15.09.2017

çürüme

erich fromm

hitler "çürüme belirtisi" gösteren ünlü kişilerden yalnızca biridir. şiddet, nefret, ırkçılık ve narsist ulusçulukla beslenen ve bu belirtinin kurbanı olan daha pek çok insan vardır. bunlar şiddete, savaşa ve yıkıma gönülden inananlara önderlik ederler. bunların arasında gerçek amaçlarını açıklayanlar ya da bu amaçların bilincine varanlar ancak en dengesiz, en hasta olanlardır.

çoğu eğilimlerini yurtseverlik, görev duygusu, onur vb. diye akla uydurmaya çalışır. ne var ki uluslararası savaşlarda ya da iç savaşlarda olduğu gibi normal uygar yaşam biçimleri bozulunca bu tür kişiler artık bu yoğun arzularını bastırma gereksinmesini duymayacak, nefrete övgü şarkıları söyleyecek, dirilecek, ölüme hizmet edebilmek için tüm güçlerini ortaya dökeceklerdir.

gerçekten de savaş ve şiddet havası "çürüme belirtisi" içindeki insanın kendisini bulduğu ortamdır. bu belirtinin harekete geçirdiği insanlar büyük bir olasılıkla nüfusun küçük bir kesimini oluşturur. ne var ki bu tür kişiler de, bu dürtülerle harekete geçmeyen insanlar da gerçek dürtülerin farkında değildirler; bu yüzden "çürüme belirtisi" taşıyan kişiler gerginlik, çatışma, soğuk ve sıcak savaş zamanlarında salgın bir hastalığın, nefret salgınının taşıyıcıları olurlar. bu yüzden bu kişileri şu gerçek özellikleriyle tanımak çok önemlidir. bu kişiler kendi topluluklarının gereksinmeleri dışında gerçek tanımayan, bağımsızlıktan korkan, ölümsever kişilerdir.

bu insanları toplumdan ayırarak cüzamlılar gibi, belli bir yere kapatmak gerekmez; normal insanlar bu kişilerin bağnaz akla uydurmalarının ardında yatan eğilimlerin sakat ve hasta olduğunu görebilirlerse yeterli olacaktır bu; o zaman normal insanlar bu kişilerin hastalıklı etkilerine karşı belli bir bağışıklık geliştirebilirler. elbette bu bağışıklığı kazanabilmek için şunları çok iyi bilmek gerekir: bu insanların söylediklerini gerçeklik olarak kabul etmemek; insanların yakalanabileceği böyle bir hastalığın kurbanı olan bu kişilerin yanıltıcı akla uydurmalarının aslında yaşam bitmeden önce yaşamın yadsınmasından başka bir şey olmadığını görebilmek.

ölüm sevgisinin karşıtı yaşam sevgisi, narsisizmin karşıtı sevgidir; kandaşla cinsel ilişki saplantısıyla birlikte yaşamanın karşıtıysa bağımsızlık ve özgürlüktür. bu üç eğilimin birleşerek oluşturduğu belirtiye "büyüme belirtisi" diyeceğim.

bu düşünceler bizi insanın özgürlüğü sorununa götürür, insan herhangi bir zamanda iyiliği seçmekte özgür müdür, yoksa içindeki ve dışındaki güçlerle kuşatıldığından elinde böyle bir özgürlük yok mudur? istenç özgürlüğü sorunu üzerine çeşitli kitaplar yazılmıştır; bundan sonra yazacaklarıma william james'in bu konuda söylediklerinden daha iyi bir giriş düşünemiyorum.

james şunları yazıyor:

"herkeste özgür istenç konusundaki çatışmanın artık ilginçliğini yitirdiği, yeni ortaya çıkacak kimsenin herkesin zaten duyduğu savları yinelemekten başka bir şey yapamayacağı inancı yaygın. bu, büyük bir yanlışlığa düşmek demektir. bundan daha az deşilmiş, yaratıcı bir kafanın yepyeni olanaklar açabileceği başka bir alan yoktur bence - bu konuda yapılabilecek şey belki de zorla bir sonuca ulaşmak ya da başkalarını boyun eğmeye zorlamak değil, iki görüş arasındaki sorunun ne olduğunu daha iyi kavramaya çalışmak, alınyazısı ve özgür istenç kavramlarının gerçekte ne demek olduğunu anlamaktır."

bu sorunla ilgili olarak benim öne süreceğim öneriler ruhçözümleme deneylerinin, özgürlük sorununu yeni bir ışık altında aydınlatabileceği, bize sorunun bazı yeni yanlarını gösterebileceği inancına dayanıyor. özgürlüğün geleneksel olarak ele alınış biçiminde deneysel ve ruhbilimsel bilgiler kullanılmamış, özgürlük tanımı eksik kalmış, bu yüzden de sorunu genel ve soyut bir açıdan tartışma eğilimi ağır basmıştır. özgürlükten seçme özgürlüğünü kastediyorsak o zaman sorun, örneğin a'yla b arasında bir seçme yapmakta özgür olup olmamak anlamına gelir. gerekirciler özgür olmadığımızı söylemişlerdir; çünkü insan -doğadaki başka bütün varlıklar gibi- nedenlerle belirlenir; boşluğa atılmış bir taş nasıl düşmemekte özgür değilse insanın da a ya da b'den birisini seçmekten başka bir özgürlüğü yoktur; çünkü onun a'yı ya da b'yi seçmesini belirleyen, onu buna zorlayan ya da bu seçmeye neden olan duygular vardır.

gerekirciliğe karşı koyanlarca bunun tersi savunulur; dinsel temele dayanarak tanrı'nın insana iyilikle kötülük arasında seçme yapma özgürlüğünü verdiği -bu yüzden de insanın elinde bu özgürlüğün bulunduğu- ileri sürülür. ikinci olarak da insanın özgür olduğu, yoksa eylemlerinden sorumlu tutulamayacağı belirtilir. üçüncü olarak, insanın öznel bir biçimde özgür olma deneyimini yaşadığı, özgürlüğünün bilincinde olmasının da özgür olarak var olabileceğine kanıt olduğu söylenir.

bu savların hiçbirisi inandırıcı değildir. birinci sav, insanın tanrı'ya inanmasını, tanrı'nın insanlar için ne gibi planlar yaptığını bilmesini gerektirir, ikincisi insanı eylemlerinden sorumlu tutma, böylece onu cezalandırabilme isteğinden doğmuş gibidir. eskiden de, şimdi de pek çok toplumsal düzenin bir parçası olan cezalandırma fikri, büyük ölçüde şu görüşe dayanmaktadır: ceza, "varlıklılar"ın oluşturduğu azınlığı "yoksullar"ın oluşturduğu çoğunluğa karşı koruma önlemidir (ya da öyle düşünülmüştür) ve yetkenin cezalandırma gücünün simgesidir. cezalandırmak için sorumluluk taşıyan birisinin bulunması zorunludur.

burada insan shaw'un şu sözünü anımsamadan edemiyor: "adamı astık, şimdi sıra duruşmaya geldi."

