına bel bağlıyor. birbirlerini kandırmak için başkalarını kullanıyorlar. hatta birbirleri ile ilişkili oluyorlar. sıcak, dağınık bir insan çemberi.
bu, kendimi korumanın tek yolu: onlara asla kaynak kodumu göstermemek. kendimi kapatmak. beni kimsenin bulamayacağı soğuk, kusursuz labirentimi yaratmak. ama artık daha normal olacağım. belki kız arkadaşım bile olabilir. onunla birlikte aptal marvel filmlerine gideceğim. spor salonuna yazılacağım. instagram'da bir şeyleri beğeneceğim. vanilyalı latteler içeceğim. bu andan itibaren açıksız bir hayat süreceğim. kusursuz labirentimi korumak için her şeyi yapacağım.
bir maskeyi, artık maske olmayı bıraktığında nasıl çıkarırsın? senin kadar senin bir parçan olduğunda?
29.06.2021
liyakat
sevan nişanyan
türkiye'nin bugün gelmiş olduğu noktada payı olan tonla insan var. istanbul'da, ankara'da, şurada burada oturup konuştuğum zaman ülkemle gurur duymamı sağlayacak bir sürü insan var. bunlara bir kapı açılmalıdır artık. bu ülkenin kaderinde onların da bir sözü olması lazım. türkiye'de bankalara bakıyorsun, gazetelere bakıyorsun, firmalara bakıyorsun, pırıl pırıl insanlar var. dünya çapında insanlar bu kuruluşlarda çalışıyor. haydi ondan sonra kalk git bakanlığa bakalım, orada ne görüyorsun karşında? ben sana söyleyeyim ne gördüğünü: kokuşmuş bir üçüncü dünya diktatörlüğü! bu ülke buna layık değildir.
bürokrasinin istihdam metodu, bürokrasiye adam alma yöntemi o derece tıkanmıştır, o derece çıkmaza girmiştir ki (bu 12 eylülden sonra daha beter oldu) kendine asgari saygısı olan kimse devlet memurluğuna girmez, girse de sürdüremez.
türkiye'de devlet memuru sayısının radikal bir şekilde azaltılması lazım. onda biri yeter. 3 milyon yerine 300 bin devlet memuru kâfidir.
küp
ömer hayyam
türküden anladığın yok, "günahtır" dersin
yaşamak nedir bilmez, sırtını dönersin
ışık saçar bu dünya onu görenlere
boş küpsün hocam, o yüzden tın tın ötersin
28.06.2021
düş
melih cevdet anday
düş müydü gün doğmalarımız göze görünmeden
yüreğimiz bomboş göğü zaman mezarlığımızın
iki mızrak saplanmış şarap tulumlarımızdan
kadına yakılar hazırlatan horlanmış kuşku
çiğ etleri gibi kervan sofralarının gizli
üzüntü kokar bekleyiş kumulunda yağmurlar
çorak gecenin damında korku yıldönümleri
johann gottlieb fichte
irvin yalom
on dokuzuncu yüzyılın başında kant'ı takip eden üç büyük idealist filozof vardı: hegel, schelling ve fichte. bunların içinde fichte, hayatı ve çıkışı en olağanüstü olanıdır; çünkü hayatına, en büyük şöhret iddiası, pazar sabahları esin verici vaazlar veren bir rahibi olan küçük alman köyü rammenau'da yoksul ve eğitimsiz bir kaz çobanı olarak başlamıştır.
bir pazar günü varlıklı bir aristokrat vaazı dinlemek için köye gelir; ama geç kalmıştır. kilisenin dışında düş kırıklığı içinde dikilirken yaşlı bir köylü yaklaşarak üzülmemesini, çünkü kaz çobanı genç johann'ın vaazı tekrarlayabileceğini söyler. köylü, johann'ı bulur ve gerçekten de çoban vaazı harfi harfine tekrar eder. baron kaz çobanının duyduklarını içinde tutabilen şaşırtıcı zihninden çok etkilenir ve johann'ın eğitimini finanse edip onun daha sonra, aralarında nietzsche'nin de bulunduğu pek çok ünlü alman düşünürün gittiği ünlü yatılı okul pforta'ya gitmesini ayarlar.
