8.02.2009

insan

hüseyin rahmi gürpınar

her şey mutlak surette aleni olsa, ahlakın bünyesinde fesat mikropları barınamaz. en ağır fiilleri onları gizli tutabilmek kanaatine bağlanarak ve böyle bir saklayışa güvenerek işleriz.

yaradılıştan gelen zaaflarımızın sevkiyle hepimiz kendimizi aklamaya, her kim olursa olsun karşımızdakini suçlamaya çabalarız. hakikati dosdoğru ve apaçık görme aydınlığına ve insafına ersek, illeti müzminleştirerek bizi zorla sevemeyen kalbi kurşunla delmek çaresizliğine düşeriz.

pek çok budala da kendini dahi zanneder.

insanların mayasında vardır bu gariplik; övmeye üşenir, yermekten haz duyarlar. adam çekiştirmek o kadar tatlı bir şeydir ki.. hele bizimki gibi sosyal eğlencelerin kıt olduğu bir memlekette bu, en zevkli meşgalenin yerini tutar.

iyi saatte olsunlara inanmam. çünkü şimdiye kadar ne yüzlerini gördüm ne de bir fenalıklarına uğradım. çektiğimiz felaketler cinden periden değil en çok ademoğlundandır.

her insan ayrı ayrı ele alınırsa birer vicdan, birer şuur sahibi görünür. fakat insanlar kitle halinde, bireysel faziletlerinden bazılarını kaybediyorlar. kör, muhakemesiz ve insafsız oluyorlar. herkesin derdinden kendilerine sırf eğlence çıkarmaya bakıyorlar. halkın başlıca eğlencesi dedikodudur.

helva sohbeti

ahmet mithat efendi

meğer bir zaman edirne şehrinde bir helva sohbeti düzenlenmiş. dama oyununa gayet meraklı ve bu oyunda maharetli iki adam iddiaya girmişler. hangisi mağlup olursa galip olan tarafın isteyeceği her şeyi mağlubun yapmaya mecbur olmasına yeminlerle, şartlarla karar verilmiş. oyuna başlamışlar. tabi taraflardan biri mağlup olmuş. galip gelen, "kızını çağır da ziller takarak arkadaşların karşısında oynasın." demesin mi? arkadaşları bu teklifin imkansız olduğunu beyan ederek kabul edilemeyeceğini söylemişlerse de galip gelen, talebinde ısrar edince mağlup olan da sözünün eri dürüst bir adam olduğundan zavallı kızcağızını başı örtülü, sırtı feraceli olduğu halde evinden getirip ziller taktırarak oynatmış. birkaç gece sonra diğer bir sohbette bu iki damacı yine aynı şartla oyuna oturmuşlar. tesadüf şeytanı bu ya! evvelki galip gelen bu defa mağlup olmuş. kızının düşürüldüğü rezaletin intikamına teşne olan eski mağlup ve şimdiki galip, "öyleyse ben de seni asacağım!" demiş ve kimse de itiraz edemediğinden hasmını bahçedeki dut ağacına asıvermiş. 

6.02.2009

ruhun uzun karanlık çay saati

douglas adams

umutlarla dolu bir hayat, taşıması zor bir hayattır. meyvesi üzüntü ve hayal kırıklığıdır. bu anın neşesiyle yaşamayı öğren.

hiçbir özel detektif özel detektife benzemez. özel detektifliğin ilk kurallarından biri budur.

evrendeki her bir parçacık, öteki parçacıkları ne kadar hafif ve dolaylı olsa da etkiler. her şey her şeyle ilişkilidir. çin'de bir kelebeğin kanatlarını çırpması, bir atlantik kasırgasının yönüne etki yapabilir. eğer bir masa bacağını bana anlamlı gelebilecek veya masaya anlamlı gelebilecek bir şekilde sorgulayabilseydim, o zaman evrendeki herhangi bir sorunun yanıtını bana verebilirdi. tamamen şans eseri seçilmiş birisine aklıma gelen rastgele bir soruyu sorabilirim ve onun yanıtı veya soruyu yanıtsız bırakması, üzerinde çözüm aradığım sorunla bir şekilde ilintili olacaktır. bu sadece yorumlamayı nasıl yapacağını bilmek sorunudur.

sherlock holmes'ün ilkesi neydi? "bir kez imkansız olanı bir kenara koyarsan, o zaman geride kalan, ne kadar ihtimal dışı bile olsa, gerçektir."

tünel

murathan mungan



aynı dedikodu fosillerinden beslenirken
akraba loblarda
dinselliğiniz ve cinselliğiniz
ne tarih bildiğiniz gibi, ne coğrafya hemşeriniz
dikey imha yatay geçiş
zaman tüneline yetişmeye çalışırken
postunu deldirdiğiniz periferi
dünyanın merkezi sandığınız başkentleriniz
bütün çağlar kapandı
kan çekiyor dünyayı
şeytanın okyanusunda yüzüyoruz hepimiz

5.02.2009

yalan

thomas bernhard

dahi sözcüğü bu ülkenin adıyla uyuşmaz. bu ülkede söz söyleyebilmen ve ciddiye alınman için orta karar olmak zorundasın. yeteneksizliğin ve taşra kalleşliğinin adamı olman gerekir, kesinlikle küçük devlet kafasına sahip biri olman gerekir. bir dahi ya da olağanüstü bir beyin burada şerefsiz biçimde er geç katledilir.

doğuştan çıkarcı olan bu ülkenin insanları sinsidir, örtbas etme ve unutma ile yaşarlar. en büyük siyasal iğrençliği bir hafta olmadan unuturlar, en büyük suçu da. onlar neredeyse doğuştan suçörtbasedicidirler. bu ülkenin insanı ömür boyu sinsilik yapar ve ömür boyu en büyük iğrençlikleri ve suçları örtbas eder hayatta kalabilmek için, gerçek bu.

o her suçu, en haincesi de olsa örtbas eder; çünkü o, dediğimiz gibi doğuştan çıkarcı, sinsidir. on yıllarca bakanlarımız en korkunç suçları işlerler ve bu çıkarcı sinsiler tarafından örtbas edilir yaptıkları. on yıllarca bu bakanlar öldüresiye sahtekarlık yaparlar ve bu sinsiler tarafından örtbas edilir yaptıkları. on yıllarca bu insafsız bakanlar insanlara yalan söyler ve onları aldatırlar ve gene bu sinsiler tarafından örtbas edilir yaptıkları. arada bir böyle suçlu ve yalancı bir bakanın görevden alınması bir mucizedir, on yıllar boyunca işlediği ağır suçlarla itham edilmesi ama bir hafta geçer geçmez bütün olay unutulur; çünkü sinsiler olayı unutmuştur.

yirmi şilin çalan biri mahkemelerce izlenir ve tutuklanır, milyonlar ve milyarlar çalan bakanlar, en iyi aylıkla emekliye sevk edilir olsa olsa ve hemen unutulur. bakanın işlediği suçla ilgili olarak suçlanması ve mahkemeye çıkartılması ve tutuklanması gerekirken, hem de ömür boyu, o villasında dolgun emekli maaşını yemekle meşgul ve bir kişi bile onu bu konuda tedirgin etmeyi kafasından geçirmiyor.

o, deyim yerindeyse, vur patlasın çal oynasın bir yaşam sürüyor emekli bir bakan olarak ve bir gün öldüğünde bir de devlet töreniyle gömülecek ve merkez kabristanında, kendinden önce ölen, tıpkı onun gibi suçlu olan bakan arkadaşlarının yanında şerefli bir mezara sahip olacak.

bu ülke hukuku, siyasetçiler tarafından uysallaştırılmış bir hukuktur, bunun dışındaki her şey yalandır.

