11.06.2013

bağımlılık

mahlon b. hoagland

ozon, yeryüzünde bitki yaşamının sonucu olarak yavaş yavaş birikmiş bir oksijen tabakasıdır. bu tabaka ultraviyole ışınlarını geçirmez.

bitkiler, güneş enerjisi kullanarak karbondioksit ve su moleküllerini tüketip onları şeker moleküllerine dönüştürürler. oksijen bir atık olarak çıkartılır. şeker bitki içinde, bitki maddesi yapmak için, yanabilir enerji kaynağı olarak kullanılır. yani bitkiler büyümek için kendi şekerlerini yerler.

evrimin bir aşamasında, bitkilerden iki yoldan "yararlanan" canlı hayvan biçimleri gelişmeye başladı. bu hayvanlar, bitkileri içerdikleri besin (şeker) için yediler ve bitkilerin ürettikleri oksijenle nefes aldılar.

hayvanların bitkileri yiyerek elde ettikleri şeker, oksijenin varlığıyla yanar, atık olarak karbondioksit ve su çıkar. yanma işlemi hücreler için, hayvan maddesi yapımında kullanılacak yararlı kimyasal enerjiyi üretir. yani hayvanlar büyüyebilmek için bitkileri (şekeri) yerler.

bitkilerle hayvanların birbirine bağımlılığını sınayacak ufak bir deney yapabilirsiniz. bir sümüklü böceği, küçük bir su bitkisini ve biraz suyu bir test tüpüne kapatın ve güneşe bırakın. sümüklü böcek de, bitki de haftalarca sağlıklı kalacaklardır. sümüklü böcek bitkiyi yiyip karbondioksiti atık olarak çıkaracaktır. bitki karbondioksiti tüketip büyüyecek, oksijen üretecektir. sümüklü böcek de oksijeni, yediği bitkinin şekerini yakmak için kullanacaktır. tüpü karanlık bir yere koyarsanız sümüklü böcek de bitki de ölür.

10.06.2013

gece güzelliği

onur caymaz

en büyük fırtınalar, en dingin görünen yerlerde çıkanlardır.

ortalama türk erkeğinin anladığını sandığı üç şey vardır: kadınlar, otomobil, futbol.

bazen karanlıkta görmek, ışıkta seyre durmaktan iyidir.

kolonya, kendisi tamamen yanıp buharlaşana kadar altındaki şeyin yanmasına izin vermez. yanarak korur, koruduğu şeyi.

yaz, asker mektubudur, masal gibi çıkagelir.

yıllardır kahvenin yanında, hafif soğuk olması kaydıyla hep su getirilir. çoğunluk bilmez; aslında o su, kahveden önce ağız çalkalamak içindir, kahveden sonra içmek için değil. sevdiği şeyin tadı, mümkün olduğunca çok kalmalıdır insanın ağzında.

balkon, çocukluğun intiharıdır.

padişah hazretleri, içmeden önce fincanın üzerindeki koyu kahverengi köpüğe parmağını değdirir, o kahveli parmağını da su dolu bardağa sokarmış. su mavi renk alıyorsa fena; kahve zehirli demekmiş zira.

zarif olmak insanın tabiatında var, sonradan öğrenilmez, öyleyseniz öylesinizdir.

en iyi silah, düşmanın elinde en korkulan silahtır.

deli arkadaşlarımızı ötekilerden çok anarız nedense. yıllar sonra "akıllandıklarını" gördükçe, onlara üzülürüz de nedense o kişileri akıllanmış bulan kendimize yanmak gelmez içimizden.

en güzel üç yolculuktur; askerden, hapishaneden, hastaneden dönüş.

düşünmek için bilmek, sezmek için bilmemek gerekir.

kelime, arapça "k-l-m" kökünden gelmekte; yaralamak demektir, iz bırakan, kanayan, acıtan, dağlayan. kelime çul, elbise. terziler dikip duruyor unutulmuş masal şehirlerinde. yaralarımızı gizleyen kelimeler, hayatın gece güzelliği. hem acıtıyor hem de acıyı gizliyor kelime.

insan en çok, bazen her şeyi çözebilen o şaşmaz gülünçlüğe ihtiyaç duyuyor.

insanlar mutluluklarına neden şahit arar?

9.06.2013

jyllands-posten

richard dawkins

toplumun abartılı din saygısının, sıradan insani saygının ötesine geçişini etkili bir şekilde aydınlatan özel bir dava:

bu dava şubat 2006'da parlayıverdi; komedi ve trajedinin sınırlarında çılgınca yön değiştiren komik bir olaydı.

2005 yılının eylül ayında bir danimarka gazetesi, jyllands-posten, hz. muhammed'i tasvir eden 12 adet karikatür yayımladı. sonraki üç ay zarfında, danimarka'ya sığınmalarına izin verilmiş iki imam önderliğinde, danimarka'da yaşayan müslümanlardan oluşan küçük bir grup, islam dünyasını baştan başa saracak bir öfkeyi özenle ve sistemlice besledi.

2005 sonunda, sürgünde yaşam süren bu kötü niyetliler yanlarına bir dosya alarak danimarka'dan mısır'a seyahat ettiler. ardından dosya burada kopyalandı ve başta endonezya olmak üzere tüm islam ülkelerine dağıtıldı. dosyanın içeriğinde danimarka'daki müslümanların maruz kaldığı sözümona eziyet hakkında temelsiz iddialar vardı ve jyllands-posten'in devlet yönetimindeki bir gazete olduğu iftirası da bu dosyada yer almıştı. dosyada ayrıca kritik nitelikli 12 karikatür ve imamların kaynağını açıklamadan ekledikleri, ancak danimarka'yla kesinlikle hiç ilgisi olmayan 3 ilave resim bulunuyordu. orijinal 12 karikatürün aksine, bu üç ekleme resim gerçekten hakaret boyutundaydı. ya da olacaklardı; tabii eğer ateşli propagandacının ileri sürdüğü üzere gerçekten muhammed'i betimliyor olsalardı. bu üç resimde bilhassa zarar verici olanı bir karikatür değildi ve bu resim, lastikli sahte bir domuz burnu takan sakallı bir adamın faks cihazından geçmiş fotoğrafıydı. daha sonra bunun bir associated press fotoğrafı olduğu ortaya çıktı; fotoğraf fransa'daki bir köy panayırının her yıl düzenlediği domuz çığlığı yarışmasına katılan bir fransız vatandaşının fotoğrafıydı. fotoğrafın ne muhammed peygamber, ne islam ne de danimarka'yla bir bağlantısı vardı. ancak müslüman eylemcilerin kahire'ye yaptıkları zararlı ve coşkulu yürüyüşleri bu üç bağlantıyı protesto ediyordu. ve tahmin edilebilir sonuçlar hayat buldu.

