lord byron: din hakkında hiçbir şey bilmiyorum, en azından onun lehine olan hiçbir şey.
anthony burgess: sapkın yaradılışlı birini her şey tahrik edebilir. herhangi bir kitap, büyük bir edebi eser bile pornografik bir unsur olarak kullanılabilir.
samuel butler: tanrı bizim bir şey yapmamızı istiyorsa bu isteğini açıkça belirtmesi gerekir. aklı başında insanlar, o bunu yapıncaya dek ona aldırış etmeyeceklerdir.
albert camus: hayata karşı işlenebilecek bir günah varsa, bu muhtemelen başka bir hayatın da var olduğu ümidiyle ondan ümidi kesmek ve onun amansız ihtişamını gözardı etmektir.
arthur c. clarke: yetişkin yaratılış taraftarlarının yerine getirdikleri zihinsel sapkınlıkla dolu uygulamalarını evlerinde sürdürme özgürlüklerini destekliyorum; fakat genç ve masumları korumamız gerekiyor.
goethe: bu hayat bittikten sonra başka bir yaşamla ödüllendirilseydim bu beni çok mutlu ederdi; fakat buna buradayken inanan kişilerin bana orada da eşlik etmemesi için yalvarırdım.
demokritos: atomlar ve boşluk dışında hiçbir şey yoktur; geri kalan her şey fikirden ibarettir.
richard feynman: yanlış olabilecek yanıtlara sahip olmaktansa bilmeyerek yaşamanın çok daha ilginç olduğunu düşünüyorum.
7.10.2013
din
Kategori:
.kolaj,
#din,
albert camus,
anthony burgess,
arthur c. clarke,
demokritos,
goethe,
lord byron,
richard feynman,
samuel butler
6.10.2013
imge ormanları
melih cevdet anday
"güneş her gün yenidir." (herakleitos)
macit gökberk: yurdumuzda 1950'den sonra ileriye değil de geriye gidiş var. geriye gidişler insanları ister istemez dar bir milliyetçiliğe götürür.
doğu toplumu, bireyin doğmadığı toplumdur.
ikinci dünya savaşı'nda hitler orduları sovyetler birliği'ne saldırdığında, her alman erinin üzerinde hitler'in şu özel emri bulunuyordu: "karşına çıkan her rus'u öldür; kadın, erkek, çocuk demeden tümünü yok et." bir konuşmasında stalin, bu emirden söz ederken şöyle demişti: "bunlar kimi yok etmek istiyorlar? demek puşkin'in, gogol'ün, tolstoy'un, dostoyevski'nin, turgenyev'in, çaykovski'nin ulusundan olan herkesi öldürecekler, öyle mi?"
herakleitos: altın arayanlar çok kazıp az bulurlar.
"dünyadaki şiddet, evdeki şiddetin bir uzantısıdır."
adnan adıvar: insanlar genellikle çocukluklarından başlayarak kendilerine geçmişlerini öven ve yücelten bir ideoloji içinde büyürler. aydın, içinde bulunduğu koşullardan korkarak, mutlu saydığı geçmişi yeniden yaratmayı düşünen nevrozluğu bu korkudan kurtaran adamdır; bunu da, geçmişin diriltilemeyeceğini söyleyerek ve gelecek için bir paradigma kurarak yapar.
yahya kemal: bize batı'nın ahlakı gereklidir.
gustave flaubert: yazar bir hiçtir, yapıt her şeydir.
anadolu'nun adı tarih boyunca değişmiştir. ona "türkiye" adını takan ise, german imparatoru, 3. haçlı seferi'ne komuta eden "kızıl sakal" friedrich barbarossa'dır.
çoğu başyapıt bir arka odada doğmuştur.
ruhum, ölümsüz yaşamın ardından koşma
olanaklar alanını tüketmeye bak (pindaros)
emperyalizmin boyunduruğu altındaki çin'de, kimi lokantaların kapısına "çinliler ve köpekler giremez" yazılı levhalar asılı olduğunu bir zamanlar okuduğumda utanmıştım. almanya'nın duisburg kentindeki bir duvarda "hayvanlar üzerindeki tıp deneylerine son! onların yerine türkleri kullanın!" yazısı bulunduğunu bir kitapta okuyunca, çin'deki lokanta kapısında asılı levhanın bir çinliyi nasıl yaralamış olabileceğini daha derinden anladım.
herakleitos: insanın karakteri, onun kaderidir.
"güneş her gün yenidir." (herakleitos)macit gökberk: yurdumuzda 1950'den sonra ileriye değil de geriye gidiş var. geriye gidişler insanları ister istemez dar bir milliyetçiliğe götürür.
doğu toplumu, bireyin doğmadığı toplumdur.
ikinci dünya savaşı'nda hitler orduları sovyetler birliği'ne saldırdığında, her alman erinin üzerinde hitler'in şu özel emri bulunuyordu: "karşına çıkan her rus'u öldür; kadın, erkek, çocuk demeden tümünü yok et." bir konuşmasında stalin, bu emirden söz ederken şöyle demişti: "bunlar kimi yok etmek istiyorlar? demek puşkin'in, gogol'ün, tolstoy'un, dostoyevski'nin, turgenyev'in, çaykovski'nin ulusundan olan herkesi öldürecekler, öyle mi?"
herakleitos: altın arayanlar çok kazıp az bulurlar.
"dünyadaki şiddet, evdeki şiddetin bir uzantısıdır."
adnan adıvar: insanlar genellikle çocukluklarından başlayarak kendilerine geçmişlerini öven ve yücelten bir ideoloji içinde büyürler. aydın, içinde bulunduğu koşullardan korkarak, mutlu saydığı geçmişi yeniden yaratmayı düşünen nevrozluğu bu korkudan kurtaran adamdır; bunu da, geçmişin diriltilemeyeceğini söyleyerek ve gelecek için bir paradigma kurarak yapar.
yahya kemal: bize batı'nın ahlakı gereklidir.
gustave flaubert: yazar bir hiçtir, yapıt her şeydir.
anadolu'nun adı tarih boyunca değişmiştir. ona "türkiye" adını takan ise, german imparatoru, 3. haçlı seferi'ne komuta eden "kızıl sakal" friedrich barbarossa'dır.
çoğu başyapıt bir arka odada doğmuştur.
ruhum, ölümsüz yaşamın ardından koşma
olanaklar alanını tüketmeye bak (pindaros)
emperyalizmin boyunduruğu altındaki çin'de, kimi lokantaların kapısına "çinliler ve köpekler giremez" yazılı levhalar asılı olduğunu bir zamanlar okuduğumda utanmıştım. almanya'nın duisburg kentindeki bir duvarda "hayvanlar üzerindeki tıp deneylerine son! onların yerine türkleri kullanın!" yazısı bulunduğunu bir kitapta okuyunca, çin'deki lokanta kapısında asılı levhanın bir çinliyi nasıl yaralamış olabileceğini daha derinden anladım.
herakleitos: insanın karakteri, onun kaderidir.