4.02.2009

tilki ile çobanaldatan

taner baybars



biz zamanın elinde cigaralar
bir cigara kutusu dünya
zaman içer bizi yavaş yavaş
ve dumanlarımız savrulur havaya

fırtınadan geçip gelen
vurulmuş bir kuş gibi düşen bir adamı seyretmek
şaşırtır en kederli çocuğu bile

yararsız şeyler
yer talep edemezler yaşamda

afrika var şimdi orda, vahşi bir
güçle çarpan kalp biçimli kıta
arılar gibi acı bal yapıyor yeni düşünceler
onun dağlarında -koca kovanlarda, ki içlerinde
küçük görünecek en büyük tanrı bile

duygularımızın kabartma yazısıdır müzik

eğilir çiçek açmış bir ağaç dalı
çürük yapraklarla örtünüp korunan
yaşlı köklerini görebilmek için

kraliçesiz de kral olabilir; ama
taçsız olamaz bir kral
asla

söylemek istediğim ama söylemediğim sözler
biçim veremez asla bir tek kar tanesine bile

eminim ki, bütün tarladaki çayırları yesem
kurutsam her tarafı, yeşil yaprakları, hepsini yutsam
hiçbir zaman ulaşamayacağım bir ineğin bütünlüğüne

ne kadar da merhametlisin burda olmamakla
seni düşler, seni okur ve seni düşünürken

tanrı öylesine sonsuzdur ki
insanların sonlarıyla biçimlenmiş sözcükler parçalara ayrılır
onun tarafından kullanıldığında

"ne gece ne de gün, ne güneş ne de gölge
hafta, ay, yoksa yuvarlanıp geçen yıllar
tamir edemez haksızlık bulan aşkın kırıklığını
çılgınlık orada, burada da ıstırap

yazık ki
kederini paylaşabilir insan
ama umudunu asla

bir can aldım veresiye
ne olur bütün borçlarım gibi
bir unutulsa bu da
bahçe küçük, gök sonsuz

heike yengeci

carl sagan


yeryüzündeki yaşam müziğinin küçük bir bölümüne ilişkin bir öykü anlatmak isterim:

1185 yılında japon imparatoru, antoku adında yedi yaşında bir çocuktu. genji samurayları kabilesiyle kıran kırana bir savaşa girişen heike samurayları kabilesinin lider adayıydı antoku. her iki grup da imparatorluk tahtında cetlerinin üstünlüğü nedeniyle hak iddia ediyordu.

son çatışma, imparatorun da başkomutan gemisinde bulunduğu 24 nisan 1185 günü japon iç denizi danno ura'da gerçekleşti. heike'ler yenildiler ve çoğu öldürüldü. geriye kalanlar da dalga dalga kendilerini denize atarak boğuldular.

imparatorun anneannesi sultan nii, antoku'yla birlikte düşmanın eline geçmemesi gerektiği kararına vardı. başlarına neler geldiğini heike öyküsü'nden izleyelim: 

imparator yedi yaşındaydı o yıl. fakat daha büyük görünüyordu. öyle sevimliydi ki, beline kadar inen uzun ve simsiyah saçlarının çevrelediği yüzünden ışık parıltısı saçılıyordu. şaşkın bir ifadeyle sultan nii'ye, "beni nereye götürüyorsun?" diye sordu. gözlerinden yaşlar boşalan sultan nii, genç hükümdara dönerek onu teselli etti ve uzun saçlarını güvercin renkli pelerinine doladı. gözleri dolan küçük hükümdar ellerini kavuşturdu. önce başını doğuya çevirip tanrı ise'ye veda etti, sonra da batıya dönerek nembutsu'sunu (buddha'ya yapılan bir dua) söyledi. sultan nii, çocuğu göğsüne sıkıca bastırıp "okyanusun diplerindedir bizim sarayımız." diye mırıldandı. böylece dalgalar arasından birlikte denizin dibini boyladılar.

heike'lerin tüm filosu yok oldu. yalnızca kırk üç kadın hayatta kaldı. imparatorluk sarayında hizmetkarlık yapmış olan bu kadınlar, deniz savaşının yapıldığı yerin dolaylarında yaşayan balıkçılara çiçek satmaya ve onlara yakınlık göstermeye zorlandılar. heike'ler tarih sahnesinden kaybolup gittiler. bu arada saray hizmetkarlarından ayak takımı olanlarının balıkçılardan peydahladıkları çocuklar, savaş gününü anma festivali düzenlediler. bugüne dek her 24 nisan günü bu festival tekrarlanır.

heike'lerin torunları olan denizciler, boğulan imparatorun anıtkabirinin bulunduğu akama tapınağı'na giderler. orada danno ura deniz çarpışması olaylarının temsil edildiği bir oyunu izlerler. aradan yüzyıllar geçtikten sonra bile insanlar burada samuray ordusu hayaletlerinin kandan ve yenilgiden arınmak için denize doğru koştuklarını görür gibi olurlar. balıkçılar, heike samuraylarının o iç denizin derinliklerinde yengeç biçiminde dolaştıklarını söylerler. gerçekten de burada, sırtlarındaki girintili çıkıntılı şekilleriyle samuray yüzünü andıran yengeçler vardır. bunları yakalayan balıkçılar tekrar denize atarlar. yeniden denize atmalarının nedeni, danno ura olaylarının acısını anmalarındandır.

bu efsane ilginç bir soruna yol açıyor. nasıl oluyor da bir savaşçının yüzü bir yengecin kabuğuna işlenmiş olabilir? bunun yanıtı, o yüz şeklini yengeç kabuğuna insanların aktardığıdır. yengecin kabuğundaki şekiller kalıtsaldır. fakat insanlarda olduğu gibi, yengeçlerde de birçok değişik kalıtsal çizgiler vardır.

diyelim ki, rastlantı sonucu, bu yengecin çok eski cetleri arasından biri, azıcık da olsa insan yüzüne benzer bir şekille ortaya çıkmış olsun. o takdirde, balıkçıların, danno ura savaşı söz konusu olmadan da, insan yüzünü andıran bir yengeci yemek istemeyecekleri söylenebilir. balıkçılar yakaladıkları yengeçleri yeniden denize atmakla evrim kuramının bir sürecini harekete geçirmiş oluyorlar. o da şudur: eğer bir yengeç olağan bir yengeç kabuğuna sahipse insanlar onu yerler ve o yengecin soyundan gelenlerin sayısı azalır. eğer kabuğu insan yüzünü andırıyorsa yengeç yeniden denize atılacağından o yengecin soyundan üreyecek olanlar daha yüksek sayılara ulaşacaktır. yengeçler, böylesi kabuklara sahip bulunmaktan yararlanmışlardır.

yengeç ve insan kuşakları zaman içinde akıp gittikçe samuray yüzüne en çok benzerlik gösteren kabukluların yaşamlarını sürdürmeleri olanağı doğmuştur. tüm bu olgunun yengeçlerin isteğiyle bir ilintisi yoktur. ayıklama (seçilim) onların dışından gelen ve kendini kabul ettiren bir güçtür. samuray yüzüne benzediğiniz oranda hayatta kalma olasılığınız artıyor. sonunda samuray yüzüne benzer kabukluların sayısı bir hayli çoğalacaktır da.

bu sürece doğal değil, yapay ayıklama (seçilim) denir. heike yengeci olgusu, balıkçıların hemen hemen bilinçsizce davranışları sonucu ortaya çıkmıştır.

2.02.2009

yeni hayat

orhan pamuk

insanlar düşünürlerse eğer, başkalarından duydukları; ama kendilerinin sandıkları zavallı birkaç düşünce vardır akıllarında, doğaya bakıp keşfettikleri şeyler değil. hepsi zayıftır, siliktir, kırılgandır.

bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.