johann bu okulda ve daha sonra üniversitede çok başarılı olur; ama koruyucusu ölünce johann'ın hiç destekçisi kalmaz ve almanya'da evde özel dersler vermeye başlar. genç bir adama henüz kendisinin bile okumadığı kant felsefesini öğretmesi için işe alınır. kısa süre içinde kant'ın çalışmalarıyla büyülenir.
fichte daha sonra varşova'da özel öğretmen olarak işe alındı. hiç parası olmadığı için oraya kadar yürüyerek gitti; ama vardığında işin ona göre olmadığı söylendi. kant'ın evi königsberg'den yalnızca birkaç yüz mil ötede olduğu için ustayla şahsen tanışmak istedi ve oraya kadar yürümeye karar verdi. iki ay sonra königsberg'e vardı ve büyük bir cesaretle kant'ın kapısını çaldı; ama huzura kabul edilmedi. kant alışkanlıkların adamıydı ve tanımadığı ziyaretçileri kabul etmiyordu.
fichte yanında tavsiye mektubu olmadığı için kabul edilmediğini düşündü ve kant'ın yanına kabul edilmek için kendi başına bir mektup yazmaya karar verdi. olağanüstü bir yaratıcı enerji patlamasıyla, kant'ın etik ve görevle ilgili görüşlerini din yorumuna uygulayan ilk kitap olan ünlü bütün vahiylerin eleştirisi'ni yazdı. kant bu çalışmadan yalnızca etkilenmekle kalmadı ve basılmasını da teşvik etti.
ilginç bir hata, büyük olasılıkla yayımcının bir pazarlama hilesi olarak kitap, üzerinde yazar adı olmaksızın çıktı. çalışma o kadar başarılıydı ki, eleştirmenler ve okuyan halk kitabın kant'ın yeni bir çalışması olduğunu sandı. sonunda kant bu mükemmel kitabın yazarının kendisi değil, çok yetenekli genç bir adam olan fichte olduğunu açıklamak zorunda kaldı. kant'ın övgüsü fichte'nin felsefedeki geleceğini garanti etti ve bir buçuk yıl sonra jena üniversitesi'nden profesörlük teklifi aldı.
on dokuzuncu yüzyılın başında kant'ı takip eden üç büyük idealist filozof vardı: hegel, schelling ve fichte. bunların içinde fichte, hayatı ve çıkışı en olağanüstü olanıdır; çünkü hayatına, en büyük şöhret iddiası, pazar sabahları esin verici vaazlar veren bir rahibi olan küçük alman köyü rammenau'da yoksul ve eğitimsiz bir kaz çobanı olarak başlamıştır.
bir pazar günü varlıklı bir aristokrat vaazı dinlemek için köye gelir; ama geç kalmıştır. kilisenin dışında düş kırıklığı içinde dikilirken yaşlı bir köylü yaklaşarak üzülmemesini, çünkü kaz çobanı genç johann'ın vaazı tekrarlayabileceğini söyler. köylü, johann'ı bulur ve gerçekten de çoban vaazı harfi harfine tekrar eder. baron kaz çobanının duyduklarını içinde tutabilen şaşırtıcı zihninden çok etkilenir ve johann'ın eğitimini finanse edip onun daha sonra, aralarında nietzsche'nin de bulunduğu pek çok ünlü alman düşünürün gittiği ünlü yatılı okul pforta'ya gitmesini ayarlar.
johann bu okulda ve daha sonra üniversitede çok başarılı olur; ama koruyucusu ölünce johann'ın hiç destekçisi kalmaz ve almanya'da evde özel dersler vermeye başlar. genç bir adama henüz kendisinin bile okumadığı kant felsefesini öğretmesi için işe alınır. kısa süre içinde kant'ın çalışmalarıyla büyülenir.
fichte daha sonra varşova'da özel öğretmen olarak işe alındı. hiç parası olmadığı için oraya kadar yürüyerek gitti; ama vardığında işin ona göre olmadığı söylendi. kant'ın evi königsberg'den yalnızca birkaç yüz mil ötede olduğu için ustayla şahsen tanışmak istedi ve oraya kadar yürümeye karar verdi. iki ay sonra königsberg'e vardı ve büyük bir cesaretle kant'ın kapısını çaldı; ama huzura kabul edilmedi. kant alışkanlıkların adamıydı ve tanımadığı ziyaretçileri kabul etmiyordu.