Kategori:
.kitap,
.xyz,
#faşizm,
adnan adıvar,
adolf hitler,
gustave flaubert,
herakleitos,
josef stalin,
macit gökberk,
melih cevdet anday,
pindaros
5.10.2013
seçme şiirler
cesare pavese
senin olduğun yerde, ışık, gündüzdür
hem kazanır, hem tadını çıkarırsın
ve sonunda da benim gibi kırkında döndüğün zaman
her şeyi değişmiş bulursun
yaşam sessizliğin uğultusundan başka bir şey değildir
yaşam sessizliğin uğultusundan başka bir şey değildir
senin olduğun yerde, ışık, gündüzdür
sen yaşamdın ve varlıklar
sende uyanık soluyorduk
henüz içimizde olmayan göğün altında
acı değil ateş değil o zaman
kalabalık, farklı günün
ağır gölgesi değil. ey ışık
uzak aydınlık, soluksuz kalmış nefes
hareketsiz, açık gözlerini
bize yönelt
gözlerinin ışığı olmadan geçen
gündüz karanlıktır
her şey insanın çocukluğundadır; o anda şaşırtıcı bir irkilti gibi duyulan geleceğin büyüleyici niteliği bile.
çıkarılacak ders şu: sanatta da, hayatta da yapı kurmak, hayattan olduğu gibi sanattan da zevk düşkünlüğünü kovmak, trajik düzeyde var olmak.
her şey insanın çocukluğundadır; o anda şaşırtıcı bir irkilti gibi duyulan geleceğin büyüleyici niteliği bile.
çıkarılacak ders şu: sanatta da, hayatta da yapı kurmak, hayattan olduğu gibi sanattan da zevk düşkünlüğünü kovmak, trajik düzeyde var olmak.
4.10.2013
4 nisan 1943
orhan kemal
karşıda orman
-dalgalı, simsiyah bir deniz-
bulutlar
karanlık ve gazaplı bulutları gökyüzünün
benzin kokulu homurtusuyla rampada
bir kamyon gibi
inatçı bir kamyon gibi insanı kızdıran
bu nisan gündüzünün
ümitsiz yalnızlığında
senden ve parke döşeli sokaklardan uzak
bir gurbet yatakhanesinin penceresinden
bakmak dünyaya
tren geliyor
hasret götürüp hasret getiren geliyor
tren geliyor
beni de al götür
al götür beni de
tozuna ve güneşine kurban olduğum memlekete
birdenbire karardı içim
kara gözlümü sanki elimle topraklara vermişim
daha bir hayli zaman
mektuplar taşıyacak beni sana
seni bana
daha bir hayli zaman istasyonda kampana
trenleri bensiz kaldıracak
bilsen ne kadar özledim seni
yaz günleri kaldırıp tül perdeni
kıpkırmızı doğan aya
daha bir hayli zaman bensiz bakacaksın
bensiz üfleyip lambanı
bensiz yakacaksın
baharın bütün ihtişamıyla başladığı bir akşam
portakalların ötesinde doğan aya bakarken pencerenden
uzak, uzak steplerde ölen
kar ve çamura gömülenleri düşün
şimdi onlar yokluklarını
ana, baba, sevgili ve kız kardeş yüreklerinde
bir kurşun yarası gibi gittiler
"hasret kıyamete" sözü artık onlar içindir
biliyorum
ağlarken gülen yaşlı gözleriyle bahar geliyor
sarı sıcaklarıyla yaz gelecek
üzüm mevsiminde ben
fakat onlar
-öksüz çocukların kurşunlanmış babaları-
unutulacaklar resmi tebliğlerde
karşıda orman
homurtulu mosmor bulutlar
yağmur
elbette bu kurşunilik yırtılacak
elbette bahar güneşi parlatacak
ıslak ağaçları
ve tuza banarak erik
çağla
taze badem yiyeceğiz elbette
goethe ile konuşmalar
johann peter eckermann
kadınlar doğurur doğurmaz bir daha kocaları ile yatmayacaklarını söylerler; ama daha ne olduğunu anlamadan hamile kalırlar.
insanlar, suda yüzerken birbirine çarpan çömlekler gibidir.
değişim için cesaret ve kararlılık gerekir. bu, aynı denize girerken sudan korkmaya benzer; yapılacak şey hızla suya dalmaktır, hemen suyun bir parçası oluveririz.
kendini sınırlamak ve izole etmeyi bilmek en büyük sanattır.
zaman zaman büyük italyan gravürlerine bakmak gibi, her yıl moliere'den birkaç oyun okurum. biz küçük insanlar böyle çok kapsamlı şeyleri aklımızda tutamıyoruz; bu yüzden ara sıra içimizdeki izlenimleri tazelemek için bu yapıtları yeniden okumamız gerekiyor.
şeytan, gerçeği sanıldığından daha sık dile getirir
ne var ki dinleyicileri cahildir (lord byron)
büyük bir zekayı gizleyemezsiniz; çünkü köken ve zeka kişiye öyle damgasını vurur ki, ikisine de bir kez sahip oldunuz mu, ne kadar belli etmemeye çalışırsanız çalışın boşuna. bunlar, yüceliğini hissedemezseniz, yanına yaklaşamadığınız güzelliğe benzeyen güçlerdir.
korku, her düşmanın vücudumuza yerleşmesini kolaylaştıran zayıflıkların ve hassasiyetlerin taşıyıcısıdır.
sonunda kendi yarattığımız yaratıkların kölesiyiz.
ben dünyayı içimde hissetmeseydim, bakan gözlerimle kör kalır, tüm araştırmalarım ve deneyimlerim tümüyle cansız, boşuna çabalar olmaktan öteye gidemezdi. ışık burada, tüm renkler etrafımızı sarmış; ama kendi gözlerimizdeki ışık ve renk olmasaydı, dışımızdaki bu gibi şeyleri algılayamazdık.
sevgi her zaman için pervasız bir yapıya sahiptir.
herkes beklentilerinin karşılanacağı yere gider. bugün incir topladığı ağaçtan yarın da yine aynı meyveyi toplamak ister; eğer bir gecede ağaçta yabani erik büyümüşse, aynı kişinin canı çok sıkılacaktır. eğer insan yabani erik dostuysa, zaten çalılıklara gidecektir.
ben nesnel uğraşılarım içinde zararlı çıkıp yapayalnız kalırken, tamamen öznel olana yakınlık duyan yaşadığım çağa uyum sağlayamadım.
eğer içten gelen eğilimlerimizi aşmaya çalışmayacaksak, aldığımız tüm eğitimin ne anlamı var?
insanların bizimle uyumlu olmalarını beklemek büyük bir ahmaklık.
dünyada çığır açmak için iki şey gerekli: birincisi, insanın çalışan bir kafası olacak; ikincisi de, insan büyük bir mirasa konacak.
sabahları insan çok akıllı ama aynı zamanda da çok endişeli olur; endişe aynı zamanda akıllılıktır çünkü, her ne kadar edilgen olsa da aptallık endişe bilmez.
insan gençlik hatalarını yaşlılığa taşımamalıdır; çünkü yaşlılığın zaten kendine özgü birçok zayıf tarafı vardır.
yaşam çok kısa, insanlar birbirlerini mutlu etmenin yollarını bulmalı.