"canan yok ise can gerekmez." (fuzuli)

talih diye okumuştum bir yerde, kör değil cahildir. talih, istatistik ve olasılığı bilmeyenlerin tesellisidir.

başkaları doğaya bakınca, orada kendi sınırlarını, yetersizliklerini, korkularını görürler. sonra kendi zayıflıklarından korkup doğanın sınırsızlığı, büyüklüğü, derler buna. ben ise doğada benimle konuşan, bana ayakta tutmam gereken kendi irademi hatırlatan güçlü bir tebliğ, zengin bir yazı görürüm; onu kararlılıkla, acımasızlıkla, korkusuzca okurum. büyük adamlar, tıpkı büyük çağlar, büyük ülkeler gibi içlerinde neredeyse patlayacak kadar yüklü bir gücü toplayabilmiş olanlardır. zamanı gelince, fırsatlar çıkınca, yeni tarih yapılacağı zaman bu büyük güç, harekete geçirdiği büyük adamla birlikte acımasızca kararını verir, kıpırdanır. o zaman kader de aynı acımasızlığıyla harekete geçer. o büyük günde kamuoyunun, gazetelerin, günün düşüncelerinin, aygazların, lux sabunlarının, coca-cola ile marlboro'nun, batı'dan gelen rüzgarlarla kandırılmış zavallı kardeşlerimizin küçük eşyalarıyla küçük ahlakının esamisi okunmaz.

sırrını biliyorsan, ona doğru yol alıyorsan, hayat güzeldir.

insanların çoğu aslında ne yeni bir hayat isterler, ne de yeni bir dünya.

aşk, insanı bir hedefe yöneltir, hayatın eşyaları içinden çekip çıkarır ve en sonunda dünyanın sırrına doğru götürür.

kendimiz olamayacağımızı anlamak, evet, bir kederdir; ama bu olgunluk bizi felaketlerden de korur.

önemli olan insanın içindeki iyiliği koruyacak bir hayat yaşayabilmesidir.

büyük uygarlıkların yıkılışı ve hafızaların çözülüşüyle birlikte ahlaksızlığa ilk kapılanlar çocuklar olurlarmış. onlar eskidi daha çabuk ve acısız unutur, yeniyi daha kolay düşlermiş.

hayır, canım bırak öpeyim dudaklarını; çünkü artık yalnızca ihbar tutanaklarında bir ad olan o hayalet gerçek olmaktan korkuyor. ben ise, buradayım bak ve biliyorum zaman ağır ağır tükeniyor: birlikte bindiğimiz otobüslerin aldığı bütün o yollar biz üzerinden kayıp gittikten sonra, nasıl bize hiç mi hiç aldırmadan, yaz gecelerinde, yıldızların altında asfalt, taş ve sıcak bir dokunuş olarak kendileriyle dopdolu var olup uzanıyorsa huzurla, biz de, burada, daha vakit geçirmeden, birlikte uzanalım.. hayır canım, hiç vakit geçirmeden, ellerim güzel omuzlarını, ince ve kırılgan kollarını tuttukça, sana ben yaklaştıkça, bütün otobüslerin ve bütün yolcuların aradığı o eşsiz zamana, bak ağır ağır ne mutlu ulaşıyoruz. dudaklarımı kulağınla saçların arasındaki yarı saydam alana bastırdığımda, saçlarının elektriğinden ürken kuşlar bir anda, yüzüme ve alnıma sonbahar kokusuyla karıştığında ve avucumun içinde kanat çırpan inatçı kuş gibi göğsün diklendiğinde, bak işte şimdi, o erişilmez zaman aramızda nasıl dopdolu, sapasağlam diriliyor, görüyorum gözlerinde: şimdi işte, ne orada, ne başka bir yerde, ne hayal ettiğin ülkede, otobüslerle kör otel odalarında, ne de yalnızca kitap sayfalarında var olan bir gelecekteyiz. şimdi, burada ikimiz, bu odada, telaşlı öpüşlerim ve iç çekişlerinle iki ucu açık bir zamanın içindeymiş gibi, birbirimizi tutmuş bir mucize görelim diye bekliyoruz. doluluk anı! sarıl bana, zaman akmasın, haydi sarıl canım bana, mucize bitmesin! hayır, karşı koyma, hatırla: gövdelerimizin otobüs koltuklarında ağır ağır birbirine kayıp, düşlerimizin saçlarımız gibi birbirine karıştığı geceleri; dudaklarını çekmeden hatırla: başlarımız birlikte soğuk ve karanlık cama yaslandığında, küçük kasabaların ara sokaklarında gördüğümüz ev içlerini; hatırla, el ele seyrettiğimiz onca filmi: yağmur gibi yağan kurşunları, merdivenlerden inen sarışınları, bayıldığın soğukkanlı yakışıklıları hatırla. hatırla, bir günah işler, bir suçu unutur ve başka bir diyarı düşler gibi sessizce seyrettiğimiz öpüşmeleri. dudakların birbirine yaklaşmasını ve gözlerin kameradan uzaklaşmasını hatırla; hatırla, otobüsümüzün tekerlekleri saniyede yedi buçuk kere dönerken bizim nasıl da bir an kıpırtısız ve hareketsiz kalabildiğimizi. ama hatırlamadı. son bir kere daha umutsuzca öptüm onu. yatak darmadağınık olmuştu.

hiçbir şey, her şeyi unutabilmenin verdiği huzurdan değerli olamaz.

dünyaya bakmak, gerçek anlamıyla görerek bakmak çok zevkli bir şeydi.

neden güzel ve duyarlı kadınlar hayatı kaymış kırık erkeklere aşık olurlar?

iyi bir kitap bize bütün dünyayı hatırlatan bir şeydir.

aşk teslim olmaktır. aşk, aşkın sebebidir. aşk anlamaktır. aşk bir müziktir. aşk ve soylu yürek aynı şeydir. aşk hüznün şiiridir. aşk kırılgan ruhun aynaya bakmasıdır. aşk geçicidir. aşk hiçbir zaman pişmanım dememektir. aşk bir kristalleşmedir. aşk vermektir. aşk bir çikleti paylaşmaktır. aşk hiç belli olmaz. aşk boş bir laftır. aşk allah'a kavuşmaktır. aşk bir acıdır. aşk melekle göz göze gelmektir. aşk gözyaşlarıdır. aşk telefon çalacak diye beklemektir. aşk bütün bir dünyadır. aşk sinemada el ele tutuşmaktır. aşk bir sarhoşluktur. aşk bir canavardır. aşk körlüktür. aşk yüreğin sesini dinlemektir. aşk kutsal bir sessizliktir. aşk şarkılarda konu edilir. aşk cilde iyi gelir.

aşk birisine şiddetle sarılma, onunla aynı yerde olma özlemidir. onu kucaklayarak, bütün dünyayı dışarda bırakma arzusudur. insanın ruhuna güvenli bir sığınak bulma özlemidir.

bazı özentili budalaların sandığının tam tersine, bir iki kelime bile sessizlikten iyidir.

kendimi başkalarından ayırmak, herkesinkinden daha başka bir amacı olan özel biri olarak görmek istemiştim.

benim gibi hayatı kaymışlarda hüzün, zeki olmaya çalışan bir öfke olarak gösterir kendini. o zeki olma isteği de en sonunda her şeyi berbat eder.

kadın

safveti ziya

hissiz kadınlar bana mevcut değillermiş gibi gelir. bir kadının en büyük meziyeti hassaslık, ince kalpliliktir. doğrusu hissiz kadınları nefrete değer bulurum.