özenle işlenen 'incinme' ve 'hakaret', 12 orijinal karikatürün yayımlanmasından 5 ay sonra patlamaya hazır bir noktaya geldi. pakistan ve endonezya'daki göstericiler danimarka bayraklarını yaktı ve danimarka hükümetinin özür dilemesi adına isterik taleplerde bulunuldu. ne için özür dilenecekti? karikatürleri onlar çizmedi ya da yayımlamadı.

danimarkalılar tam anlamıyla özgür bir basının bulunduğu bir ülkede yaşarlar ki bu, çoğu islami ülkedeki halkın anlamakta zorluk çekeceği bir şeydir.

norveç, almanya, fransa ve hatta amerika'daki gazeteler, jyllands-posten'la iyi niyetli dayanışma içinde olduklarını gösterircesine karikatürleri tekrar bastılar ve ateşe körükle gitmiş oldular. elçilik ve konsolosluklar kınandı, danimarka ürünleri boykot edildi, danimarka halkı ve genellikle batı amerikalılar fiziksel tehdide maruz kaldı; pakistan'daki hristiyan kiliseleri, danimarka ve avrupa'yla hiçbir bağlantıları olmamasına rağmen yakıldı. libyalı isyancılar saldırdığında 9 kişi öldü ve bingazi'deki italyan konsolosluğu yandı. germain greer bu konuyla ilgili yazısında şöyle diyor:

"bu insanlar kıyamet çıkarmaya sahiden bayılırlar ve en iyi yapabildikleri şey de budur." 

danimarkalı karikatüristin kellesine pakistanlı bir imam tarafından 1 milyon dolar ödül kondu. belli ki 12 farklı danimarkalı karikatürist olduğundan habersizdi ve en kötü üç resmin danimarka'da hiçbir zaman ortaya çıkmadığından da neredeyse kesin olarak habersizdi. nijerya'da danimarkalı karikatürleri kınayan müslüman protestocular birkaç hristiyan kilisesini ateşe verdiler ve sokaklardaki hristiyanlara saldırıp onları öldürmek için pala kullandılar. bir hristiyan zorla bir araba lastiğinin içine tıkıldı, benzinle ıslatılıp tutuşturuldu. taşıdıkları pankartların üzerinde şiddet içerikli ifadeler bulunan göstericiler fotoğraf karelerine yansıdı: "islam'a hakaret edenleri katledin!", "islam'la alay edenleri doğrayın!", "avrupa, bunun bedelini ödeyeceksin: yıkım başlamak üzere!" ve görünüşe göre ironisiz olarak, "islam vahşi bir dindir diyenlerin kafasını kesin!"

birçok kişi müslümanlar tarafından iddia edilen isterik 'üzüntüyle', arap medyasının klişe yahudi karşıtı karikatürlerini yayımlamakta gösterdiği gönüllülük arasındaki zıtlığı fark etti. pakistan'daki danimarka karikatürleri karşıtı gösteri sırasında, siyah çarşaflara bürünmüş bir kadın, "tanrı hitler'i korusun!" yazılı bir pankartı taşırken fotoğraflandı.

tüm bu çılgın gümbürtüye cevaben, saygın liberal gazeteler şiddeti kınadılar ve ifade özgürlüğü hakkında göstermelik beyanlarda bulundular. ancak aynı zamanda, müslümanların 'katlandıkları' derin 'üzüntü' ve 'kalp kırıklığı' için 'saygı ve duygudaşlık' hislerini bildirdiler. hatırlayın, üzüntü ve kalp kırıklığı herhangi bir müslümanın şiddete ya da bir tür gerçek acıya maruz kalması sonucu ortaya çıkmamıştı: tüm bunlara sebep olan, danimarka sınırları haricinde yaşayan hiç kimsenin asla adını dahi duymadığı bir gazetede yayımlanan birkaç acemi karikatürdü; ancak bu kasten planlanmış bir zarara teşvik kampanyasıydı.

bu uğurda kimseyi üzmek ya da kimsenin kalbini kırmak niyetinde değilim; ama laik topluluklarımızın dine aşırı ayrıcalık tanıması beni hem şaşırttı hem de ilgimi çekti. tüm politikacılar yüzlerinin saygısız karikatürlerine alışmalı ve hiç kimse onları savunmak için ayaklanmamalıdır. ancak din söz konusu olduğunda bizden böylesi eşsiz, ayrıcalıklı bir saygı görmesini sağlayan özellik nedir? h.l. mencken'in dediği gibi:

"diğer dostlarımızın inancına saygı göstermek zorundayız; ancak bu saygı yalnızca karısının güzel, çocuklarının da akıllı olduğu teorisine gösterdiğimiz anlayışta ve boyutta olmalıdır."

