6.09.2014

10½ bölümde dünya tarihi

julian barnes

korkunun yol açtığı şeyler gerçekten çok şaşırtıcıdır.

kötü şeyleri görmezden gelmek insanın onlara katlanmasını kolaylaştırır. ancak siz kötü şeyleri görmezden gele gele sonunda kötü şeylerin hiçbir zaman var olmadığına inanmaya başlıyorsunuz. kötü şeyler sizi hep şaşırtıyor. silahların öldürmesi, paranın yozlaştırması, kışın kar yağması, sizi şaşırtıyor. böylesi bir safdillik sevimli olabilir; ne yazık ki tehlikeli de olabilir.

suçu başkasının üstüne atmak, ilk içgüdüsel tepkiniz hep bu olmuştur sizin. ve eğer suçu bir başkasının üstüne atamazsanız, o zamanda sorunun zaten bir sorun olmadığını iddia etmeye başlarsınız. oyunun kurallarını yeniden yazar, kale direklerini değiştirirsiniz.

bir şeyin kolay olduğu izlenimini yaratmak, dünyanın en zor şeyidir.

ironi, insanların kaçırdıkları şey olarak tanımlanabilir.

düşünüp taşınıp insanları zekice fikirler üretmeye yöneltmek için iyi bir felaketten daha iyisi yoktur.

erkekler çoğunlukla haklı olduğunuz için sizden nefret ederler.

yaptıklarımı yapan bütün öteki insanları hayal ediyorum ve bu bana umut veriyor. insan ırkının bir içgüdüsü olmalı bu, öyle değil mi? tehdit edildiğinde, etrafa dağılıyor. sadece tehlikeden kaçmakla kalmıyor, bir tür olarak hayatta kalma şansımızı da artırıyor.

eğer etrafta anlatacak biri olmazsa öykü iyi bir öykü olmaz.

gustave flaubert: dünyaya geldiğimiz andan itibaren oramız buramız dökülmeye başlar.

salt yenilik bir şeyin değerli olduğunu kanıtlamaz.

tanrı'nın kelamını vaaz edenler tanrı'nın kelamına göre yargılanmalı ve eğer bir noksanları bulunursa daha da sert cezalandırılmalıydılar.

"yaşam bir aldatmacadır ve her şey bunu gösterir.
bir zamanlar böyle düşünüyordum, şimdi ise biliyorum." (john gay?)

kuramcılar, daha geniş bir ölçekte, yaşamın en iyi uyum sağlayanın hayatta kalmasından ibaret olduğunu ileri sürüyorlardı. beesley'le ilgili varsayım da "en iyi uyum sağlayanlar"ın aslında en kurnaz kişiler olduğunu kanıtlamıyor muydu? kahramanlar, erdem sahibi karakterli insanlar, soylu kan taşıyanlar; hatta kaptan (özellikle de kaptan!) hepsi gemiyle birlikte denizin dibini boylamışlardı; oysa korkaklar, ödlekler, sahtekarlar, bir cankurtaran sandalıyla gizlice sıvışmak için gerekçeler bulabilmişlerdi. bu, insan genlerinin sürekli yozlaştığının, köyü kanın iyi kanın yerine geçtiğinin güçlü bir kanıtı değil miydi?

mavis gallant: bir çiftin ne olduğu biçimindeki sır, elimizde kalan hemen hemen tek gerçek sırdır; sonunda bu sırrın ne olduğunu anladığımızda artık edebiyata ve dolayısıyla da aşka ihtiyaç olmayacaktır.

philip larkin: bizden geriye kalacak olan aşktır.

bir süre sonra, insanın her istediğini her zaman elde etmesi insanın her istediğini her zaman elde edememesine yakın bir şey oluyor.

ben kendi payıma, tohuma kaçmış bir bekar ya da cinsel açıdan soğuk bir eş yerine, zina yapan bir koca ya da aklı hep orasında olan biri tarafından yönetilmeyi yeğlerim.

dünya tarihi bize savaşta belirleyici faktörlerin yuva özlemi çeken duygusal ruhlar değil, yeni bir ok başı, kurnaz bir general, dolu mide ve yağma beklentisi olduğunu göstermektedir.

acaba tarih kendini ilk kez trajedi, ikinci kez fars olarak mı yineliyor? hayır, bu çok görkemli, çok düşünülüp taşınılmış bir süreç olurdu. tarih sadece geğiriyor ve bizler onun yüzyıllar önce yuttuğu çiğ soğanlı sandviçin kokusunu yeniden duyuyoruz.

erkekler bir kadını yatağa atabilmek için "seni seviyorum"; kadınlarsa erkekleri evliliğe zorlamak için "seni seviyorum" diyeceklerdir; her ikisi de duyulan korkuyu yatıştırmak, kendilerini eyleme sözcükler kullanacak ikna etmek, vaat edilen koşulların gerçekleşmiş olduğuna kendilerini inandırmak, aşkın henüz bitmemiş olduğu konusunda kendilerini aldatmak için "seni seviyorum" diyecektir. böyle kullanımlardan kaçınmalıyız. "seni seviyorum" ifadesi dünya pazarına çıkmamalı; bir para, bir hisse senedi olmamalı, bize kazanç sağlamamalıdır. bana göre bu uysal cümleyi, var olmayan saçların yukarı kaldırıldığı bir enseye fısıldamak için saklamak gerekir.

yatak, insanın yakalanmadan yalan söyleyebileceği, karanlıkta iniltiler çıkarıp bağırabileceği ve sonra da "performansı"yla böbürlenebileceği başlıca yerlerden birisidir. seks rol yapmak değildir (kendi senaryonuza ne denli hayranlık duyarsanız duyun); gerçeği anlatır. seksin işi hakikatledir. karanlıkta birbirinizi nasıl okşadığınız, dünya tarihini nasıl gördüğünüzü gösterir. durum bu denli basittir.

sığda

gülten akın


sokağı beğendin mi bir bakıp pencereden
çıkıp gitmek olmalı özelliğim bu benim
senin durman, küçük sevinçleri yaşadığımızın
ey yağmur, ey sevdiğim

durgunsa kahvelerin masalarında hava
kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten
dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim

uzaktan en uygun ballı yemişleriyle
tutup ötmeye ceylan, barınmaya kulübe
küçük şeyler ormanına bir güven bir güven
böyle yanılma hiç görmedim

ürküt kara martılarını kıyımızın
yankılan, mutlu kayığımı sığdan kurtar
ey ses, ey yakın geçmişe ağzımla verdiğim

4.09.2014

turing'in hezeyanı

edmundo paz soldan

iflah olmaz bir istekle cenneti arayan huzursuz yaratıklarız.

adaleti sağlamanın pek çok yolu vardır ve hukuki yolları izlemek bunlardan biri değildir.

dünya canlılar ve eşyalardan oluşur; kaçmak için ise insanın kendi içine yönelmesi ya da sanal bir gerçekliğe dalıp gitmesi gerekir.

en büyük suçlular en aptal hataları yapar.

yıllar küçük hilelerle dolu, hiç unutulmaz dediğin anlar şaşırtıcı bir şekilde el çabukluğu ile silinip gidiyor.

herkesin bir fiyatı vardır.

neden hayattan kopmak istenir? güzellik her yerde; insan büyük bir sürekliliğin parçasıdır ve içine daldığı o iletişim ağını kucaklamalıdır.

