19.11.2020

keder

nazım hikmet


bir tarafım, böceklerinden yıldızlarına kadar kâinatın kalabalığını ve dünyanın dört bucağında kaynaşan insanları burnumun dibinde hissediyor. onlarla beraberim, onların içinde; bir tarafım ise yapayalnız, öylesine yalnız ki bunu, bu hissi ömrümde ilk defa duyuyorum; kederden boğuluyorum bazen, bir tarafım boğuluyor, bir tarafım ama boğuluyor, bunu, bu yalnızlık duygusunu, bu kahrolası kederi yenmem lazım.

18.11.2020

bu su çoğala çoğala

a. kadir


yaşlılara saksılar dizdim, bahçeler yaydım
yorgunlara diri beden verdim, taze yürek
döşekler serdim hastalara, rahat, yumuşacık
nerde yalan dolan gördüysem kızardım
yiğit yüreklere, dedim, canım armağan
ardına kadar açtım çocuklara kapıları
dostluklar boy attı yeryüzünde
dostluklar orman orman
ebemkuşakları gökyüzünde fır dolandı
yürüdü dağlardan ovalara doğru
gümbür gümbür bir deli su
yıktı bu su önüne geleni
bu su çoğala çoğala
insanlar insanları aldı götürdü
ne kavga kaldı, ne zulüm, ne korku

17.11.2020

su çürüdü

ahmet telli

yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim. yalnızca anahtar deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri. yalnızlık hiç de tanrısal değil, görkemli değil. o yalnızca geçmişle gelecek, ölümle yaşam arasında kocaman bir karanlık nokta. geçmişi ve geleceği olmayan, ölümle yaşam arasında irinli bir leke yalnızlık denilen. şimdi ne varsa, anahtar deliğinden sızan havayla ışıkta. (farkına varsalar kapatırlar mıydı onu da?) bütün belleğimdekileri yok ettim. elektrikli bir aygıtla yaktım, jiletle kazıdım. çığlıkların aralığından uçurdum hepsini, kül edip savurdum.

adımdan gayrısını bilmiyorum.

zamanı yiyip bitirdi karanlık. gece yoktu. güneş çoktan kömürleşmiş ve yeryüzü yapışkan bir karanlıkla örtülmüştü. yabanıl sesler geliyordu derinlerden ve karanlığı ince bir bıçak gibi yırtıyordu. şaklayan kırbaç gibi. acı duvarını aşan bu sesler, madeni bir gürültüye dönüyor ve yer kabuğunu zorluyordu artık. sesim yoktu. karanlığın karnında yitirdim sesimi. kör bir kuyuda unutulan yusuf'tum belki. ama durmadan soruyorlardı. tanrılar bilmiyordu sordukları şeyleri, peygamberler büsbütün hain çıkmıştı. ama yine de soruyorlar, soruyorlar, soruyorlar..

adımdan gayrısını bilmiyorum.

iki şeyi bilmek istiyorum. (belki aynı şeyi iki kere bilmek istiyordum.) duvarların rengi neydi? derimin rengi neydi? dokunuyorum duvarlara; parmak uçlarımla, avuçlarımla, dilimle dokunuyorum. duvarların bir rengi olmalı. ama hiçbir duvarcının, hiçbir ressamın bu rengi bildiğini sanmam. adı yoktu bu rengin, kimyası yoktu. belki renksizliğin rengiydi bu. çürüyen bir bedenin kokusuydu duvarların rengi.

adımdan gayrısını bilmiyorum.

bir böcek gibi antenlerimi gezdiriyorum bedenimde. anahtar deliğinden sızan ölü ışıkta ellerime bakıyorum. ellerim.. sanki bir kadının memelerini hiç okşamamış, sıcaklığını duymamış. ellerim.. her dizesi çığlık olan şiirleri hiç yaratmamış sanki. ne beyaz tenliyim artık, ne esmer ne de kara. cüzzamlının, vebalının bir rengi vardır. irinin bir rengi. ölünün bile bir rengi vardır ama derimin rengi yoktu. belki çürüyen bir kentin rengiydi bu. çürüyen bir dünyanın.

adımdan gayrısını bilmiyorum.

killi, ayakları üzerinde duramayan bir yaratıktım. soyumun neye benzediğini unuttum. "insana benziyorlardı." diye duymuştum bir vakitler. demek ki şimdi maymun halkasında insanlık.

adımdan gayrısını bilmiyorum.

ağzımı anahtar deliğine dayayıp havayı emiyorum. böcek sokması gibi bir yanma duyuyorum boğazımda. oysa kuru bir yaprağı bile dalından düşürecek gibi değil bu kör esinti. belki çöle dönmüş toprağa tek yağmur damlasının düşüşü yalnızca. çamur gibi bir yağmur damlası. ama toprak, bu damlayla çatlatacak bağrındaki tohumu. çöl, bütün vahalarını bu damlayla yeşertecek. genzim yanıyor. ince bir kan şeridi sızıyor dudaklarımdan. kirli, sıcak ve simsiyah.

adımdan gayrısını bilmiyorum.

suyum, bir litrelik karton süt kutusu içinde. yetmiş iki gündür sakındığım ve her gün ancak bir kere dudaklarımı değdirdiğim. dilimi bir köpek gibi değdirdiğim. (dilin suya dokunuşu.. bir süngerin denizi yutuşu yani. bir çölün seraba kesilmesi bir an için.) her gün ancak bir kere değdiriyorum dudaklarımı suya. dilimi kaçırıyorum artık; sünger, bütün vantuzlarını birden uzatmasın diye. bataklıktaki suyun da bir su yanı vardır. çürüyen bir bedenin bile dayanılabilir kokusuna. kutuda kalan son bir yudum su, bu bile değildi artık. küstü, öldürdü kendini su.

su çürüdü.

adımdan gayrısını bilmiyorum.

simulakr

jean baudrillard

malenezyalı yerliler gökyüzünden geçen uçaklara hayran kalmışlardı. ama bu nesneler asla onlara doğru inmiyordu. ancak beyazlar, onlar, bu nesneleri yakalamayı başarıyordu. ve bu, onların havadaki uçakların dikkatini çekecek olan benzer nesnelere yerde, belli mekanlar üzerinde sahip olmasındandı. bunun üzerine yerliler, dallar ve sarmaşanlarla bir uçak simulakrı inşa ettiler, geceleri özene bezene aydınlatacakları bu toprak parçasının sınırlarını çizdiler ve gerçek uçakların oraya inmesini sabırla beklemeye koyuldular.

günümüzde kentlerin balta girmemiş ormanlarında gezen avcı-koleksiyoncuları ilkellikle suçlamaksızın (ayrıca, neden bunu da yapmayalım?) bu öyküden tüketim toplumu üzerine bir ders çıkarılabilir. tüketim kazazedesi de simulakr nesneler ve mutluluğun karakteristik göstergelerinden oluşan tüm bir aygıtı işlerliğe sokar ve ardından (bir ahlakçının umutsuzca diyeceği tarzda) mutluluğun konmasını bekler.