üçüncü sav, özgürlüğün bilincinde olmanın özgürlüğün kanıtı olduğu savı, spinoza ve leibniz tarafından bütünüyle çürütülmüştür. spinoza yanlış bir özgürlük sanrısına kapıldığımızı, çünkü isteklerimizin farkında olduğumuzu, oysa bu istekleri doğuran nedenleri bilmediğimizi göstermiştir. leibniz de istencin yarı yarıya bilinçaltı olan eğilimlerle belirlendiğini kanıtlamıştır.

spinoza ve leibniz'den sonraki tartışmaların çoğunun şu gerçeği yakalayamaması şaşırtıcıdır aslında: bizi bilinçaltı güçlerin yönettiği kabul edilmedikçe, seçme özgürlüğü sorunu çözülemez; o zaman da insan olsa olsa seçmesinin özgür bir seçme olduğunu sanarak kendisini avutur, istenç özgürlüğü konusundaki savlar bu özel karşı çıkışların dışında gündelik deneylerle çelişki içindedir. savunucuları ister dinci ahlâkçılar, ister idealist düşünürler, isterse marksist eğilimli varoluşçular olsun bu savlar, yüce birer varsayım olarak kalacaktır; ayrıca bireye karşı büyük haksızlık ettiklerinden pek de yüce sayılamaz bu savlar.

maddi ve ruhsal yoksunluk içinde yetişen kimseye karşı sevgi ve ilgi duymayan, bedeni yıllarca alkol almaktan yıpranmış, koşullarını değiştirme olanağını hiçbir zaman bulamamış bir insanın -böylesi bir insanın- kendi seçmesini yapmakta "özgür" olduğu söylenebilir mi? bu tutum gerçeklere ters düşmez mi? sevgisiz bir tutum değil midir bu? son çözümlemede, yirminci yüzyılın dilindeyse, sartre'ın felsefesine çok benzeyen, burjuva bireyciliğini ve bencilliğini yansıtan bu tutum max stirner'in der einzige und sein eigentum'unun (biricik kişi ve mülkü) çağdaş bir yorumu değil midir?

bunun tersi olan tutum, insanın seçmekte özgür olmadığını, belli bir noktada aldığı kararların daha önce yer alan iç ve dış olaylar tarafından belirlenip kararlaştırıldığını savunan tutum ilk bakışta insana daha gerçekçi ve akla yakın gelir. gerekirciliği ister toplumsal gruplara, ister sınıflara, isterse bireylere uygulayalım freud'çu ve marksist çözümleme insanın içgüdüsel ve toplumsal dürtüleri belirlemeye karşı verilen savaşta ne denli zayıf kaldığını göstermemiş midir?

ruh-çözümlemesi, anneye olan bağlılığını çözememiş bir kimsenin eyleme geçme, karar verme yetisi bulunmadığını, o insanın kendisini güvensiz duyduğunu, bu yüzden de dönüşü olmayan bir noktaya varıncaya dek gittikçe artan bir bağımlılıkla ana figürlerine çekildiğini göstermemiş midir? marksçı çözümleme -aşağı-orta sınıf gibi- bir sınıfın servetini, kültürünü ve toplumsal işlevini yitirdikten sonra umutsuzluğa kapılıp ilkel, ölüm-sever ve narsist bir duruma geri döndüğünü göstermemiş midir?

ne var ki marx da freud da nedensel bir gerekirciliğin geriye çevrilemezliğine inanmak anlamında gerekirci değillerdi, ikisi de eskiden tutulmuş olan bir yolun değiştirilebileceğine inanıyorlardı, ikisi de insanın kendisini arkasından yöneten güçlerin farkında olmasından doğan -böylece onun özgürlüğünü yeniden ele geçirmesini sağlayan- değişme olanağını görmüşlerdi.

marx da freud da -marx'ın çok etkilendiği spinoza gibi- hem gerekirciydiler, hem de gerekirci değildiler; ya da ne gerekirciydiler, ne de gerekirciliğe karşıydılar, ikisi de insanın neden-sonuç yasalarıyla yönetildiğini ama bilinçlilik ve doğru eylemlerle kendi özgürlük alanını yaratıp genişletebileceğini öne sürüyorlardı. optimum özgürlüğü kazanmak, zorunluluğun zincirlerinden kurtulmak insanın kendisine kalmıştı. freud'a göre bilinçaltının farkında olmak, marx'a göre de toplumsal-ekonomik güçlerin ve sınıfsal çıkarların farkında olmak bu özgürleşmenin koşullarıydı; her ikisinde de farkında olmaya ek olarak etkin bir istenç ve savaşım özgürlüğü sağlamak gerekli koşullardı.

spinoza'ya göre özgürlük gerçekliğin farkında olmaktan, bu gerçekliği kabul etmekten doğan, bireyin ruhsal ve zihinsel yeteneklerini en iyi biçimde geliştirmesini sağlayacak eylemleri belirleyen "yeterli fikirler"den oluşur. spinoza'ya göre insan eylemini, tutkular ya da (nedenler'le) akıl belirler. tutkuların yönetiminde insan, tutsak gibidir; aklın yönetimindeyse özgürdür.

spinoza'ya göre insanın görevi, ahlaksal amacı, gerekirciliği azaltmak, daha çok özgürlüğe ulaşabilmekti. insan bunu kendinin farkında olarak, onu kör ve tutsak eden tutkularını bir insan olarak kendisini gerçek çıkarları doğrultusunda davranmaya götüren eylemlere ("etkin sonuçlara") dönüştürerek başarabilirdi. "tutku olan bir duygu belirgin ve açık bir biçimde algılanır algılanmaz tutku olmaktan çıkar." spinoza'ya göre özgürlük bize verilmiş bir şey değil, belli sınırlamalar içinde sezgi ve çabayla elde edebileceğimiz bir şeydir. yürekliysek ve farkında olabiliyorsak seçme seçeneği elimizdedir. özgürlüğü ele geçirmek güç bir iştir; çoğumuzun başarısızlığa uğraması bundandır.

spinoza ethic'in sonunda şunları yazmıştır:

"zihnin duygular ve kafa özgürlüğü üzerindeki etkisiyle ilgili olarak söylemek istediklerimi böylece tamamladım. buradan bilge kişinin yalnızca duygularıyla sürüklenen bilisiz kişiye göre ne denli güçlü olduğu, onu nasıl geride bıraktığı açıkça görülüyor. çünkü bilisiz kişi kendi ruhunu gerçekten eline almaksızın dış nedenlerin elinde, çeşitli yönlerde sürüklenmekle kalmaz; üstelik sanki kendisinin, tanrının ve nesnelerin farkında olmadan yaşar; acı çekmez duruma geldiği -edilgen olduğu zaman da var olmaktan çıkar. oysa bilge kişi, böyle kabul edildiği sürece, ruhunda hiçbir huzursuzluk duymaz; tersine kendisinin, tanrının ve nesnelerin belli bir sonsuz gereklilik duygusuyla farkında olduğundan hiçbir zaman var olmaktan çıkmaz; tersine her zaman ruhunu gerçekten tanır. insanı bu sonuca götürdüğünü belirttiğim yol son derece güç görünse de bulunması olanaksız bir yol değildir. bu yolu bulmak güç olsa gerektir; çünkü yolu bulanlar çok azdır. kurtuluş hemen şuracıkta hazır ve hiç zahmetsiz erişilebilecek bir şey olsaydı, insanların nerdeyse tümünün ona erişememesi nasıl açıklanabilirdi? ama eksiksiz olan her şey az bulunduğu ölçüde güçtür de."

kendisini yöneten güçlerin farkında olabilirse, özgürlüğünü kazanmak için en büyük çabayı gösterebilirse, insan, zorunluluğun zincirlerini kırabilir. bu seçenekçiliği özlü bir biçimde dile getiren de en büyük marx yorumcularından biri olan rosa luxemburg'tur. yüzyılımızda insan "toplumculukla barbarlık" arasında bir seçme yapma durumuyla karşı karşıyadır.

14.09.2017

the killing

kötü talihiniz ya sizi mahveder ya da gerçekte olduğunuz kişiye dönüştürür.

bir insanın en önemli zayıf noktası aynı zamanda o insanın en büyük gücüdür.

gerçekler acıtıyorsa doğru bir hayatın yok demektir.

bazı insanlar cezalandırılmayı ve değer verdikleri, üzerine titredikleri bir şeyin ellerinden alınmasını hak eder.

kendine yeteri kadar güvenirsen insanlar ağzından çıkan her şeye inanırlar.

bazen doğru olduğuna inanarak yaptığınız şeyin aslında yanlış olduğunu görürsünüz.

anneler saçma salak işler yapar; en iyisini bildiklerini sanırlar.

hatalarımızı düzeltmek için seçim yapmamız gerekir; yoksa düzeltemeyiz.

bazı şeyleri düzeltemezsin. dağınık kalırlar öyle.

nasıl görünürse görünsün bence bir bebek hayatınızda gerçekleşebilecek en güzel şeydir.

bazen insan, peşinden biri gelsin diye kaçıyor sanırım. olduğun yerde durmak da bir nevi kaçıştır.