sınırların ötesinde düşünmek iyidir.

her şey sadece karın doyurmak demek değil; yanlış bir amaç için çalışmaktansa açlıktan ölmek yeğdir.

hiçbir şey tesadüf değildir, her bir eylemin gerçekleşme nedeni vardır ama bazen bu nedenler gizlenmiş olur.

arzuyu tamamen ıslah etmek imkansızdır.

bilgi çağı o kadar çok bilgi üretiyor ki sonunda kendi içinde boğulup köhne bir eşya yığınına dönüşüyor.

içgüdü aklın sofistike yüzüdür.

bir ülke tutkular için keyfi bir sınırdır; tutkulara sınır olabilecek tek yer evrendir.

dünyada çok az şey şifresi çözülmemiş bir mesaj kadar güçlüdür.

kişi eğer davranışlarının sonucunu düşünürse hareketsiz kalır. insanın dünyaya geldiğinde yapabileceğinin en iyisini yapmaktan başka çaresi yoktur.

hepimiz deliriyoruz; sadece bazılarının deliliği diğerlerine göre daha az zararsız.

biri hiçbiri binlercesi

luigi pirandello

yaşantıların mutlu düzenliliği içinde yaşayanlar, tüm kuralların dışında yaşayan biri için hangi şeylerin gerçek ya da gerçeğe benzer olabileceğini tasarlayamazlar.

yalnızlık hiçbir zaman sizinle birlikte değildir, her zaman sizsizdir; ancak çevrenizde bir yabancı varken olanaklıdır; yer ya da kişi, ne olursa olsun, sizi tümüyle görmezden gelen, sizin de onu tümüyle görmezden geldiğiniz bir yabancı; öyle ki isteminizle duygunuz kaygılı bir belirsizlik içinde yitik, asılı kalır; sizinle ilgili her doğrulama durduğu için, bilincinizin özdenliği de durur. gerçek yalnızlık, kendi başına yaşayan, sizin için ne izi ne de sesi olan, böylece de yabancının siz olduğu bir yerdedir.

hiçbir şey, bizi görmüyormuş ya da bizim gördüğümüzü görmüyormuş gibi bakan bir çift gözden daha tedirgin edici, daha şaşırtıcı olamaz.

insan belli bir yaşam biçimi edindikten sonra, alışılmadık bir yere gittiğinde sessizliğin içinde belli belirsiz gizemli bir şeyin var olduğu kuşkusuna düştüğü zaman, bedensel olarak orada bulunsa da ruhunun uzak durmaya yazgılı olduğu nitelenemeyen bir kaygıya kapılır, oraya girerse yaşamının birçok yeni duyarlıklara açılacağını, sanki başka bir dünyada yaşayacağını sanır.

eylemler de tıpkı biçimler gibidir. bir eylem yapılıp bittikten sonra, o eylemdir artık; artık değişmez. gene de insan bir eylemde bulundu mu, sonradan kendini o eylemin içinde duyumsamasa, bulmasa da, yaptığı şey kalır: onun için bir tutukevi gibidir bu. evlenmişseniz, hatta daha maddesel olarak, bir şey çalmış ve yakalanmışsanız, birini öldürmüşseniz, eylemlerinizin sonuçları sarmallar, duyargalar gibi sarıp sarmalar sizi; üstlendiğiniz eylemlerinizle onların istenmeyen ya da öngörülmeyen sonuçlarının sorumluluğu üstünüze çöker. artık nasıl kurtarabilirsiniz kendinizi?

kendini görebilmek için içindeki yaşamı durdurmak zorundasın. bir fotoğraf makinesinin karşısında durur gibi. poz alırsın. poz almaksa bir anlığına bir yontuya dönüşmektir. yaşam sürekli olarak devinir ve hiçbir zaman gerçek anlamda kendi kendini göremez.

3.09.2014

film socialisme

jean-luc godard

bir keresinde hiçlikle karşılaşmıştım. insanların tahayyül ettiğinden çok daha muazzamdı.

basit seçim diye bir şey yoktur.

zihin, besinini temin ettiği ana duyuları ödünç alır ve özgürlüğüne tesir etmiş bir hareket biçimi şeklinde o duyuları geri verir.

güneş ve ölüm hiçbir zaman doğrudan birbirlerine bakmazlar.

bir figür var. bir hayatı var mı yok mu, fark etmiyor onun için. en baştan, bir hayatımızın olmasını gerçek olarak dikkate alırsak tabii. hala hayatta mıyım acaba diye kendine asla sormaz, hem de bir kere bile. niçin ve nasıl var olduğunu kendine soracak bilinçten daima yoksun olacaktır. sonuçta, bu figürün ta kendisi olduğunun farkında değildir; çünkü katiyen, bir anlığına bile, rolünden kopmamıştır. böyle bir rolde olduğunun farkında değildir.

bir metinden daha inandırıcı bir şey yoktur.

yeni bir çağa giriyoruz, dijital çağa. bazı nedenlerden dolayı insanoğlu, kendisine ifade etme lüksünü ona sunmayacak olan sorunlarla karşılaşacak.

anlamak zor zanaattır.

özgürlük pahalıdır. ama onu ne altınla ne de kanla satın alabilirsiniz; ancak korkaklık, fahişelik ve ihanetle.

güvenilir gerçekler, elle teslim edilenlerdir.

bir diktatörün ne düşündüğü önemli değildir. savaşı ancak bir kez keşfederiz; hayatı ise onlarca kez.

yasalar hatalı olduğunda, adalet yasayı arkaya iter.

fikirler bizi ayırır; ama rüyalar birleştirir.

kenan hulusi koray

istanbul'da doğdu. istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi'ni bitirmeyip gazetecilik yapmaya başladı. vakit gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yaptı.

ilk hikâyelerini servetifünun dergisinde yayımladı. yedi meşaleciler topluluğu'na katıldı ve topluluğun yayın organı olan meşale dergisinde yazdı. topluluk içinde şiirden ziyade hikâye ile ilgilenen tek yazardır.

cumhuriyet dönemi'nde korku türünde ilk hikâyelerin yazarı oldu. özellikle küçük hikâye tekniğine önem vererek başta sait faik olmak üzere diğer yazarları etkiledi. maupassant tarzı olay hikâyesinin önemli bir temsilcisi oldu.

1943'te adapazarı'nda yedek subay olarak askerliğini yaparken tifüse yakalanarak hayatını kaybetti. 37 yaşındaydı.

roman: osmanoflar

hikâye: bahar hikâyeleri, bir yudum su, bir otelde yedi kişi, son öpüş

2.09.2014

icatlar

alain de botton

mısır gevreği: patenti 1895'te j.h. kellogg tarafından satın alındı. kellogg, mısır gevreğini tesadüfen keşfetmişti: sanatoryumundaki hastalar için hazırlamış olduğu buğday hamuru yanlışlıkla dışarıda unutulunca katılaşmış, gevrekler halinde çıtır çıtır kırılmış, buğday gevreği ortaya çıkmıştı. sonra aynı yöntem mısırda denendi ve başarılı oldu.

konserve açacağı: patenti 1870'te satın alındı.