16.11.2020

seks

irvine welsh

am gücü her şeye yeter.

eline fırsat geçtiğinde sizi sikmediği halde başkasıyla sikişmeyi düşündüğünüz zaman garip davranan bir erkekten daha beteri yoktur.

sikişmek insanları tanımanın en iyi yollarından biridir.

bekareti hafife almayın sakın. hayattaki gerçek sorunların çoğu, onu kaybettikten sonra karşımıza çıkar.

sikilmek sikilmektir ve hayatımızda gerçek olan çok az şeyden biridir, asla farklı yorumlanamaz.

kadınlarla yapabileceğin tek şey budur: onları sevmek. şikayet ederlerse onlara daha fazla sevgi vereceksin. hâlâ şikayet ediyorlarsa daha da fazla sevgi vereceksin.

tanrım, seks adına kendimizi ne salak durumlara düşürüyoruz.

bu siktiğimin hatunları var ya.. annen iyi yemek pişiriyor diye bütün piliçlerin iyi aşçı olacağını sanırsın; ama onlar yalnızca basit yemekler pişirmede iyidir, hayal gücü ya da incelik gerektiren bir şeyin yanına bile yaklaştıramazsın hiçbirini. neden en iyi şefler hep erkekler oluyor ha, televizyonda falan? oral için de aynı şey geçerli. bunların çoğu siki ağızlarına tıkıştırıp emerler, öyle aşağı yukarı giderler, sanki ağızlarından am yapmaya çalışır gibi.

şu anda, bir tür olarak, eğer ruhumuz vücudumuzda bir yerdeyse, orasının götümüz olduğuna inanıyoruz. bütün hikaye bu. çok mantıklı. bu yüzden bu kadar saplantı haline getirmişiz: anal espriler, anal seks, anal alışkanlıklar.. en son sınır beyin değil, uzay değil, göt deliğidir. bizi devrimci yapan da bu olacak işte.

15.11.2020

kuşlar

richard dawkins

geçen yıl öğrendiğim en ilginç şey ispanya'dan f. alvarez, l. arias de reyna ve h. segura tarafından bildirildi. olası sütannelerin -guguk kuşlarının olası kurbanları- yabancıları, guguk kuşu yumurtalarını veya yavrularını saptama yeteneklerini araştırıyorlardı. deneyleri sırasında, saksağan yuvasına guguk kuşu yumurtası ve yavruları ile bunlarla kıyaslayabilmek için kırlangıç gibi başka türlerin yumurta ve yavrularını koyma fırsatı buldular.

bir keresinde, bir saksağan yuvasına yavru bir kırlangıç koydular. ertesi gün, saksağan yumurtalarından birini yuvanın altında, yere düşmüş olarak buldular. kırılmamıştı, bu yüzden yerden alıp yuvaya geri koydular ve gözlediler. gördükleri son derece ilginçti. yavru kırlangıç, tıpkı bir yavru guguk kuşu gibi davranarak, yumurtayı dışarı attı. yumurtayı tekrar yerine koydular ve aynı şey tekrarlandı. yavru kırlangıç, guguk kuşunun yöntemini kullanarak yumurtayı sırtında, kanat çıkıntılarının arasında dengeledi ve yumurta aşağı düşene dek yuvanın kenarına doğru geri geri yürüdü.

sefahat

georg büchner

halkın omzundan silahını almakla yetinmeyip onun gücünün en kutsal kaynaklarını da sefahatle zehirlemeye çalışıyorlar. işte bu özgürlüğe yönelik en ince, en tehlikeli ve en iğrenç saldırıdır. sefahat aristokrasisinin hainlik alametidir. bir cumhuriyetteyse yalnızca ahlaki değil, aynı zamanda siyasi bir suçtur. sefih olan özgürlüğün politik düşmanıdır. özgürlüğe görünüşte yaptığı hizmetler ne kadar büyükse onun için bir o kadar tehlikelidir. en tehlikeli yurttaş iyi bir eylem ortaya koymaktansa kolaylıkla bir düzine kırmızı kasket eskitendir.

insan neden zevk alırsa alsın hepsi aynı kapıya çıkar; ister bedenlerden, ister isa ikonalarından, ister çiçeklerden, isterse de çocuk oyuncaklarından hoşlansınlar, hepsi aynı duygudur, en çok keyif duyan, en çok ibadet eder.

14.11.2020

eğitim

alfred adler

çeşitli bilgileri çocuğun kafasına sokmak mı, yoksa onlara özgürce düşünme alışkanlığını kazandırmak mı daha iyidir sorusu ortaya atılır sık sık. bana kalırsa, bu soru iki şeyi birbirine gereğinden fazla karşıtmış gibi göstermektedir. oysa her ikisi birbiriyle pekala uzlaştırılabilir.

ders hiçbir zaman yaşamla ilişkisini yitirmemeli, öğrenciler dersin amacını ve öğrendikleri şeyin pratikte işe yararlılığını anlayabilmelidir.

paylayıp azarlamalarla okul, çocuk için tatsız bir çevre durumuna sokulur; çocuk okula başlar, okulda başarı gösteremez, kendisine geri zekalı ve güç eğitilebilir bir öğrenci süsü verir. aslında hiç de geri zekalı değildir, okula uğramadığı zamanlar bunu bağışlatacak nedenler uydurmada ya da anne ve babasının okul yönetimine yazdığı mektupları tahrif etmede büyük bir deha sahibi olduğunu sıklıkla kanıtlar. okul dışında kendinden önce okuldan kaçmaya başlamış başka öğrencilerle tanışır, bu arkadaşlarından okulda görebileceğinden daha çok ilgi ve takdir görür. sevgiyle yaklaşabileceği ve takdir görebileceği çevre okuldaki sınıf değil, okul dışındaki arkadaşlardan oluşan bu çetedir. sınıftaki toplum içine kabul edilmeyen çocukların, kendilerini kanıtlamak üzere zamanla suç işlemeye yöneldiğini görebiliriz.

karma okulların her bakımdan desteklenmesi gerekir. karma okullardaki öğretim kızların ve oğlanların birbirlerini daha iyi tanımalarını sağlar, karşı cinsten olanları işbirliği içinde çalışmaya alıştırır. ama karma okullardaki eğitimin her derde deva bir ilaç olduğunu sanan kimse yanılır. karma eğitim kendine özgü sorunlar çıkarır karşımıza ve bu sorunlar teşhis edilip çözüme kavuşturulmadı mı, kız ve oğlanlar karma eğitimde normal eğitimdekinden daha çok birbirinden uzaklaşır.

karma eğitimde karşılaşılan sorunlardan biri, kızların gelişiminin on altı yaşına kadar oğlanlarınkinden daha hızlı bir seyir izlemesidir. bunu bilmeyen oğlanlar özgüvenlerini korumada zorlanır, kızların kendilerini geride bırakıp öne geçtiklerini görerek yılgınlığa kapılırlar. ilerideki yaşamlarında karşı cinsiyettekilerle rekabetten korkar; çünkü daha önceki yenilgilerini bir türlü unutamazlar. 

anne gibi öğretmen de insanlığın geleceğinin bir bekçisidir ve görebileceği hizmet tüm övgülerin üstündedir. bir çocuğun aile çevresinden okula taşıyıp getirdiği gelişim hatalarını ileride de koruması ya da bunları düzeltebilmesi, öğretmene bağlıdır.