bazı kadınlar görüldüğü dakikadan itibaren sevilirler; çünkü bazı kadınlar bazı erkekler tarafından çıldırırca sevilmek için yaratılmışlardır. sanki o kadınların sevgisi o biçarelerin kalbinde uyanan ilk sevda hissiyle beraber doğmuştur. birlikte vücuda gelmiştir.

genç kızların yerleşmiş hiçbir tabiatları yoktur. onlar için her gün, her saat yeni bir şey hazırlar. bugün neşeli, yarın mahzundurlar. şimdi hayattan bezgin görünürlerken biraz sonra hayata dört elle sarılırlar. her defasında da "ne yapalım, tabiatımız böyle!" diyerek kendilerini anlatmak isterler. sözün kısası, genç kızlar saygıya ve sevgiye değer oldukları kadar sakınılacak, çekinilecek varlıklardır. başkalarına karışmam; fakat ben onlardan pek korkarım.

bazen, aynı tuvaleti giymiş iki kadından birinde fevkalade bulduğumuz şeyler diğerinde dikkatimizi çekmez. bunun sebeplerini teferruatta aramak lazımdır.

namuslu kadınlarla aşüfteler arasında sürekli bir çekişme, karşılıklı bir nefret vardır ki son bulması imkansızdır ve bu iki sınıf kadınları sonsuza kadar birbirlerine gizli bir gıptayla bakan birer hasım eder bırakır. tesadüf bu kadınları ne vakit birbirlerinin karşısına getirecek olsa bu rekabetin birincilerde tenezzül etmiyormuş gibi bir tecessüs halinde, ikincilerdeyse aşüfte tavırlar, mütecaviz bakışlar biçiminde ortaya çıktığı görülür.

1.02.2009

dexter

bazen, hayatı olduğu gibi kabullenmek lazım.

seri katillerin oldukça içine kapanık ve yalnızlığı seven kimseler olduğuna dair basmakalıp bir söz vardır. bu söz nedensiz yere çıkmamıştır.

çocuklarını hayal kırıklığına uğratmak her babanın korkulu rüyasıdır.

mantıkla açıklanamayan olaylar inkar edenleri inananlara dönüştürür. daha büyük bir güce inananlara.

kovboy filmlerinde görürsünüz: intikam peşindeki adam iki mezar kazar. biri düşmanına biri de kendine.

kaçınılmaz diye bir şey yoktur.

marketler: modern zamanlarda, kudretli aslanın avlanmaya çıktığı serengeti'nin karşılığı.

iki insan birbirine ne kadar yakın olursa olsun, aralarında sonsuz bir mesafe vardır.

kim olduğuna karar verirsin, kim olmak istediğine ve ona sıkıca tutunup sağ salim çıkarsın.

bahçe barbeküsü. yiyeceğin zor bulunduğu ve erkeklerin kocaman bir hayvanı devirmek için birlikte hareket etmek zorunda oldukları buz çağından kalma bir alışkanlık. diğerleriyle birlikte düzgün şekilde hareket edenler hayatta kaldı ve onların genleri asırlar boyunca nesilden nesile aktarılıp buraya kadar geldi. yani benim cemiyetime kadar.

aylar

mine söğüt

ocak ayında doğan kızlar ileride güzel, alımlı kadınlar olurlar. uzun yaşarlar. duyguludurlar, süse, eğlenceye ve gezmeye düşkündürler. gerçekten utangaç olsalar da yaşlandıkça kibir kesilirler. kocalarını kıskanırlar. bir de boyları uzundur. ocak ayında doğan erkekler ileride doğruyu seven adamlar olurlar. istediklerini alabilmek için her türlü fedakarlığı yaparlar. disiplinlidirler. onların da boyları uzun olur.

şubat ayında doğanlara yıldızlar kuvvetin ve aklın gücünü bağışlarlar. bu ayda doğan kadınlar neşeli, sevimli ve alımlı olurlar. eğlenceye düşkündürler. ama iffetsiz de değildirler. bu ayda doğan erkekler çalışkan, zeki ve tıpkı bu ayın kadınları gibi sevimlidirler. soğukkanlılıkları dikkat çekicidir. sözlerinin eridirler ve ciddiyetleriyle tanınırlar.

mart ürkütücü bir aydır. içinde her şey vardır. iyilik.. kötülük.. tehlike.. güven.. ihanet.. mart hayata benzer. mart ayında doğan kadınlar üstün bir güzelliğe ve saf bir kalbe sahiptirler. bu ay doğan erkekler kararsız olurlar ve esrarlı şeyleri severler. haris ve bencildirler ama söz tutmayı da bilirler.

nisan ayında iyimserlik, tıpkı yeryüzünün çekirdeğine yakın yaşayan ve dünya yıkılsa ölmeyecek olan kalın kabuklu böcekler gibi toprağın yedi kat dibinden çıkar ve göğün yedi kat üstüne tırmanır. tam her şey bitti derken yeniden yaşama dönen bir hasta gibi.. hayat yeniden bir şeylere kanar. ölümsüzlük hevesine kapılır. bir kabustan uyanır. gözleri bir daha hiç kapanmayacak sanır. aldanır.

nisan ayında doğan erkekler çabuk öfkelenirler.

mayıs rüzgarların ayıdır. çiçekler sevişsin diye her yerde birbiri ardına deli rüzgarlar eser. sıcak bir aydır. sıcaklarda insanların kafası karışır. mayıs ayında doğan erkekler yaradılış olarak sert, kızgın, hatta kimi zaman kaba olurlar.

yaz aylarında şehir insan kokar. insanlar hangi duyguları yaşıyorlarsa öyle kokar.

haziran vaatlerle dolu bir aydır. başka bir mevsimin ve başka bir zamanın müjdeleyicisidir. uzayan günler, ısınan havalar, hatta kavuran sıcaklar vaat eder. sanki iyi bir şeyler olacakmış gibi.. ama hayal kırıklığıyla doludur. baharın nasıl söndüğünü görür insan. dağlardaki yemyeşil otlar hızla sararır. bahar çiçekleri teker teker ölürler. toprağın çatlaklarında bir hüzün. ağaçların yapraklarında renge düşman bir gölge. haziran hayal kırıklıklarının ayıdır. fırtınaları bol, yağmurları ürkütücü olur. tam her şey artık değişiyor derken, tam bahara sevinmişken, kışla tehdit eder insanı. akılları karıştırır. hayatın hiç de sanıldığı kadar tekin olmadığını acımasızca hatırlatır.

haziran ayında doğan erkekler duygulu, zarif ve şen olurlar. olağanüstü bir zeka ve kavrayış yetisine sahiptirler. bu ayda doğan kadınlar güzel olurlar. sevimli olurlar. temiz kalplidirler. yüksek duygulu. en önemlisi de görevlerine bağlı.

temmuz yorucu bir aydır. uzun günler, gittikçe ısınan, ısındıkça ağırlaşan havalar. yağmur yağmaz, rüzgar esmez. her şey durur sanki. yavaşlar. ağır çekimde çekilen acılar..

ağustos, adını bir hükümdardan alan, buyurucu ve tüm buyurucular gibi tembel bir aydır. ağustos ayında her şey rüzgarı tükenmiş bir değirmen misali durur. durmayanlar yavaşlar. yavaşlayanlardan bazıları yola bir daha devam edemez, ölürler. ölümlerin en çok olduğu aydır ağustos. bu cehennem sıcağı ayda doğan kadınlar atak olurlar. bu ay doğan erkekler mert olurlar.

eylül bu şehirde yaşanan en büyülü aydır. ışık bu ayda, dünyanın saklı tüm renklerini bir anda ortaya çıkarır. eylül ayında doğan kadınlar genellikle genç yaşta evlenip güzel evlat yetiştirirler. bu ayda doğan erkekler vatana ve ailelerine çok bağlıdır.

ekim tanrının toprağı uysallaştırdığı aydır. toprak uykuya yatar ve uyurken her şeyi kabule hazır olduğunu fısıldar. ekim ayı toprağın ayıdır. ekim ayında doğanlar dengeyi temsil ederler. eleştiri ve ölçüyü severler. kadınlar meraklıdırlar. bu ay doğan erkekler yalancı olurlar. sözlerinde pek durmazlar.

kasım veda ayıdır. geçmişe veda. geride kalan tüm mevsimlere elveda. mevsimsizdir. içinde yaz da vardır, bahar da.. oysa kış ayıdır. kafaları karıştırmakta o yüzden ustadır.

aralık ayında doğan erkekler hareket ve çalışkanlığı temsil ederler. bu ayda doğan kadınlar kararsız olurlar.