ilginçtir; işitme ve anlama yetisi ile ilgili her şey konuşmaktan önce gelir; öyle ki kısa sürede her şeyi anlayan kişi, kesinlikle her şeyi ifade edemez.
lessing çok büyük bir zekaydı ve ancak kendisi kadar zeki biri ondan gerçekten bir şeyler öğrenebilirdi. sıradan insanlar için tehlikeli biriydi.
dünyaya gelmesiyle birlikte ona iki büyük miras kaldı: onun payına düşen yanılgı ve yetersizlikti; bunlardan kurtulmak için yaşamı boyunca çok yönlü çalışmalar yapması gerekti.
insan her konuda, ancak sevdiği insandan bir şeyler öğrenir.
aslında her şeyin dahiyane olması dünyanın işine gelmez; dünyadaki hiçbir şeyin dayanağı deha değildir. hatta insanı karmaşaya sürüklemesi, ona tutunacak dal bırakmaması bakımından çok zararlıdır.
insan dünyanın sorunlarını çözmek için doğmaz; ama sorunun neden kaynaklandığını araştırmak ve kendini kavranabilir bir sınırda tutmak için dünyaya gelir.
insanların ve meleklerin diliyle konuşsam; ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz.
gerici ve modası geçmiş akımların hepsi özneldir; oysa ileriye dönük akımların hepsi nesneldir. bizim içinde bulunduğumuz çağ gericidir; çünkü özneldir.
dünyaya ancak olağanüstü şeylerle yararlı olunabilir.
genç bir insanın yazdıklarını, en iyi yine genç insanlar anlar.
insanın ihtiyaç duyduğu şey berraklık ve neşe; bu da onda mükemmel insanların iyi bir eğitimden geçtiği sanat ve edebiyat akımlarına yönelme gereksinimi doğurur; böylece insan kendini iyi hisseder ve sahip olduğu kültürün hazzın başkalarına aktarmaya hazır hale gelir.
kadınlar, altın elmalar koyduğumuz gümüş tabaklara benzer.
kültürü sürekli olarak belirgin bir şekilde saf ve etik olanda aramaktan kaçınmalıyız. önemli olan her şey, biz farkına vardığımızda eğitici olur.
insanın ulaşabileceği en uç şey şaşkınlık; eğer onu ilk olgu şaşırtıyorsa, rahat olabilir; karşısına daha üst düzeyde bir şey çıkmayacak demektir.
bir insan ne kadar yüce ise, o ölçüde olağanüstü güçlerin etkisinde kalır.
insan yaşlanınca, dünya ile ilgili şeyler hakkında gençliğinde olduğundan daha farklı düşünüyor.
yanılgının yeri kütüphaneler, hakikatin yeri ise insan zekasıdır; kitaplar kitaplarla çoğalır; oysa basit olanı kavramayı bilen, karışık şeyleri çözüp belirsiz şeyleri açıklığa kavuşturan insan zekası, hep var olan yasalarla iç içe olmaktan hoşlanır.
nefret kimseye zarar vermez; ama aşağılanma insanı yıkar.
mosheim: şöhret, zahmet ve acının; karanlıksa mutluluğun kaynağıdır.
insan basit bir varlıktır. ne kadar zengin, ne kadar çok yönlü, ne kadar anlaşılması zor olursa olsun, yine de içinde bulunduğu durumların alanı hemen anlaşılır.
aynı olduğumuz konular bizi pasifleştirir; oysa bizi üretken kılan karşıtlıklardır.
ben sadece kız kardeşin kız kardeşe duyduğu sevginin cinsellikten uzak olduğunu düşünürdüm. kız kardeşle erkek kardeş arasında, ister bilinsin ister bilinmesin, cinsel eğilimlerin olduğu sayısız durumun yaşanmış olduğunu bilmezlikten gelmemiz gerekiyor.
bir canlı, ancak doğal gelişiminin zirvesine ulaştığında güzeldir.
gerçek, elmasa benzer; ışınları tek bir yöne değil, birçok yöne yansıtır.
eğer insan sarhoşsa doğruyu bilir.
iyi insancıklar, okumayı öğrenmenin, bir insanın ne kadar vaktini aldığını, ne çabalara mal olduğunu bilmezler. ben bu işe 80 yılımı verdim; hala da amacıma ulaştığımı söyleyemem.
aşk bile, her zaman aynı yaşanmaz; hep kendine özgü ve sevdiğimiz insanın karakteri ve kişiliğine göre değişen bir şeydir.
günlük yaşam en etkili kitaptan daha öğreticidir.
"hiç kimse iki efendiye birden hizmet edemez."
hiçbir devrimde aşırılıklardan kaçınılamaz. politik devrimde başlangıçta genellikle aşırılıkların kesintiye uğramasıdır söz konusu olan; ama çok geçmeden insan kendini kan gölüne ve vahşete gömülmüş bulur.
"insan dünyada faydalı bir şey yapmışsa, yaşam aynı şeyi ikinci kez yapmasını engeller."
j.p. eckermann: yoksulluğum benim felaketimdir.
başkalarının konuşmasına aldırmadan, doğru bulduğum şeyi yaptım. yaptığım işi her yönüyle kavradım ve hedefimin ne olduğunu hep bildim. birey olarak bir hata yapmışsam, onu düzeltebildim.
goethe, 22 mart 1832 tarihinde saat 11.30'da yaşama veda etmiştir. o zamandan beri çalışma odasının önündeki holde duran ayaklı aat 11.30'u göstermektedir. saat rastlantı sonucu mu durmuştur; yoksa goethe'nin sadık bir yakını mı saati durdurmuştur bilinmiyor. ölmeden önce yardımcısı friedrich'e söylemiş olduğu son söz, "pencerenin ikinci kepengini de aç, içeriye daha fazla ışık girsin." olmuştur. bu daha fazla ışık sözü, goethe'nin aydınlanmacı dünya görüşü ile ilintili kılınarak, zaman içinde her tür karanlığa karşı durmak anlamında yorumlanmış, goethe'yi tanımlayan bir ifade olmuştur.
* alıntılanan sözler goethe'ye aittir.
kadınlar doğurur doğurmaz bir daha kocaları ile yatmayacaklarını söylerler; ama daha ne olduğunu anlamadan hamile kalırlar.insanlar, suda yüzerken birbirine çarpan çömlekler gibidir.
değişim için cesaret ve kararlılık gerekir. bu, aynı denize girerken sudan korkmaya benzer; yapılacak şey hızla suya dalmaktır, hemen suyun bir parçası oluveririz.
kendini sınırlamak ve izole etmeyi bilmek en büyük sanattır.
zaman zaman büyük italyan gravürlerine bakmak gibi, her yıl moliere'den birkaç oyun okurum. biz küçük insanlar böyle çok kapsamlı şeyleri aklımızda tutamıyoruz; bu yüzden ara sıra içimizdeki izlenimleri tazelemek için bu yapıtları yeniden okumamız gerekiyor.