13.11.2020

emek ve eğitim

albert einstein

üretim araçlarını elinde tutan biri, emekçinin iş gücünü satın alabilecek bir durumdadır. emekçi, üretim araçlarını kullanarak yeni yeni mallar üretir ve bunlar kapitalistin malı olur. bu olayda en önemli nokta, emekçinin ürettiği şeyle aldığı ücret arasındaki orandır. burada her ikisini de gerçek değeri ile ölçmek gerekir.

iş sözleşmesi serbest olduğu ölçüde, emekçinin aldığını, ürettiği malların gerçek değeri belirlemez. onu belirleyen, ihtiyaçlarının en aşağı çizgisi, bir de kapitalistin ihtiyaç duyduğu emekçi sayısı ile iş arayan emekçi sayısı arasındaki orandır. şunu da anlamak gerekir ki, teoride bile, emekçinin ücretini ürettiği malların değeri belirlemez. özel sermaye, gerek kapitalistler arasındaki yarışma yüzünden, gerekse -teknik gelişme ve gitgide genişleyen iş bölümü dolayısıyla- küçük üretim birliklerinin zararına daha büyüklerinin doğması ile daha az elde toplanmaktadır. bu gelişmelerden ortaya bir kapitalistler oligarşisi çıkmaktadır ki bunun korkunç gücünü hiçbir şey dizginleyemiyor; hatta politik düzeni demokrasi olan bir toplum bile. bu böyledir; çünkü yasama kurulunun üyelerini politik partiler seçmektedir. istedikleri pratik amaçlar uğruna seçmen topluluğunu yasama kurulundan ayıran kapitalistler bu partileri etek dolusu paralarla beslemekte ya da başka yollardan etkileri altında tutmaktadırlar. bu yüzden de halkın temsilcileri dar gelirlilerin çıkarlarını yeterince gözetemezler.

ayrıca bugünkü koşullar altında kapitalistler, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak başlıca haberleşme kaynaklarını da denetlemektedirler. bu bakımdan yurttaş için nesnel sonuçlara varmak ve politik haklarını akıllıca kullanmak son derece güç, çoğu hallerde de büsbütün imkansızdır.

sermayenin özel sahipliğine dayanan bir ekonominin ağır basan yönü iki önemli ilkeyle dile getirilebilir: öncelikle üretim araçları özel kişilerin elindedir ve bu araçları ellerinde tutanlar onları canlarının istediği yolda ve yerde kullanırlar. sonra, iş sözleşmesi serbesttir. bu anlamda "su katılmamış" bir kapitalist toplum yoktur elbette. özellikle şunu unutmamak gerekir ki, emekçiler uzun ve çetin politik savaşlar sonunda, bazı emekçi grupları için daha iyi bir "serbest iş sözleşmesi" biçimi elde etmişlerdir. ne var ki, bütünü ile alınacak olursa, bugünkü ekonominin saf kapitalizmden pek farklı olmadığı görülür.

üretim faydayı değil, kazancı gözeterek yapılmaktadır. çalışma gücü ve isteği olanların her zaman iş bulacaklarını önceden kestirmek kimsenin elinde değildir. bugün bile bir işsizler ordusu ile karşı karşıyayız. emekçi sürekli olarak işini yitirme korkusu içindedir. işsizler ve az ücret alan emekçiler büyük tüketici olmadıklarından, tüketim maddelerinin üretimi sınırlanmakta ve bu yüzden büyük sakıncalar doğmaktadır. teknik ilerleme herkesin çalışma yükünü azaltacağına, işsiz sayısının artmasına yol açmıştır. kazanç dürtüsü ile kapitalistler arasındaki yarışma sermaye birikimi ve kullanımındaki kararsızlıktan sorumludur. gittikçe tehlikeli olan ekonomik çöküntülerin kaynağı işte bu kararsızlıktır. sınır nedir bilmeyen bu yarışma, büyük ölçüde emek kaybına yol açmakta ve yukarıda değindiğim gibi, insanların toplumsal bilincini budamaktadır. insanların böylesine budanıp yıpratılması, kapitalizmin getirdiği kötülüklerin en büyüğüdür. 

bütün eğitim sistemimiz bu kötülüğün acısını çekiyor. aşırı bir yarışma tutumu aşılanan öğrenci, ilerideki mesleğine hazırlık olarak, kazanma başarısına tapınacak biçimde yetiştirilmektedir. bu büyük kötülükleri ortadan kaldırmanın bir tek yolu, toplumsal amaçlara yönelmiş bir eğitim sistemini içine alan bir ekonomi düzeni kurmaktır. böyle bir ekonomi düzeninde üretim araçları toplumun malı olacak ve planlı bir biçimde kullanılacaktır.

üretimi toplumun ihtiyaçlarına göre ayarlayan planlı bir ekonomi, yapılması gerekli işleri bütün çalışabilenler arasında dağıtacak ve her erkeğe, kadın ve çocuğa geçim güvenliği sağlayacaktır. kişinin eğitimi, doğuştan getirdiği yetilerin gelişmesini kolaylaştırmalı ve onda, bugünkü toplumda olduğu gibi güç ve başarının yüceltilmesi yerine, benzerlerine karşı bir sorumluluk duygusu yaratmalıdır.

insan ancak kendini topluma adayarak kısa ve tehlikelerle dolu hayatta bir anlam bulabilir.

aşk

william faulkner

aşk böyle devam edemez. günümüz dünyasında aşka yer yok. insanlar hayatlarından çıkardılar aşkı. bunu yapmaları uzun zaman aldı; ama insanoğlu yeni şeyler icat etmekte sonsuz bir beceriye sahiptir; bu yüzden, tıpkı isa'dan kurtulduğumuz gibi aşktan da kurtulduk sonunda. tanrı'nın sesi yerine radyolarımız var; hepsini ileride layık olabileceğimiz bir aşk uğruna harcamak üzere aylarca, yıllarca tasarruf edip sakladığımız tüm duygusal birikimimizi kuruşlara bölebiliyor, otomatik makinelerden çiklet ya da çikolata alır gibi, sokak başlarındaki gazete bayilerinden iç gıcıklayıcı yayınlar alıyoruz. isa bugün yeryüzüne dönecek olsa, biz kendimizi savunmak, kurup geliştirmek için iki bin yıldır uğraştığımız, uğrunda acı çektiğimiz, öfke, çaresizlik ve dehşet içinde çığlıklar atarak can verdiğimiz o kendimize benzeyen uygarlığı haklı göstermek ve korumak için isa'yı hemen çarmıha germemiz gerekirdi; eğer aşk tanrıçası venüs bugün yeryüzüne dönse, bir metro istasyonunun tuvaletinde müstehcen fransız posta kartları satan üstü başı kir pas içinde bir adam olurdu.

12.11.2020

napolyon

~oz

aşk en büyük kısmi doğrudur.

hapishanede, dışarıdan gelen her mektup potansiyel bombadır; kapılar üstüne kapanmadan önce hayatın nasıl olduğunu yüzüne patlatır. en kötü gün uyanır ve fark edersin ki bir daha asla posta gelmeyecektir. kısa zamanda, üstünde isminin olduğu bir mektup için her şeyi verirsin; hala var olduğunu hatırlamak için, hala bir önemin olduğunu hatırlamak için. ed mcmahon'dan olsa bile.

napolyon: eğer bir şeyin düzgün yapılmasını istiyorsan, kendin yapmalısın.

napolyon bonapart, büyüyüp fransa imparatoru olmuş fakir bir italyan çocuğudur. nerdeyse tüm dünyanın imparatoru olacaktı. belki "büyümek" yanlış bir ifade olabilir, boyu 1,60'tı sonuçta. ama büyük bir fark yaratmak için büyük cüsseli bir adam olmaya gerek yoktur.

napolyon: muhteşemlikten saçmalığa tek bir adımda geçilir.

napolyon sürgünde öldüğü zaman doktorlar sikini kestiler. sikini süslü bir kutuya koyup rahibine verdiler. nedenini sormayın. yıllar boyunca napolyon'un siki en fazla parayı verene sürekli satıldı. bugün, en az üç kişi napolyon'un sikinin kendisinde olduğunu söylüyor. ama gerçek sikin kimde olduğu mühim değil. asıl soru şu ki: diğer iki sik kimlere ait?

napolyon: insanlar faziletlerinden ziyade ahlaksızlıklarıyla daha kolay yönetilirler.

insanlar üç şeyle tanımlanır: kafaları, nasıl düşündükleriyle; kalpleri, nasıl hissettikleriyle; sikleri, kimi siktikleriyle. günün sonunda, hepimizin bir soruyu yanıtlaması gerekir. tek bir soru, ama kolay değildir: "ben kimim?"

napolyon: savaşta da, aşkta olduğu gibi işlerin olabilmesi için taraflar birbirlerine yaklaşmalıdır.