31.01.2009

uzun lafın kısası

ayfer tunç: kevaşelerin gözden düşüşü daha ikinci gecede başlar.

julian barnes: yurtseverliğin en istekli yatak arkadaşı bilgi değil, cehalettir.

louis de bernieres: bu lanet olası dünyada biz insanlardan daha aşağılık, daha namussuz bir hayvan yoktur.

elsa morante: insana karşı girişilen en kötü şiddet eylemi, aklın küçük düşürülmesidir.

viktor emil frankl: alkol mutsuzluğunuzun ortadan kalkmasını sağlar; ama mutsuzluğun nedeni olduğu gibi kalır.

george sand: insanlar kendilerini oldukları gibi görmekten hoşlanmazlar.

irvin yalom: ölüm korkusu daima, yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazladır.

mario puzo: bir avukat, evrak çantasıyla, eli silahlı yüz kişinin çalacağından daha fazlasını çalar.

platon: şeyleri oldukları gibi görmek, saf ve anlatılamaz bir mutluluktur.

nazım hikmet: kötü yüreklerde kıskançlığın en büyük nedeni, bir kadınla erkeğin mutluluğudur. çünkü onlar iki önemli sorunu, sevgi ve sadakat konularını çözmüşler demektir.

sophokles: son gününü görmeden hiç kimseye mutluluğa ermiş demeyin.

kenneth v. lanning: şeytan adına yapılanlardan çok daha fazla kanunsuzluk ve çocuk istismarı, tanrı'nın, isa'nın ve muhammed'in adına, dindar kişiler tarafından yapılmaktadır.

30.01.2009

anna karenina

tolstoy

bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.

insanın karısı varsa derdi var demektir; ama sahip olduğu kadın karısı değilse derdi daha da büyüktür.

iktidar, para, ün.. kadınların asıl istedikleri bunlardır.

bekarlıkla vedalaşmak geleneği boşuna değildir. ne denli mutlu olursa olsun, özgürlüğünü yitirmek acı gelir insana.

vladimir nabokov: aşk yalnızca cinsel olamaz; çünkü o zaman bencilcedir ve bencilce olduğu için de yaratmaz, yıkar.

gerçeği yadsımak hiçbir zaman bir yanıt olamaz.

yaşamın güzelliği, çeşitliliği, olağanüstülüğü gölgelerden, ışıktan oluşur.

insanlar vardır, hangi konuda olursa olsun, kendilerinden şanslı rakiplerinin iyi yanlarının hepsini yadsımaya, yalnız kötü yanlarını görmeye hazırdırlar. bazı insanlar da bunun tam tersine, bu şanslı rakiplerinde, onları zafere ulaştıran özellikleri görmek isterler. yürekleri sızlayarak onlarda yalnız iyi şeyler ararlar.

onu sarhoş eden, çevresindeki herkesin ona gösterdiği hayranlık değil, bir kişinin hayranlığıdır.

akla dayanan evliliklerin mutluluğu çoğu zaman yadsınan aşkın ortaya çıkması sonucu sabun köpüğü gibi dağılır gider.

gerçek aşkı tanımak için önce yanılmalı insan, sonra doğruyu bulmalı.

ben iyi atı üzerindeki bazı belirtilerden, aşık genci de gözlerinden tanırım.

vladimir nabokov: insanı üzen, onun gerçekle yüz yüze geldiğinde kendi benliğini her zaman tanıyamamış olmasıdır.

pişmanlık duymak için vakit hiçbir zaman geç değildir.

kadın dediğin öyle bir yaratık ki, istediğin kadar incele, gene de hiç bilmediğin yanlarıyla karşılaşıyorsun.

boks gibi, boğa güreşi gibi sporlar barbarlığın belirtisidir.

eylemlerimizin kaynağı kim ne derse desin, kişisel mutluluğumuzdur. bizi harekete geçiren kişisel mutluluğumuzdur.

ölümü düşününce yaşamaktan daha az tat alır insan; ama daha sakin yaşar.

insan sevdiğini olduğu gibi sever, olmasını istediği gibi değil.

okula ya da benzeri kuruluşlara insanın yürekten bağlanması olanaksızdır. sanırım şu yardımseverler kuruluşlarının her zaman böylesine yetersiz sonuçlar vermesinin nedeni de budur.

aile yaşamında bir şey yapabilmesi için karı koca arasında ya kesin bir anlaşmazlık ya da sevgi dolu bir anlaşma olmalıdır. karı koca arasında ilişki belirsizse, anlaşmazlık da, sevgi dolu anlaşma da yoksa, bu durumda hiçbir şey yapılamaz.

mantık varoluş mücadelesini keşfetmiştir. isteklerimi engelleyen herkesi gırtlaklamam gerektiğini söyleyen yasayı keşfetmiştir. mantığın çıkardığı bir sonuçtur bu. başkalarını sevmeyi mantık bulmuş olamaz. mantığa aykırıdır çünkü sevmek.

savaşı gerekli mi buluyorsun? çok güzel. savaştan yana olanları, savaşı savunanları ileri hatlarda çarpışacak özel bir birlikte toplayıp en önce sürün savaşa, hücuma kaldırın.

halk

hüseyin rahmi gürpınar

halk şakalı, mizahlı sözlere, iğrenç tuhaflıklara, birkaç kaba taklitle başlayan eserlere bayılıyordu. niçin böyle faydalı, ciddi makalelere rağbet yoktu? hiçbir sağlam ilmi esasla ilgisi olmaksızın hemen her gün fikirce, üslupça aynı bayağı tarzda tekrarlanan olağan şeyleri hastalıklı bir alışkanlıkla okuyorlar, bu bayağı yazıların okurları ilk bakışta anlaşılır olamayan bir tamlamaya, yabancı gelen yeni bir şiveye, anlaması beyin gücü sarfına bağlı bir cümleye tesadüften adeta korkuyorlar. beynin de kullanılmayan diğer bir uzuv gibi zayıf düşeceğini bilmeyerek bilgilerini arttıracak, zihinlerini takviye edecek ciddilikle okumaya üşeniyorlar.

ey hemşeriler! niçin uyanıp bu sefalet tozundan silkinmeye uğraşmıyorsunuz? kabahat herkesten çok kendinizde. siz, sizi bu cehalet ve geriliğe bağlayan fikirlere destek ve taraftarsınız. cidden fikirlerinizi aydınlatmaya uğraşanlara sövüp onların iyi, yeni, besleyici, güzel telkinlerini adeta cinayet sayıyorsunuz. onlar, sizin cahilce kunamalarınızdan korkmasalar, lanetlemelerinizden çekinmeseler, kaç zamandır artık kangrene dönmüş, çürüyüp kokmaya başlamış bu derin gerilik yarasının kaynağını size pek büyük bir açıklıkla gösterecekler. duyduğumuz her yeni fikre kızmayınız. onları güzelce kabul için anlama kabiliyeti edinmeye uğraşınız.