13.09.2017

yazmak

paul auster

yazarların çoğu çifte yaşam sürer. akıllı uslu mesleklerde iyi para kazanıp yaşamlarından çaldıkları zamanı yazıya ayırırlar: ya sabahın kör karanlığında ya gece geç vakit ya hafta sonları ya da tatillerde yazarlar.

william carlos williams ve louis-ferdinand celine doktordu. wallace stevens bir sigorta şirketinde çalışırdı. t.s. eliot önce bankerlik, sonra yayıncılık yaptı.

bir yazarın üniversiteye kapanmasını, çevresini kendisi gibi düşünen insanlarla doldurmasını, rahata ve kolaycılığa alışmasını da ilke olarak yanlış buluyorum. böyle bir ortam, insanı kendinden ve yaşamından hoşnut olacağı bir rehavete sürüklemek tehlikesini doğurabilir ve bir yazar o rehavete gömülürse, artık işi bitmiş demektir.

fulke greville: "ben, kara öküzün çiğnediği insanlar için yazıyorum."

para hiçbir zaman yalnızca para demek değildir. para her zaman bir başka şeydir, her zaman daha başka bir şeyler demektir ve son sözü de hep o söyler.

yaşamın bir noktasına gelince bir de bakıyorsun ki, ölülerle geçirmiş olduğun zaman dirilerle geçirdiğinden daha çok.

uykuda sevilen kızlar

yasunari kawabata

en insanlık dışı evren bile alışkanlığın zoruyla insancıl hale gelir.

bu dünyanın karanlıklarında binlerce ahlaksızlık gizlidir.

erkeği "şeytanlar alemi"ne sürükleyen, görünüşe göre, kadın vücududur kesinlikle.

"kadın sonsuz bir yaratıktır."

bir kadın yaşamındaki büyülü sırrın çok az şey olduğu yolunda bir duygu gelmişti içine.

egushi gibi altmış yedi yaşında bir erkeğin, bütün kadınları birbirine benzer saymaya hakkı vardır.

12.09.2017

nafile insanlar

thomas bernhard

bütün bir akşamüzeri benimkiler iş güç konuşmalarıyla bana işkence etmişlerdi ve beni durmadan ikna etmeye çalışmak ya da asıl konuşulması gereken konularda tamamen susmak suretiyle, başlarına gelmiş bir bahtsızlık olduğumu kafama kakmışlardı.

onlara ve yapıp ettiklerine, işlerine güçlerine ve düşüncelerine karşı olmayı âdet haline getirmişim, bunlar benim de parçammış oysa. onların düşünce biçimlerini didik didik etmeyi, alaya almayı, yıkmayı, yok etmeyi âdet haline getirmişim. onları didik didik etmek, yıkmak, yok etmek için elimden geleni ardıma koymuyormuşum. gece gündüz demiyor bunu düşünüyor ve daha sabah gözümü açar açmaz onlarla zıtlaşıyormuşum. hasta ve dolayısıyla zayıf olan ben değilmişim, öyle dediler, hasta ve zayıf olan onlarmış, tepelerine binip onları güden benmişim, tersi değilmiş; baskıcı benmişim, onlar zıtlaşmıyorlarmış benimle, ben zıtlaşıyormuşum.

kendimi bildim bileli duyarım bu lafları. doğduğum andan beri onlara karşıymışım, daha konuşmayı bile bilmeyen, durmadan gözlerini dikip onlara bakan kötü bir çocuk olarak bile varlığımı kafalarına kakmışım, ikiyüzlü korkunçluklarını. gözlerini dünyaya ilk kez açan çocuk halim bile onları sarmışmış; çünkü onlara karşıymışım.

daha hayatımın ilk anlarında bile güdüsel olarak her şeyimle onlara cephe almışım, olup biteni idrak etmeye başladığımda büyük bir kararlılık ve umarsızlıkla sürdürmüşüm bunu. onların yıkımı olmuşum, öyle dediler bugün yine, bense onlara durmadan diyorum ki, asıl siz benim yıkımım oldunuz, beni peydahladığınız noktadan beri de mahvetmeyi sürdürüyorsunuz. benimkiler bana karşı suçlular diyorum her konuda ve her hususta, ben böyle diyorum, onlar da tam tersi her konuda ve hususta her zaman benim onlara karşı suçlu olduğumu söylüyor, düşünüyor ve davranışlarında bunu kesintisiz olarak belli ediyorlar. böyle güzel bir yere ve böyle güzel bir eve doğmuş, yerleşmişim onlar sayesinde, durmadan bunu söylüyorlar; ama hiç aralıksız onları küçümsüyor, horluyormuşum.

sözlerimin her biri bu küçümseme ve horlamayla doluymuş, başka bir şeyle değil, günün birinde bu yüzden öldürecekmişim onları; ama bana kalırsa asıl ben bir gün onların küçümseme ve horlamalarından ölüp gideceğim.

kütüphaneden kuleye giderken, kırk iki yıldır ellerinden kurtulamadığımı düşündüm, hayatımın kırk iki yılı boyunca onlardan kurtulmaktan başka bir şey düşünmemiştim oysa; onlardan el etek çekmek, bu hiçbir zaman mümkün olmadı, kısa süreliğine de olsa; çünkü onlardan el etek çekmek sözümona el etmek çekmek oluyordu, onlardan kurtulmaktan ise hiç söz etmeyelim; artık bunu aklımdan geçirmeye bile cesaret edemiyorum. bana gösterdikleri ilgi hep üzerime titrercesine olmuşmuş, ilgileri çok büyükmüş; ama ümitsizlikleri de, bana ilişkin, her zaman son derece korkunç oldu.

önümde o kadar çok yollar açmışlar, bunların hiçbirinden yürüyüp gitmemişim, bugün gene öyle dediler. benim için açtıkları ve yönünü işaret ettikleri yollar bana en uygun olanlarmış, bu yolları katettiğimi görmeyi çok isterlermiş ama ben kendi elimle bütün bu yolları ta en başından murdar etmişim. hiçbir zaman yol falan gitmek istemediğimi söylemiştim bir keresinde onlara; ama anlamazlıkları ve bu anlamazlıkları ile en utanmazca kumpaslara kalkışan alçaklıkları karşısında bunu dillendirmenin ne kadar nafile olduğunu hemen idrak etmiş ve bu herhangi bir yol gitmek istememe ifadesini bir daha tekrarlamak istememiştim. onlara yönelttiğim bütün ifadeler sadece anlamazlığa ve bu anlamazlıkla işleyen alçaklığa toslamıştı. ben de on yıllar boyu giderek daha az konuştum, sonunda sustum, onların da bana yönelik eleştirileri giderek daha pervasızlaştı.

kütüphaneye gitmiş ve raflardan felsefi bir kitap çekip almıştım, bir suç işlediğimin bilincindeydim; çünkü onların gözünde kütüphaneye girmek bile bir suçtu. hele raflardan bir kitap çekip almak çok daha büyük bir suç. onlardan ayrılıp kendi başıma kalmak istememin bile suç olarak değerlendirildiği düşünülürse.

encknah'da bir ev aldık demişlerdi, büyütecekler ve sonra bir yıl içinde on katı kârla elden çıkaracaklardı, rutzenmoos'da iki çiftliği birleştirmiş bir gecede otuz milyonluk kazanç elde etmişlerdi, öyle diyorlardı. zayıfların en zayıf düştükleri an harekete geçmek lazım demişlerdi masada, akıllılara daha da pervasız bir akılla bindirmek lazım, daha kalleşçe bir kalleşlikle. bu işlerden doğrudan bahsetmiyorlardı; yalnızca dolaylı olarak, kendilerince felsefi saydıkları bir şeyden söz ederken mesela, bildiğim üzere gerçekten de yazdığı her şeyi okudukları ama hiçbir şey anlamadıkları schopenhauer'in yalnız oluşu üzerine konuştukları gibi bahsediyorlar işten güçten, sadece öyle, aklın nasıl daha akıllı bir akıl tarafından kandırılabileceği üzerine falan.