11.11.2020

insan

hüseyin rahmi gürpınar

meğerse âdemoğlu hileden ibaretmiş.

hemcinslerimizin korktuklarından çok korkmadıkları şeylerden korkunuz ve sakınınız.

biz tabiattan bir cüz yani bir parçayız. onun, aklımız erdiğince ve tahsil derecemize göre anlaşılabilir kısımlarını öğrenmeye çalışırsak birçok hatalardan kurtulmuş oluruz. çünkü insanlar her felakete cehaletleri sebebiyle uğramışlar ve hâlâ uğramaktadırlar. insanlık, çocukluk zamanında akıl erdiremediği konularda daima batıl zanlara düşerek işte bundan dolayı ilerleme yolunda gecikmiştir.

hep sıradan ölümle bitip yeri hendek olacak yaradılışta, hepsi bu arzuda bir alay ahmaktan başka bir şey değiliz.

her hazanda birbiri üzerine dökülen ağaç yaprakları gibi insanlar da birbiri ardına toprağa yatarak yok oluyor. bu değişmez, umumi bir kanun. niçin endişe etmeli? şu dünyada erilen başka ne var? hayat yalan, ölüm hakikat.

utanç

henri frederic amiel

gölgemin dışına zıplamak, yazgımın dışına fırlamak, varlığımı, adımı, yapımı ve köleliğimi pekiştiren her şeyi silkip atmak isterdim. bir değişimi, tam bir başkalaşımı çok isterdim. benden söz edildiğini artık duymayabilseydim ve yeni koşullar içinde yeniden doğabilseydim bana iyileşirmişim gibi geliyor. yaşandığı şekliyle yaşamımdan sıkıldım, yoruldum ve doydum veya daha doğrusu ayrıcalıklarından bu kadar kötü yararlanan biriyken, yeteneğimi ve günlerimi bu kadar kötü idare ederken kendimden hoşnut değilim. kendimi mutlak olarak inkar ettiğim ve kendimden vazgeçtiğim için, mirasımı kabul etmek ve içine arzumu koymadan katlandığım bir durumun sorumluluğunu yüklenmek beni tiksindiriyor. olduğumdan ve olabildiğimden başka biri olmak isterdim. sabırsızlıkla kendimden utanıyorum.

via kaotik benlik

10.11.2020

yaratıcılık

albert einstein

şuna var gücümle inanıyorum ki, dünyanın bütün zenginlikleri ilerlemeyi gerçekten isteyen bir insanın elinde de olsa, insanlığı ileriye götüremez. yalnız büyük ve temiz insanlardan örnek almak bizi soylu düşüncelere ve soylu işlere götürebilir. para bencilliği çeker ve ister istemez, kötüye kullanılmasına yol açar. carnegie'nin para çuvallarıyla yüklü bir musa, bir isa, bir gandhi düşünebilir misiniz?

toplumdan aldığımız maddi, manevi, ahlaki bütün değerlerin, sayısız kuşaklar gerisindeki belli yaratıcı kişilerden geçerek bize geldiği pek açıktır. ateşin kullanılması, yediğimiz bitkilerin yetiştirilmesi, buhar makinesi, hep tek kişilerin buluşlarıdır. sadece birey düşünebilir ve bu sayede toplum için yeni değerler yaratır; üstelik toplumun uyduğu yeni ahlak kuralları da getirir.

nasıl toplumun besleyici toprağı olmadan kişilerin gelişmesi düşünülmezse; yaratıcı, geniş düşünceli, yargılayıcı bireyler içermeyen bir toplum da düşünülemez. bir toplum, onu ortaya çıkaran bireylerin sıkı bir politika birliğine dayandığı kadar, kişi olarak onların bağımsızlıklarına da bağlıdır. orta çağ avrupasını durgunluktan kurtaran italyan rönesansı sırasında, özellikle en parlak yemişlerini veren grek-avrupa-amerikan kültürü, bütünüyle bireyin özgürlüğüne ve tek başınalığına dayanır.

insanın kişisel, bencil ulusal amaçları aşmasına yardım eder yaratıcılık.

9.11.2020

çocuğun eğitimi

panait istrati

eğitimciler çoğunlukla çocuk ruhundan bir şey anlamaz, çocukları trampet sesleri ve kırbaçla yürütürler.

çocuk kısmı hısımlarının yanında yüzsüz olur, ahlakı bozulur. insan ancak yabancıların yanında adam olmayı öğrenir. ama mıymıntının birinin yanına gireyim deme sakın. zengin bir usta ara. ona doğrulukla hizmet et! hele aşırmaya hiç alışma, esnaflıkta çok zararlı şeydir, adamın kökünü kurutur. bir şeyi canın çekerse doğruca ustanın yanına git, gözlerinin içine bakarak: "usta be, canım bir simit yemek istiyor!" de. sana bir metelik verirse al simidi ye, vermezse sabret.

elalem ister ki bir evlat söz dinlesin, akıllı uslu olsun, hangi işe konulursa orada eskisin, öyle süpürge gibi kapı kapı sürtmesin. ustasının vahşiliğine boyun eğmeli, kendi de sırası gelince insafsız bir usta olmalı. işte mahalleli böyle düşünür ve ustanın şamarını yiyen suratta güller açacağını iddia eder.

her çocuk bir devrimcidir. yaratılışın yasaları onunla tazelenir ve olgun insanların onlara karşı yükselttiği ahlak, önyargılar, hesaplar, pis çıkarlar gibi engelleri ayaklar altına alır. çocuk, dünyanın başlangıcı ve sonudur. hayatı yalnız o anlar; çünkü hayata ayak uydurur.

devrimler ancak çocukluğun saflığıyla yapıldığı zaman daha iyi günlerin geleceğine inanacağım.

çocukluktan çıktı mı insan canavar kesilir. ikiyüzlülükle başka bir kalıba girerek hayatı inkar eder. insanlık binlerce yıldır yaratılışın kendisine anlattıklarından bir ibret dersi almayı bilmiş midir? bugün, tıpkı orta çağ'da olduğu gibi, hiçbir sosyal topluluk hayatı anlamıyor, hiçbir yasa onu korumuyor, ahmaklık ve keyfilik her zamandan fazla hükmünü yürütüyor. 

çocuk cahil ve delicesine bencil insan canavarlarının ellerine verilir. onlar da bu heyecanla dolu, yaşamaya susamış çelimsiz yaratığın kolunu kanadını kırarlar. çocuğun gün ışığına, ağaçların hışırtısına, dalgaların şırıltısına, meltemin okşayışına, kuşların cıvıltısına, sokakta koşuşan köpeklerle kedilerin özgürlüğüne, mis kokulu kırlara, kendisini yakan kara, şaşırtan güneşe, merakını uyandıran ufuklara, altında ezildiği sonsuzluğa muhtaç bir hayat tomurcuğu olduğunu o ahmak suratlı herif nereden bilsin? çocukluğun hayat mevsimlerinin en körpesi olduğunu, mutluluk içinde bile varlığı fani olan o insan yapısının temellerinin ancak bu mevsimde atıldığını nereden akıl etsin?

oysa bütün yapının uçuruma yuvarlanması istenmiyorsa bu temeller iyilik, yalnızca iyilik harcıyla yoğrulmalıdır. insanların çoğunluğu çocukluğunu dayak yiyerek, yoksunluklara katlanarak, kanunların yükselttiği o ömür törpüsü kalelerde geçirirken hayat temellerinin böyle atılmasını nasıl isteyebilirsiniz? yeryüzünün haydutlar, katiller, dolandırıcılar, pezevenkler, tembeller ve düzen düşmanlarıyla dolu olmasında şaşacak ne var, siz doğa yasalarına uymadıktan sonra? sizler kanunlar yapmışsınız, akademiler kurmuş, ahlak kürsüleri tesis etmişsiniz. kulakları patlatırcasına çanlarını çalarak merhameti öğretmeye çalışan kiliseleriniz var, meclisleriniz var; ama bir çocuğun göğsü içinde neler kaynaştığını bilemezsiniz. güzel olabilecekken sakat bıraktığınız bu hayat hakkında da bir bilginiz yoktur.