28.01.2009

yatak odasında felsefe

marquis de sade

filozof küçük insani gururları asla okşamaz; onun her zaman için büyük bir tutkuyla istediği şey, hakikati aramaktır, özsaygının aptalca önyargıları altından hakikati bulup çıkarır, hakikate erişir, onu geliştirir ve onu şaşkın dünyaya cesurca gösterir.

tüm erkekler, tüm kadınlar birbirine benzer: sağlıklı bir düşünmenin etkilerine direnebilecek aşk kesinlikle yoktur. duyuların sonucunu bizim içimize gömerek, bizi asla bir şey göremeyecek hale sokan; ancak çılgınca tapılan bu nesneyle var olmamıza yol açan bu sarhoşluk ne büyük bir aldatmacadır!

cehaletin ve aptallığın tüm engellerini parçalama şerefi yalnızca dehalara aittir.

en büyük zevklerimden biri sikim kalktığında tanrıya küfretmektir.

asla sırrını ağzından kaçırma, sevgilim; ve özellikle tek başına hareket et: suç ortaklarından daha tehlikeli bir şey olamaz; bize en yakın olanlardan sakınalım her zaman: ya hiç suç ortağınız olmasın ya da bize hizmet eder etmez onlardan kurtulmak gerekir, der macchiavelli.

herkes ikiyüzlü davranır; sorarım size, samimi bir kişi sahtekarlar cemiyetinde nasıl olur da her zaman başarısızlığa uğramaz!

tarım ağaçlara nasıl zarar veriyorsa eğitim de doğanın kutsal etkilerine o kadar zarar vermektedir.

tüm ahlaki hatalarımızın kaynağında, hıristiyanların kendi bahtsız ve felaketle dolu yüzyıllarında uydurdukları şu kardeşlik bağının gülünççe kabulü yatar.

insanları ancak kendimiz için sevmeliyiz; onları kendileri için sevmek bir aldatmacadır; doğa asla insanlara kendilerine iyi gelebilecek hareketlerden, duygulardan başka bir şey esinlemez; doğadan daha egoist bir şey olamaz; o halde, doğanın yasalarına uymak istiyorsak, böyle davranalım.

eğer doğa vücutlarımızın herhangi bir bölümünü saklamamızı istemiş olsaydı bu önlemi kendisi alırdı; ama o bizi çıplak yarattı; dolayısıyla çıplak olmamızı istiyor, çıplaklığa karşı her davranış doğanın yasalarını kesin olarak ihlal eder.

doğa insanın edepli olmasını amaçlasaydı eğer, kesinlikle onu çıplak doğurmazdı; uygarlık bakımından bizden daha az yozlaşmış olan sayısız halk çıplak dolaşmakta ve hiçbir utanç hissetmemekte; giyinme alışkanlığının biricik temelinin hem havanın sertliği hem de kadınların süs merakı olduğundan kuşkunuz olmasın; kadınlar arzuların doğmasına yol açacak yerde bu etkileri önceden gözler önüne sererlerse bir süre sonra bu etkilerin tümünü yitireceklerini hissederler; doğa onları kusursuz yaratmamış olduğundan, bu kusurları süslerle gizlediklerinde hoşa gitmenin tüm yollarına sahip olacaklarını düşünürler; demek ki utanç, bir erdem olmanın ötesinde, ahlak bozukluğunun ilk etkilerinden başka bir şey değildi, kadınların süs merakının ilk araçlarından biriydi. hayasızlığın sonuçlarının, yurttaşı cumhuriyetçi yönetimin yasaları için temel önemdeki ahlaksızlık halinde tuttuğuna inanan lykurgos ve solon, genç kızların tiyatroya çıplak çıkmasını zorunlu kılar. hatta bazı halklarda çıplaklık erdem olarak kabul görüyordu.

insan nedir? onunla diğer bitkiler arasındaki fark nedir? onunla doğadaki tüm diğer hayvanlar arasındaki fark nedir? kesinlikle hiç fark yoktur. insan da onlar gibi bu yerkürenin üzerine rastlantı sonucu yerleştirilmiştir, onlar gibi doğmuştur; onlar gibi ürer, çoğalır ve azalır; onlar gibi yaşlanır ve onlar gibi doğanın her hayvan türüne biçtiği sürenin sonunda, organlarının yapısı nedeniyle hiçliğin içine düşer.

bir hayvanı öldürmek de bir insanı öldürmek kadar kötüdür ya da her ikisi de pek az kötüdür ve farklılık yalnızca bizim önyargılı kibrimizde mevcuttur; ama kibrin önyargıları kadar saçma bir şey ne yazık ki yoktur. yine de soruyu hemen soralım. bir insanı ya da bir hayvanı yok etmenin eşit olmadığını inkar edemezsiniz.

her şeyin kendisi için yapıldığına inanan insanın aptalca kibri, insan soyunun tümüyle yok edilmesinin ardından doğada hiçbir şeyin değişmediğini ve yıldızların dönmesinin hiç de gecikmediğini görünce pek şaşırmış olacaktır.

kesin olarak şunu aklında tut ki, basit ve ödlek adam, salakların insanlık diye adlandırdıkları şey, korkudan ve bencillikten doğmuş bir zayıflıktan başka bir şey değildir; bu kuruntu ürünü erdem, yalnızca zayıf insanları zincire bağlar, karakterleri stoacılıktan, cesaret ve felsefeden oluşanlar insanlık diye bir şey bilmezler.

siki kalktığında despot olmayan erkek yoktur. eğer diğerleri de onun kadar zevk alıyor gözükürse o daha az alır. o sırada pek doğal olan bir kibirle, hissettiği şeyi anlamaya yatkın dünyadaki tek kişi olmak ister; kendi gibi bir başkasının da zevk aldığını görme fikri ona bir tür eşitlik duygusu verir ki bu duygu despotizmin hissettirdiği tarifsiz güzelliklere zarar verir.

doğanın insan yüreğine yerleştirdiği despotizmi sergilemenin gizli bir yolunu insana vermezsek, bu despotizmi uygulayabilmek için etrafındaki nesnelere saldırır, yönetimi karıştırır.

tanrıya inanan salaklar, varlığımızı yalnızca ona borçlu olduğumuza inanmış olanlar, bir embriyon olgunlaşmakta olduğunda, tanrıdan gelen küçük bir can görerek onu hemen canlandıranlar; bu sersemler, bu küçük yaratığın yok edilmesini temel bir suç olarak kabul ederler kesinlikle; çünkü, onlara göre, o artık insanlara ait değildir. tanrının ürünüdür o; tanrıya aittir.

ilkelerinizi uzaklara taşımanın boş onuruyla, kendi içinizdeki mutluluğa özen göstermeyi bir yana bırakırsanız, uyuklamakta olan despotizm yeniden doğar, iç anlaşmazlıklarla parçalanırsınız, maliyenizi ve alım gücünüzü tüketirsiniz ve tüm bunlar, siz yok olduğunuzda size boyun eğdirecek olan tiranların dayatacakları prangaları yeniden öpmek içindir. arzuladığınız her şeyi kendi evinizden ayrılmadan yapabilirsiniz; diğer halklar sizin mutlu olduğunuzu gördüklerinde sizin onlar için çizdiğiniz yoldan onlar da mutluluğa koşacaklardır.

davranışın senin basitliğine kurulmuş bir tuzaktır.