çorbalarını kaşıkladılar ve yoldan geçen birini ısıran bir köpeği korumalarına aldılar ve köpekçe ikiyüzlülükle sadece işleri güçleri hakkında konuşmaya devam ettiler. annem babam ve kardeşlerim daima birlik oldular, her şeye ve bana karşı daima kumpas içinde oldular. biz seni her zaman sevdik, dedi bugün de anne babam, kardeşlerimse onlara gözlerini dikip hiç karşı çıkmadan dinlediler, ben onlarm benden nasıl ömür boyu nefret ettiklerini düşünürken, ben de onlardan ömür boyu nefret ettim doğruyu söylemek gerekirse, biliyorum bunu, bu konuda yalanım yok, uzun zamandır savaşıyorum bu konuyla.

deriz ki anne babamızı seviyoruz ama gerçekte onlardan nefret ederiz; çünkü bizi peydahlayanları sevemeyiz. mutlu insanlar değiliz çünkü, mutsuzluğumuz mutluluğumuz gibi bize inandırılmış bir şey değil, mutluluğa günbegün inandırıyoruz kendimizi; böylelikle yıkanıp paklanmaya, giyinmeye, ilk yudumu almaya, ilk lokmayı yutmaya cesaretimiz olsun diye. hayat her sabah kaçınılmaz biçimde hatırlatıyor bize çünkü, anababamızm bizi nasıl bir kendini beğenmişlik ve hatta peydahlama büyüklenmesi içinde peydahladığını ve sevinç ve fayda dolu olmaktan çok iğrenç, tiksindirici ve ölümcül olan dünyaya savurup oturttuğunu.

çaresizliğimizi bizi peydahlayanlara borçluyuz, sakarlığımızı, hayat boyu kurtulamadığımız zorlukları. başlangıçta şu suyu içmen yasak, o zehirli denilmişti, sonra şu kitabı okumamalısın çünkü o kitap zehirli. bu suyu içersen mahvolursun dediler, sonra bu kitabı okursan mahvolursun. seni ormanlara götürdüler, karanlık çocuk odalarına tıktılar ruhunu ezmek için, öyle insanlarla tanıştırdılar ki hemen anladın onların seni yok edeceğini. senin için ölümcül olan manzaralara baktırdılar seni. seni zindan gibi okullara attılar, sonuçta ruhunu çekip aldılar içinden, kendi bataklıklarında ve çoraklıklarında öldürmek üzere. böylelikle kalbin onlar tarafından daha erken bir zamanda kendi ritminden çekilip çıkarıldı, geri döndürülmez bir biçimde, doktorların dediği gibi hasta düştü sonunda; çünkü bu kalbe bir an bile huzur vermediler.

hatırladığın kadarıyla onları hep gözledin, yalancılıklarını algıladın, inceledin ve onlara her zaman nafile insanlar olduklarını söyledin, kabul etmek istemedikleri bir şeydi ama biliyorlardı ki, onları seyretmeye koyulduğum andan beri hep nafile insanlar oldular. utanmazdılar hep reddettikleri üzere, vicdansızdılar, kamu zararlısıydılar.

11.09.2017

alain-fournier

özdemir ince

"cennet'i bir kez de olsa görmüş olan biri, herkesin yaşadığı hayata nasıl katlanabilir, nasıl uyum sağlayabilir artık?"

lakanal lisesi öğrencisi alain-fournier, 1 haziran 1905 günü "yaşlı bir kadının koluna girmiş, sarışın, uzun boylu bir genç kız" gördü seine nehri kıyısında yürürken. birkaç gün sonra genç kızla konuşma olanağı buldu, ona adını söyledi; tasarılarını, umutlarını, düşlerini anlattı. ancak daha çocuk denecek yaşta olduklarını ileri süren genç kız, alain-fournier'den kendisini bir daha aramamasını istedi. birkaç gün sonra da, tatili bittiği için, geldiği toulon'a döndü.

alain-fournier, yürekten bağlandığı, hiçbir zaman unutamadığı, kendisi için sürekli acı kaynağı olarak kalan bu "uzun boylu, sarışın" kızı, adsız ülke'nin genç kızı yvonne de galais'nin kişiliğinde ölümsüzleştirdi. yazar, sekiz yıl sonra, genç kızın artık evli ve iki çocuk annesi olduğunu öğrenmesine karşın, jacques riviére'e gönderdiği mektubunda şöyle yazar: 

"gerçekten, gerçekten, yeryüzünde bir tek o içimdeki fırtınaları dindirip barış sağlayabilirdi; ama artık olanaksız."

alain-fournier, birinci dünya savaşı çıkınca, 1914 yılının ağustos ayında teğmen rütbesiyle askere alındı ve 22 eylül 1914 günü cephede vurularak öldü.

10.09.2017

bir insanı bilim adamı yapan şey

v.s. ramachandran

bilim adamlığını meslek olarak seçmeniz için sizde olması gereken en önemli nitelik nedir? insanlar bu soruya çoğu kez "araştırma merakı" diye yanıt verirler ama bütün hikaye bundan ibaret olmasa gerek. ne de olsa herkes bir dereceye kadar meraklıdır ama herkesin yazgısı bilim adamı olmak değildir. ben saplantılı, tutkulu, neredeyse hastalık derecesinde araştırıcı olmak gerektiğini iddia edeceğim. ya da bir zamanlar peter medawar'ın dediği gibi, "anlaşılmayan bir şey karşısında fiziksel bir rahatsızlık duymanız" gerekir. merak hayatınıza egemen olmalıdır.

bilim doğayla aranızda yaşanan bir aşktır -bir aşk serüveninin bütün tutkulu niteliklerine sahiptir; çalkantı ve insanın genellikle romantik aşkla birleştirdiği tutkulu özlem. ama bu özlem nereden gelir? bir yere kadar bu belki de doğuştan gelen bir kişilik özelliğidir. ama daha önemlisi, sizin ilk ilişkilerinizden doğar. başarının en iyi formülünün, yaptıkları işe tutkuyla bağlı olan, o işten heyecan duyan insanların çevresinde bulunmak olduğunu; çünkü heyecan kadar bulaşıcı bir şeyin bulunmadığını ben çok erken keşfettim. bu bakımdan çok şanslıydım.

benim annemle babam gibi, insanı sürekli arkasından iten, doğal merakını boğmak yerine dürtüleyen bir annesi ve babası olmasının da yararı yok değildir. benim bilime olan ilgimi bildiği için annem, bana dünyanın her yerinden deniz kabukları ile -küçük bir denizatı da içinde olmak üzere- başka hayvan örnekleri getirirdi ve merdiven altına bir kimya laboratuvarı kurmama yardım etmişti. on bir yaşındayken babam bana carl zeiss marka bir araştırma mikroskobu aldı. daha da önemlisi, birbiriyle uzlaşmaz iki düşünceyi kafama soktular. birincisi, ben seçilmiş biriydim, en iyiydim; ikincisi, asla onların istedikleri kadar iyi olamazdım. çocuğunuzun, belki nevrotik ama mutlaka başarılı biri olmasını sağlayacak garantili bir formül.

insanın aklına bertrand russell'ın bir sözü geliyor: "çoğumuz için gerçek hayat ideal olan ile gerçek olan arasında sürekli bir uzlaşmadır; ama saf akıl dünyası uzlaşma diye bir şey tanımaz; böylece soylu itkilerimizden hiç değilse bir tanesinin gerçek dünyanın can sıkıcı sürgününden kaçmasına izin verir."

bilimin himaye gördüğü, büyük zenginlik dönemlerinde doruğuna ulaşmasında şaşılacak bir şey yoktur. bilimin en iyi gelişeceği ortam tam bir özgürlük ve parasal bağımsızlık ortamıdır.

bilim adamlığını meslek olarak seçmiş pek çok kişi ünlü olmak umuduyla bunu yapar. ben de bu boş gururlara karşı herhangi bir meslektaşımdan daha fazla bağışıklı değilim. ama hiç değilse bu tür düşünceler artık zihnimin baş köşesini işgal etmiyor; çünkü iki şeyi çok iyi biliyorum: bilim yaparak hiç ummadığım kadar eğleniyorum. o kadar ki, protestan iş ahlakı anlayışına sahip bir meslektaşım bir keresinde bana kuşkuyla sormuştu: "bu kadar eğleniyorsan yaptığın iş gerçekten bilim olabilir mi?" diye. ikincisi algı ve nörolojiyle ilgili olarak yaptığım deneylerin çoğu, bu alandaki meslektaşlarımın hiç değilse bazılarının düşünce tarzını etkiledi.