çengelli iğne: 1849'da icat edildi.

dikiş makinesi: isaac m. singer tarafından 1851'de geliştirildi. 1860'lardan itibaren hazır giyim yaygınlaşmaya başladı; 1870'lerde makinede dikilmiş iç çamaşırları ortaya çıktı.

daktilo: 1867'de icat edildi. daktiloda yazılmış ilk kitap mark twain'in 1883 tarihli mississippi'de hayat'ı oldu.

işlenmiş yiyecekler: 1860'larda britanya'daki crosse and blackwell yılda yirmi yedi galon ketçap üretiyordu. 1880'lerin başında eczacı alfred bird yumurtasız krema tozunu icat etti. sütlü pelte tozu 1870'lerde, jöle yaprakları 1890'larda icat edildi.

aydınlatma: 1830'lardan sonra stearinli mum, daha az dayanıklı olan yağ kandillerinin yerini aldı.

hijyen: 1846'da doulton seramik borular üretmeye başladı; böylece şehirdeki kanalizasyon tertibatında bir devrim oldu. george jennings'in ünlü ayaklı klozeti 1884'te halkın şaşkınlığıyla karşılandı, reklamında da dediği gibi, "on elma ve bir de düz süngeri içine attığımızda iki galonluk suyla silip süpürüyordu."

telefon: 1863'te alexander graham bell tarafından icat edildi.

kuru temizleme: 1849'da jolly-bellin adlı parisli bir terzi tarafından icat edildi. jolly-bellin, bir masa örtüsünün üzerine yanlışlıkla terebentin dökmüş ve döküldüğü yerdeki lekelerin ortadan kaybolduğunu fark etmişti. 1866'dan sonra pullars of perth, jolly-bellin'den aldıkları kuru temizleme fikrini geliştirdi; söz konusu sıvıya petrol ve benzen karıştırarak britanya adalarının dört bir yanına iki günde ulaştırınca bir kuru temizleme hizmeti sunmaya başladı.

31.08.2014

uzun lafın kısası

ernesto sabato: hiç kimse kendisini darağacına götüren arabada uyumaz.

cicero: kendisine cezasızlık ve herkesçe bilinmeme imkanı tanındığında haksızlık yapmaktan çekinecek çok az insan bulunur.

boethius: seni güzel gösteren kendi doğan değil, sana bakan gözlerin kusurlu görüşüdür.

henrik ibsen: yaşam sanatı, bir çeşit sürüngenin kulağa kaçmasını önlemekten başka bir şey değildir.

louis-ferdinand celine: ev sahibi dediğin bok üstü boktur, o kadar.

jean-paul sartre: ezilenler arasında din adamı yoktur. din adamları ezen sınıf ya da ırkların asalağıdırlar.

kurt vonnegut: merak, sağlıklı bir aklın daimi ve değişmez özelliklerinden biridir.

alain de botton: statü endişesi, başarılı bir yaşamla başarısız bir yaşam arasındaki farkı idrak ettiğimiz zaman ödediğimiz bedeldir.

melih cevdet anday: insanın insana koşması, yarattığı en yüce gücüdür insanoğlunun.

salman rushdie: insanlarımız lanetlenmiş. yoksuluz, cahiliz ve öğrenmeyi sonuna kadar reddediyoruz.

andre maurois: şöyle böyle giden bir aşk zordur ama yürümeyen bir aşk cehennemdir.

pascal: başkalarının fikirlerine göre yaşarız. hayali bir hayat yaşar ve bu amaca uygun görüntüler yaratırız. yine de güzelliğin peşinde koşarken ve bu imgesel varlığı korurken sahici olan her şeyi savsaklarız.

30.08.2014

kızılöz

fakir baykurt

bir ara caminin önünde vali beyimiz dedi ki, "genel meclis'e önerelim de, köyün adı değişsin. kızılöz çok kötü!" ne diyeceğimi şaşırdım. "vali beyimiz, çok affedersin ama, kızılöz bu köyün kadim adıdır. belkim atamız adem'den kalmadır. değişir mi?" tilki gibi kıstı gözlerini: "değişir, değişir!" dedi. ataların günü başka, şimdi başka. kızıl'ın anlamı kötüdür. kötü dedim mi, orda dur! güzel bir ad buluruz yerine. zaten de, güzel bir köy. daha da güzel olacak. güzelöz deriz mesela; kızıl'ı değişir, öz'ü kalır."

kaymakam efendimiz geldi. dedi: "kızılöz köyünün adı değişti. il meclisi karar aldı; güzelöz oldu. yakışanı da budur!" böylece bizim "kızılöz", "güzelöz" oldu.

28.08.2014

öğle uykusundan uyanırken

melih cevdet anday

öğle uykusundan uyanırken deniz yükselirdi, bilirdim, hep gün o saatte yükselirdi. kendimi büyümüş bulurdum. birbiri arkasına uyanırdım. koştuğumu anlamadan. cilalı taş ormanları içinden geçerdim. düş, doğaya dönüşürdü. yoksa hangi çiçek büyüyebilir ki! uykunun çiçekli perdesi duvara vurmuştu ama o sabırsız, damıtık, büyü bilmez ışık, imgelemin bütün haritasını parça parça ediyordu. her uyanışında dünyayı baştan yaratan çocuğu tanrı korusun! parçaları toplamaya başladım ağır ağır.

bellek bir kalıtımdır. öç duygusu kişiliğin kanıdır. duvar ancak düşle aşılabilir. araf hem inançsızlığımızın, hem de korkaklığımızın imidir; insan, cennetle cehennemden başka bir şey daha olsun istemiştir. ağırlık, ölümün yaşlanmasıdır. öz niteliklerin tümü tedirgindir. ne geceden günü, ne de günden geceyi çıkarabildim. ama tanrı'ya hiç özenmedim. bunca acıyı nasıl barındırdım. kaç kez bulamadım kendimi. şiir, baş dönmesinden başka nedir ki!

nice düşüncemi bulutlar gibi rüzgara bıraktım. tümü eksiktir bu yüzden. ruh, yalnızlığın akrebidir. yalnız olan, gerçekte yalnız değildir, saldırıya uğramış bir insandır. çünkü akıl, doğar doğmaz ölen bir böcektir. delilik bu böceği her gün yeniden dünyaya getirir. bir gerçeğin düşünü sonsuzca görmek, gerçeği yadsımaktan başka anlama gelmez. ben hem ölüm, hem yaşam olmak isterdim hep. gerçekte uyanmak, bize dinlenelim diye verilmiştir. yoksa düşlerin ağırlığı altında beyin çarçabuk tükenir. ölüm uyumaksa, büyük bir işkence demektir. cehennem uyumaktır.

doğada giz yoktur. kuşlara bakın, konacak yeri çok ararlar. rüzgarın bir tüneği olmaması bundandır. delilik bugün saygın bir hastalıktır. saçmayı yalnız deliler bilir. insanın öyle günleri olur ki, bir ses duyar, duyduğuna inanmaz; bir şeye basıyorum sanarak atlar; oysa üstüne basacağı bir şey yoktu; bir geminin uzaklaştığını sanır; oysa kendi de içindedir; güçsüzlük duyar; oysa bütün güç ayaklarının altındadır; karmaşık sandığı basit, basit sandığı karmaşıktır; yitirdiğini kazanır, kazandığını yitirir; ölecek iken yaşar, yaşayacak iken ölür; konu yok iken söz bulur, sözü bulduğunda konuyu unutur. ama yaratan odur, kendini öldürür.

düşler de, anılar gibi eski duyumların tozlarıdır. çünkü gelecek ve şimdi birdir. "ruhum bütün dünyadadır." anlamak, yapabilmek demektir. yalnızlık, insanı güçlendirdiği ölçüde yararlıdır. bir kezlik varoluşu anlayana ne mutlu! öznel zaman her şeyi varoluş anları ile ölçer. bu anlar eşdeğerli değildir. gizil güç! insanı doğuran sensin.. yaşam sınırsızdır.