şeytan, gerçeği sanıldığından daha sık dile getirir
ne var ki dinleyicileri cahildir (lord byron)
büyük bir zekayı gizleyemezsiniz; çünkü köken ve zeka kişiye öyle damgasını vurur ki, ikisine de bir kez sahip oldunuz mu, ne kadar belli etmemeye çalışırsanız çalışın boşuna. bunlar, yüceliğini hissedemezseniz, yanına yaklaşamadığınız güzelliğe benzeyen güçlerdir.
korku, her düşmanın vücudumuza yerleşmesini kolaylaştıran zayıflıkların ve hassasiyetlerin taşıyıcısıdır.
sonunda kendi yarattığımız yaratıkların kölesiyiz.
ben dünyayı içimde hissetmeseydim, bakan gözlerimle kör kalır, tüm araştırmalarım ve deneyimlerim tümüyle cansız, boşuna çabalar olmaktan öteye gidemezdi. ışık burada, tüm renkler etrafımızı sarmış; ama kendi gözlerimizdeki ışık ve renk olmasaydı, dışımızdaki bu gibi şeyleri algılayamazdık.
sevgi her zaman için pervasız bir yapıya sahiptir.
herkes beklentilerinin karşılanacağı yere gider. bugün incir topladığı ağaçtan yarın da yine aynı meyveyi toplamak ister; eğer bir gecede ağaçta yabani erik büyümüşse, aynı kişinin canı çok sıkılacaktır. eğer insan yabani erik dostuysa, zaten çalılıklara gidecektir.
ben nesnel uğraşılarım içinde zararlı çıkıp yapayalnız kalırken, tamamen öznel olana yakınlık duyan yaşadığım çağa uyum sağlayamadım.
eğer içten gelen eğilimlerimizi aşmaya çalışmayacaksak, aldığımız tüm eğitimin ne anlamı var?
insanların bizimle uyumlu olmalarını beklemek büyük bir ahmaklık.
dünyada çığır açmak için iki şey gerekli: birincisi, insanın çalışan bir kafası olacak; ikincisi de, insan büyük bir mirasa konacak.
sabahları insan çok akıllı ama aynı zamanda da çok endişeli olur; endişe aynı zamanda akıllılıktır çünkü, her ne kadar edilgen olsa da aptallık endişe bilmez.
insan gençlik hatalarını yaşlılığa taşımamalıdır; çünkü yaşlılığın zaten kendine özgü birçok zayıf tarafı vardır.
yaşam çok kısa, insanlar birbirlerini mutlu etmenin yollarını bulmalı.
ilginçtir; işitme ve anlama yetisi ile ilgili her şey konuşmaktan önce gelir; öyle ki kısa sürede her şeyi anlayan kişi, kesinlikle her şeyi ifade edemez.
lessing çok büyük bir zekaydı ve ancak kendisi kadar zeki biri ondan gerçekten bir şeyler öğrenebilirdi. sıradan insanlar için tehlikeli biriydi.
dünyaya gelmesiyle birlikte ona iki büyük miras kaldı: onun payına düşen yanılgı ve yetersizlikti; bunlardan kurtulmak için yaşamı boyunca çok yönlü çalışmalar yapması gerekti.
insan her konuda, ancak sevdiği insandan bir şeyler öğrenir.
aslında her şeyin dahiyane olması dünyanın işine gelmez; dünyadaki hiçbir şeyin dayanağı deha değildir. hatta insanı karmaşaya sürüklemesi, ona tutunacak dal bırakmaması bakımından çok zararlıdır.
insan dünyanın sorunlarını çözmek için doğmaz; ama sorunun neden kaynaklandığını araştırmak ve kendini kavranabilir bir sınırda tutmak için dünyaya gelir.
insanların ve meleklerin diliyle konuşsam; ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz.
gerici ve modası geçmiş akımların hepsi özneldir; oysa ileriye dönük akımların hepsi nesneldir. bizim içinde bulunduğumuz çağ gericidir; çünkü özneldir.
dünyaya ancak olağanüstü şeylerle yararlı olunabilir.
genç bir insanın yazdıklarını, en iyi yine genç insanlar anlar.
insanın ihtiyaç duyduğu şey berraklık ve neşe; bu da onda mükemmel insanların iyi bir eğitimden geçtiği sanat ve edebiyat akımlarına yönelme gereksinimi doğurur; böylece insan kendini iyi hisseder ve sahip olduğu kültürün hazzın başkalarına aktarmaya hazır hale gelir.
kadınlar, altın elmalar koyduğumuz gümüş tabaklara benzer.
kültürü sürekli olarak belirgin bir şekilde saf ve etik olanda aramaktan kaçınmalıyız. önemli olan her şey, biz farkına vardığımızda eğitici olur.
insanın ulaşabileceği en uç şey şaşkınlık; eğer onu ilk olgu şaşırtıyorsa, rahat olabilir; karşısına daha üst düzeyde bir şey çıkmayacak demektir.
bir insan ne kadar yüce ise, o ölçüde olağanüstü güçlerin etkisinde kalır.
insan yaşlanınca, dünya ile ilgili şeyler hakkında gençliğinde olduğundan daha farklı düşünüyor.
yanılgının yeri kütüphaneler, hakikatin yeri ise insan zekasıdır; kitaplar kitaplarla çoğalır; oysa basit olanı kavramayı bilen, karışık şeyleri çözüp belirsiz şeyleri açıklığa kavuşturan insan zekası, hep var olan yasalarla iç içe olmaktan hoşlanır.
nefret kimseye zarar vermez; ama aşağılanma insanı yıkar.
mosheim: şöhret, zahmet ve acının; karanlıksa mutluluğun kaynağıdır.
insan basit bir varlıktır. ne kadar zengin, ne kadar çok yönlü, ne kadar anlaşılması zor olursa olsun, yine de içinde bulunduğu durumların alanı hemen anlaşılır.
aynı olduğumuz konular bizi pasifleştirir; oysa bizi üretken kılan karşıtlıklardır.
ben sadece kız kardeşin kız kardeşe duyduğu sevginin cinsellikten uzak olduğunu düşünürdüm. kız kardeşle erkek kardeş arasında, ister bilinsin ister bilinmesin, cinsel eğilimlerin olduğu sayısız durumun yaşanmış olduğunu bilmezlikten gelmemiz gerekiyor.
bir canlı, ancak doğal gelişiminin zirvesine ulaştığında güzeldir.
gerçek, elmasa benzer; ışınları tek bir yöne değil, birçok yöne yansıtır.
eğer insan sarhoşsa doğruyu bilir.
iyi insancıklar, okumayı öğrenmenin, bir insanın ne kadar vaktini aldığını, ne çabalara mal olduğunu bilmezler. ben bu işe 80 yılımı verdim; hala da amacıma ulaştığımı söyleyemem.
aşk bile, her zaman aynı yaşanmaz; hep kendine özgü ve sevdiğimiz insanın karakteri ve kişiliğine göre değişen bir şeydir.
günlük yaşam en etkili kitaptan daha öğreticidir.
"hiç kimse iki efendiye birden hizmet edemez."
hiçbir devrimde aşırılıklardan kaçınılamaz. politik devrimde başlangıçta genellikle aşırılıkların kesintiye uğramasıdır söz konusu olan; ama çok geçmeden insan kendini kan gölüne ve vahşete gömülmüş bulur.