sherlock holmes'ün watson'a dediği gibi, "sıradanlık, kendinden daha yüksek bir şey tanımaz; dehayı fark etmek yetenek ister."

son çözümlemede geriye dönüp hayatınıza baktığınızda, yalnızca şu iki soru önemlidir: ne kadar etkim oldu? ne kadar eğlendim?

hasan hüseyin korkmazgil

mehmet h. doğan

arkadaşlarımı ziyarete gittiğim bir cumartesi günü, gazi eğitim enstitüsü'nün bahçesinde havuzun kenarında oturuyorduk. birden karşıdan, uzun, kabarık saçlı birinin hızlı adımlarla, neredeyse koşarcasına bize doğru geldiğini gördüm. yaklaşınca tanıdım bunun hüseyin korkmazgil olduğunu; iki yıl öncesinin kavgaları yeniden mi başlıyor diye düşündüm. ama öyle olmadı, hüseyin yanımıza gelince, sanki iki yıl önce o kavgaları yapan bizler değilmişiz, sanki iki eski dostmuşuz da birbirimizi ne zamandır görmüyormuşuz gibi boynuma sarıldı, uzun uzun kollarında sıktı beni. bir yandan da, çok değişmiş olduğunu, artık eskisi gibi düşünmediğini, bizlerin o zaman çok haklı olduğumuzu, bizlere çok haksızlık etmiş olduklarını anlatan şeyler söylüyordu. sonra oturup anlattı: nazım hikmet'in şiirlerini okuduğu için polis peşindeymiş; okulda dolabını, yatağını karıştırıyorlar, yasak yayın arıyorlarmış ikide bir. bunlardan yılmayacağını söylüyordu.

okulda sağ-sol kavgalarının en çok kızıştığı bir gün bizim sınıfı bastılar, dövmek istediler bizi. "komünistlerin kanını içeceğiz!" diye bağırıyorlardı. hüseyin korkmazgil yine en öndeydi.

8.09.2017

comandante che guevara

ernesto sabato

"dünyanın öbür ülkeleri benim mütevazı çabalarımın reklamını yapıyor. küba'ya olan sorumluluğun nedeniyle senden esirgenen şeyi ben yapabilirim, artık ayrılmamızın vakti geldi. inşa etme umutlarımın en katıksızını ve sevgili varlıklarımın en sevgilisini burada bırakıyorum. küba'yı, örnek olmak dışında her türlü sorumluluktan azat ediyorum. son saatim başka göklerin altında gelirse, son düşüncem bu halk, özellikle de sen olacaksın, fidel.

sevgili anne ve baba: topuklarımın altında bir kez daha rocinante'nin kaburgalarını hissediyor, kolumda deriden kalkanım, yola koyuluyorum. neredeyse 10 yıl oluyor, size başka bir veda mektubu daha yazmıştım. hatırladığıma göre daha iyi bir asker, daha iyi bir doktor olamadığımdan yakınıyordum. ikinci unvan artık umurumda değil, asker olarak da o kadar kötü değilim.. bu mektubum belki de sonuncusu. sonu aramıyorum fakat mantıken mümkün. şayet böyle olursa, son bir kez kucaklıyorum sizi. sizleri çok sevdim, yalnızca sevgimi ifade etmeyi bilemedim; ben tavırlarımda aşırı derecede katıyım ve sanırım bazen beni anlamadınız. öte yandan beni anlamak da o kadar kolay değil. bana inanın, sadece bugün." (che guevara)

yılanlarla, boa yılanlarıyla, dev örümceklerle ve jaguarlarla dolu bu vahşi ormanda, ilk çarpışmadan itibaren, dördüncü tümenle birlikte dört gün devriye gezdim. (murray sayle, savaş muhabiri)

"comandante che guevara'nın her an düşeceği hesaplanıyordu, öyle olmalıydı, günlerdir demirden bir çember içine hapsedildiğine göre. toprak ve dikenler burada herhangi bir insanoğlunun derisini sefil bir tabakaya çeviriyor. karmakarışık, kuru ve dikenlerle kaplı bitki örtüsü yer değiştirmeyi neredeyse imkansızlaştırıyordu; gündüzleri bile sıkı sıkıya gözetlenen sel yataklarına saklanarak idare ediyorlardı. gerillaların bu susuzluk, açlık ve terör kuşatmasına nasıl tahammül edebildiklerini anlamak mümkün değil. 'o adam sağ kurtulmayacak.' diyor bir subay." (bir savaş muhabiri)

"sabahın sekizinde victor adlı bir köylü, çiftliğinin yakınlarındaki çalılıklar arasında bilinmeyen şahısların dolaştığını bildirmek için la higuera askeri karakoluna geldi. subay bilgiyi getirene para verdi ve haberi hemen bölgeyi kuşatan ranger birliklerine iletti. binbaşı miguel ayoroa, bölgede operasyon yapan iki ranger bölüğünün komutanı, telsizle san antonio, yagüey ve yuro dere vadilerinin çıkışlarının kapatılmasını emretti. yüzbaşı prado müfrezesiyle yuro vadisine gitti ve adamları gerillalarla öğlene doğru karşı karşıya geldi. ilk karşılaşmada iki asker öldü. atış, üç saat boyunca ara ara münferiden devam etti. yavaş yavaş, rangerlar toprak kazanarak, düşmana 70 metre kadar yaklaşıncaya kadar ilerledi. 15.30'da gerillalar ilk görünür kayıplarını verdiler." (askeri taraftan)

"gerillalara yaklaşacak şekilde manevra yaptık ve hemen ardından saldırıya geçtik. gördüğümüz ilk asi, sonradan willy olarak teşhis ettiğimizdi, ikincisi sonradan che olarak teşhis ettiğimizdi. derhal ateş açtık ve che'yi mitralyöz kurşunuyla yaraladık. willy ve diğerleri, çatışma devam ederken onu çekmeye çalıştı. rangerlarımızın başka bir kurşunu comandante'yi göğsünden vurup beresini uçurdu. arkadaşları onu perdelerken willy şefi, başka dört ranger'la karşılaştıkları bir tepeye kadar götürmeyi başardı. willy güç toplamak için bir an bile nefes almadan şefinin vücudu sırtında geldi. ve güç toplayıp guevara'ya bakmak için durduğunda ise pusudaki askerler ona teslim olma emri verdiler. askerlerden önce rangerlar ateş açtı. sonra da yanlarına ulaştılar. che'nin yaraları ağırdı ve astım, nefes almasını önlüyordu. böylece şifreli mesajı gönderdik: 'merhaba, satürn. papa'yı ele geçirdik.'" (yüzbaşı prado)

"guevara dört asker tarafından bir battaniyeyle, ele geçirildiği yerden kilometrelerce uzaklıktaki la higuera'ya taşındı. orada yüzbaşı prado mahkumları, karakolun sorumlusu albay selich'e teslim etti. guevara'nın sırt çantasındakilerin envanterini yaptı: iki günlük, bir şifre kitabı, şifreli mesajlarla bir işaretler kitabı, che'nin kopya ettiği bir şiir kitabı, bir saat ve başka üç dört kitap." (bolivya ordusu raporu)

che ile konuşan albay selich oldu. che gibi yaralı pek çok askerle beraber bir hangardaydık. fakat o başka bir uçtaydı ve bağırdığı için albayın dediklerini açıkça duymamıza rağmen che'nin sözlerini işitmiyorduk. latin amerika'dan söz ediyordu. albay, che ile uzun süre kaldı, belki bir saat ya da daha çok. albayın ortaya çıkarmak istediği ve che'nin söylemeyi reddettiği bir şey hakkında tartışıyorlardı. ta ki guevara sağ eliyle albaya bir yumruk atıncaya kadar. böylece albay kalkıp gitti. binbaşı guzman, guevara'yı bir helikopterle bir hastaneye nakletmek istedi fakat albay karşı çıktı ve hastaneye yalnız biz gittik. (asker gimenez'in raporu)

işte burada, elinizdeyim
bu terk edilmiş yerlerde tek başına
ama unutuluştan uzakta