26.08.2014

suskunlar

ihsan oktay anar

voyvoda yolunu diklemesine kesip ta küçük kule kapısı'na kadar giden o upuzun taş merdiveni tırmanmaya başlayan eflatun, çağrının bu yol üzerinde bir yerden geldiğinden emin gibiydi. ama kendisine seslenenler, başlarında kırmızı tunus fesleri, hem aşk hem de fiyaka olsun diye göğüslerine dövdürdükleri kadın isimleri, sine perçemleri ve kuşaklarında kulaklı yatağanları ile bu yolda nedense bir aşağı bir yukarı, avare avare yürürken birbirlerine ağalık taslayan, kavga gürültü çıkarmaya adeta yeminli şu bıçkınlar ve kopuklar olamazdı. havanın iyice kararmaya başladığı o saatte, bu tür bitirimlerden sakınarak, çevresine bakına bakına basamakları çıkan eflatun bu yoldaki bazı evlerin kapı üstlerine, ne hikmetse, kırmızı fener asılı olduğunu gördü. bu evlerden tambur, def dümbelek ve çalgı çağanak sesleri geliyor, şuh kadın kahkahaları erkek naralarına karışıyordu. galiba burası pek tekin bir yer değildi. üstelik bazı hanımlar da sokaktaydı. hatta telli pullu, gözlerine sürme ve kaşlarına rastık çekmiş bu kadınlardan biri, ayaklarında demir pabuçlar, boynuna nefir ve omzuna da çıkın asmış, eli asalı ihtiyar bir dervişin kolundan çekiştire çekiştire, "baba! baba! gel içeri! sana bedava!" diye bağırıyor, yüzü bu davet karşısında kızaran ihtiyar derviş de, "la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyül azim! o nasıl söz kızım!" diye bu hanımdan kurtulmaya çalışıyordu.

işte bu evlerden birinin kapısı açıldı ve dışarıya, suratı kıpkırmızı, merhemle burulup uçları dik tutulması gereken gür bıyığı lif lif, tel tel dağılmış, başındaki kalafatın rengine bakılırsa küçük rütbeli olması gereken bir yeniçeri zabiti çıktı. arkasından ışık sızan kapıda, biri yaşlı diğeri ise nispeten daha genç iki de güzelce hanım vardı. kaşlarına rastık ve gözlerine de sürme çeken bu kadınlar, fettan fıngırdak halleriyle, kırıta kikirdeye yeniçeriyi uğurluyorlardı. yeniçeri bir ara eflatun'u süzer gibi olunca delikanlı olduğu yerde kalakaldı ve bu adama bakmaya başladı. bu elbette büyük bir hataydı. eflatun'un gözlerini üzerinde hisseden yeniçeri sinirlenerek delikanlıya bağırdı:

"ne var? ne bakıyorsun öyle dik dik? belanı mı arıyorsun?"

eflatun ise çekine çekine, "hiç olur mu öyle şey efendim?" diye cevap verdi. "kulaklarım yalan söylemiyorsa bana seslenen sizsiniz. yanınıza yaklaşıp bir hacetiniz, bir emriniz mi var diye soracaktım. ama yenge ile konuşuyordunuz. bu yüzden rahatsız etmek istemedim. üstelik valideniz de kapıdaydı. neşeleri bol olsun! gelen kahkahalara bakılırsa evde de galiba kerimeleriniz var. belki de kına gecesi yapmaktalar. namuslu bir koca ve bunca kızı yetiştirmiş bir baba olan size, saygıda kusur ettiysem lütfen affediniz!"

öfkeden kuduracak gibi olan yeniçeri, "bre gavat! aba altından baba ölçen bu aşifteleri nasıl olur da benim akrabam sayarsın!" diye bağırıp eflatun'un suratına okkalı bir şaplak çarparken, kadınlar da adamın bu sözlerine bozulmuş olacaklar ki, "aşk olsun! biz aşifte miyiz ayol?" diye söyleniyorlardı.

bazıları var ki buraya gelir ve huzur bulur; yine bazıları var ki buraya gelir ve bizler onda huzuru buluruz.

hiç kimseye 'kötüdür' deme. aslında onlar, bilmeden iyilik eden insanlardır.

eflatun kudümün ne olduğunu biliyordu. ama diğer sazın sesi onu hayrete düşürmüştü. bu sazdan üflenen nağmeler, sırrın ufulevi vüsafası olan ehl-i vukuf füsunkarların bezediği o vasi füseyfisada raks ve vüsub eden vüsema gibi birer ufkuhe idiler. ama füsus ki, üflendikçe gönüllerdeki menhus ufunetin uful olduğu, bu fuyuz dolu, tabii bir vus ve vüs'at taşıyan nefesler, hangi yusuf-ı kalbiden nasıl hasıl olur diye sanki, fusul-ı erbaa teessüf ediyordu. üflenenler adeta, şems'in uful ettiği ufka gönderilen canlardan ibaret bir demet vufud idiler.

kalabalık az sonra galata mevlevihanesi'nin avlusunu tıklım tıklım doldurmuştu. cenaze buradaki bir hazirede, "suskunlar" diye anılan küçük kabristanda toprağa verilecekti.

neyzen ibrahim dede gülümseyerek, "kin şeytanın kahkahasıdır." dedi. "bu duygu seni yoldan çıkarmış. tekrar bize katılıp bu duygudan arınmaya ne dersin?"

derviş, "sevsinler!" dedi. "yamak, aşçı olmak ister. aşçı, aşçıbaşı olmak, şakirt de katip olmak, katip ise paşa olmak ister. paşaların istediği de vezir olmaktır. kısacası herkesin istediği, bir şey olmak, olabilmek! sizler de güya pişmek ve olmak istiyorsunuz. aslında kendinizden başkasını kurtarmak peşinde değilsiniz. sadece kendi ruhunuzu temizleyecek kadar da bencilsiniz. yazıklar olsun size! ruhunuzu kirletmemek için, taşın altına elinizi sokamayacak kadar da korkaksınız. kinin ve nefretin ne olduğunu siz nederen bileceksiniz! bu dergahta kötülüklerden uzak yaşıyorsunuz. padişah tarafından korunup kollanıyorsunuz. üstüne üstlük bir de saygı görüyorsunuz. hal böyleyken sizlere kim kötülük yapmaya cesaret edebilir ki! en önemlisi, sizin hiçbir yaranız yok! ya benim yaralarım? işte!"

başlangıçta sükut var idi. ve her yer karanlık idi. ve yaradan yegah makamında terennüm eyledi.

kusur, benim imzamdır. bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacak ve olmalı.