zavallı kir leonida! ve sizler, zamanımızın bütün zavallı kir leonida'ları. bir ana ile evladının ne demek olduğunu nereden bileceksiniz siz? bir güneş ışınında titreşen dünyalardan, bir karınca yuvasında geçen savaşlardan, mutsuz bir annenin gözyaşlarını içirdiği kalbinde kopan fırtınalardan ve işe verilen bir çocuğun yüreğinde filizlenen sonsuzluktan nasıl haberiniz olsun sizin?

hapishaneye hapishane derler; oraya kapatılan adam özgürlüğünden yoksun edildiğini bilir. bir ustanın yanına verilen çocuk neyi bilsin?

rüya

georg büchner

kirpiklerinin arasından bir rüya geçiyor. uykunun altın çiy damlasını gözlerinden silmek istemiyorum.

delilik saçlarımdan yakaladı beni.

sırf başkalarının benden daha kötü olduklarını düşünmek gibi sefil bir zevk uğruna, otuz yıl boyunca gökle yer arasında yüzümde ahlaklı bir ifadeyle dolaşmaktan utanırdım ben.

yaşamdan bir dua taburesinden değil, merhametli bir rahibenin (fahişenin) yatağından iner gibi uzaklaşmak istiyorum. bir orospudur yaşam, tüm dünyayla iş tutar.

acı yegane günahtır ve ıstırap yegane rezalettir. ben erdemli kalacağım.

çok geçmeden sığınağım hiçlik olacak. hayat benim için bir yük. beni ondan kurtarabilirsiniz. zaten sırtımdan atmaya çalışıyorum.

canlı ceset olarak dolaşmaktansa toprağın içine uzanmak daha iyidir.

bugünlerde her şeyi insan etiyle hazırlıyorlar. çağımızın laneti bu. şimdi benim bedenim de tüketilecek.

insanların neden sokakta durup birbirlerinin yüzüne gülmediklerini anlamıyorum. pencerelere ve mezarlara doğru düşmeleri gerekirdi. gülmekten gökyüzünün çatlaması, yeryüzünün de sarsılması gerekirdi.

8.11.2020

neden?

hakan günday

hepimiz kendimizi sorduğumuz sorulara göre belirleriz. tercihlerimiz sorularımızdan gelir.

"nasıl?" sorusunu soranlar gerçek hayatın gerçek uğraşlarını en iyi öğrenenlerdir. bilimle, sanatla, dünyayı "dünya" yapan her branşla ilgilenirler. siyasetçiler buradan çıkar. çünkü kendilerinden öncekilerin nasıl yaptıklarıyla ilgilenip meşgul olmuşlar ve akıllarına başka bir soruyu getirmemişlerdir. "kim?" ya da "ne?" ile başlayan sorular ise fail arayan, yaratıcı, yok edici kişi ya da olay araştıran insanların hayatlarını çizer. alın yazısı varsa bunu bir de yazan vardır. doğa varsa tanrı vardır. çocuk varsa anne ve baba vardır. ve bu insanlar dinle ilgilenirler. "nasıl?" diye soran ve dünya burjuvazisini oluşturanların aksine gerçek hayattaki işlerle ilgileri asgari düzeydedir. çeşitli dinlere mensup olurlar. ve sorularını kutsal kitaplarına yöneltirler. burjuvaların hukuk kitaplarına yönelttikleri gibi. ve sonunda, sorularına "neden?" sözcüğüyle başlayanlar gelir. sonunda diyorum; çünkü aralarında kronolojik bir sıralama olduğu gerçektir. insan önce hayatta kalmış, sonra inanmış ve en son reddetmiştir. "neden?" sorusu ise ne hayatı ne de yaratıcıyı merak eder. merak ettiği tek konu kendisidir. ve kendisiyle o kadar ilgilidir ki, soruyu soran kişi içinde iyiliğe yatkın ve birçok özellik barındırmasına, hiç tanımadığı bir insanın hayatını kurtarmak için kendisininkini tehlikeye atabilecek olmasına rağmen yakın çevresine, sırf "kendisi" olduğu için acı çektirecek kadar bencildir. filozoftur. düşünür. nedenleri merak eder. elinden geldiğince de erişir. ama tek sorun, elindeki nedenlerle ne yapacağını bilememesidir.

nasıl'ı soran bildiklerini kullanarak hayatını kazanır. kim'i soran tanrısını bulur ve tapar. neden'i soran ise nedenleri bulur, bir süre savunur, sonra unutur. başka nedenler bulur, onları da savunur ve unutur. ve böyle gider. ismi: insanoğlunun önlenemez değişimi. varlığına farklı nedenler bulmaktır insanı ilerleten. ancak "neden?" sorusunu soranlar içinde bir azınlık, buldukları ilk nedene takılıp kalır. onda ısrar eder. değiştiremez, unutamaz. ve bütün insanlık ilerlerken o azınlığın mensupları sabit kalır. ya yok olurlar ya da bütün dünyayı ve barındırdığı farklı nedenleri reddederek yaşarlar.

7.11.2020

matematik

hakan günday

bize, matematik dünyasının kurgusal ve sonsuz olduğu öğretildi. bunu kabul ederim. 1'den sonra 2 gelir dendi. bunu da kabul ederim. ama sonra, 1 ile 2 arasındaki sonsuzluğu düşündüm. peki o nereye gitti? irrasyonel sayılar varken bir sayıdan sonra diğer bir tam sayı nasıl gelebilir? eğer 1'den sonra virgül konursa ve bunun da kıçına sonsuz sayı konabiliyorsa 2 nasıl gelir? işte! soru bu! yanıtsız bir soru. ve işte matematiğin hatası! dolayısıyla matematik yok. onun üzerine kurulmuş dünya düzeni de yok. ama ben anlayabilirim. anlayabilirim bu sorunu. ve o zaman ortaya yaklaşık sayılar çıkar. yani hiçbir sayı tam değildir. hepsi tama yaklaşır. ama varamaz. demektir ki, 1,999..9'u bize 2 diye yutturmaya çalışan bir dünyanın çocuklarıyız. ve dünya da aslında tam gibi görünürken, aslında bir irrasyonellik harikası. işte bunun için hayat yoktur. olsa dahi o da irrasyoneldir. yani anlamsızdır. ne bir başlama nedeni ne de bir oluş nedeni vardır. evrende uçuşan kocaman bir irrasyonellik. tabii ki dünyanın bir anlamı olması gerekmiyor. belki de onu anlamlandıran, üzerinde yaşayan akıl sahibi yaratıklardır. ama onların da bizi getirdiği nokta ortada!

belki de bizim gibilerin elinde kalan son şey salakça bir umut. gelecek saniyelerin üstlerine binerek uçan olaylar bizi ayakta tutuyor. bütün hayatımız boyunca beklediğimiz ve nereden geleceğini bilmediğimiz huzuru arıyoruz. ve tükenmez huzur arayışımız hayatta kalmamızı sağlıyor.

aşk ve evlilik

şükrü erbaş

aşkla evliliğin ortası yoktur. bir kadını tanımak -bitirmek mi demeli- istiyorsanız onunla evlenin. kuşkusuz bir erkek için de geçerli bu, aynı hızda olmasa da. pırasa, çamaşır tozu, reçel, elektrik faturası, tencere takımı ve bir yığın akrabanın girdiği yatakta aşk ne kadar yaşarsa, o kadar sürer iyi günler hevesiniz, aşk ayininiz, mutluluk yanlışınız. geriye ne mi kalır, 'bir bulantı cenazesi'ne dönen örseli iki gövdeden? en iyi evlilikte bile -iyi evlilik diye bir şeyden söz edilebilirse- ömrünüzü ipotek altında tutan ruhsuz bir gönül borcu; aldığınız soluğu boğazınıza düğümleyen kişiliksiz bir alışkanlık; en yakın şeyleri bile bir uzaklığa yerleştiren kilometrelerce çekip gitme isteği. bir de rengini bungun uykulardan alan dizleri ve dirsekleri aşınmış bir çift çizgili pijama; yemek kokularıyla yapış yapış terli iç çamaşırlar; ütü yerlerinden evlerin içi görülen, çizgileri ilk günlerde kalmış dışarlıklı birer takım elbise. ötesi, sünger gibi insanın düşlerini emen bir büyülü dünya, bir eksikli ömür, duvarların ardında kendini öğüten.