"ekimin dokuzunda, öğleden sonra ikide, başkan barrientos ve general ovando ele geçiriliş haberini aldılar. üst düzeyde bir toplantı yapıldı. infaz teklifini sunan general torres ve general vazquez de oradaydılar. hiç kimse karşı çıkmadı, sustular. hemen sonra general ovando, valle grande'ye şu emri gönderdi: "papa'yı selamlayın." emir la higuera'da albay miguel ayoroa tarafından alındı. teğmen perez'e gönderildi ve o da, astsubay mario teran'a ve çavuş huanca'ya gönderdi. infazcılar karabinalarını aldılar. che'nin kapatıldığı yerde gerilla willy de bağlı yatıyordu. astsubay teran göründüğünde willy ona hakaret etti ve teran onu kafasından vurdu. çavuş huanca da yakındaki bir sınıfa kapatılmış olan reynaga'ya aynısını yaptı. talih, comandante guevara'yı öldürmesi için mario teran'ı seçmişti. willy'nin hayatına son verdiği sınıftan sıkıntıyla çıktı, korkuya kapılmıştı, silahını daha güçlüsüyle değiştirmeye karar verdi. teğmen pérez'in bulunduğu yere, otomatik kurşun atan bir m-2 karabinası istemek için yöneldi. teran alçak, önemsiz bir adamdı." (eski bakan antonio arguedas)

açıkta ve ayaktayım, ölmeye hazırım
bakın bana, bahtsızlıklar, kutlamalar, ihanete uğradım
günler, yıllar, bulutlar, ne yapacaksınız bana

sınıfa vardığımda, che doğrulup bana dedi ki:
- beni öldürmeye geldiniz.
sarsıldım ve cevap vermeksizin başımı eğdim.
- ötekiler ne dedi? diye sordu bana.
- hiçbir şey, diye cevap verdim.
ateş etmeye cesaret edemedim. o anda che bana çok büyük, devasa göründü. gözleri pırıl pırıl parlıyordu. beni suçladığını hissettim ve tedirgin oldum.
- sakin ol, dedi bana. -iyi nişan al.

söylesene nereye saklandın, ah! şu ölüm
kimse seni göremez ki
imkansız ve suskun

"böylece geriye bir adım attım, kapıya doğru, gözlerimi kapattım ve ilk kurşunu attım. che, parçalanmış bacaklarla, yere düştü, kıvranmaya ve kan kaybetmeye başladı. ben bütün gücümü topladım ve koluna isabet eden ikinci kurşunu attım, sonra omzuna ve nihayet kalbine." (astsubay teran'ın raporu)

"che'nin cesedi, henüz sıcakken, taşınacağı helikoptere doğru bir sedyeye sürüklendi. yerler ve sınıfın zemini kanla lekelendi ama askerlerden hiçbiri temizlemek istemedi. bir alman din adamı yaptı bu işi, sessizce lekeleri sildi ve guevara'nın vücudunu delip geçen kurşunları bir mendilde topladı.

helikopter gelir gelmez sedye patenlerden birine bağlandı. vücudu, bir çarşafa sarılmıştı, gerilla ceketi hala üstündeydi. eddy gonzales, batista döneminde havana'da bir kabare işletmişti, ölü comandante'nin hareketsiz yüzüne bir tokat atmak için yaklaştı.

helikopter hedefine vardığında, bedeni bir tabla üzerine, başı aşağıya sarkıtılıp gözleri açık bırakılarak kondu. bir çamaşır teknesinin üzerine konmuştu, neredeyse çıplak, fotoğrafçıların ışıklarıyla aydınlatılmıştı. elleri baltayla kesildi, teşhis edilmesini önlemek için. ama gövdesini de parçalara ayırdılar. tüfeği albay anaya'nın, saati general ovado'nun elinde kaldı. operasyonlara katılan askerlerden biri, guevara'nın yoldaşlarından birinin ormanda yapmış olduğu makosenlerini çıkardı. fakat çok kullanılmaktan ve rutubet yüzünden iyice yıpranmışlardı, işe yaramadı." (gazete haberlerinden)

seni hatırlayan çiçekler olacak, sözler, gökler
bunun gibi yağmurlar ve değişmeden yaşayacaksın
başarmış olarak
uyu, bahtsızlıklardan kurtulmuş, hüznün tüm gururuyla.

7.09.2017

cumhuriyet

sevan nişanyan

türkiye birinci dünya savaşında saldırgan tarafta yer aldı. tarihin en büyük askeri hezimetlerinden birine uğrayıp dağıldı. savaştan sonra burada galiplerin işine gelen bir rejim kurulması gerekiyordu. o rejim 1923'te aynen istedikleri gibi kuruldu. hepsi budur.

daha erken kurulabilirdi. daha kolay ve daha kansız olurdu, memleket o kadar harap olmazdı. belki tek adam diktatörlüğüne de o kadar kolay teslim olmazdı. ama 1918'de ingilizler bir hata yaptılar, barış şartı olarak ittihat ve terakki kadrolarının tasfiyesini talep ettiler. bunun üzerine birileri vatan-millet diye haykırarak ayağa kalktı. altı sene savaştan bitmiş bir ülkeyi gözünü kırpmadan tekrar kana ve ateşe sürdü. ingilizler kızıp tehditler savurdular, asarız keseriz böleriz sevr yaparız diye gözdağı verdiler, etkili olsun diye yunanlıları sahaya saldılar. üç sene daha manasız bir katliam oldu. sonra gene ingilizlerin dediği oldu. tek farkla: ittihatçı kadrodan ayıkladıkları yirmi otuz kişi hariç, gerisi vatan kurtaran kahraman kontenjanından memleketin tepesinde oturmaya devam etti.

yalnız bunun için

cemal süreya


senaryocu bayanla bir bankta oturuyoruz
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

bir şey var, ancak makilerin orda söyleyebilirim
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

iki çay söylemiştik orda, biri açık
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

uzaklardaydın, oracıkta, öbür kıtada
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

ikinci bir parıltı var senin bakışlarında
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

iyi anlarında sesin kalınlaşıyor
keşke yalnız bunun için sevebilseydim seni

kuşlar toplanmışlar göçüyorlar
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

ortaoyunumuzun dekoru bir kağıt mendil
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

yürüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

an ki fıskiyesi sonsuzluğun
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

hızla geçen otobüslerin ardında benzeşmek
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

fazıl hüsnü diyor ki, ne diyor fazıl hüsnü
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

"kehanet" adlı kısacık bir şiir buldum
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

ve konsolun üstünde noksan bir gümüş kutu
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

baktım yeri toparlıyor ayak izleri
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

eşiklere oturmuş bir dolu insan
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

seni o kadar yakından görünce
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

uzaklara bir bakışın vardı kafeteryada
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

6.09.2017

diego'ya doğum günü mektubu

frida kahlo

benim gece çocuğum,

saat sabahın altısı ve hindiler ötüyor, insanca şefkatin sıcaklığı. refakatli bir yalnızlık mı bu? yaşamım boyunca senin mevcudiyetini unutmayacağım. sen beni paramparçayken aldın, bir bütün haline getirdin. bu küçük dünyada bakışlarımı nereye çevireyim? öyle engin, öyle derin ki bu dünya! vakit kalmadı, hiçbir şey kalmadı. uzaklık. kalan tek şey gerçek. olan, değişmez bir biçimde oldu. şimdi kökler ayrışıyor, saydam, değişmiş. sonsuza dek meyve veren ağaç. senin meyvelerin çoktan kokular saçıyor, çiçeklerin, rüzgarın ve tomurcuğun neşesiyle açarak renklerini sunuyor. diego adı, aşkın adı. seni böylesine sevmiş, tohumunu toplamış, yaşamını sabahın altısında billurlaştırmış ağacın susuz kalmasına engel ol.

sana sarhoş olduğumu söylerlerse
onlara gururla bunu senin için yaptığımı söyle
çünkü bunu yalanlayacak gücüm olmayacaktır
böylece aşkın uğruna kendimi öldürdüğümü
ve öpüşlerinin beni yitirdiğini bilmiş olursun.