fichte yanında tavsiye mektubu olmadığı için kabul edilmediğini düşündü ve kant'ın yanına kabul edilmek için kendi başına bir mektup yazmaya karar verdi. olağanüstü bir yaratıcı enerji patlamasıyla, kant'ın etik ve görevle ilgili görüşlerini din yorumuna uygulayan ilk kitap olan ünlü bütün vahiylerin eleştirisi'ni yazdı. kant bu çalışmadan yalnızca etkilenmekle kalmadı ve basılmasını da teşvik etti.
ilginç bir hata, büyük olasılıkla yayımcının bir pazarlama hilesi olarak kitap, üzerinde yazar adı olmaksızın çıktı. çalışma o kadar başarılıydı ki, eleştirmenler ve okuyan halk kitabın kant'ın yeni bir çalışması olduğunu sandı. sonunda kant bu mükemmel kitabın yazarının kendisi değil, çok yetenekli genç bir adam olan fichte olduğunu açıklamak zorunda kaldı. kant'ın övgüsü fichte'nin felsefedeki geleceğini garanti etti ve bir buçuk yıl sonra jena üniversitesi'nden profesörlük teklifi aldı.
27.06.2021
yanlış
salah birsel
süleyman nazif, ingiliz yazarı oscar wilde gibi dehasını yaşamına harcamış bir sanatçıdır. o keskin zekasını, diliyle yazarları, siyasetçileri sokmak yoluyla çarçur etmiştir. bir gün abdullah cevdet kendisine şöyle der:
"aman bir dizgi yanlışına kurban gittim ki olur şey değil. bir şiirimde 'vatanımın öksüzüyüm' demiştim, 'öküzüyüm' diye yayımlanmış."
süleyman nazif o her zamanki çıngıraklı kahkahasını attıktan sonra abdullah cevdet'e:
"buna dizgi yanlışı değil, dizgi doğrusu derler."
süleyman nazif, ingiliz yazarı oscar wilde gibi dehasını yaşamına harcamış bir sanatçıdır. o keskin zekasını, diliyle yazarları, siyasetçileri sokmak yoluyla çarçur etmiştir. bir gün abdullah cevdet kendisine şöyle der:
"aman bir dizgi yanlışına kurban gittim ki olur şey değil. bir şiirimde 'vatanımın öksüzüyüm' demiştim, 'öküzüyüm' diye yayımlanmış."
süleyman nazif o her zamanki çıngıraklı kahkahasını attıktan sonra abdullah cevdet'e:
"buna dizgi yanlışı değil, dizgi doğrusu derler."
kader
amin maalouf
seksten daha ciddi ne olabilir?
çocukluğunun geçtiği yerleri ziyaret etmek bir mazoşizm uygulamasıdır. insan hayal kırıklığına uğramaya çalışır ve hiçbir sürpriz yaşanmaz, hayal kırıklığına uğrar.
inançlarımız, arkadaşlarımız, bedenimiz, hayat, tarih tarafından ihanete uğramak bizim kaderimiz.
ölüm anının zorunlu bir adabı vardır. eğer insanlığımızı korumak istiyorsak o anın saygınlığına el sürülmemelidir. ölüm döşeğindeki kişi ve onun yaptıkları hakkında ne düşünürsek düşünelim böyle davranmamız gerekir. evet, en kanlı katil söz konusu olsa bile.
ilerleme, adalet, özgürlük, ulus veya din adına alamete bindirilip kıyamete götürülmekten bir türlü kurtulamadık.
aşktan söz etmek ne kadar soylu bir işse, aşklarını anlatmak da o ölçüde bayağılıktır.
arkadaşların, hayallerini olabildiğince uzun bir süre korumana yardım ederler. tabii, zamanla yitirirsin. ama ne kadar geç yitirirsen o kadar iyidir. yoksa, yaşamak için gereken cesareti de yitirirsin.
komünizm insanları eşitlik adına köleleştirmişti; kapitalizm de ekonomik özgürlük adına köleleştiriyor.
dinlerimiz ve mezheplerimiz birer kabile, dinsel gayretimiz de bir milliyetçilik biçimidir.