çirkin bir şeyi güzel yapmak mümkündür ama, mükemmel bir şeyi güzel kılmak çok daha zahmetli bir iştir.

kanundur bu: nihai hakikati bir kez görünce, kişi kör olur. çünkü artık başka bir şeye bakmasına hacet kalmaz. yedi iklim dört bucağı dolaşarak nice garaibe şahit olmuş ve bir asra yakın ömür sürmüş cümle maceraperestin gördüğü şeylerin yekununun bin katının bile, bizim gökte gördüğümüz mucize yanında esamesi okunmaz.

gözün vazifesi sadece görmek değil, hakikati görmektir. hakikati gören bir göz, artık başka bir şeyi göremez.

ney-i şerifinizle bu güne kadar üflediğiniz her şey, kusurlu olduğu için kusursuzdu. ama şimdi üflediğiniz, kusursuz olduğu için kusurlu!

insanın alçaldıkça yükseleceğine veya yükseldikçe alçalacağına inanmıyorum! şairane bir söz bu. keşke şairin bu sözü edebi olduğu kadar doğru da olsaydı. ama bir söz, güzeldir diye doğru kabul edilemez. güzel söz başka, doğru söz başka! ben doğruyu söylemeyi tercih ederim; her ne kadar vezinli kafiyeli olmasa da. bana göre insanlar, alçaldıkça alçalır ve yükseldikçe yükselir. ben yükselenlerdenim!

yüzünden iyilik akan birinin, daima sahtekarın teki olduğuna inanırdı.

her musiki, sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi.

musiki sessizliğe ne kadar yakınsa, o kadar da mükemmel olur.

bu şehirde saygın olmak için ya paraya, ya nüfuza ya da ilme sahip olmak gerektiğini anlamıştı. ama ilim, bu dünya hakkında değil de, asıl ahiret hakkında olduğu zaman geçer akçeydi.

kahin, görebilen tek gözüyle aynaya baktı ve eflatun'u gördü. bu efendi, sessizliği sessizce dinleyerek, galata mevlevihanesi'nin mutfak-ı şerifindeki dibekte kahve dövme işini bırakmadı ve hiçbir zaman da bir mevlevi dedesi olmadı. bu onun, olduğu kişi olmaya devam edeceği anlamına geliyordu. seneler sonra kalbi durduğunda, defnedileceği yer de belliydi: dergahtaki suskunlar haziresi.

gözlerinin ona gösterdiği yegane şey, o uçsuz bucaksız karanlıktı. tıpkı sessizliği dinleyen eflatun gibi, kahin de sustu. belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu.

24.08.2014

the beatles

peter wicke

beatles'ın kuruluş hikayesi liverpool'un allerton semtindeki quarry bank grammar school'da başlamıştı. okulun öğrencilerinden 15 yaşındaki john lennon, 1955 yılında okul arkadaşlarından oluşan quarrymen adlı bir dörtlü kurmuştu. çok basit çalgılarla müzik yapan bu tip gruplara "skiffle" deniyordu. elemanları ve ismi birçok kere değişen grup en sonunda yarı profesyonel bir şekil aldı ve 1960 yılından itibaren bodrum katlarındaki, britanya'ya özgü salaş kulüplerde müzik yapmaya başladı. ellili yıllardan kalma bu kulüpler gençler için bir sığınak görevi yapıyordu. o yıllarda gençlerin dükkan ve büroların alt katlarını kulüp haline getirmesi, dış dünyadan ayrı olması, toplumdaki çatışma potansiyelini düşürüyordu.

beatles'ı ilk defa 1962 yılında liverpool'daki cavern club'da dinleyen beatles grubunun menajeri georg martin kulübün atmosferini şöyle betimlemekte: "kulüp ağzına kadar tahta sıralarda oturan teenager'larla dolmuştu ve ortada dans edecek yer yoktu. duvarlardan sular sızıyordu. bunca rutubet varken, sahnede gençleri elektrik çarpmaması doğrusu bir mucizeydi. her taraf nemliydi ve her yerden sular damlıyordu. nemin ve terin karışımı duvarlarda su damlacıkları haline geliyordu."

22.08.2014

düello

heinrich von kleist

kuzey italya'da alp dağlarının eteklerinde, locarno'ya yakın bir yerde eskiden italyan bir markiye ait bir şatonun kalıntıları bugün bile st. gotthard yönünden gelindiğinde görülebilir. bir gün bu şatonun sahibesi kapısına dilenmek için gelen yaşlı ve hasta bir dilenci kadına acıyarak şatonun yüksek tavanlı ferah odalarından birinde yere biraz saman serdirdi ve orada yatmasına izin verdi. avdan döndüğünde silahını her zaman koyduğu yere bırakmak için rastlantı sonucu odaya giren marki öfkelenerek kadına yattığı köşeden kalkıp sobanın arkasında bir yere yatmasını emretti. kalkmaya çalışırken sopası cilalı zeminde kayan kadın düştü ve sırtı ciddi bir biçimde incindi. buna karşın zor zahmet ayağa kalkmayı başardı, binbir güçlükle olduğu yerden gösterilen yere geçti ve sobanın arkasına inleyerek yığıldıktan sonra son nefesini verdi.

birkaç yıl sonra savaş ve art arda kötü giden hasat yüzünden para sıkıntısına düşen markiyi floransalı bir şövalye ziyaret ederek güzel bir konumu olan şatoyu satın almak istedi. bu satışı gerçekleştirmek isteyen marki karısına yabancı için yukarıda anlatılan, boş duran, çok güzel ve görkemli döşenmiş odayı hazırlamasını söyledi; ama gece yarısı yabancı bembeyaz bir yüzle aşağıya inip karı kocaya odanın perili olduğunda ısrar edince ikisi de çok şaşırdı. yabancının dediğine göre, gözle görülemeyen bir şey sanki odanın köşesinde saman serili bir yerden kalkmış ve açıkça işitilen ayak sesleriyle odayı geçip inleyerek sobanın arkasında yere yığılmıştı.

neden bu kadar ürktüğünü kendi de çözemeyen marki, konuğunun korkusunu yapmacık bir gülüşle geçiştirmeye çalıştıktan sonra gecenin geri kalan saatlerini onunla birlikte odada geçirmeyi önerdi. ama şövalye markinin yatak odasındaki bir koltukta uyumasına izin verilmesini rica etti ve sabah olduğunda arabasını çağırıp oradan ayrıldı.