27. gün

che guevara

dörtte, tırmanacak bir yer bulmak için yeniden yürüyüşe geçtik, bunu yedide başardık fakat niyet ettiğimizin tersine karşımızda zararsız gibi görünen çıplak bir tepecik vardı. hava kuvvetlerinden kurtulmak için seyrek bir ormanda biraz tırmandık ve orada, tepecikte bir yol olduğunu keşfettik, gerçi bütün gün boyunca oradan tek kişi geçmedi. hava kararırken bir köylüyle bir asker tepeciğin ortalarında meydana çıktılar ve orada bizi görmeden bir süre eğlendiler. aniceto bir keşiften dönerken yakındaki bir evde büyük bir asker grubu görmüştü: o yol bizim için en kolay olandı ve şimdi kesilmişti. sabah eşyaları güneşte parlayan destek grubunun yakındaki bir tepeye çıktığını gördük. sonra, gün ortasında aralıklı silah sesleri işitildi ve parıltılar görüldü, sonra da, ateş sesleriyle birlikte "işte orada", "çık oradan", "çık oradan yoksa"  gibi bağırtılar işitildi. adamın akıbetini öğrenemedik, camba olabileceğini tahmin ettik. hava kararınca öbür taraftan suya inebilmek için yola çıktık ve öncekinden biraz daha sık bir fundalıkta durduk; su için aynı kanyona dönmek gerekiyordu, bulunduğumuz yerdeki kaya çıkıntısı aşağıya inmemize engel oluyordu. radyo, galindo bölüğüyle çarpışmış olduğumuz haberini geçti, teşhis edilmek üzere valle grande'ye nakledilecek üç ölü bırakmıştık. anlaşılan camba ve leon'u ele geçirememişlerdi. bu kez kaybımız büyüktü; en önemli kayıp coco'ydu, miguel ile julio ise müthiş savaşçılardı ve üçünün de insan olarak değeri ölçülemezdi. leon iyi bir ressamdı. yükseklik 1800 metre.

sultana

jean p. sasson

amaçlarına ulaşmak için durumu ustalıkla idare etmek kadınların en güçlü silahıdır. 

mısır, arapların övünç kaynağıdır. ama eski mısırlıların gücü, zenginliği ve başarısı karşısında, günümüzün petrol zengini körfez araplarının ne kadar çelimsiz ve yetersiz oldukları açıktır. 

mutluluğun değeri, ancak mutsuzlukla tanıştıktan sonra anlaşılır.

suudi arabistan'da parlak bir zeka, bir kadın için ancak gelecekteki mutsuzluğunun başlıca nedeni olabilir; çünkü aklını hiçbir konuda kullanabilmesi olanaklı değildir.

zafer nefret doğurur; çünkü yenik düşen mutsuzdur.

orta doğu'da erkek, hiçbir zaman kusurlu değildir. erkek, karısını öldürse bile, davranışlarını haklı gösterecek "geçerli" nedenler öne sürer; bu gerekçeler de başka erkekler tarafından araştırılmadan kabul edilir.

suudi arabistan'da kadının camiye ayak basmasına hiçbir dönemde izin verilmemiştir. 

yumuşak bir ifadeyle konuşarak karşımızdakine hak verir görünmek, ama sorunları gizli yöntemlerimizle kendi bildiğimiz gibi çözmek yaratılışımızdan kaynaklanan bir özelliğimizdir.

bir suudi erkeğinin kafa yapısını oluşturan o bencil ahlakın karanlık denizine hiçbir iyi duygu erişemez.

muhammed'in bildirileri ondan sonra gelenler tarafından yanlış aktarılmış; çünkü tanrı, dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınları bunca kedere layık görmüş olamaz.

suudi arabistan'da kadın sünneti yaygın bir uygulamadır.

yaşamın yüzeyini kaplayan yalnızca bir örtüdür; az bir gayretle altında yatan vahşeti görmek ve cinsler arasındaki uygarca duyguların incecik bir kabuktan öte bir şey olmadığını anlamak kolaydır.

suudi arabistan'da, diğer arap ülkelerinde olduğu gibi, cinsellikle ilgili konuşmalar hoş karşılanmaz, bu konu tabudur. bunun sonucu olarak, kadınlar yalnızca bu konuyla ilgilenirler. erkekler, çocuklar ve cinsellikle ilgili tartışmalar bütün toplantıların vazgeçilmez konusudur.

yoksulluk, insanoğlunu değişikliğe ve devrime yönelten ateşten bir gömlektir; aksi halde dünya yerinde sayardı.

doğum, yaşamın en güçlü ve en eksiksiz ifadesidir. bir canın ana karnına düşmesi ve doğarak dünyaya gelmesi, yeryüzünün en büyük sanat mucizesinden daha derin ve daha güzel bir anlam taşır. 

suudi arabistan kadınları plajda bile çarşaf giymek zorundadır. 

bir kadınla güzelliği için evlenen erkek aldanır; iyi ahlakı için evlenen erkek ise gerçek bir evlilik yapar. 

suudi arabistan'da bekar bir kadın bugün bile yalnız yaşayamaz. 

nikahsız cinsel ilişkinin bütün suçu kadının omuzlarına yüklenir. kıza ölüm cezası verilirken, erkekler sertçe azarlanır, sonra da bir güzel öğüt verilip serbest bırakılır.

suudi arabistan'da bir kadının arka arkaya çocuk doğurmaması pek ender görülür; doğum sancılarını durduran tek şey yaşlanmaktır.

özgür olanlar, küçük zaferlerin kıymetini boyunduruk altındakiler gibi bilemezler.

suudi arabistan'da doğan her çocuğun değeri, bugün hala, bir erkeklik organına sahip olup olmamasıyla ölçülür.

4.09.2017

cehennem

tom robbins

ruh, sıcak ve ağırlığa sahip bir şeydir. tinse soğuktur, soyut ve kopuktur. ruh, dünyaya ve dünyanın sularına bağlıdır. tinse göğe ve göğün gazlarına bağlıdır. gazlardan ateş çıkar. ateş gücü yani. bütün siyasetlerin doğal uzantısının savaş olduğu görülür. din bir kez siyasallaştı mı, onun faaliyetinin de er ya da geç savaşa yol açacağı söylenebilir. "savaş cehennemdir." bu yüzden, dinsel inanç bizi dosdoğru cehenneme gönderir. tarih, hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde doğrular bu görüşü. modern dinlerin her biri tanrının kendilerini, sadece kendilerini tuttuğunu söyleyerek övünür ve bunlara bağlananlar da bu dinlerin arsız iddialarını desteklemek için ölmeye yahut öldürmeye oldukça hazırdırlar.

sinema

bertrand russell

modern dünyada birörnekliği meydana getiren bütün güçler içinde belki de en büyüğü sinemadır; zira sinemanın etkileyiciliği sadece amerika sınırları içinde kalmayıp dünyanın dört bir yanına girebilmektedir. geniş anlamda sinema, orta doğu'da halkların nelerden hoşlandığı konusunda hollywood'un görüşünü temsil eder. aşk ve evlilikle ilgili duygularımız hep bu reçeteye göre standartlaştırılmaktadır. hollywood, gerek zenginlerin zevklerini, gerek zengin olmak için benimsenmesi gereken yöntemleri gösterişiyle, gençlerin gözünde çağdaşlığın son sözünü temsil etmektedir. öyle sanıyorum ki, sesli sinemalar çok geçmeden evrensel bir dilin benimsenmesine yol açacak ve bu evrensel dil hollywood dili olacaktır.

ağaçkakan

tom robbins

eğer dürüstsen sahip olduğun değerlerle er ya da geç yüzleşmen gerekir.

topluluk ahlakı, mahremiyete yönelik bir saldırıdır.

diğer insanların kanunlarına tabi yaşayan tüm insanlar kurbandır. 

totalitarizmi doğuran kötülük değil, sıkıcılıktır. 

bir suçlu ile kanun kaçağı arasındaki fark, suçluların sık sık kurban olması, kanun kaçaklarının ise asla kurban olmamasıdır. gerçek bir kanun kaçağı olma yönünde atılacak ilk adım, kurban edilmeyi reddetmektir.

kanun kaçakları, hayat süpermarketindeki konserve açacaklarıdır.

köpek balıkları denizin suçlularıdır. yunuslar ise kanun kaçaklarıdır.

kanun kaçağı ele geçirilemez olandır. o ancak öteki kişilerin tavırlarıyla cezalandırılabilir. 

genç kızların yere mendil atıp onu yerden alan beyefendiyle tanışmayı amaçladıkları kadar salak bir dönem yaşanmış mıydı gerçekten? 

insanları kısıtlayan, kişilik eksikliği. insanları kısıtlayan, kendi filmlerini yönetmek bir yana, o filmde başrol oynayacak büzüğe ya da düş gücüne bile sahip olmamaları. 

düşünceler ustalar, dogma ise müritler tarafından oluşturulur.

bu dünyada iki tür insan var: hayata bakıp balkabağının üzerindeki kırağıyı görenler ile bakıp da pastanın üstündeki salyayı görenler.