6.11.2020

masalcı

clarissa pinkola estes

masallar aynı zamanda bir iyileştirme sanatıdır. bazıları bu şifa sanatına çağrılır ve en iyileri içtenlikle öyküyle yatıp kalkan ve onun kendilerine uyan bütün parçalarını kendi içlerinde ve derinlemesine duyanlardır. bunların uzun süren bir ustalıkları, uzun süren tinsel bir çömezlikleri ve uzun süren bir disiplinlerini mükemmelleştirme zamanları olmuştur. böyle insanlar sadece mevcudiyetleriyle bile hemen tanınırlar.

usta bir öykü anlatıcı kendini gösterdiğinde, bu konuda hiçbir kuşku olmaz. hemen tanınabilen, muhtemelen anlatılması zor bir niteliği olur. yıllarca ya da bir ömür boyu belli bir öyküyü yaşadıktan sonra o öykü anlatıcının psişesinin bir parçası haline gelir ve anlatıcı öyküyü "içerden" anlatır. bu nitelik pek sık görülmez.


beceriklilik yeterli değildir. ustalık rahat konuşmakta, hünerde, izleyicinin katılımını sağlama numaralarında değildir. öykü sevilmek için, para ya da şöhret için anlatılmaz. ustalık başka insanların öykülerini anlatmak değildir. öykücü izleyiciler arasından belli birini ya da birilerini memnun etmeye çalışmaz; kimseyi memnun etmeye çalışmaz. öykü anlatmak, kendi iç sesinize kulak vermek, sonra da sadece bir anekdot ya da şaka bile olsa, her öyküye yüreğinizi ve ruhunuzu koymaktır.


herhangi bir şeyin ustası olmak birkaç yıl, hatta bir on yıl değil, bir ömür ister. tamamen sanata dalmak ister. sadece yirmi ya da en çok otuz yıldan sonra ustalık iddiasında bulunmak, bireysel anlatıcılar olarak bizim ya da bir bütün olarak bu alanın kendini beğenmişliğidir.


eğer dışarı çıkıp ormana gitmezseniz asla bir şey olmaz ve hayatınız da hiçbir zaman başlamaz.

5.11.2020

komünizm ve kürtler

server tanilli

devlet, egemen sınıfın kendi ayrıcalıklı durumunu sürdürebilmek için çoğunluğa karşı verdiği mücadelede bir araçtır. demokrasi, geri kalmış ülkelerde, halkların gerçek çıkarlarının bilincine varmalarını sağlayan en güvenli yoldur. milliyetçilik, belirli bir sınıfın çıkarlarına hizmet eden bir ilke olup tüm insanlığın ortak çıkarlarını gözeten ilkeler arasında değildir.

yargıcın hiçbir etki ve baskı altında kalmadan; hukuk, kanun ve vicdanından başka kimseden ve hiçbir makamdan emir, talimat, genelge ve tavsiye almadan işlevini yapması, birey ve toplum için yaşamsaldır.

"türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu tehlikeler ortada. halkımızın cehaleti ortada. o zaman bu ülkeyi atatürk ilkelerinden saptırmaya kalkan bir lider, isterse sandıktan çıksın, oyların tamamını alsın; bizi aşamaz. bunu kabul edemeyiz. halkı aldatabilirler, bizi aldatamazlar." (bir subay)

tekelci aşamaya varmış olan burjuvazi, özü bakımından demokrasi aleyhtarıdır, gericidir, halk düşmanıdır ve günden güne belirginleşmektedir bu niteliği.

türkiye'de tekelci burjuvazi, demokrasiye saldırıp zorbalığını dayatmada daima iki araç kullanmıştır: "komünizm düşmanlığı" ve "kürt düşmanlığı". işçi sınıfının iktisadi, siyasal ve sosyal istemleriyle örgütlenme girişimleri, her zaman komünizm suçlamasıyla engellenmiştir; kürt halkının ulusal demokratik istemleri de bölücülük suçlamalarıyla.

"başka halkları ezen uluslar özgür değildir." kürt halkının varlığının yadsındığı, diline ve kültürüne ambargo konulduğu, iktisadi ve sosyal bakımdan mahrumiyet içinde tutulduğu, yurttaşlık hakları tanınmadığı, özümlemeci ırk ayrımı politikalarıyla ezildiği ve sömürüldüğü sürece, türkiye'de tek bir aydın, tek bir sanatçı ve tek bir bilim adamı "özgürüm" diyemez.

kürt halkını sevmeyen ve onun ulusal demokratik haklarına saygılı olamayan türk, demokrat değildir.

4.11.2020

william butler yeats

cevat çapan


yirminci yüzyılın önemli şairlerinden w.b. yeats son döneminde yazdığı bir şiirinde kendisiyle ilgili olarak şu dizeleri yazıyor:

son romantiklerdik biz -konu diye
geleneksel kutsallığı ve güzelliği seçtik
hangi şair adına ne yazılmışsa
halkın kitabına; en çok ne kutsayabilirse
insan aklını ve yüceltebilirse bir şiiri
ama değişti her şey, binicisiz şimdi o soylu at
bir zamanlar homeros'u taşıdıysa da eyerinde
kuğunun sürüklendiği o karanlık sularda

burada sözü edilen son romantikler blake'in, shelley'nin ve tennyson'un ardından gelen dante gabriel rossetti ve william morris gibi pre-raphaelites diye bilinen şairlerdi. ama irlandalı bir şair olan yeats'in yaratıcı kişiliğinin oluşmasında kökeninin ve karşılaştığı başka kişilerin de payı vardı.

tanınmış bir ressam olan john butler yeats ile varlıklı toprak sahibi bir ailenin kızı olan susan polexfen'in oğlu olan yeats 1865'te dublin'de doğmuş, küçük yaşta ailesiyle birlikte londra'ya gitmişti. öğrenimine ingiltere'de başladıysa da ailesinin 1880'de dublin'e dönmesiyle önce oradaki erasmus smith lisesi'nde, daha sonra da metropolitan güzel sanatlar okulu'nda öğrenci oldu.

babasının atölyesinde birçok ressam ve yazarla tanışan genç yeats bu dönemde resimden çok şiire ilgi duymaya başladı ve ilk şiirleri 1885'te dublin university review'da yayımlandı.