8.06.2013

kara kitap

orhan pamuk

adli: epigraf kullanmayın; çünkü yazının içindeki esrarı öldürür.

yalnız güneşi üzerine doğurmamak ve yataktan kör karanlıkta kalkmak değil, kadınların erkeklerden önce yataktan çıkmaları da bir köylü alışkanlığıdır.

ibni zerhani: hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. yazı hariç.

hafızanın bahçesi çoraklaşmaya başlayınca, insan elde kalan son ağaçların ve güllerin üzerine şefkatle titrer. kuruyup gitmesinler diye.

hatıra yerine, onun yalnızca bir iziyle karşılaşmak, sizi bırakıp gitmiş ve hiç dönmeyecek sevgilinin koltuğun üzerinde bıraktığı izine gözyaşlarıyla bakmaya benziyor.

otobüsün köşeden her gözüküşünde üç beş kişi, yağmacı moğol askeri heyecanıyla, "bilet, bilet, aman çabuk bilet" diye bağırarak dükkana daldığı, etrafı dağıttığı için otobüs bileti satmaktan vazgeçmişti.

niye binlerce, on binlerce kişi aynı anda radyolarının, kaloriferlerinin üstüne, arabalarının arka camının önüne, odalarına, iş masalarına, tezgahlarına o tahta yelkenlileri yerleştirmeye başlamıştı? anne çocuk, kadın erkek, ihtiyar genç herkesin hep aynı resmi, gözünden kocaman bir damla yaş akan mahzun ve avrupalı suratlı çocuk resmini anlaşılmaz bir istekle alıp duvarlara, kapılara asmasını nasıl anlamak gerekiyordu?

kaçırdığı hayat parçacığı neredeydi?

müşteri, sokakta her gün on binlercesini gördüğü o bıyıklı, çarpık bacaklı, kara kuru vatandaşlardan birinin sırtındaki paltoyu değil, uzak ve bilinmeyen bir diyardan gelen yeni ve 'güzel' bir insanın giydiği ceketi sırtına geçirmek ister ki, bu ceketle birlikte kendi de değiştiğine, başka biri olabildiğine inanabilsin. daha veciz konuşmayı seven bir dükkan sahibi, müşterilerinin bir elbiseyi değil, aslında bir hayali satın aldıklarını açıklamış. o elbiseyi giyen "ötekiler" gibi olabilme hayaliymiş asıl satın almak istedikleri.

babam insanımızın bir gün başkalarını taklit etmeyecek kadar mutlu olabileceğinden umudu kesmedi hiç.

yaşadığımız hayatın bir başkasının düşü olduğunu kanıtlamanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordum artık.

okuyucu dediğin panayıra gitmek isteyen bir çocuktur.

okuyucu geçim sıkıntısı içinde, zeka yaşı 12 olan, evli, dört çocuklu iyi bir aile babasıdır.

saklan ki bir sırrın olduğuna hükmetsinler.

bu millet paşalarını, çocukluğunu, annelerini çok sever.

sırrın aşktır unutma. aşktır anahtar kelime.

insanların çoğu, nesnelerin esas özelliklerini, sırf bu özellikler burunlarının dibinde olduğu için fark etmiyorlar da, kenarda köşede kalan, böyle olduğu için dikkatlerini çeken ikincil özellikleri görüp tanıyorlar.

şimdi, hiçbir köşede bulunmaması, bıraktığı adresleri ve telefon numaralarının yanlış ya da uydurma çıkması, sevgilerine karşılık veremediği yakın akrabalarına, uzak akrabalarına -bütün insanlara- duyduğu tuhaf ve anlaşılmaz bir nefret yüzündendi.

her hayat benzersizdir. her hikaye başka bir eşi olmadığı için hikayedir. her yazar, tek başına fakir bir yazardır.

çok şey bildiğimizi sanıyor; ama hiçbir şey bilmiyorduk.

bir başkası olduktan sonra, bir daha bir başkası, bir daha bir daha başkası ola ola, ilk kimliğimizin mutluluğuna geri dönebileceğimizi sanmak boş bir iyimserlikti.

bana kalırsa, akıllı bir koca, karısına selam söyleyen bütün erkeklerin selamını unutmalıdır.

hafızamızın, biz yaşlandıkça fazla yük taşımak istemeyen huysuz bir yük hayvanı gibi attığı ağırlıklar en sevmediği yükler midir, en ağırları mı, yoksa en kolay düşenler mi?

ne tuhaf okurlarsınız siz, ne tuhaf ülke burası.

umutsuzlara sefaletn sorumlusu olan bir suçlu göstermeli ki, onun başının ezilmesiyle cennetin yeryüzüne ineceğine inanabilsinler.

umudu ve özgürlüğü, ekmeği beklediğimiz yerden bekleriz.

kendiniz olmakta güçlü çekiyor musunuz?

insanın kendisi olmasına bir türlü izin vermezler, insanı bırakmazlar kendisi olsun diye, hiçbir zaman bırakmazlar.

senin yüzünden kendim olamadım hiç! senin yüzünden beni sen yapan bütün o hikayelere inandım.

hayatımın ilk yarısını bir başkası olmak istediğim için kendim olamadan, ikinci yarısını da kendim olamadığım yıllar için pişman olduğum için bir başkası olarak geçirecektim.

bütün cinayetler, bütün kitaplar gibi birer taklittir. bu yüzden kendi adımla kitap yayımlamam. ama gene de en kötü cinayetlerde bile, en kötü kitaplarda bulunmayan özgün bir yan vardır. bütünüyle taklit olan, demek ki, cinayetler değil kitaplardır. en bayıldığımız şey olan taklidin taklidiyle ilgili oldukları için kitapları anlatan cinayetlerle, cinayetleri anlatan kitaplar hepimizdeki ortak bir noktaya seslenir. çünkü insan, lobutu, kurbanının kafasına ancak kendisini bir başkasının yerine koyabilirse indirebilir. (kimse kendini katil olarak görmeye dayanamaz çünkü.) yaratıcılık, çoğunlukla öfkenin, her şeyi unutturan o öfkenin içindedir; ama öfke bizi ancak daha önce başkalarından öğrendiğimiz yöntemler aracılığıyla harekete geçirebilir: bıçaklar, tabancalar, zehirler, edebiyat teknikleri, roman biçimleri, şiir vezinleri vs. "kendimde değildim hakim bey!" diyen 'halk katili', bilinen şu gerçeği ifade eder: cinayet bütün ayrıntıları ve törenleriyle, başkalarından, yani efsanelerden, hikayelerden, anılardan, gazetelerden, kısaca edebiyattan öğrenilen bir iştir. en saf cinayet bile, mesela kıskançlık yüzünden yanlışlıkla işlenmiş bir cinayet bile, farkına varılmadan yapılmış bir taklittir, edebiyatı taklit.

gerard de nerval: rüyalarımız bir ikinci hayattır.

ne kadar zaman arayacağım seni ev ev, kapı kapı
ne kadar zaman köşeden köşeye, sokak sokak (mevlana)

mevlana'nın en büyük eseri denen mesnevi baştan sona bir çalıntıdır.