bu olay çevrede heyecan yarattı ve şatoyu satın almak isteyen birkaç kişinin vazgeçmesi markiyi çok öfkelendirdi; hizmetlileri bile gece yarısı o odada bir hayaletin yürüdüğünü söylemeye başladıktan sonra bu garip ve anlaşılmaz söylentilere son vermek için bir gece bu işi kendisi ele almaya karar verdi. tasarladığı gibi, akşam olduğunda yatağını oraya yaptırdı ve uyumadan gece yarısını vurduğunda duyduğu, açıklayamadığı sesler onu dehşete düşürdü; sanki biri yerden samanları hışırdatarak kalkmış, odanın bir tarafından öbür tarafına yürümüş ve sobanın arkasında ölmek üzereymiş gibi inleyerek yere yığılmıştı. ertesi sabah aşağıya indiğinde karısı markiz geceki araştırmasının nasıl geçtiğini sorduğunda ürkek bakışlarla çevresine baktıktan sonra kapıyı kapatıp sürgüledi ve söylentilerin doğru olduğunu söyledi. bunun üzerine markiz hayatında hiç korkmadığı kadar korktu, kocasından onun önünde olayı bir kez daha soğukkanlılıkla denemeden kimseye bir şey söylememesini rica etti. ama o gece hem onlar hem de yanlarına aldıkları sadık uşakları açıklaması olmayan, sanki bir hayalete ait aynı sesleri duydular. şatoyu ne olursa olsun bir an önce elden çıkarmak istedikleri için uşaklarının önünde onları saran dehşeti saklamayı başardılar ve olayı kesinlikle çözümlenecek önemsiz bir rastlantıya bağladılar. üçüncü günün akşamı bu işi çözmeye kararlı karı koca kalp çarpıntıları içinde bir kez daha yukarıdaki konuk odasına çıktılar. rastlantı sonucu evin bağlanmamış köpeğiyle odanın kapısında karşılaştılar ve nedenini fazla düşünmeden köpeği de odaya aldılar; belki de yanlarında üçüncü bir canlıya ihtiyaç duyuyorlardı. aşağı yukarı saat on birde ikisi de yatağın üzerine oturdular. masada iki mum yanıyordu, markiz giyinikti, marki de dolaptan çıkardığı kılıcını ve tabancalarını yanında hazır tutuyordu. konuşarak oyalanmaya çalışırken köpek odanın ortasında başını ayaklarının üzerine koyup uykuya daldı. gece yarısı ürkünç gürültüler yeniden başladı. elinde sopa olan göze görünmeyen biri odanın bir köşesinde ayağa kalkmıştı, saman hışırdıyor, tak tak diye ses çıkararak ilerleyen ayak sesleri duyuluyordu. ilk adımla uyanan köpek kulaklarını dikerek yerinden fırladı ve biri ona doğru geliyormuşçasına havlayıp hırlayarak sobaya doğru geri geri gitmeye başladı. o an saçları diken diken olan markiz odadan kaçtı. kocası çıldırmış gibi, "kim var orada?" diye haykırarak kılıcını havada dört bir yana salarken, kente gitmeye karar veren markiz arabasını çağırdı; ama henüz birkaç parça eşyasını toplayıp dişleri birbirine vurarak avlu kapısından çıkmadan şatonun alevler içinde kaldığını gördü. hayatından bezmiş olan marki korkudan kendini kaybetmiş, bir mum alıp her tarafı tahta kaplı odanın dört köşesini ateşe vermişti. karısı talihsiz adamı kurtarmaları için uşakları boş yere yolladı; çünkü ne yazık ki adamcağız çoktan perişan bir halde ölmüştü. çevredekilerin topladığı kemikleri bugün bile locarnolu dilenci kadına yatağından kalkmasını emrettiği odanın bir köşesinde duruyor.

gelecek

ingeborg bachmann

bir gün gelecek, insanların siyah; ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. bir gün gelecek insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür olacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz ve bütün bir yaşam boyunca sürecek. 

bir gün gelecek, insanlar savanları ve bozkırları yeniden keşfedecekler, uçsuz bucaksıza açılıp köleliklerine bir son verecekler, hayvanlar yükseklerdeki güneşin altında insanlara, artık özgür olan insanlara yaklaşacaklar ve dev kaplumbağalar, filler, bizonlar birlik içerisinde yaşayacaklar, ormanların ve çöllerin kralları, özgürlüklerine kavuşmuş insanlarla birleşecekler, aynı kaynaktan su içecekler, arınmış havayı soluyacaklar, birbirlerini parçalamayacaklar, bu, başlangıç olacak, bütün bir yaşamın başlangıcı. 

bir gün gelecek, kadınların altın kırmızısı gözleri, altın kırmızısı saçları olacak ve kadınlıklarının şiiri yeniden yazılacak. 

bir gün gelecek, insanların altın kırmızısı gözleri ve şaşırtıcı sesleri olacak; o gün insanların elleri yeniden sevme yeteneğini kazanacak ve insanlığın şiiri yeniden yazılmış olacak ve elleri, iyilik yapabilecek, masum ellerini varlıkların en yücesine uzatacaklar; çünkü insanlar sonsuza değin beklemek zorunda kalmamalılar, beklemek zorunda kalmayacaklar.

20.08.2014

fikre saygı

murathan mungan


türkiye'de çoğu durumlarda asıl üzücü olan; onca yaşanan, söylenen ve öğrenilenlere karşın aradan hiç zaman geçmemiş gibi olmasıdır.

önemsiz görünen bazı ayrıntılar, içerdikleri önemli sorunsallar nedeniyle aklımızda kalır.

bir tarihte ahmet kaya'nın katıldığı bir tv programına telefonla bağlanan, benim kibarca "light-faşist" diye tanımlayabileceğim bir "müzik adamı", sözleri karşısında öfkelenen ahmet kaya'ya "ben sizin fikirlerinize saygı duyuyorum; lütfen siz de benim fikirlerime saygı duyun." diyerek fikir ve saygı ilişkisi üzerine yalan yanlış öğrendiği bir sözü uygarca tartışmanın bir gereği gibi sunmaya çalışmıştı.

oysa kimse kimsenin fikirlerine saygı duymak zorunda değildir. saygı duyulması gereken, başkalarının fikirlerini serbestçe dile getirip söyleyebilme hakkıdır. burada onaylanan fikrin kendisi değil, onun dile getirilme hakkıdır. kaldı ki memleketimizde fikir diye öne sürülen "şey"lerin çoğunun kulaktan dolma bilgiler, önyargılar, hurafe mantığıyla türetilmiş yalan yanlış kanaatler olduğu düşünülürse, bu durumun insanı saygı sınırlarını korumak konusunda hayli zorladığını da kabul etmek gerekir.

hoşlanmadığımız durumlarda bize uygar ve modern biri havası kazandırdığına inandığımız "bu sizin fikrinizdir, saygı duyarım" şeklinde vücut bulmaya çalışan bu içeriksiz bağlam, kemiği olmayan dilimizde bir müsamere repliğine dönüşür.

hadi üşenmeyip iki buçuk yüzyıl öncesine gidelim, herkesin yalan yanlış aklında kaldığı kadarıyla gündelik dile çevirmeye çalıştığı, çeşitli tartışmalarda yerli yersiz kullanarak "medeni olma puanı" kazanmaya kalkıştığı bu sözün kaynağına inelim: "düşüncelerinize tamamen karşıyım; ama düşündüklerinizi söyleme hakkını, hayatımın sonuna kadar savunacağım." demiş voltaire.

aradan geçen iki buçuk yüzyıl en azından saygımızı doğru yerde kullanmak için yeterli süre olmalı.

define

talip apaydın

görekli köyünden dört kişi, önlerinde beş altı eşek, bir katır, dağdan odundan geliyorlar. osman yıldız (köylüler ona modul osman derler), habip çoban (üst dudağı yırtık olduğundan adı yirik habip kalmış. az buçuk kuran okur, hafız habip de derler), seyit ali şener (delidolu bir adam, kısa adı deli seyit ya da seyit efe), bir de ibiş'in ali (16-17 yaşlarında bir çocuk. okula gitmemiş. soyadını bilmez. askere gidinceye kadar da gerekmeyecek.)

bugün odunu köye indirecekler. yarın kasabanın pazarı; pazara götürüp satacaklar. iyi odun yüklemişler. kimisi kara, kimisi boz, ufak tefek eşekler, inişlerde yokuşlarda yüklerini zor götürüyorlar. yalnız seyit efe'nin katır, yük mülk dinlemiyor. ta öne geçmiş, kafayı sallaya sallaya gidiyor.