    - sigara içen birini öpmek kül tablası yalamak gibi bir şey.

    + kendini üstün gören, hoşgörüsüz birini öpmenin de firavunfaresi kıçı yalamaya benzediğini işitmiştim.

    - ben firavunfaresi kıçı değilim.

    + ben de kül tablası değilim.

budala

cesare pavese

her hayat, olması gerektiği gibidir.

yaşamın büyük, olağanüstü ironisi, herhangi bir anda birer budala olabilmemizdir. herkesin korkusu budur; ahmak olmaktansa kalleş olmayı yeğleriz.

"derin düşünceye dayalı yaşam tehlikelerle doludur."

yaşama sanatı, eğer yaşamak için başkalarına acı çektirmemiz gerekiyorsa, rahatımızı bozmadan her türlü aşağılık oyunları oynayabilecek bir ustalık elde etmekten başka bir şey değildir. böyle doğal bir yetenek bir insanın sahip olabileceği en üstün niteliktir.

yaşamın büyük görevi, kendini haklı çıkarmaktır.

başkalarıyla -hatta karşına çıkan tek insanla- sanki her şey o an başlayacak ve biraz sonra bitecekmiş gibi yaşamalısın.

insanlar arasında yaşamak, kendini rüzgârda uçan bir yaprak gibi hissetmek demektir. bir an gelir, insan kendisini her şeyden uzaklaştırmak, bütün o bilardo toplarının belirliliğinden kurtarmak ister.

seçilecek çeşitli tutumlar arasında en iyisi eksiksiz bir budalalıktır.

düzeltilmesi güç yanlışlarımız konusunda yapmamız gereken şey, onları birer erdeme dönüştürmektir.

şaka olarak bile hiçbir zaman yıldığımızı söylememeliyiz; çünkü bakarsınız, birisi inanır bu sözümüze.

biz bir nesneler, olgular, eylemler dünyasında yaşıyoruz; zaman içinde bir dünyadır bu. sonu gelmeyen bilinçdışı çabamız, özgürlüğümüzün gerçekleşeceği coşku anına zamanı aşarak uzanmaktır.

3.09.2017

yeni bir yaşam

jiddu krishnamurti

yaşam ıstırap çekmek, zevk ile acı, umut ile hayal kırıklığı arasındaki bitmeyen kavgadır.

yaratıcı olmak demek inisiyatifle, sevgiyle, nezaketle, duygudaşlıkla ve anlayışla dolu olmak demektir.

ne kadar çok şeye sahip olursak o kadar parçalanırız. ne kadar fazla mal mülk, ün, deneyim, bilgi edinirsek o kadar çabuk bozuluruz.

kişinin her zaman kendisiyle, kendi görüntüsüyle, kıyafetleriyle ilgilenmesi -ki çoğumuz şu veya bu şekilde bunu yapıyoruz- duyarsız olmak demektir; çünkü o zaman zihin ve kalp kapanır ve kişi tüm güzellik algısını kaybeder.

yoksulluk toplumun suçudur. açgözlü ve kurnaz insanların diğerlerini sömürüp yükseldikleri bir toplumun kabahatidir yoksulluk.

karakter sadece geleneklerin bizden yapmamızı ve yapmamamızı istediği şeyleri tekrarlamak değil, özgün bir şeyler yapmaktır.

iyi bir mevkiye, çok güzel bir eve, muhteşem bir bahçeye, zarif kıyafetlere sahip olabilirsiniz; başbakan olabilirsiniz ama sevgi olmadan bunların hiçbiri bir anlam ifade etmez.

insanın yardımseverlikten bir çıkar umup ummadığı ve kendisini aç insanları doyurmaya iten dürtünün ne olduğu konusunda çok uyanık olması gerekir.

anlamak demek sözcüklerin, ön yargıların ve dürtülerin engellemesi olmaksızın bir şeyin hakikatini doğrudan görmek demektir.

sadelik zihnin deneyimin ve anıların yükünden kurtulmasıdır. gerçek sadelik bilgiden, anımsamaktan, deneyim toplamaktan kurtulmaktır.

2.09.2017

ahlak

nietzsche

ahlak ilkin, topluluğun varlığını sürdürmenin ve çöküşünü önlemenin bir aracıdır; bundan sonra topluluğun varlığını belirli bir düzeyde ve belirli bir iyilikte sürdürmenin aracıdır. ahlakın güdüleri korku ve umuttur; üstelik aykırı, tek yanlı, kişisel olana duyulan eğilim hâlâ çok güçlü olduğundan, bu güdüler de bir o denli haşin, güçlü, kabadırlar. caydırıcı yöntemlerin yumuşak olanları etkili olmadığı ve varlığını sürdürmenin ikili tarzına başka türlü ulaşılmadığı sürece, en dehşet verici olanlarından yararlanılmalıdır. bu araçların en güçlülerinden biri de, sonsuz bir cehennemi içeren bir öteki dünyanın icat edilmesidir. orada ruh işkenceleri ve bunu yapacak cellatlar gereklidir. ahlakın başka basamakları ve belirtilen amaca götüren araçlar da bir tanrının buyruklarıdır -musa'nın yasası gibi- daha başka ve daha yüksek basamakları da mutlak bir ödev kavramının "yapmalısın" diyen buyruklarıdır. tüm bunlar henüz oldukça kaba yontulmuş ama geniş basamaklardır; çünkü insanlar daha ince, daha dar olanlarına basmayı henüz bilmezler. sonra bir eğilim, bir beğeni ve sonunda bir kavrayış ahlakı gelir, ki bu diğer tüm aldatıcı ahlak güdülerinin üstündedir; ama insanlığın uzun yıllar boyunca başka güdülere sahip olamayacağını da anlamıştır.

sessizlik

gündüz vassaf

birer ikame olan sözcükler, kendimizi yaşama bırakmaktan alıkoyar, deneyimlerimizin önüne geçer. sözcükler bizi kör eder. tüm duygularımızı ve düşüncelerimizi birer sözcüğün içine sıkıştırma yolundaki baskın faaliyet, duyularımız aracılığıyla ulaşacağımız kavrayışı engeller, önünü keser.

insanı şaşırtan, hayrete düşüren, tedirgin eden şey sessizliktir. düzenlenmemiş olan şey, sessizliktir. tehlikeli ve bilinmeyen olasılıklar vaat eden şey, yine sessizliktir. hayal gücümüzü zenginleştiren, sessizliktir. deneyimleri sözcüklere dökmek, o deneyimlerden bir şeyler alıp götürür.

1.09.2017

kalbim unut bu şiiri

ahmet telli


sülfür inceldi ve en yorgun yerinden kırıldı ayna
tenhaydı düşlerim, geceydi, çıkıp geldim işte

unutulmuş aşklar gibidir
kapağı açılmayan kitaplar

bir kahkahayla çekip giderim karlı ovalardan
şairler vurulmalıdır, hayat yakışmıyor onlara

biten bir aşk için söylenecek söz şu olmalı:
- güzeldi yine de

gidersen kim sular fesleğenleri
kuşlar nereye sığınır akşam olunca
sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
sustuğun yerde bir şeyler kırılıyor
bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun
adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına  
öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor
bir de seni ekliyorum susuşlarıma