herkes bu kadar mutluysa, benim ailem gibiyse bütün aileler, neden piyango biletleri o kadar satılıyor?

rötuşlanmış fotoğraflar ruhları öldürüyor.

bir fotoğraftan, bir insanın yüz ifadesinin saklandığı bir belgeden daha anlamlı, daha doyurucu, daha meraklı ne olabilir ki?

allah'ın asıl niteliğinin bir 'gizli hazine', bir 'kenz-i mahfi', bir esrar olduğuna ilişkin sayfalarca yazı okudu. bütün sorun bu esrara ulaşabilmenin yolunu bulmaktı. bütün sorun bu esrarın her yerde, her şeyde, her nesnede, her insanda görüldüğünü kavramaktı. dünya bir ipuçları deniziydi. her damlasında arkasındaki esrara varacak bir tuz tadı vardı. galip yorgun ve kızarmış gözlerle okudukça bu denizin sırlarına gireceğini biliyordu.

o eski ve uzak ve mutlu zamanlarda anlamla hareket birdi. o cennet çağlarda evlerimize doldurduğumuz eşyalarla o eşyalara ilişkin hayallerimiz hep birdi. o mutluluk yıllarında elimize aldığımız aletlerin ve eşyaların, hançerlerin ve kalemlerin yalnızca gövdelerimizin değil, ruhlarımızın da bir uzantısı olduğunu herkes bilirdi. o zamanlar şairler ağaç deyince herkes tastamam bir ağacı hayalinde canlandırabilir, şiirin içindeki kelimenin ve ağacın, hayatın ve bahçenin içindeki şeyi ve ağacı işaret edebilmesi için uzun uzun hüner gösterip yaprakları ve dalları saymaya gerek olmadığını herkes bilirdi. kelimelerle anlattıkları şeylerin birbirine çok yakın olduğunu o zamanlar herkes o kadar bilirdi ki, dağlar arasındaki o hayalet köye sis indiği sabahlarda, kelimelerle anlattıkları şeyler birbirine karışırdı. o sisli sabahlarda uykularından uyananlar rüyalarla gerçekliği, şiirlerle hayatı ve adlarla insanları da birbirlerinden ayıramazlardı. o zamanlar hikayelerle hayatlar o kadar gerçekti ki, kimsenin aklına, hangisi hayatın aslı, hangisi hikayenin aslı diye sormak gelmezdi. rüyalar yaşanır, hayatlar yorumlanırdı. o zamanlar, her şey gibi insanların yüzleri de o kadar anlamlıydı ki, okuma yazma bilmeyenler ve alfayı meyve, a'yı şapka ve elif'i mertek sananlar bile, yüzlerimizin üzerlerindeki apaçık anlamın harflerini kendiliğinden okumaya başlarlardı.

doğu'nun ve batı'nın birbirlerine üstün geldikleri dönemler rastlantısal değil, mantıksaldı. bu alemlerden hangisi "o tarihsel dönemde" dünyayı içinde sırlar kaynaşan, çift anlamlı, esrarlı bir yer olarak görmeyi başarırsa, o alem ötekini yenip eziyordu. dünyayı basit, tek anlamlı, esrarı olmayan bir yer olarak görenler ise yenilgiye, bunun kaçınılmaz sonucu olan köleliğe mahkumdular.

bizim ülkede zengin olmanın en kolay şey olduğunu herkes bilir! buna karşın bu kadar çok yoksulumuzun olmasının nedeni ise, insanlarımıza bütün hayatları boyunca zengin olmanın değil, yoksul olmanın öğretilmesiymiş.

hiçbir zaman inandıramadım seni kahramansız bir dünyaya neden inandığıma. hiçbir zaman inandıramadım seni o kahramanları uyduran zavallı yazarların neden kahraman olmadıklarına. hiçbir zaman inandıramadım seni o dergilerde resimleri çıkanların bizden başka bir soydan olduğuna. hiçbir zaman inandıramadım seni sıradan bir hayata razı olman gerektiğine. hiçbir zaman inandıramadım seni, o sıradan hayatta benim de bir yerim olması gerektiğine.

okumak aynanın içine bakmaktır; aynanın arkasındaki 'sırrı' bilenler öteki tarafa geçerler, harflerin sırrından haberdar olmayanlar ise bu dünya içinde kendi yüzlerinin yavanlığından başka bir şey bulamazlar.

başka cümleleri de, başka hikayeleri de merak etmediğini biliyorum artık. hiçbir şeyi merak etmeyecek kadar bu ülkeden umudu kestin. nefretle saklandığın o fare yuvasında arkadaşsızlıktan, yoldaşsızlıktan, yalnızlıktan vidaların gevşemek üzere.

harika olanı harika yapan şey, onun sıradanlığı ve sıradan olanı sıradan yapan şey, onun harikalığıdır.

seni çok iyi anlıyordum. ben de senin gibi sinemalara, futbol maçlarına, fuarlara, panayırlara giden o kalabalıklardan artık nefret ediyordum. hiçbir zaman adam olmayacaklarını, her zaman aynı budalalıkları edeceklerini, aynı masallara kanacaklarını, en masum gözüktükleri o içler acısı, göz yaşartıcı fukaralık ve zavallılık anlarında bile yalnızca kurban değil, aynı zamanda suçlu ya da en azından suç ortağı olduklarını düşünüyordum. kurtarıcı diye bekledikleri sahtekarlardan da, en son başbakanlarının en son budalalıklarından da, askeri darbelerinden de, demokrasilerinden de, işkencelerinden de, sinemalarından da bıkmıştın artık. bunun için seviyordum seni.

hiçbir zaman kendisi olamaz insan.

kimse kendisi olamaz bu ülkede! yenikler ve ezikler ülkesinde var olmak bir başkası olmaktır. bir başkasıyım; o halde varım! peki, yerinde olmak için can attığım o bir başkası da sakın bir başkası olmasın?

bütün hayatımın bir aldanış, soğuk bir şaka olmadığını kim kanıtlayacak bana?

bunlar eli sıkı, hesaplı kişilerdi; ne içerken dünyayı unutabilirlerdi, ne de sevişirken. her şeyi bir düzene sokma saplantıları onları başarısız bir dost ve başarısız bir aşık yapardı yalnızca.