"insan dünyada faydalı bir şey yapmışsa, yaşam aynı şeyi ikinci kez yapmasını engeller."
j.p. eckermann: yoksulluğum benim felaketimdir.
başkalarının konuşmasına aldırmadan, doğru bulduğum şeyi yaptım. yaptığım işi her yönüyle kavradım ve hedefimin ne olduğunu hep bildim. birey olarak bir hata yapmışsam, onu düzeltebildim.
goethe, 22 mart 1832 tarihinde saat 11.30'da yaşama veda etmiştir. o zamandan beri çalışma odasının önündeki holde duran ayaklı aat 11.30'u göstermektedir. saat rastlantı sonucu mu durmuştur; yoksa goethe'nin sadık bir yakını mı saati durdurmuştur bilinmiyor. ölmeden önce yardımcısı friedrich'e söylemiş olduğu son söz, "pencerenin ikinci kepengini de aç, içeriye daha fazla ışık girsin." olmuştur. bu daha fazla ışık sözü, goethe'nin aydınlanmacı dünya görüşü ile ilintili kılınarak, zaman içinde her tür karanlığa karşı durmak anlamında yorumlanmış, goethe'yi tanımlayan bir ifade olmuştur.
* alıntılanan sözler goethe'ye aittir.
3.10.2013
partizan
nazım hikmet
düşman ulaştı moskova kuzeyinde yakroma'ya
ve güneyinde tula şehrine
ve kasımın sonu
ve aralık ayının ilk günlerinde
harcamış bulunuyordu ihtiyatlarını
bütün cephe üzerinde
ve aralık ayının ilk günlerinde
en nazik safhasındaydı durum
ve aralık ayının ilk günlerinde
petrişçevo'da vereiya şehri dolaylarında
kar gibi mavi bir gökyüzünün üzerinde
almanlar 18 yaşında bir kız astılar
18 yaşındaki kızlar belki nişanlanır
astılar onu
moskova'dandı
genç komünistti, partizandı
sevdi, anladı, inandı
ve geçti harekete
ipin ucunda ince uzun boynundan sallanan çocuk
bütün azametiyle insandı
çevirir gibi yapraklarını "harp ve sulh" romanının
dolaştı karlı karanlıkta bir genç kızın elleri
kesildi petrişçevo'da telefon telleri
sonra alman ordusundan 17 beygirli bir ahır yandı
ertesi gün partizan yakalandı
yeni hedefin önünde yakalandı partizan
birdenbire, kıskıvrak, arkadan
gökyüzü yıldızla
yürek hızla
bilek nabızla
şişe benzinle dolu
ve kibrit çakılmak üzereydi
ve kibrit çakılamadı fakat
tabancaya davranmak istedi
çullandılar
alıp götürdüler
alıp getirdiler
odanın ortasında dimdik durdu partizan
torbası omuzunda
başında kürk şapkası, sırtında gocuk
bacaklarında pamuklu külot pantolon ve keçe çizmeler
subaylar baktılar partizana yakından
badem nasıl kabuğunun içindeyse
filiz gibi bir kızdı kürkün, keçenin ve pamuklunun içindeki
kaynıyor masada semaver
satrançlı örtüde bir tabanca, beş kayış kemer
ve yeşil bir şişe konyak
tabakta domuz sucuğu ve ekmek artıkları
ev sahipleri mutfağa gönderildiler
lamba sönmüştü
ocağın ateşiyle kızılca karanlıktı mutfak
ve ezilmiş hamamböceği kokuyordu
ev sahipleri: bir çocuk, bir kadın, bir ihtiyar
sokuldular birbirlerine
dünyadan uzak
ıssız bir dağ başında kurda kuşa karşı yapayalnız kalmışlardı
sesler geliyor bitişikten
soruyorlar:
"bilmiyorum" diyor
soruyorlar:
"hayır" diyor
soruyorlar:
"söylemem" diyor
soruyorlar:
"bilmiyorum" diyor, "hayır" diyor, "söylemem" diyor
ve yeryüzünde bu üç sözden başkasını unutan ses
sıhhatli bir çocuk teni gibi pürüzsüz
ve iki nokta arasındaki en kısa yol gibi düz
bir kayış şakladı bitişikte
partizan sustu
çıplak bir insan eti ses verdi
kayışlar şaklıyor arka arkaya
yılanlar güneşe doğru sıçrayıp düşerken ıslık çalıyorlar
genç bir alman subayı geldi mutfağa
iskemleye çöktü
kapadı avuçlarıyla kulaklarını
ve gözleri sımsıkı yumulu
ve öylece kaldı orda kımıldamadan sorgunun sonuna kadar
kayışlar şaklıyor bitişikte
saydılar ev sahipleri:
200..
sorgu tekrar başladı
soruyorlar: "bilmiyorum" diyor
soruyorlar: "hayır" diyor
soruyorlar: "söylemem" diyor
ses kibirli
fakat artık pürüzsüz değil
kanayan bir yumruk gibi boğuktu
partizanı dışarı çıkardılar
başında kürk şapkası, sırtında gocuk
bacaklarında pamuklu külot pantolon ve keçe çizmeler yoktu
bir don bir gömlekti
beyaz, genç dişleriyle ısırılmaktan şişmiş dudakları
bacaklarında, boynunda, alnında kan
kolları iple bağlı arkadan
çıplak ayakları karda
iki yanda süngülüler
yürüdü partizan
soktular partizanı vasili klulik'in izbasına
oturdu tahta sıranın üstüne
çatık bir dalgınlık içindeydi
su istedi
nöbetçi verdirmedi suyu
alman askerleri geldiler
böcekler gibi üşüştüler başına
çekiştirdiler, tartakladılar
birisi art arda kibrit yakıp tuttu altında çenesinin
bir bıçkı sürttü sırtına bir başkası
dişli demir kanlanıncaya kadar
sonra gittiler uyumaya
nöbetçi süngünün ucunda çıkardı partizanı sokağa
mavi gözleri yuvarlak
bir çocuk bakıyor camdan
dünya buzların içinde
karın altında yapayalnız sokak
yıldızların içinde
mavi gözleri yuvarlak
bir çocuk bakıyor camdan
gördüklerini unutacak
büyüyecek, evlenecek
ve bir yaz gecesinde
bir öğle uykusunda yahut
rüyasına girecek ansızın
karda yıldızlara basan çıplak ayakları bir genç kızın
karın altında bir uçtan bir uca
karın altında yapayalnız sokak
karın üstünde partizan
ayakları çıplak
kolları bağlı arkadan
bir don bir gömlek
yürüyor önünde süngünün
bir uçtan bir uca gidip gelerek
üşüdü nöbetçi, döndüler izbaya
ısındı nöbetçi, çıktılar
bu böyle sürdü saat 22'den ikiye kadar
ikide nöbetçi değişti
ve artık partizan kımıldanmadan kaldı tahta sıranın üzerinde
partizan
18 yaşında
partizan
öldürüleceğini biliyor
ölmek ve öldürülmek
hıncının kızıltısında belli belirsizdi bu fark
ve ölümden korkmayacak
ve keder duymayacak kadar sıhhatli ve gençti
bakıyor çıplak ayaklarına
şişmiştiler
çatlayıp donmuştular kıpkırmızı
fakat partizan dışındaydı acının