"dooo dırıısss!" diye bağırdı seyit efe.

katır durmadı.

"hey dinini.." diye sövdü arkasından.

"bırak gitsin be" dedi yirik habip. "ne istersin katırdan? hem dine sövülmez arkadaş, çarpılırsın."

"öyle mi? he he.. ben her zaman söverim la, hiçbir şey olmaz."

"bak şuna, tövbe tövbe.."

modul osman söze karıştı:

"katırın dini yok da ondan ağa. bi müslümana söv de bak!"

"sövdüm la, kaç kere sövdüm. hiçbir şey olmadı. aha şu tekke var ya, ben ona bile sövdüm. anamın hastalığında hani, okuduk mokuduk. ertesi gün ölünce, ne dinini bıraktım ne imanını."

yirik habip kıpkırmızı oldu. başını iki yana salladı.

"seninle yola çıkmak doğru değil emme, çıktık bi kere" dedi.

"çıktın da ne oldu la, bi yanına bi şey mi battı dürzü!"

modul osman'la yirik habip bakıştılar. "bırak şu deliyi, gene söyletmeyelim şimdi" dediler içlerinden.

ibiş'in ali geriden geliyordu. ince boyunlu, yanık yüzlü bir çocuktu. başındaki kasket iyice eskimişti. yanlarından pamukları görünüyordu. gözü hep yirik habip'teydi. bir iş buyursa da koşsam, der gibi duruyordu. kızı fadime'ye abayı yakmıştı, gece gündüz onu düşünüyordu.

yol kuru dereden aşağı, döne dolana iniyordu. buralarda ormandan hemen hemen hiçbir iz kalmamıştı. meşeler, mazılar diplenmiş, hatta kökleri çıkarılmıştı. nerede düz bir yer varsa sürülmüş, tarla yapılmıştı. ta ilerde kızıltepe'nin başında birkaç iri pelit ağacı görünüyordu. orada, ballıbaba tekkesi vardı. ballıbaba çarpar diye, ağaçlar kesilmemişti. değilse, şimdiye kadar çoktan kurutur, şu boz tepelere benzetirlerdi.

yolun kıyısında tek tük meşe kalıntıları görünüyordu. ama onların da yeni sürgünlerini keçiler kemirmişti. hiçbir yeşillik yoktu. oysa, 20-30 yıl önce buraların hep yeşillik olduğu söylenirdi. şimdiyse orman epey uzaktı görekli köyüne. iki saatlik yerden odun getirirlerdi.

18.08.2014

tantra

osho

d. h. lawrence, bilerek ya da bilmeyerek bir tantra ustasıydı. batı'da tamamen ayıplandı ve kitapları yasaklandı. konuşmalarına dayanarak açılmış bir sürü mahkeme davası vardı. çünkü, seks enerjisi tek enerjidir. seks enerjisini ayıplar ya da bastırırsanız evrene karşı gelmiş olursunuz. o zaman bu enerjinin daha üstün meyvelerini hiçbir zaman öğrenemeyeceksiniz. seks enerjisi bastırıldığında çirkinleşir, kısır döngü budur.

sevgi büyük kapıdır. tantra'da seks ayıplanacak bir şey değildir. tantra'da seks tohum, sevgi de onun çiçeğidir. tohumu ayıplıyorsan çiçeği de ayıplıyorsundur. seks, sevgi olabilir. seks hiçbir zaman sevgi olmazsa bozuk demektir. seksi değil, bozuk olduğu gerçeğini ayıpla. sevgi çiçek vermeli, seks sevgi olmalı. seks sevgi olmuyorsa, bu seksin suçu değil, senin suçundur.

tahattur (bahçe)

ahmet haşim

 
bir acem bahçesi, bir seccâde
dolduran havzı ateşten bâde
ne kadar gamlı bu akşam vakti
bakışın benzemiyor mutâde

gök yeşil, yer sarı, mercan dallar
dalmış üstündeki kuşlar yâda
bize bir zevk-i tahattur kaldı
bu sönen, gölgelenen dünyada

16.08.2014

fabrika

feodor gladkov

en iyi memurlar budalalardır. görmeyi ve almayı bilirler.

gerçek devrimi kendi kendimize karşı yaratmak zorundayız hepimiz. alışkanlıklarımız, ön yargılarımız, duygularımız kadar büyük bir başka düşmanımız yok aslında.

bütün kitaplar insan düşüncesinin hapsedilip kilitlendiği birer hapishane hücresinden farksızdır. ölümsüzlüğe özenen insan aklı kitapları yaratırken kendine mezar kazdığını unutur aslında.

başkasının içinde kopan fırtınaları kolayca çözüvermek kadınlara vergi bir yetenektir.

insanoğlu bir isyanın sürekli olarak yenilenmesidir. isyan dediğimiz şey de insan kafasının bir sıçrayışta bir hücreden kurtulup kendini bir başka hücreye kapatmasıdır.

insan, varlık dediğimiz şeyin, yani hayatın, bilinçten daha önemli ve daha değerli olduğunu sezinlerse bilir ki gururu ne kadar büyük olursa olsun insanoğlu aciz ve eli kolu bağlı bir yaratıktır.

gerçek hayat sonsuz bir kıyaslamalar zincirinin bütünüdür. mutluluk ise anında yıkılıveren çok kaçak, çok dönek bir duygudur.

küçük burjuva kadınlar başka insanların neşesini merak etmezler. içli ve duyguludurlar. bu yüzden cenaze törenlerini ve gözyaşlarını daha çekici bulurlar. düğün eğlencelerinde bile danslara değil, gelinin gözünden akan yaşlara ilgi duyarlar. onların yaşantısıdır bu. başka insanlarda neşeden çok gözyaşlarına tahammülleri vardır.

kıskançlık daima miyoptur. despotluktan da zalim ve kötü bir duygudur kıskançlık. insanın insanı sömürmesinin en zalim şeklidir. 

akıtılan kanların, çekilen acıların karşılığıdır ölümsüzlük. aramızdaki kötüleri unutacak bütün insanlık; sadece yaratıcıları ve kahramanları hatırlayacak. her şey yanıp geçecek ve belki o zaman birbirimize yeni bağlarla yaklaşmayı öğreneceğiz.

14.08.2014

türkiye

orhan pamuk

bugünün istanbulu ve türkiyesi, devletçe işlenmiş faili meçhul cinayetler, sistematik düzeye varmış işkence uygulamaları, düşünce özgürlüğünün kısıtlanması, kısaca insan haklarının acımasızca çiğnenmesi bakımından dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri. 