kendisi olabilmenin bir yolunu bulamamış bütün kavimler köleliğe, bütün soylar soysuzluğa, bütün milletler yokluğa, hiçliğe, hiçliğe, hiçliğe mahkumdur.

insan delirmek istediği için değil, delirmek istemediği ve bunu sorun ettiği için delirirdi.

yalnızca kendim olmak istiyordum, yalnızca kendim olmak istiyordum, kendim olmak istiyordum yalnızca.

hepsinden beteri, bütün anılardan, eşyalardan ve kitaplardan daha çekilmez olanı insanlardır. insanların en büyük zevki, öteki insanları kendilerine benzetmektir.

ancak, anlatacak hiçbir şeyi kalmadığında insan kendisi olmaya iyice yaklaşmış demektir. ancak, insan anlattığı şeylerin tükendiğine, bütün hatıraların, kitapların, hikayelerin ve hafızanın sustuğuna ilişkin o derin sessizliği içinde duyduktan sonradır ki, kendi ruhunun derinliklerinden, kendi benliğinin sonsuz ve karanlık labirentlerinden kendisini kendisi yapacak kendi gerçek sesinin yükselişine tanık olabilir.

yalnızca kendileri olabildikleri için ıssız çöllerdeki taşları, insan ayağı değmemiş dağların arasındaki kayalıkları, hiç kimsenin görmediği vadilerdeki ağaçları kıskanıyorum.

ünlülere göre kurşunlar demokrasiye, düşünce özgürlüğüne, barışa ve bunun gibi her fırsatta hatırlanan birçok iyi şeye sıkılmıştı. katili yakalamak için önlemler alınmıştı.

7.06.2013

yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var

ataol behramoğlu



hey gidi insanoğlu hey
bir yanda şu masal güzelliğinde dünya
bir yanda kötülük, kahpelik, işkence

şiir
yaşam üstüne ve her şey üstüne
en özlü
ve en güzel şeyleri söylemektir

düşmanlarımı bağışlıyorum
daha çok seviyorum dostlarımı
her uyanışımda

"tek yükü kendi yorgun yüreğidir"

(gabriel garcia marquez)

hiçbir şey görkemli olamaz
kocaman bir göğün altında
yüce bir dağla engin bir denizin
birleşmesi kadar

insan, vücudu gibi tanımalı yurdunu
insan, çocuğu gibi tanımalı halkını

şu yoksul, ışıksız sokaklardan geçerken akşamüstleri
elimde yiyecek filesi, evime doğru
siliniyor sanki zihnimin yorgunluğu
ısıtıyor halkımın ozanı olmak duygusu içimi
yıpranmış ellerinde bir sokak çiçekçisinin
bir kırmızı gül gibi

bir sürgün
kendi bilincim ve kararımla
seçtiğim yoldur
yararlı olanın en zorunu
seçtiğimi bilerek
yola koyuldum

insana yaraşan özgürlüktür

bir adada daha iyi kavrıyor insan
yaşamak dediğimiz şeyin
bir şey olmadığını göçebelikten başka

bir dağ yoluna tırmanırken
kuşbakışı görmek için
oturduğun yeri
düşünürsün
insanın kendini de bazen
kuşbakışı görmesi gerektiğini

"hayatın anlamı hayatın kendisidir"

(wilhelm reich)

şu ağaç gibi olabilmek
ciğerleri göğe açıp
kökü yere salabilmek

güz güneşi benzeşiyor bahar güneşiyle
biri kışa girerken biri kıştan çıkarken
biri yeni bir aşk öncesinde bir kederden sonra
biri biten bir aşktan sonra kedere girerken

seviyorum seni ey yaşam
bütün hücrelerimle

6.06.2013

tarih ve tin

joel kovel

aşkta arzuladığımız aslında başkasının bizim için duyacağı arzudur. evrensel anlamda arzu duyulan şey kalıcı bir sevilme duygusudur.

kendisine ideallerinin güzel; ama gerçekleşemez olduğu söylenen eski ispanyol anarşistin verdiği yanıt "tabii ki bunları gerçekleştirmek olanaksız; ancak bugün olanaklı olan her şeyin değersiz olduğunu görmüyor musunuz?"

wittgenstein: ölüm korkusu yanlış, yani kötü yaşamın en belirgin işaretidir.

kar uğruna insanların çoğunu umutsuzluk ve yoksulluğa iterek gezegenin intiharına yol açan bir dünya düzeni, tinsel merkezi olmayan bir öldürme/üretme makinesidir. theodor adorno, bir keresinde, yahudi soykırımından sonra artık şiir yazılamayacağını söylemişti. aynı şey tinsellik için de söylenebilir. tinden uzaklaştırılan bir dünyanın evrensel koşulu bir tür hissizleşmeyse, bunun nedeni bir ölçüde her yerde hazır bekleyen korkuyu bertaraf etme gereksinimidir. kar, düzen ve verimlilik adına mutat olarak işlenen katliamlarla karşılaşan ruh kendi içine sığınır, daha doğrusu kaybolur.

william blake: eğer algının kapıları temizlenirse insana her şey olduğu gibi görünecektir: sonsuz olarak.

ilkel insanın asla yapmadığı bir şey vardır: o, benliği birleşmiş bir bütünlük olarak düşünme ya da durağan bir şey olarak görme hatasına düşmemiştir. onun için benlik, her zaman, düşünürün bile tek bir birim halinde birleştiremediği çok sayıda parçadan oluşan dinamik bir kendiliktir.

karl marx: benlik toplumsal ilişkilerin bir toplamıdır.

genelde, öteki ile olan ilişki sınırlar içinde tutulamaz ve çeşitli türden ötekilikler bir araya gelir ve birbirlerini belirlerler. bu, freud'un insanların doğuştan biseksüel olduğu görüşünün ve aktarım teorisinin dayanağıdır; çünkü bu sonraki ilişkilere öncekilerin nüfuz edişini açıklayarak bastırılmış tin-varlığın geri dönüşünü yeniden üretir. freud'un, her cinsel ilişkinin en az dört kişiyi içerdiği yolundaki aforizması onun en doğru görüşlerinden biridir.