ve nasıl derisinin içindeyse
öyle içindeydi öfkesinin ve inancının
zaman zaman annesi geliyor aklına
mektep kitapları geliyor aklına
cilalı toprak bir çanak geliyor aklına
iliç'in resmi önünde duran
ve içinde masmavi çiçekler
çocukluğu geliyor aklına
bu o kadar yakın ki
kısacık entarilerin renkleri bile
tutulacak gibi elle
ilk hava bombardımanı geliyor aklına
cepheye giden işçi taburları geliyor aklına
sokaktan geçiyorlar şarkı söyleyerek
ve çocuklar koşuyor peşlerinden
zaman zaman bir tramvay toplantısı geliyor aklına
bu o kadar yakın ki
kırmızı örtülü masada su bardağı
ve kesik kesik konuşan kendi sesi bile
tutulacak gibi elle
ve artık durup dinlenmeden kendi sesi geliyor aklına
düşmanın karşısında dimdik duran sesi
hayır diyen
söylemem diyen
ve düşmana hiçbir şeyi doğru söylememek için
kendi adını bile gizleyen
ZOE'ydi adı
ismim TANYA dedi onlara
(tanya
bursa cezaevi'nde karşımda resmin
bursa cezaevi'nde
belki duymamışındır bile bursa'nın adını
bursa'm yeşil ve yumuşak bir memlekettir
bursa cezaevi'nde karşımda resmin
sene 1941 değil artık
sene 1945
moskova kapılarında değil artık
berlin kapılarında dövüşüyor seninkiler
bizimkiler
bütün namuslu dünyanınkiler
tanya
senin memleketini sevdiğin kadar
ben de seviyorum memleketimi
sen komsamolkaydın, genç komünisttin
ben 42 yaşında ihtiyar komünist
seni astılar memleketini sevdiğin için
ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim
tanya
sen asılan partizan
ben hapiste şair
sen kızım, yoldaşım
resminin üstüne eğiliyor başım
kaşların incecik
gözlerin badem gibi
ama renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil
fakat yazıldığına göre
koyu kestaneymişler
bu renkte gözler çok çıkar benim memleketimde de
tanya
saçların ne kadar kısa kesilmiş
oğlum memet'inkilerden farkı yok
alnın ne kadar geniş
ayışığı gibi
rahatlık ve rüya veriyor insanın içine
yüzün ince uzun
kulakların büyücek biraz
henüz çocuk boynu boynun
henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan
ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan
süsünü sevsinler mini mini kadın)
sabah oldu tanya'yı giydirdiler
ama çizmeleri, şapkası, gocuğu yoktu
iç etmişlerdi onları
torbasını getirdiler
torbada benzin şişeleri, kibrit, kurşun, tuz, şeker
şişeleri boynuna astılar
torbasını verdiler sırtına
göğsüne bir de yazı yazdılar:
"PARTİZAN"
köyün alanına kuruldu darağacı
atlılar çekmiş kılıcı
halka olmuş piyade askeri
zorla seyre getirdiler köylüleri
iki sandık üst üste
iki makarna sandığı
sandıkların üstüne
yağlı urgan sallanır
urganın ucu ilmik
partizan kaldırılıp çıkarıldı tahtına
partizan
kolları bağlı arkadan
durdu urganın altında dimdik
nazlı, uzun boynuna ilmeği geçirdiler
bir subay fotoğrafa meraklı
bir subay, elinde makina: kodak
bir subay resim alacak
tanya seslendi kolhozlulara ilmiğinin içinden
"kardeşler, üzülmeyin
gün yiğitlik günüdür
soluk aldırmayın faşistlere
yakın, yıkın, öldürün"
bir alman vurdu ağrına partizanın
genç kızın beyaz, yumuşak çenesine aktı kan
fakat askerlere dönüp devam etti partizan:
"biz iki yüz milyonuz
iki yüz milyon asılır mı
gidebilirim ben
ama bizimkiler gelecekler
teslim olun, vakit varken"
kolhozlular ağlıyordu
cellat çekti ipi
boğuluyor nazlı boynu kuğu kuşunun
fakat dikildi ayaklarının ucunda partizan
ve hayata seslendi İNSAN:
"yoldaşlar
hoşça kalın
yoldaşlar
kavga sonuna kadar
duyuyorum nal seslerini
geliyor bizimkiler!"
cellat bir tekme attı makarna sandıklarına
sandıklar yuvarlandı
ve tanya sallandı ipin ucunda
2.10.2013
nartlar
asetin halk destanı
kim ki mutluluğun peşinden koşar; yetişemez
onu rahat bırak, sakın gitme üstüne
o zaman peşinden koşa koşa gelir
ikincisi: kötü komşu her zaman hoş söz eder
sizi karşılar hep tatlı gülümsemeyle
fakat koynunda keskin bir bıçak gizler
üçüncüsü de şu: aklında tut, unutma
küçük, aile içinde babalarının borcunu öder
eğer yargıçların gerçeğe inancı yoksa
buna mahkeme de yanıt bulamaz
buz tutmuş yaşlılar gördüm acınası
küt bir usturayla ak sakallarını
kesmeye çabalıyorlardı ne var ki
bir kıl bile düşmüyordu sakallarından
bunu bilirsin sanırım; ama yine de dinle
kötü, adaletsiz yargıçların sonu bu
zenginlerin suçunu rüşvetle bağışlarlar
suçsuz yoksulları mahkum ederler oysa
* nart destanları oset, adıge, abhaz, abazin, balkar, karaçay, çeçen, inguş vb. gibi kuzey kafkasya halklarının ortak malıdır. "nart" sözcüğü, adıge dillerinde "gözünü budaktan esirgemeyen", asetincede de "iri yapılı, güvenilir, kahraman" anlamındadır.
kanaldaki ev
georges simenon
çıkış kapısına doğru itiş kakış ilerleyen yolcu selinin içinde telaş etmeyen bir o vardı. elinde yol çantası, biletini görevliye vermek için sırasını bekledi. yas tülünün altında başı dimdikti.
brüksel'den trene saat altıda binmişti. hava karanlıktı. buz gibi bir yağmur yağıyordu. üçüncü mevki sırılsıklamdı. çamur içindeki yerler ıslak, cıvık bir buğuyla kaplı bölmeler ıslak, içinden dışından sular sızan camlar ıslaktı. ıslak giysili insanlar uyukluyordu.
saat sekizde hasselt'e gelince trenin de, garın da elektrikleri sönmüştü. bekleme salonlarında şemsiyelerden yol yol ıslak ipek kokan sular akıyor, sobaların başında yolcular kestiriyorlardı. çoğu, edmee gibi, karalar giymişti: bu bir rastlantı mıydı? yoksa, kendisi tepeden tırnağa karalar içindeydi, yastaydı; ondan mı tuhafına gidiyordu herkesin koyu renk giymiş olması? hem kalabalıklar hep böyle giyinmezler mi?