1887'de yeniden ailesiyle londra'ya yerleşen yeats orada ernest rhys adlı bir arkadaşıyla rhymers club adlı bir dernek kurdu. gene bu dönemde ingiltere'nin endüstrileşmesinin ve kentleşmesinin kültürel hayattaki sertliğine tepki duyarak mistisizmle ilgilendi, ruh ve maddeci grupların kurdukları derneklere üye oldu. isveçli düşünür swedenborg'un yapıtlarının etkisi altında kaldı. bu tutkusu son yıllarda hint felsefesiyle ilgilenmesine ve bir hintli uzmanla on upanişadın ilkesi'ni çevirmesine yol açtı.

irlanda'da bağımsızlığın kendilerinden çok daha güçlü olan büyük britanya imparatorluğu'na karşı silahlı bir ayaklanmayla gerçekleşemeyeceğini biliyordu. bu yüzden her şeyden önce irlandalılık ruhunu canlandırarak yeni bir kimlik kazanma yolunda kendisi gibi bir kültürel uyanış hareketinin başlatılmasını düşünen yazar ve sanatçılarla birlikte çalışmaya başladı ve bu hareketin önderlerinden biri oldu.

1889'da irlanda bağımsızlık hareketinin ateşli militanlarından maud gonne adlı güzel bir kadın oyuncuyla tanışınca ona ömür boyu sürecek bir tutkuyla bağlandı. birçok şiirinin esin kaynağı olan bu güzel kadına yeats defalarca evlenme teklif ettiyse de onu evet demeye bir türlü razı edemedi. ama bu ilişki yüzünden çok istekli olmasa da ulusal bağımsızlığa destek sağlanması uğrunda maud gonne'la birlikte birçok etkinliğe de katıldı.

yeats'in sanat hayatını belirleyen bir başka önemli kadın da 1896'da arkadaşı edward martyn'in aracılığıyla tanıştığı lady augusta gregory'ydi. eski seylan valilerinden birinin dulu olan bu soylu kadın ulusal irlanda tiyatrosu'nun kurulmasına destek oldu. bu birkaç yıl içinde abbey tiyatrosu'nda aralarında yeats, lady gregory, edward martyn'le birlikte john millington synge'in de oyunlarını yorumlayan irlandalı bir tiyatro topluluğu oluştu.

bu girişimcilerin amacı halk masallarından yola çıkan, konularını halkın diliyle işleyen, giderek halkın yaşayışını yalın bir sahne tasarımıyla yansıtan bir halk tiyatrosu kurmaktı. yeats ayrıca koşuk diliyle yazacağı oyunlarla shakespeare ve çağdaşlarının şiirsel tiyatrosunu da yeniden canlandıracağına inanıyordu.

yeats için bir geçiş dönemi olarak tanımlayabileceğimiz 1910-1918 arası onun on yedinci yüzyıl şiir geleneğiyle, özellikle de donne gibi şairlerle ilgilenmesi, bir anlamda modernizme geçiş aşamasını gerçekleştirdiği yıllardır.

1913'te yeats'i "ciddiye alınacak tek şair" olarak tanımlayan amerikalı şair ezra pound biraz da onunla tanışmak için londra'ya gelmişti. sonunda bu karşılaşmadan daha çok yararlanan yeats oldu. çorak olarak gelen pound usta seçtiği yeats'e gereksiz sıfatlardan kurtulup şiirini gerilim kazandıracak fiillerle güçlendirmesini öğretti. oyunları için de japonların no tiyatrosunu örnek alabileceğini gösterdi.

yeats artık gençlik yıllarının romantizmini geride bırakmıştı. ama önem verdiği simgelere inancını yitirmiş olsa da hayatına anlam kazandıracak yeni simgeler de aramıyor değildi. işte dublin'deki 1916 paskalya ayaklanması onun yeniden ana yurdunun kanayan sorunlarına dönmesini sağladı. bu dönemde "the green helmet" ve "responsihilities" kitapları ve ünlü "easter 1916" şiirleri onun bu yeni aşamasındaki ağırbaşlılığını gösterir.

1916'da yeats, maud gonne'a bir kez daha evlenme teklifinde bulundu ve gene reddedildi. bundan birkaç ay sonra da maud gonne'un gençliğinde lucien millevoye adlı fransızdan olma kızı iseult gonne'a evlenme teklif etti. kendinden otuz bir yaş küçük olan iseult da onu reddedince, evlenip çoluk çocuk sahibi olmak isteyen yeats sonunda kendisine evet diyen yirmi dört yaşındaki georgie hyde-lees adlı bir genç kızla evlendi. bu mutlu evlilikten kızları anne ve oğulları michael doğdu. yeats karısının ruhlarla iletişim kurduğuna inandığı için onun duyduğu seslerden yararlanarak bir süre otomatik yazım denemelerine girişti.

yeats mistisizmle ilgilenmeye başladığı yıllardan beri şiirlerindeki simgelerin çözümünü sağlayacak bir sistem oluşturmaya çalışıyordu. bu oldukça karmaşık sistemi "a vision" adlı bir kitapta açıklamaya çalıştı.

1922'de irlanda'nın özerk bir devlet olması üzerine senatoya seçilen yeats iki dönem bu görevi yerine getirdikten sonra 1928'de sağlık sorunları yüzünden senatodan ayrıldı. 1923'te nobel edebiyat ödülü'nü alan şair bu ödülü kendisinden çok özerkliğini kazanan irlanda kültürüne ve bağımsızlığına verilmiş bir ödül olarak değerlendirdi. nobel ödülü yeats'in kitap satışlarını artırdığı gibi, ödülden gelen parayla yeats yalnız kendisinin değil, babasının da borçlarını ödeme olanağı buldu.

irlanda tiyatro hareketinin halkçı tutumu yeats'i büyük ölçüde halka yakınlık duyan bir tiyatro yöneticisine dönüştürmüş, 1916'da paskalya ayaklanmasıyla ezilenlerden yana bir sorumluluk duymasına yol açmıştı. ancak orta sınıf duyarlığına ve davranışlarına karşı her zaman kuşkuyla bakan yeats 1929 ekonomik bunalımının dünyada yol açtığı sorunların demokratik yollardan çözülemeyeceğine inandığı için gençliğindeki gibi yeniden aristokrasiye yakınlık duymaya başladı. belki de pound'un etkisiyle zaman zaman mussolini'ye duyduğu hayranlığı dile getirdi. ancak onun bu siyasal görüşlerini açıklamada çocuksu bir yan olduğunu da unutmamak gerekir. nitekim 1937'de pablo neruda onu madrid'e çağırdığı zaman, yeats şilili şaire yazdığı mektupla faşizme karşı cumhuriyetçileri desteklediğini bildirdi.

cinselliğin yaratıcılığının bir güç kaynağı olduğuna inanan yeats son yıllarında zaman zaman yaşlanmanın karamsarlığına kapılıyordu. 1934'te geçirdiği steinbach ameliyatıyla cinsel gücüne yeniden kavuşmayı umuyordu. gerek o yılların şiirlerinde, gerekse bazı genç kadınlarla kurduğu romantik ilişkilerinde böyle bir gençleşmenin izlerine de rastlanıyor. 1936'da oxford book of modern verse'ün editörlüğünü üstlenen yeats 28 ocak 1939'da fransa'da, menton'da öldü. önce roquebrune-cap-martin'de gömülen şairin cenazesi 1948'de irlanda deniz kuvvetleri'nin bir zırhlı gemisiyle irlanda'ya getirildi ve çocukluğunda yaz tatillerini geçirdiği sligo'da drumcliff'te toprağa verildi.

yeats'in son yirmi yılı the wild swans at coole, michael robartes and the dancer, the tower ve the winding stair kitaplarının yayımlandığı en parlak dönemidir. bu şiirlerdeki ritim canlılığı, belli bir tarih bilincini yansıtan simgelerin anlam yoğunluğu, uyak düzeninin ezgi zenginliği yeats'in gerek kendi dostlarından, gerekse tarihsel kişilerden bir mitoloji yaratmış ve kullanmaktan vazgeçmediği simgelerle yaşadığı çağı ve dünyayı rönesans sanatçılarını çağrıştıran bir ustalıkla yansıtmıştır.

genellikle yirminci yüzyılın en önemli simgeci şairlerinden biri sayılan yeats öbür yenilikçi şairler gibi özgür koşuk denemelerine hemen hemen hiç girişmedi. şiirlerini geleneksel biçimlerden vazgeçmeden, ama zaman içinden her türlü gereksiz süsten ve şairanelikten arıtarak yalınlaştırdı.