pascal: yüreğin, aklın hiç bilmediği kendi nedenleri vardır.

freud dinsel ve mistik fenomenlerin olgunluk öncesi deneyilerin kalıntıları olduğunu, bunların dünyadan kaçış amacı güttüğünü ve böylelikle rasyonel bir temelleri olmadığını ileri sürmüştür. aynı eleştiri orgazm, aşık olma ve politik tutku gibi kendinden geçme duygularına da uygulanabilir.

sigmund freud: ego, terk edilmiş nesne kateksisinin tortusudur. nesnenin gölgesi egonun üzerine düşer.

kapitalizm, egonun ruhu yendiği bir benlik düzeyinde işlev gören bir tür toplumsal düzendir.

descartes: farklı ellerce yapılmış birçok parçadan oluşan eserlerde tek bir ustanın elinden çıkmış eserlerde görülen mükemmelliğe rastlanmaz.

elbette herkesin bir ruhu vardır. ruhsuz koşullar terimiyle denmek istenen şudur: ruhu ortaya çıkaran varlık biçimleri dünyevi başarı ile ödüllendirilmez. toplumun ana kurumları insanları verimli tekno-bürokratik işçiler, neşeli tüketiciler ve yaşam oyununun tutkulu galipleri olmak üzere yetiştirir. bu düzen içinde bir ruha sahip olmak tamamen gereksiz bir kategoridir ve kişiye ilerlemede yardımcı olamaz; hatta başarısızlığa neden olur.

walter benjamin: peri masalları, mitin insana yüklediği kabustan kurtulma yolunda insanların ilk çabalarını anlatır.

hiçbir şey, insanca yaşama hakkından daha değerli değildir.

bir kişi politik olarak tam bir faşist olup kuşlara ve çiçeklere derin bir sevgi duyabilir. hitler'in köpeklerine düşkünlüğünü anımsayın. dağlarda yaşayan heidegger vahşi hayata hayrandı ve doğaya ilgi duyardı; ancak bildiğim kadarıyla bu onun poltik görüşlerinde bir iyileşmeye neden olmadı. başka birisi kendini yoksul kişilere adarken çimenlerden nefret edebilir.

tarsuslu saul: tanrı bilgeleri şaşırtmak için dünyanın aptalca şeylerini seçmiştir ve tanrı güçlü olanları şaşırtmak için dünyanın zayıf şeylerini seçmiştir ve dünyanın aşağılık ve horgörülmüş şeyleri tanrı tarafından seçilmiştir ve olmayan şeyler, olan şeylere yokluğu getirmek için seçilmişlerdir.

ateşli bir anticinsellik, cinsel kategorisini gerekli kılar. yani eğer bir mezhep, üyelerinin dine bağlılığını ispatlamak için hadım etme töreni getiriyorsa, bunu cinselliğin bir tezahürü olarak almak zorundayız. kuşkusuz sağlıklı bir cinsellik olmasa da yine de cinseldir. çünkü cinselliği kökünden ortadan kaldırmaya yönelik böyle bir davranışın ardında, her ne kadar nefret edilse de, ancak erotik bir patlama olabilir.

şeyleri söze dökmek için varlığın bütünlüğünü bozarız.

sigmund freud: insanlar sevilmek isteyen ancak saldırıya uğradıklarında kendilerini koruyan nazik canlılar değillerdir; tam tersine, insanlar içgüdüsel donanımları içinde saldırganlığın güçlü bir yer bulduğu canlılardır. bir kural olarak, bu zalim saldırganlık bir tahrik bekler ya da başka ılımlı yollarla da ulaşılabilecek bir amaca hizmet eder.

meister eckhart: her şeyi almak isteyen biri her şeyen feragat etmelidir.

maddi özgürlük olmadan tinsel özgürlük olmaz.

tanrı'nın ölümü mutlak varlığın yadsınması değil, yalnızca insan özelliklerini ve eğilimlerini göklere de uzatan bir tanrı kavrayışının yadsınmasıdır. diğer bir deyişle, nietzsche ayrı ve özel bir varlık olarak tapılan teistik tanrı'yı öldürmüştür. bunun güzel bir kurtuluş olduğunu söyleyeceğim! çünkü böyle bir tanrı tarihin başının belası olan yarılma ve tinsel gururun başlıca özelliği olmuştur. narsisizme acı bir darbe olsa da herhangi bir birey ya da ulusun ilerlemesine adanmış bir mutlak varlık olmadan çok daha iyi yaşayabiliriz.

sigmund freud: kitleler tembel ve akılsızdırlar.

liderin belki de en büyük dramlarından biri tutkulu bir ruhu soğuk bir zeka ile birleştirip kılı bile kıpırdamadan acı dolu kararlar almasıdır.

tinselliğin başlangıcı çoğu kişi için doğa alanı ile duyumsal bir karşılaşmadır: yıldızlı bir gece, denizin kükremesi, karanlık bir yerdeki ateşböceklerine bakmak. meditasyon tinselliği içe döndürür; o bilincin öyle bir değiştirilmesine dayanır ki, beden-organizma, ruh ile evren arasında sonsuz küçüklükte bir perde olur. ikinci doğa ile birinci doğa, aynı doğa ile dolaysız bir karşılaşma umuduyla birbirine yaklaşır. onu evrenle birleştirerek, insan varlığının ayrılmışlığını eritip yok eden saf varlığın kıvılcımı: mistik an.

bilgi ileri kapitalizmin yaşam-plazması olarak düşünüldüğü için, büyük bir fetişleştirmeye maruz kalmıştır. bu hiçbir yerde, bilgisayarın bir süper-akıl olarak putlaştırılmasından daha belirgin değildir. ancak bilgisayarın sınırlarını onun farklılaşmamış varlığı belirler. bir bilgisayar saniyede kaç milyar hesap yaparsa yapsın, hiçbir zaman bir ruha sahip olmayacaktır.

kurban olmak erdemli olmaya yetmez. en iyi olasılıkla mazlumu efendi olmanın günahlarından uzak tutar; en kötü olasılıkla kişiyi sırf öç almak için öç almanın sonsuz ve nihilistik döngüsüne sokar. bazen ezilenlerin özgürleşme hareketi -ıra gibi- kurbanlaştırma ve intikam mantığı içinde umutsuz bir tuzağa düşer.