12 aralık. gişenin yanında iri puntolu koskoca bir "12" sayısı. kapkaraydı o da.
dışarıda şakır şakır yağmur yağıyor, kimi koşuyor, kimi bir saçak altına sığınıyordu. bulutlar ortalığı zindana çevirdiği için dükkanlar elektriklerini yakmışlardı.
tam garın karşısında, sokağın ortasında, yeşile ve siyaha boyalı büyük bir tren duruyordu. bomboştu. ne makinisti vardı ne biletçisi. üstünde maeseyck yazıyordu. edmee, neroeteren'e gitmek için bu kasabadan geçecekti.
çıkış kapısına doğru itiş kakış ilerleyen yolcu selinin içinde telaş etmeyen bir o vardı. elinde yol çantası, biletini görevliye vermek için sırasını bekledi. yas tülünün altında başı dimdikti.brüksel'den trene saat altıda binmişti. hava karanlıktı. buz gibi bir yağmur yağıyordu. üçüncü mevki sırılsıklamdı. çamur içindeki yerler ıslak, cıvık bir buğuyla kaplı bölmeler ıslak, içinden dışından sular sızan camlar ıslaktı. ıslak giysili insanlar uyukluyordu.
saat sekizde hasselt'e gelince trenin de, garın da elektrikleri sönmüştü. bekleme salonlarında şemsiyelerden yol yol ıslak ipek kokan sular akıyor, sobaların başında yolcular kestiriyorlardı. çoğu, edmee gibi, karalar giymişti: bu bir rastlantı mıydı? yoksa, kendisi tepeden tırnağa karalar içindeydi, yastaydı; ondan mı tuhafına gidiyordu herkesin koyu renk giymiş olması? hem kalabalıklar hep böyle giyinmezler mi?
12 aralık. gişenin yanında iri puntolu koskoca bir "12" sayısı. kapkaraydı o da.
dışarıda şakır şakır yağmur yağıyor, kimi koşuyor, kimi bir saçak altına sığınıyordu. bulutlar ortalığı zindana çevirdiği için dükkanlar elektriklerini yakmışlardı.
tam garın karşısında, sokağın ortasında, yeşile ve siyaha boyalı büyük bir tren duruyordu. bomboştu. ne makinisti vardı ne biletçisi. üstünde maeseyck yazıyordu. edmee, neroeteren'e gitmek için bu kasabadan geçecekti.
1.10.2013
eşcinsellik
sigmund freud
çocukluk döneminde güçlü bir babanın olmayışı sık sık eşcinselliğin ortaya çıkması için elverişli bir ortam yaratır.
psikanalizin eşcinselliğin kökeni için henüz tam bir açıklama getiremediği doğrudur; yine de gelişiminin ruhsal mekanizmasını keşfetmiş ve söz konusu sorunların ortaya konmasına temel bir katkı yapmıştır. incelediğimiz olayların tamamında, daha sonra eşcinsel olanların, çocukluklarının ilk yıllarında bir kadına -genellikle anneye- çok yoğun, ancak kısa süreli bir takıntı evresinden geçtiklerini ve bunu geride bıraktıktan sonra kendilerini cinsel nesne olarak seçen bir kadınla özdeşleştiklerini ortaya çıkardık. yani narsizm temelinden yola çıkarak, kendilerine benzeyen ve annelerinin kendilerini sevdiği gibi sevebilecekleri genç bir erkeği ararlar. dahası, eşcinsel olduğu düşünülen kimi insanların kadınların çekimine kapılmaktan hiç de uzak olmadıklarını, ancak kadınların yarattığı heyecanı sürekli olarak erkek bir nesneye aktardıklarını bulduk. böylece eşcinselliğin ortaya çıkmasını sağlayan mekanizmayı yaşamları boyunca tekrarlıyorlardı. zorlanımlı bir şekilde erkek aramalarını belirleyen şeyin, sürekli kadınlardan kaçmaları olduğu anlaşılmıştır.
eşcinseller arasındaki cinsel ilişkide en çok görülen şey karşılıklı mastürbasyondur.
psikanalitik araştırmalar, eşcinselleri özel bir kişilik grubu olarak insanlığın kalanından ayırma çabalarına kesinlikle karşıdır. açıkça sergilenenlerin dışındaki cinsel uyarımları inceleyerek, bütün insanların eşcinsel bir nesne seçimi yapma yetisine sahip olduğunu, aslında bilinçdışında böyle bir seçimin gerçekleştiğini ortaya koymuştur. gerçekten de aynı cinsten kişilere yönelik libidinal bağlar, normal ruhsal yaşamda karşı cinse olan benzer bağlardan daha az rol oynamaz; hastalıktaki güdü gücü olarak ise daha büyük bir rol oynar. tersine psikanaliz, çocuklukta olduğu gibi ilkel uygarlıklarda ve eski çağlarda da cinsiyetten bağımsız bir nesne seçiminin -aynı ölçüde erkek ve kadın nesnelere yönelme özgürlüğünün- şu ya da bu yönde kısıtlanmanın bir sonucu olarak normal ve eşcinsel tiplerin geliştiği özgün -ilk- temel olduğunu savunur. dolayısıyla psikanalitik bakış açısından erkeklerin sadece kadınlara cinsel ilgi duyması da açıklanması gereken bir sorundur ve nihai anlamda kimyasal olan bir çekime dayandığı kendi içinde açık değildir.
bir insanın nihai cinsel tutumu ergenliğin sonuna kadar kesinleşmez ve hepsi henüz bilinmeyen bir dizi etkenin sonucudur; bunlardan bazıları yapısalken bazıları rastlantıya bağlıdır. bu etkenlerden bazıları bu anlamda elbette sonucu belirleyecek kadar ağırlıklı olabilir. ama genelde insanlar arasında açık cinsel tutumlardaki çeşitlilik, belirleyici etkenlerin çokluğunu gösterir. eşcinsellerde görülen arkaik yapıların ve ilkel ruhsal mekanizmaların düzenli olarak ağır bastığı görülür. öyle gözüküyor ki en temel özellikleri narsistik nesne seçiminin devreye girmesi ve anal bölgenin erotik önemini korumasıdır.
çocukluk döneminde güçlü bir babanın olmayışı sık sık eşcinselliğin ortaya çıkması için elverişli bir ortam yaratır.psikanalizin eşcinselliğin kökeni için henüz tam bir açıklama getiremediği doğrudur; yine de gelişiminin ruhsal mekanizmasını keşfetmiş ve söz konusu sorunların ortaya konmasına temel bir katkı yapmıştır. incelediğimiz olayların tamamında, daha sonra eşcinsel olanların, çocukluklarının ilk yıllarında bir kadına -genellikle anneye- çok yoğun, ancak kısa süreli bir takıntı evresinden geçtiklerini ve bunu geride bıraktıktan sonra kendilerini cinsel nesne olarak seçen bir kadınla özdeşleştiklerini ortaya çıkardık. yani narsizm temelinden yola çıkarak, kendilerine benzeyen ve annelerinin kendilerini sevdiği gibi sevebilecekleri genç bir erkeği ararlar. dahası, eşcinsel olduğu düşünülen kimi insanların kadınların çekimine kapılmaktan hiç de uzak olmadıklarını, ancak kadınların yarattığı heyecanı sürekli olarak erkek bir nesneye aktardıklarını bulduk. böylece eşcinselliğin ortaya çıkmasını sağlayan mekanizmayı yaşamları boyunca tekrarlıyorlardı. zorlanımlı bir şekilde erkek aramalarını belirleyen şeyin, sürekli kadınlardan kaçmaları olduğu anlaşılmıştır.