bugün dinin her yere sokulmasına ve her şeyin onunla gerekçelendirilmesine öfkeleniyorum. dini her şeye karıştırıyorlar ve ona hizmet ettiklerini sanırken aslında kendi ihtirasları veya kendi delice hevesleri için dini kullanıyorlar. bir gün insanlar hayatlarını fazlasıyla işgal eden dinden bıkacaklar ve kötülerin yanına iyileri de katarak her şeyi inkar edecekler.
uzun vadede, adem ile havva'nın tüm evlatları yitik çocuklardır.
seksten daha ciddi ne olabilir?çocukluğunun geçtiği yerleri ziyaret etmek bir mazoşizm uygulamasıdır. insan hayal kırıklığına uğramaya çalışır ve hiçbir sürpriz yaşanmaz, hayal kırıklığına uğrar.
inançlarımız, arkadaşlarımız, bedenimiz, hayat, tarih tarafından ihanete uğramak bizim kaderimiz.
ölüm anının zorunlu bir adabı vardır. eğer insanlığımızı korumak istiyorsak o anın saygınlığına el sürülmemelidir. ölüm döşeğindeki kişi ve onun yaptıkları hakkında ne düşünürsek düşünelim böyle davranmamız gerekir. evet, en kanlı katil söz konusu olsa bile.
ilerleme, adalet, özgürlük, ulus veya din adına alamete bindirilip kıyamete götürülmekten bir türlü kurtulamadık.
aşktan söz etmek ne kadar soylu bir işse, aşklarını anlatmak da o ölçüde bayağılıktır.
arkadaşların, hayallerini olabildiğince uzun bir süre korumana yardım ederler. tabii, zamanla yitirirsin. ama ne kadar geç yitirirsen o kadar iyidir. yoksa, yaşamak için gereken cesareti de yitirirsin.
komünizm insanları eşitlik adına köleleştirmişti; kapitalizm de ekonomik özgürlük adına köleleştiriyor.
dinlerimiz ve mezheplerimiz birer kabile, dinsel gayretimiz de bir milliyetçilik biçimidir.
bugün dinin her yere sokulmasına ve her şeyin onunla gerekçelendirilmesine öfkeleniyorum. dini her şeye karıştırıyorlar ve ona hizmet ettiklerini sanırken aslında kendi ihtirasları veya kendi delice hevesleri için dini kullanıyorlar. bir gün insanlar hayatlarını fazlasıyla işgal eden dinden bıkacaklar ve kötülerin yanına iyileri de katarak her şeyi inkar edecekler.
uzun vadede, adem ile havva'nın tüm evlatları yitik çocuklardır.
26.06.2021
özdeyişler kitabı
goethe
bugünden, bu geceden ya da
bir şey isteme
dünün getirdiklerinden başka
her kim doğmuşsa en kötü günlerde
onun hoşuna gidecektir en kötüler bile
ne kadar da muhteşem ve uçsuz bucaksız miras payım
servetim de, ekeceğim tarla da, sadece zamanım
dayanılabilecek daha aptalca bir şey yoktur
aptalların kalkıp da bilge kişilere
alçak gönüllü olmalarını söylemelerinden
büyük günlerde
itiraf edelim: doğu'nun şairleri
daha büyüktür biz batılı şairlerden
bizleri aratmayan yanları ise
geri kalmayışlarıdır birbirlerinden nefret etmekten
nasıl oluyor da her yerde
bunca iyi ve bunca budalaca söz birlikte
en gençler en yaşlıların sözlerini yinelemekteler
ve onların kendilerine ait olduğunu zannetmekteler
asla izin verme
seni çelişkilere sürüklemelerine
cehalete gömülür bilgeler
cahillerle tartışmaya girdiklerinde
"hakikat, neden bunca uzakta
neden saklanmakta bunca derinliklerde"
kimse anlayamıyor zamanında
eğer zamanında anlayabilseydi insan
o zaman yakında ve apaçık olurdu hakikat
sevimli ve hoş olurdu elbette
eğer göstereceksem etrafı sana
önce tırmanmalısın dama
suskun kalanın derdi azdır
insan, dilin altında saklı kalır
iki uşağı olan efendi
pek iyi bakılmaz
içinde iki kadının bulunduğu ev
yeterince temizlenip paklanmaz





.jpg)