4.06.2013

dışa yolculuk

virginia woolf

kadın olsun erkek olsun, eğer bir yaratık bir oyun kendisine herhangi bir yararı olduğunu düşünecek kadar kandırılmışsa, bırakın oy kullansın. çok geçmez, aklı başına gelir.

bir sanatı gerçekten önemseyen insanlar her zaman en az duygulananlardır.

bir katil bile can sıkıcı birine yeğlenir.

hep dinin böcek koleksiyonu yapmaya benzediğini düşünmüşümdür. biri kara böceklere tutkundur, öteki değildir. bu konuda münakaşa etmenin yararı yok.

en önemsiz vida bile görevinde başarısız olursa, bütünün doğru düzgün çalışması tehlikeye girer.

siyaset içgüdüsü diyebileceğim şey hiçbir kadında yoktur.

iki partinin ortak yanları insanların genellikle kabul ettiğinden daha çoktur.

çocukların mutlu olduğunu düşünmek yanılgıdır. öyle değillerdir, mutsuzlardır. hiçbir zaman çocukken çektiğim kadar acı çekmedim.

çocuklar adaletsizliği asla unutmazlar. yetişkin insanların umursadığı yığınla şeyi affederler; ama o günah, bağışlanamaz günahtır.

dünyadan pek çok mucize geçer
korkunç, harika
ama hiçbiri kış yağmurunun altında
denizin gri derinliklerinin üzerinde yol alan
insanlık kadar değil (sophokles)

önemli olan şeyler değil, onları söyleme biçimidir.

iyileşmenin üç aşaması vardır: süt aşaması, tereyağlı ekmek aşaması ve kızarmış et aşaması.

insanın bu dünyada bedeninin kölesi olduğunu fark etmesi utanç verici. ocağın üstünde çaydanlık yoksa asla çalışamam. fazla çay içmem ama istersem içebileceğimi bilmem gerekir.

nasıl da yapayalnız buz dağlarıyız biz. ne kadar az iletişim kurabiliyoruz!

iki insan hiçbir zaman şu kadarcık bile aynı değildir.

yumurta kırılınca, omlet yenmeli.

insana acayip şeyler oluyor. rahatın yerinde yaşayıp gidiyorsun, bir şeyin ardından başka bir şey geliyor; her şey hoş ve kolayca akıp gidiyor; hepsini bildiğini düşünüyorsun ve birdenbire nerede olduğunu hiç mi hiç bilmiyorsun; her şey eskisinden farklı görünüyor.

insanlar her zaman kendi yollarına giderler. hiçbir şey onları etkileyemez.

keşke şu insanlar bir şeyler hakkında düşünselerdi, dünya hepimiz için çok daha yaşanacak bir yer olurdu.

keşke insanlar düşündükleri şeyleri dosdoğru söyleselerdi, ne çok can sıkıntısından kurtulurlardı!

insanlar olduklarından gazla bir şey değillerdir.

dostluk istiyorum; benden daha önemli, daha soylu birini sevmek istiyorum; bana aşık oluyorsa bu benim suçum değil; bunu ben istemiyorum; bundan gerçekten nefret ediyorum.

farklı insanlar arasındaki ilişkilerin böyle doyuruculuktan uzak, böyle kırık dökük, böyle riskli; sözcüklerinse, başka bir insana karşı anlayışlı olma içgüdüsünün dikkatle incelenmesini ve büyük olasılıkla da yok edilmesini gerektirecek kadar tehlikeli olmasının nedeni neydi?

insan, herhangi birinin ne hissettiğini asla bilemiyor. hepimiz karanlıktayız. bulup ortaya çıkarmaya çalışıyoruz; ama bir insanın başka bir insanla ilgili fikirlerinden daha gülünç bir şey hayal edebiliyor musunuz? insan, bildiğini sanarak yoluna devam ediyor; ama gerçekte bilmiyor.

genç kadınlarla arkadaşlık etmenin en kötü yanı da bu -hemen aşık oluyorlar.

sıradan bir kadın yalnızca iki yaratığı umursar: çocuğunu ve köpeğini; erkeklerdeyse bu sayının iki olduğuna bile inanmıyorum.

aşık olmak neden bu kadar acı vericiydi; mutluluğun içinde neden bu kadar çok acı vardı?

yalın olmak, onu pençesine alan, hiç durmadan ona bir aynada kendi yüzünü ve sözlerini gösteren o korkunç benmerkezcilik olmaksızın, ne hissettiğini yalınlıkla söyleyebilmek, işte bu, neredeyse bütün öteki yeteneklere bedeldi; çünkü insanı mutlu ediyordu. 

20 kişi -hayır, hevesli olurlarsa 10 da yeterdi- bir şeyleri konuşmak yerine yapmaya başlarsa, var olan hemen her kötülüğü ortadan kaldırabilirdi.

pek uzak olmayan bir yerde zarif bir peri vardır.
nemli yularından tutup severn'in pürüzsüz akıntısını dalgalandırır (john milton)

yaşamayı istemek korkaklık değildir. korkaklığın tam karşıtıdır.

bu yalan tango

selim ileri

yıllara dönüp bakınca herkes pişmanlık duyar.

yazmak kopkoyu bir yalnızlıktır.

hayat gerçekliğini, hayattan esinlendiğini yazının gerçekliğine dönüştürürken çektiğin sıkıntıdan habersiz, nasıl da yapmacıklıdır! kelimeler yetersiz, isimler sırıtkan asıl hayattakiler sırıtmazken, sudan çıkmış çakıl taşlarıymışçasına söner gider hepsi. yazmak kapkara bir yalnızlıktır. orpheus dillere destan olmuş bir ozan.

dünyanın ihtirasları beyhudedir.

yaşlılık ikide birde unutmak olduğu için, acısı belki de daha az hissediliyor.

insan tektir, biriciktir; kimse kimseyi bilemez, anlayamaz.

aşk karanlıktır. aşk yıkıp geçer.

ben ali ertekin'im. sabahattin ali'nin katili diye yargılandım. bana emir verdiler. vatanseverlik hislerim rencide edildiği için öldürdüm.