eşcinseller arasındaki cinsel ilişkide en çok görülen şey karşılıklı mastürbasyondur.
psikanalitik araştırmalar, eşcinselleri özel bir kişilik grubu olarak insanlığın kalanından ayırma çabalarına kesinlikle karşıdır. açıkça sergilenenlerin dışındaki cinsel uyarımları inceleyerek, bütün insanların eşcinsel bir nesne seçimi yapma yetisine sahip olduğunu, aslında bilinçdışında böyle bir seçimin gerçekleştiğini ortaya koymuştur. gerçekten de aynı cinsten kişilere yönelik libidinal bağlar, normal ruhsal yaşamda karşı cinse olan benzer bağlardan daha az rol oynamaz; hastalıktaki güdü gücü olarak ise daha büyük bir rol oynar. tersine psikanaliz, çocuklukta olduğu gibi ilkel uygarlıklarda ve eski çağlarda da cinsiyetten bağımsız bir nesne seçiminin -aynı ölçüde erkek ve kadın nesnelere yönelme özgürlüğünün- şu ya da bu yönde kısıtlanmanın bir sonucu olarak normal ve eşcinsel tiplerin geliştiği özgün -ilk- temel olduğunu savunur. dolayısıyla psikanalitik bakış açısından erkeklerin sadece kadınlara cinsel ilgi duyması da açıklanması gereken bir sorundur ve nihai anlamda kimyasal olan bir çekime dayandığı kendi içinde açık değildir.
bir insanın nihai cinsel tutumu ergenliğin sonuna kadar kesinleşmez ve hepsi henüz bilinmeyen bir dizi etkenin sonucudur; bunlardan bazıları yapısalken bazıları rastlantıya bağlıdır. bu etkenlerden bazıları bu anlamda elbette sonucu belirleyecek kadar ağırlıklı olabilir. ama genelde insanlar arasında açık cinsel tutumlardaki çeşitlilik, belirleyici etkenlerin çokluğunu gösterir. eşcinsellerde görülen arkaik yapıların ve ilkel ruhsal mekanizmaların düzenli olarak ağır bastığı görülür. öyle gözüküyor ki en temel özellikleri narsistik nesne seçiminin devreye girmesi ve anal bölgenin erotik önemini korumasıdır.
yazboz
enis batur
forain, yeni bir ev yaptırtmış, o dönemde evlerde telefon kullanılmıyormuş henüz, eve bir de telefon koydurtmuş. degas'ı etkilemek için evine yemeğe çağırmış, bir adamından da yardım istemiş, adam yanlarına gelmiş bir ara, "beyefendi sizi telefona çağırıyorlar" demiş. kalkıp içeri gitmiş forain, bir süre sonra muzaffer bir edayla dostunun yanına dönünce "demek telefon bu" demiş degas, "sizi çağırıyorlar, kalkıp gidiyorsunuz."
sartre'ın ilk kitabı olan bulantı'yla ilgili serüveni ünlüdür: kitabını, gallimard belli başlı değişiklikler yapması ve adının melancholia olmasından vazgeçmesi kaydıyla basmayı kabul ettiğinde, sartre'ın bir süre köşesinde muhasebe yaptıktan sonra isteklere nasıl boyun eğdiğini beauvoir aktarır. bana kalırsa, genç düşünür-yazar, içindeki utku ve ün kabarmasına yenilmiştir.
gerçi kağıdın nicedir sentetik bir ürün olduğunu biliyoruz; gene de, oturmuş bir bilgi sayılamaz bu: kullandığımız kağıtların, kitaplarımızın basımında kullanılan kağıdın hâlâ ağaçlardan geldiği sanısı ağır basıyor çoğumuzda.
bilge karasu: yüksek öğrenime başlayan gençler, genellikle soldan sağa okumayı başarmanın henüz uzağındalar. insanoğlu eğitilmeden, kendini eğitmeden okuyamıyor; okuyamayınca da eğitilemiyor, kendini eğitemiyor.
orhan pamuk: türkiye'de edebiyat dergilerinin en temel problemi popüler olamamalarıdır.
bugüne kadar gördüğüm ön sözlerin arasında, jacques derrida'nın la dissemination için kaleme aldığı yaklaşık 80 sayfalık "pre-faces" özel bir yer tutuyor. ön sözün fransızca karşılığıyla "ön-yüzler" olarak oynamakla birlikte, derrida'nın ön sözü, ön sözler üzerindedir. türün skandal yaratmış bir örneği ise, sartre'ın jean genet'in "bütün eserleri"ne yazdığı 700 sayfalık ısmarlama ön sözdür.
forain, yeni bir ev yaptırtmış, o dönemde evlerde telefon kullanılmıyormuş henüz, eve bir de telefon koydurtmuş. degas'ı etkilemek için evine yemeğe çağırmış, bir adamından da yardım istemiş, adam yanlarına gelmiş bir ara, "beyefendi sizi telefona çağırıyorlar" demiş. kalkıp içeri gitmiş forain, bir süre sonra muzaffer bir edayla dostunun yanına dönünce "demek telefon bu" demiş degas, "sizi çağırıyorlar, kalkıp gidiyorsunuz."sartre'ın ilk kitabı olan bulantı'yla ilgili serüveni ünlüdür: kitabını, gallimard belli başlı değişiklikler yapması ve adının melancholia olmasından vazgeçmesi kaydıyla basmayı kabul ettiğinde, sartre'ın bir süre köşesinde muhasebe yaptıktan sonra isteklere nasıl boyun eğdiğini beauvoir aktarır. bana kalırsa, genç düşünür-yazar, içindeki utku ve ün kabarmasına yenilmiştir.
gerçi kağıdın nicedir sentetik bir ürün olduğunu biliyoruz; gene de, oturmuş bir bilgi sayılamaz bu: kullandığımız kağıtların, kitaplarımızın basımında kullanılan kağıdın hâlâ ağaçlardan geldiği sanısı ağır basıyor çoğumuzda.
bilge karasu: yüksek öğrenime başlayan gençler, genellikle soldan sağa okumayı başarmanın henüz uzağındalar. insanoğlu eğitilmeden, kendini eğitmeden okuyamıyor; okuyamayınca da eğitilemiyor, kendini eğitemiyor.
orhan pamuk: türkiye'de edebiyat dergilerinin en temel problemi popüler olamamalarıdır.
bugüne kadar gördüğüm ön sözlerin arasında, jacques derrida'nın la dissemination için kaleme aldığı yaklaşık 80 sayfalık "pre-faces" özel bir yer tutuyor. ön sözün fransızca karşılığıyla "ön-yüzler" olarak oynamakla birlikte, derrida'nın ön sözü, ön sözler üzerindedir. türün skandal yaratmış bir örneği ise, sartre'ın jean genet'in "bütün eserleri"ne yazdığı 700 sayfalık ısmarlama ön sözdür.