bilumum yaş ve cinsiyetten şehvetperestler, bu kitabı yalnızca sizlere armağan ediyorum: bu kitaptaki ilkelerle beslenin, sizin tutkularınızın destekçisidir onlar. sevimsiz, duygusuz, kişiliksiz ve dalkavuk ahlakçıların sizi korkuttukları bu tutkular, doğanın insanı eriştirmek istediği yere ulaştırmada kullandığı araçlardan başka bir şey değildir; tadına doyum olmaz bu tutkulardan başkasına kulak vermeyin; sizi mutluluğa yalnızca bu tutkuların sesleri götürebilir.

hikâye

namık kemal

dil öyle taş kovuğundan yetişen incir ağaçları gibi kendi kendine olgunlaşmaz. yüzyıllarca fikirleri eğitmeye hizmet için ömrünü vermiş birçok edebiyatçı, filozof gerekir ki bir dil düzene, zenginliğe ulaşabilsin.

ayetle ve hikmetle ispatlandığı üzere bütün mahluklar, erkek-dişi olarak çift yaratılmıştır. bundan ötürü evrene muhabbetle bağlıdırlar, dünyayı sevmek fıtratlarında vardır. bunun için insan her şeyden fazla aşka meyleder.

bu sebepten hikâyelerin, tiyatroların içerdiği hikmeti genellikle aşka dair birçok kıssa içine gizlerler. onun için biz de şu aciz eserimizin [intibah] içerdiği yepyeni düşünceyi, hayali bir hikâyeyle sarmalamak istedik.

bundan başka hikâye yazmakta bir görev daha vardır: o da yalnız muhatabı ıslah veya eğlendirmek için eski beğeni tarzı olan yerli yersiz akla, ağza ne gelirse söylemeyi bırakarak insanın doğasını tahlile çalışmaktır.

avrupalılar taklit ederken bir şeyin gerçekten taklide değer olan yerlerini ediyorlar. işte o kabilden olarak kendilerine örnek olması için arap'ın acem'in ve diğer eski dillerin saygın eserlerini tercüme etmişler. mantık ve adaba uygun gördükleri yerlerini örnek almışlar. içlerinde akıl dışı, abartmalı, hiçbir şeye benzemez teşbih görmüşlerse ona uymamışlar; imalı, lastikli sözler gibi zevzeklikleri de makbul tutmamışlardır.

hint'ten batı'ya geçmiş bir hikâyedir: hakikat bir kız imiş. fakat çıplak gezermiş. nereye gittiyse kabul etmemişler. sonunda bir kuyuya saklanmaya mecbur olmuş. hikâye ise dişleri dökülmüş, yüzü buruşmuş, elleri çolak, ayakları paytak, beli kambur, ağzı kokar, burnu akar, gözü kör, kulağı sağır bir kocakarı imiş. fakat yüzünü düzgünler, takma dişler, vücudunu gayet güzel elbiselerle süslediğinden daima görenlerin makbulü olurmuş. sonunda bir gün, hakikate kuyusunda rastlamış. kendi elbisesini ve süslerini vermiş. ondan sonra hakikat de gittiği yerlerde kabul görmeye başlamış.

26.01.2009

beatrice'ten sonra birinci yüzyıl

amin maalouf

daha ileri gitmeyi beceremeyenler, varacakları yere ulaştıklarını söylerler.

vatanımız olan dünya ve ulusumuz olan insanlık, küçük ve aşağılık hesaplar yüzünden, eskimiş geleneklerle kokuşmuş bir bilimin bir araya gelmesi yüzünden, tarihin en karışık dönemini yaşayacaktır ve tanrının gönderdiği afet gibi bir mazerete sığınamayacaktır.

insanı, kendi üzüntüsü kadar yenilgiye uğratan bir başka şey yoktur.

değersiz olan ile olağanüstü olanı aynı yatay kağıdın üzerine geçirmek, yazının hünerlerinden biri değil mi? bir kitapta her şey kurumuş mürekkebin önemsenmeyecek kalınlığına bürünür.

şayet gelecekte, erkekler ile kadınlar, kolay bir yolla çocuklarının cinsiyetini tayin edebilirlerse, bazı uluslar sadece erkekleri seçer. böylece üremez olurlar, kaybolup giderler. bugün toplumsal bir kusur olan erkeğe tapınma düşüncesi, o zaman toplu bir intihara dönüşür. bilimin ilerleyişi ve zihniyetlerin durağanlığı göz önünde tutulursa, böyle bir varsayım yakın bir gelecekte gerçekleşmiş olacaktır.

mizah yazısı kelebek gibidir, yeğni ve havai olması doğaldır.

günümüz dünyasına bir bakın. kesinlikle ikiye ayrılmış durumda. bir yanda, istikrarlı nüfusa sahip, her gün biraz daha zenginleşen, her gün daha demokratikleşen, teknik ilerlemeleri neredeyse her gün artan, ortalama insan ömrünün sürekli yükseldiği, tarihte bugüne dek görülmemiş biçimde barışın, özgürlüğün, refahın, ilerlemenin altın çağını yaşayan topluluklar var. öte yanda, giderek kalabalıklaşan ama her zaman daha fazla yoksullaşan toplumlar, gittikçe genişleyen ama dışarıdan beslenen metropoller, birbiri ardından kaosa sürüklenen devletler var.

dünya, kırılması zor bir cevizdir.

kamuoyunu uyuyan iri bir insan gibi düşünmeli. ara sıra sarsılarak uyandığında, bunu fırsat bilerek, ona bir düşünce fısıldamaya çalışmalı; ama en basit, en belirgin düşünceyi; çünkü kamuoyu daha o an gerinir, arkasını döner, esner, tekrar uykuya dalar ve sense onu ne engelleyebilir ne de uyandırabilirsin. o zaman, yatağı sarsılsın diye beklemeye başlarsın.

nefret, sonsuza kadar basit bir gerçek olarak kalmaz. günün birinde, herhangi bir bahaneyle patlak verir ve yüz yıldır, bin yıldır, iki bin yıldır, hiçbir şeyin unutulmadığı anlaşılır, ne bir şamarın, ne de bir korkunun. nefret söz konusu olduğunda, bellek zamanın içinden geçerek, her şeyle beslenir, kimi zaman sevgiyle bile.

tarih boyunca pek az öğreti, nefreti söküp atabilmiştir, çoğu nefrete hedef saptırmada bulmuştur çareyi. nefreti zındığa, yabancıya, dönmeye, efendiye, köleye, babaya yöneltmiştir. tabii nefretin adı, başkalarında görüldüğünde nefrettir de kendimizde duyumsadığımızda, bin türlü adı vardır.

yazarlar gibi konuşmacılar da, cümlenin kopup gittiği anı, bir uyanıştan diğerine geçercesine kavrayıverirler bazen. bir heyecan, bir değişimdir o. insan artık konuşmuyordur sanki, kendini bırakır ve kulak verir sözlerine. yazı yazmıyordur artık, sadece elini, yani koyulduğu yola aldırmayan o binek hayvanını besliyordur, kendisine ihanet etmemesi için.

tek kelimeyle, toplumsal bir yaratık değilim, hiç olmadım. yarın diye düşünüyordum, sakalıma bürünmüş olarak her zaman olmak istediğim adam olacağım yeniden: minicik hayvancıkların büyüsüne kapılmış, büyük hayvanlara bütünüyle ilgisiz, düşünen bir yürüyüşçü.

meraklı bir parmağı arı sokması, saldırıya uğrayan kovanın içindeki kızgınlık hakkında doğru bir fikir verebilir mi?

büyük felaketler için bu böyledir, sinsi acılar için de. doğmazlar, ilan edilirler. savaşlar da öyle.