önceleri irlanda halk edebiyatındaki cinlere, perilere, pagan dünyasının doğaüstü kahramanlarına yer verirken, olgunlaştıkça, yaşadığı çağın sorunlarına, bir parçası olduğu toplumun gerçeklerine yer verdi. bunu yaparken kişisel yaşantısını, yakınlarını ve dostlarını da olanca içtenliğiyle dile getirmekten çekinmedi.

önemsediği değerleri büyük bir başarıyla yansıttığı "bizans'a yolculuk", "okul çocukları arasında" gibi şiirlerinin yanı sıra "sirk hayvanlarının kaçışı" adlı şiirinde son şiirlerinin esin kaynağını şöyle açıklıyor:

"o usta işi imgeler eksiksiz oldukları için
ruhun saflığında ortaya çıkmışlardı
ama kaynağı neydi onların? bir yığın çöp
sokaktaki süprüntü, kırık dökük kap kacak
boş şişe, kuru kemik, paslı demir, teneke
bir de kasada oturan o yaşlı sürtük
artık merdivenim de devrildiğine göre
kalbin o köhne eskici dükkanında
serilip yatmam gerek merdivenin dibine"

3.11.2020

bay xolotl

rauda jamis

diego, bir elinde rengi atmış bir resim kağıdı, diğerinde bir baltayla, burnundan soluyarak çıkıp geldiğinde, frida atölyesinde resim yapıyordu.

"frida, köpeğini kolla. çünkü yakalarsam geberteceğim."

"hey, sakin ol." dedi frida gülerek (öfkeli anlarında diego'yu hep gülünç bulmuştur).

"suluboya resimlerimin üzerine işemiş."

frida kendini tutamadan kahkahayla gülmeye başladı. kendini tutmak için eliyle ağzını kapadı. ama gülme krizine tutulmuş, tir tir titriyor, gözlerinden yaşlar boşalıyordu.

küçük köpek hızla odaya girdi, diego'yu gördü, başını öne eğip hemen frida'nın ayaklarının dibine gitti. frida hala sağ elinde tuttuğu fırçayı yerine koydu ve küçük hayvanı kucağına aldı.

"bay xolotl.." diye söze başladı.

diego ıslak resmini ve baltayı bir yere bıraktıktan sonra, oldukça sakinleşmiş biçimde küçük köpeği ellerine alıp başının üzerine havaya kaldırdı.

"bay xolotl" dedi. "siz gördüğüm en iyi sanat eleştirmenisiniz."

çıkış yolu

sylvia plath

bir zaman gelir, bütün çıkış yolların kapatılmıştır. odanda oturursun, bedenindeki, boğazını sıkıştıran, gözlerinin ardındaki gözyaşı torbacıklarında tehlikeli bir biçimde sıkışan o ağrıyı duyarsın. tek bir sözcük, tek bir el kol devinimi, derken içinde sıkışıp kalmış her şey -irinleşmiş pişmanlıklar, kangrenleşmiş kıskançlıklar, yerine getirilmemiş fazla istekler- öfkeli, erksiz gözyaşları, belli bir kişiye yönelik olmayan boğucu hıçkırıklar ve zırlamalarla dışına taşar. seni kucaklayan kollar yoktur. "hadi, uyu, yok bir şey" diyecek bir ses yoktur. yeni ve korkunç bağımsızlığında, az uykudan, gergin, aşırı duyarlı sinirlerden kaynaklanan o tehlikeli uyarıcı ağrı, kartların bu kez sana karşı hileli biçimde karılmış olduğu, hala da üst üste yığılmakta oldukları duygusuna kapılırsın. senin bir çıkışa gereksinimin vardır, çıkışlarsa mühürlenmiştir. gece gündüz kendin için yarattığın o daracık tutukevinde yaşarsın. içinde fokurdayıp duran o dağarcığı serbest bırakmaz, setteki bir yarıktan dalga dalga akmasını sağlamazsan patlayacağını, parçalanacağını duyumsarsın. böylece alt kata iner, piyanonun başına geçersin. tüm çocuklar dışarıdadır; ev dingindir. klavyede keskin akorların sesi duyulur, omuzlarındaki ağır yükün birazını yitirmenin ferahlığını duyumsamaya başlarsın.

2.11.2020

öğretmen

halil cibran

aranızdan çoğu, içleri sıra insanlaşmışsa da, birçoğu henüz insanlaşabilmiş değildir.

sizin tanrısal benliğiniz, tıpkı bir okyanus gibi, hiçbir zaman kirletilemez. ve tıpkı yaşamın gücü gibi, ancak kanatları olanları yüceltir.

neden bazı insanlar sizin denizinizde yaşayıp dereleriyle övünüyorlar?

ancak özgürlük arayışında hissettiğiniz derin arzu size gem vurduğunda ve özgürlükten bir amaç ve bir bütünleniş olarak bahsetmeyi terk ettiğinizde, gerçekten özgür olabilirsiniz.

hiç kimse size, içinizdeki bilginin şafağında halen yarı uykuda olandan bir zerre fazlasını açıklayamaz. takipçileri arasında mabedin gölgesinde yürüyen bir öğretmen, size bilgeliğini değil sadece inancını ve sevgisini verebilir. eğer gerçek bir bilgeyse, bilgeliğinin evine davet etmek yerine, sizi kendi aklınızın eşiğine doğru yönlendirir.

arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir. o, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır. o sizin sofranız ve ocakbaşınızdır. çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.

1.11.2020

ada

lawrence sanders

bir insanın iki hayat yaşaması çok mu garip? hayır, ben pek çok kimsenin böyle yaptığına inanıyorum. evleniyorlar, çalışıyorlar, çocuk sahibi oluyorlar, bir yuva kuruyorlar, oy veriyorlar, temiz olmaya ve ellerinden geldiği kadar kanunlara uymaya çalışıyorlar. ama herkesin başkalarına pek az sözünü ettiği ve dışa yansıttığı bir de gizli yaşantısı vardır. bu gizli yaşantı, hepimiz için, dehşetengiz tuhaflıklar, çok garip istekler ve insanı boğan şehvet düşkünlükleriyle doludur.

her insan gizli bir adadır. en derin, en güçlü sevgi bile bireyler arasındaki ayrılığa köprü olamaz. hissettiğimiz ve hayalini kurduğumuz, başkalarına sözünü edemediğimiz şeylerin çoğu, toplumun söylediği gibi hissetmemiz ve hayal etmemize göre yargılanırsa utanç verici şeylerdir. ama insan bunu becerebiliyorsa niçin utansın? tabiatımızın emrettiğini yapmak daha doğru olur. bu bizi cennete veya cehenneme götürebilir ama en büyük günah inkâr etmektir. insanlık dışı bir şeydir bu.

aşk pek yoksul, pek ucuz bir bedeldir ve hiçbir zaman tatmin edici sayılamaz. çünkü fiziksel aşk veya romantik aşk, ne kadar iyi görünürse görünsün, ortakların her biri, ayrı ayrı gizli, ıssız ada gibi bir yaşantıya sahiptir. hepimiz ıssız adaya benzeyen yaşantılarımızı doldurmalıyız, mecburuz buna.

bence önemli olan, insanın dilediğini yapabilmesidir. bunu başardığınız anda, bir çeşit bütünlemeye erişmiş sayılırsınız. benliğinizdeki iki kişilik birleşir, tek olur, bu tek olan kaynar, bir evrenin parçası haline gelir.