öldürülmek türkiye'deki entelektüeller için önemli bir ihtimaldir. son 20 yılda türkiye'nin en önemli 3 gazetesinin en önemli 3 köşe yazarı öldürüldüler. sonra hapis, yazının yasaklanması vs. gelir. yaygın bir şekilde "vatan haini" ilan edilmek, kenara itilmek, işsiz kalmak, gazetedeki köşenizden, işinizden olmak, yazılarınızın yayımlanmaması da birer yöntemdir. ilgisizlik, tepkisizlik de. özellikle ücra taşra kentlerinde entelektüelleri, yazarları öldürür, tutuklar, işkence eder, 30 yıl hapse mahkum ederler de, değil batı dünyasında herhangi biri, istanbul gazeteleri bile bu olaylarla ilgilenmez.

başka yazarlar hapisteyken, hangi iyi "insan", gidip devletten yazar olduğu için "devlet sanatçısı" unvanını alır?

meclis kapısından alınıp hapse tıkılan milletvekillerinden, sokaklarda sinekler gibi öldürülen gazetecilerden, bir kitap yazdığı için zindanlarda yıllar geçiren yazarlardan, otelle birlikte yakılan aydınlardan size bir kere daha söz etmek içimden hiç mi hiç gelmiyor. siz de bütün bu rezaletlerin, bütün bu gaddarlığın, acımasızlığın, pervasızlığın, adaletsizliğin farkındasınız. bütün gazeteler ve televizyonlar, dergiler ve radyolar söylenmesi gereken asıl sözü, hiç söylememek için bütün o öteki sözleri söylüyorlar.

10 yıldır sürüp gitmekte olan ve yavaş yavaş alışılan bu çirkin savaş türkiye kamuoyunu yalnızca yalana alıştırıp zehirlemedi, ülkenin binlerce yıllık kültürünün temel taşları olan acıma, şefkat, kardeşlik gibi değerleri de hızla kemirdi, öğüttü, yıprattı. televizyon ekranlarında pkk'lı cesedi görmeye kamuoyu alıştırıldı. kimse öldürülenlerin de kendi vatandaşları olduğunu hatırlatmıyor, kimse silaha sarılıp dağa çıkan gençlerin neden böyle yaptıklarını değil sormaya, düşünmeye bile cesaret etmiyor. orta çağ'a yakışan bir görüşle onların "şeytan" olduğuna çoktan karar verilmiş çünkü. neden şeytanla işbirliği yaptıkları ise belki de insanın kendisini de şeytanlaştıracak bir soru olduğu için hiç sorulmamalıydı.

devletçe işlendiği herkesçe bilinen "faili meçhul" cinayetler, bir kangren halini almış ve bütün bir kültürü kemiren işkence, karakollarda alelade bir olay haline gelmiş dayak, kitap yasaklatma, toplatma, yazar ve gazetecileri hapsetme türkiye'nin avrupa'ya yaklaşmasına engel.

devletin pervasızca işlediği insan hakları suçlarını, türkiye'nin siyasetçilerinin, sivil toplumun da desteğiyle bir gün durduracaklarını düşünmek çok mu hayalperestlik? batı'dan en lüks tüketim maddelerini almakla, en pahalı batı kıyafetlerine ve parfümlerine sahip olmakla övünen ve batılı olmakla gururlanan yüksek türk burjuvaları işkencenin alışkanlık olduğu bir ülkede yaşamaktan ne zaman utanacaklar? türk olan ve kürtlerin tarihi konusunda yazdığı kitaplar yüzünden 15 yıldır hapiste yatan ismail beşikçi için hepimiz ne zaman suçluluk duymaya başlayacağız da sesimizi yükselteceğiz? batılılaşma ne zaman ruhsuz bir makineleşme ve tüketme isteğinden çok eleştirel düşünce ve hoşgörü olarak anlaşılacak? aşikar bir haksızlığa tanık olduklarında, türk vatandaşları polis dayağı, asker yasağı ve devlet korkusundan önlerine bakıp fısır fısır konuşacaklarına, ne zaman başlarını kaldırıp açıksözlülükle itiraz edebilecekler?

13.08.2014

yaşlılar ve çocuklar

balzac

yaşlılar çocukları sevdiklerinde tutkularına sınır tanımazlar, onlara taparlar. bu küçük yaratıklar için tüm alışkanlıklarından vazgeçer, tüm geçmişlerini onlar için anımsarlar. deneyimlerini, hoşgörülerini, sabırlarını, bir yaşamın tüm edinimlerini, kısacası nice zorluklarla edinilmiş bir hazineyi bu genç yaşamın ayaklarına sererken, onun aracılığıyla kendileri de gençleşir ve böylece zekâyı analığın yerine geçirirler. her zaman uyanık bilgelikleri, en az analık içgüdüsü kadar değerlidir aslında; annede bir uzgörü niteliği taşıyan incelikleri anımsar ve onları, gücünü büyük olasılıkla bu çok büyük zayıflıktan alan bir şefkatin gösterimine taşırlar. hareketlerinin yavaşlığı, annenin yumuşaklığının yerini tutar. son olarak da, tıpkı çocuklarda olduğu gibi onlarda da yaşam en basite indirgenmiştir ve nasıl duygu anayı köleleştirirse, her türlü tutkudan kurtulmuş ve hiçbir çıkar gözetmiyor olması da yaşlıya kendini bütünüyle verme olanağını sağlar. bu yüzden çocuklarla yaşlıların iyi anlaştığı çok sık görülür.

minima moralia

theodor adorno

ancak kendilerini anlamayan düşünceler doğrudur.

"biz" derken aslında "ben"i kastetmek hakaretlerin en örtülüsüdür.

aşk, farklı olanda benzerlik görme gücüdür.

ancak erki kışkırtmaksızın zayıf görünmeyi başardığında bulacaksın aşkı.

sanat, hakikat olma yalanından kurtarılmış sihirdir.

umut, rahata ermemişler arasında bulunur en çok.

okültizm eğilimi bir bilinç gerilemesinin belirtisidir. okültizm kalın kafalıların metafiziğidir.

iyi niyetliler, ahlaki sofuluk adına hareket ederken yok edicilere dönüşürler.

gün yüzü gören her şey yok olmaya yazgılıdır.

her türlü ahlakın modeli ahlaksızlıktır ve bugüne kadar ahlak, ahlaksızlığı hep yeniden üretmiştir.

burjuvazi hoşgörülüdür: insanları oldukları gibi sever; çünkü onların olabileceklerinden nefret etmektedir.

istisnasız bütün dişil kişilikler konformisttir.

hümanizmin en gizli, en iç odasında, onun asıl ruhunu oluşturan kudurmuş bir mahpus dönenir durur: sonradan "faşist" adını alarak dünyayı da bir hapishaneye çevirecektir.

yalanların uzun bacakları vardır; kendi zamanlarının önünde giderler.

bütün şefkatli, iyi ilişkiler, hatta belki de organik doğanın bir parçası olan o barışma bile, bir hediyedir. fazla mantıklı düşündüğü için bu yeteneğini yitiren kişi, kendini de şeyleştirir ve donar.

12.08.2014

bütünlüğe ermek

çin


alçak gönüllü ol
bütünlüğe kavuşursun
dosdoğru olursun yere eğersen kendini
çukur ol, dolarsın
onarılırsan kırılırsın
malın az mı, zenginsin demektir
malın çok mu, çökersin er geç
akıllı insan tek varlığa sarılarak
ölçüp biçer göğün altındaki her şeyi
ortalıkta dolaşmaz gerine gerine
onun için ışıldar
böbürlenmez de ondan ün salar
kendine övgüler düzmediğinden
zaferler kazanır
yapıtları sonsuz yaşar; çünkü
küçük dağları ben yarattım demez
savaşa tutuşmaz hiçbir vakit
onun için kimse savaşa tutuşamaz onunla
atalar sözüdür bu:
"alçakgönüllü ol, bütünlüğe kavuşursun."
bütünlüğe ermek için
gerçek varlığa dönmeli insan