insan topluluklarında ve bireylerde, saldırıyı simgeleyen bir erkek ilke ile, devamlılığı simgeleyen bir dişi ilke vardır. bazı insanlar, aşırı derecede erkek hormonuna ya da aşırı sayıda erkek kromozomuna sahiptir; bu insanlar çok zeki olabilirler ama belirtildiğine göre zekaları, aşırı saldırganlığa veya sıklıkla suça yönelebilir; mahkeme kayıtlarında bu türden adamlara çok rastlanır. clarence ile béatrice'in sordukları şuydu: şu anda evrensel çapta böyle bir durumla karşı karşıya değil miyiz? hiçbir ahlaki değere sahip olmayan birkaç bilgin yüzünden, ayrıca hiç kimsenin öngöremediği şu "yatay çatlak" yüzünden topluluklar, etnik gruplar, uluslar ve belki de bütün insanlık muazzam bir denge bozukluğu içinde değil mi?

korku, canavar doğurur.

gerilemeyi önceden haber vermeye kim cesaret edebilirdi? gerileme üzücü, gülünç, kalıtımsal, tutarsız bir düşünce. tarihe, düz bir arazide akan, engebeli topraklarda seken, kimi yerlerde çağlayanlara bağlanan bir nehir gibi bakmakta inat ediyoruz. ama ya yatağı önceden kazılmamışsa? ya denize ulaşamayıp çölde kayboluyor, kıpırtısız bataklıklar yapbozunda yitip gidiyorsa?

her şeyi göz önünde bulundurursak hayat, benim kurduğum iskeleleri bütünüyle yıkmadı. sadece biraz yerinden oynattı, hayatın devamını sağlayacak kadar.

aşk ilişkilerinde gidiş hazırlığı yapılmaz.

denize bir şişe atılırsa, birinin onu bulması istenir; ama yanıbaşında yüzülmez.

eskiden horgörücü bir ırkçılıkla karşı karşıyaydık; bugün saygılı bir ırkçılıkla karşı karşıyayız. özlemlerimize ilgisiz, ataletimize karşı müşfik. yaşamın en berbat hali, sakatlığın en aşağılayıcısı "kültürel miras" diye adlandırılıyor. herkes kendi yüzyılında yaşıyor.

kediler

samipaşazade sezai

"hanım! en son cevabını isterim. ya ben, ya kediler!"

"kediler!"

bir kocanın ümitsizliği, bir kadının kararsız arzuları, sevginin mutluluk çayırı üzerine temellerini gül fidanlarından, sevda rüzgârının tutarsızlığına karşı camlarını nurdan, eşyalarını tülden inşa edip döşediği evlilik sarayının çöküşü, hep bu birkaç kelimeden ibaret olan konuşmada saklıydı.

kediler! öyle mi? demek ki otuz üç sene yan yana geçen bir beraberliğin sonucu, evlilik bilmecesinin çözümü bu cevap oluyor. otuz üç sene önce, evliliğin ilk aylarında sevginin sonsuzluğuna, aşkın ölümsüzlüğüne yeminler eden âşığının ağzından, kendisinin kedilere, her türlü mana ve yetenekten yoksun keyfi bir ilgi için feda edildiğini işitmek onurunu kırdığından, artık bu hale bir son vermek üzere kesin karar almıştı.

zavallı koca! karısının söz sahibi olduğu eve getirip topladığı yirmi otuz kedinin verdiği sıkıntı ve rahatsızlıktan artık usanmıştı. evin içinde ev sahibinden bile havalı bir yürüyüşle kuyruklarını kaldırıp bu bahtsız kocaya küçümsercesine bakışlar atarak dolaşan bu kibirli hayvanlar kanepelerini istila etmiş, koltuk sandalyelerinde uyurlar, o senenin soğuk kışında ısınmak için yaktığı ateşin karşısında düşünürler; sofalarında, odalarında kulak tırmalayıcı seslerle kavga ederlerdi. günden güne küstah tavırlarını artırarak çoğalan kediler bu adama evinde ayakta duracak bir yer bırakmamaya başladılar.

bir sabah gayet erken uyanarak kendi âleminde bir kahvaltı etmek için küçük odasına çekildiği zaman, sokakta birtakım çocukların ağladığını işiterek pencereden dışarı baktı. kulağına gelen seslerin kedilerin birbiriyle dalaşırken çıkardığı sesler olduğunu anlayınca, aldandığından dolayı büyük bir öfkeyle iskemlesine oturdu. iskemleye oturduğunda, yüzünün iki uç noktası olan alnıyla çenesinin geriye doğru çekik, gözlerinin büyük ve biraz fırlak olmasıyla bir arayıcılık hali kazanan yüzünü iki tarafa döndürerek hayretle etrafına bakınıyordu; zira kedinin biri ekmeğini çalmış, diğeri sütlü kahvesini içmiş, öteki de fincanını kırmıştı. kendi kendine üzüntü ve şaşkınlıkla, "kime dert anlatmalı! bu kibirli, vefasız, değer bilmez hayvanların kadınlar elbette taraftarı olur! zaten kedi, kadındır." diyordu.

bir günlük emeğiyle elde ettiklerinin böyle ziyan olmasının verdiği üzüntüyle başını eline dayayarak pencerenin önünde oturdu. işte orada, duvarın altında, kahvesini içen, ekmeğini çalan, fincanını kıran, kendisini sabah keyfinden mahrum eden, velhasıl bütün rahat ve huzurunu elinden alan kediler, güneşe karşı abanoz gibi parlak siyah, kar gibi beyaz, sarı benekli, göz alıcı renkleri ve her an ve saniye renkleri değişen ışıl ışıl gözleri gökkuşağı gibi görünürken ön ayaklarını önce ağızlarına götürüp kadınlara has işveli bir tavırla yüzlerini temizleyerek huzur içinde kahvaltısını hazmetmekte ve öğle yemeğine hazırlanmaktaydılar.

evin sahibi tarafından kendisine tercih edilen bu yırtıcı hayvanların kayıtsız halleri sinirine dokunarak sofaya çıktı. orada, merdivenin orta basamaklarında, bıyıkları, yüzü, başı siyah lekelere boyanmış beyaz kediyi görür görmez, "kahvemi sen içtin! fincanımı sen kırdın! öyle mi?" diyerek odasından bastonunu alıp ayaklarının ucuna basarak yavaş yavaş kedinin yanına sokuldu. hazır eline fırsat geçmişken istediği gibi intikamını almak için vücudunun en can alacak yerini nişanladı. bastonunu kaldırdı. kedi kımıldıyor. kaçacak. değneğini şiddetle üzerine indirir indirmez, pek çevik olan bu afacan hemen sıçrayınca ayağı kayarak büyük bir gürültüyle merdivenlerden aşağı yuvarlandı. merdivenin altında kolunun sızladığından şikâyet ederken varlığının diğer yarısı olan karısı karşısına çıkarak, "hiç kediye öyle vurulur mu? ya bir yeri kırılsaydı..." deyince zavallı herif şiddet ve öfkeyle "ben sana şimdi gösteririm!" diyerek odasına çıktı. karısı da kendisini takip ederek gayet sakin ve yumuşak biçimde diyordu ki, "ne yapacaksın? ne yapabilirsin? söyle de ben de anlayayım!"

bir camın arkasından görülen kıvılcım gibi, renkli güzellikten akseden bir damla yaşın durduğu büyük gözlerini; altmış senenin üzerinde izler, lekeler bırakarak geçtiği karısının yüzüne çevirerek, "ne mi yapabilirim? kaymakamlığa başvuracağım. senin kedilerini, yiyecek hırsızlığı, gasp ve haneye tecavüzden dava edeceğim! bakalım, o zaman bu hırsızların, bu haydutların bir tanesini burada görebilir misin?"

paltosunu, şapkasını giydi, kapıyı kıracak gibi şiddetle çekerek evden çıkıp gitti.