3.06.2013

türk faşizmi

sevan nişanyan

ortaokulu ışık lisesi'nde burslu okudum. orada "çağdaş" kıyafetli türk faşizmiyle yakından tanışma fırsatı buldum. bayraktan, marştan, vatan millet edebiyatından, kan dökme antlarından, türk varlığına armağan edilen varlıklardan, bütün bunların ardında yatan kitlesel isteriden, yalnız ve zayıf olanı ezme şehvetinden, hepsinin simgesi ve şahikası olan yüce manitu figüründen nefret etmeyi öğrendim.

ortaokuldayken kusardım. bugün dahi belli bir dozdan fazlası, fiziksel olarak o eski mide bulantısını geri getirir.

sevdalı tutsak

jean genet

devrim yaşamın en neşeli dönemidir.

satır aralarını okumak sessiz bir ustalıktır, sözcük aralarını okumak ise zorlu bir ustalık.

kahramanların ünü fetihlerin çok büyük olmasına az şey borçludur, her şey onlara gösterilen saygının başarısına borçludur. agamemnon'un savaşından çok ilyada, ninova ordusundan çok kalde dikilitaşları, traianus sütunu, chanson de roland, armada'nın duvar resimleri, vendome sütunu, tüm savaş resimleri, ganimetler, sanatçıların gücü, ayaklanmalara ve yağmurlara aldırış etmeme sayesinde, savaşlardan sonra gerçekleşti. yalnızca, fatihler tarafından gelecek yüzyıllara bırakılan az çok doğru; ama her zaman kışkırtıcı tanıklıklar kalıyor geriye.

şeytanla yemek yemeyi kabul eden, yanına uzun bir kaşık alır.

bellek güvenilir değildir; kötü niyetli olmasa da olayları değiştirir, tarihleri unutur, kendi kronolojisini zorla kabul ettirir, yazan ya da anlatan şimdiki zamanı unutur ya da değişikliğe uğratır. sıradan bir şeyi yüceltir.

tanrı var olmasaydı sen burada olamazdın. o zaman dünya kendi kendini yaratır ve kendisi tanrı olurdu. dünya iyi olurdu. ama o tanrı değil. dünya kusursuz değil; öyleyse tanrı olamaz.

çalmak, bir eşyanın yerini değiştirmektir.

saray kütüphanesini sıkıca kapalı tutmalı: arşivlerini hafifçe aralamakla, istanbul'un üstüne türkiye'yi de saracak pis bir koku salmış olursunuz. yaratılmadan var olan kuran'ın harfleriyle yazılmış bu kitaplarda belirtilmiş olan, en büyük osmanlı ailelerinde görülen iğrençlik, kokuşmuşluk, jurnalcilik, fuhuştur. sadrazamlık kimi zaman bir çift taşak karşılığında satın alınan sınırsız bir güçtür. bundan dolayı, günümüzde hala sahte olmayan bir erkekliğin kanıtı, güzel erkeklik organı, gösterişli erkeklik organı gözüyle bakılan bas ya da bariton ses var; bundan dolayı, hala, radyoda devlet tarafından beslenen jurnalcilere "sevgili casuslar" diye seslenen kimi türk devlet memurlarının utanmazlığı var. hangi ailede, osmanlı olsun ya da olmasın, bir tek, hiç olmazsa bir tek haremağası, bir tek emir ya da kızıl sultan odalığı yok? ama her şey sürgülenmiş, veba kilit altında.

ihanetin hazzını tatmamış olan, hazzın ne olduğunu bilmez.

2.06.2013

yaşlılık

italo svevo

kafası çalışan bir erkek, düşünemeyenlere göre bambaşkadır.

insanın bir kötülüğü yapması, yaparmış gibi görünmesinden daha iyidir.

bir genç kız, bir delikanlıya kendisini sevdiğini söyleme izni vermişse onun olmuş demektir; artık özgür sayılmaz.

komik hallere düşmemin tek sebebi bu yalanlar. insan her şeyi bilip de yüzüne söyleyince komik düşecek ne kalır ki! herkes gönlü kimi isterse onu sevebilir.

insanlar öylesine kötüler ki, gülüp geçmek gerekir.

ölümün görüntüsü zihni tümüyle kaplamaya yeterlidir. onu kabullenmek ya da reddetmek için harcanan çaba muazzamdır; çünkü her bir hücremiz, onu bir kez yakınında hissettikten sonra dehşetle anar; artık hayatı korumaya çalışırken ortaya koyduğumuz eylemler dahi hayatımızı yavaşça sonlandırmaktan başka işe yaramaz. ölüm düşüncesi bedenimizin bir parçası, bir illeti gibidir. irade, ne kabullenir onu ne de reddedebilir.

sözcükler

yves bonnefoy


sözcükler gökyüzü gibi
bugün
birleşen, dağılan bir şey
sözcükler gökyüzü gibi
sonsuz
ama hepsi birdenbire küçük su birikintisinde

incelenen hayatlar

stephen grosz

sevilmek bir taleptir; sevildiğinizde, biri daha fazlanızı istiyor demektir. 

şiddet, küçük bir çocuk için ezici, kontrol edilemez, dehşet verici bir deneyimdir; duygusal etkileri ömür boyu sürebilir. içselleştirilen travma, empati yokluğunda bizi ele geçirir.

değişime direniriz. bütünüyle iyiliğimiz için bile olsa kendimizi küçük bir değişime teslim etmek, genellikle tehlikeli bir durumu görmezden gelmekten çok daha korkutucudur.

seçeneksizlik mahkumiyettir; insanı bir tenkit ve öztenkit ağına hapseder. belli bir düşünme biçimi -var olma biçimi- bazen öyle derinlere işlemiştir ki insan bunu sorgulayamaz, hatta bilemez. sadece yaşar bunu. seçeneklerin olduğunu bilmek olağanüstü bir özgürlüktür. 

falcının ölen yakınımızı yaşayanlar dünyasına geri getirebileceğine inanmak isteriz. kederi sonuçlandırma arzusu da aynı şekilde yanıltıcıdır; üzüntümüz canlıdır ama onu öldürebileceğimizi sanıp boş yere umutlanırız.

işin aslı şu: şu ya da bu şekilde hepimiz acı veren duygularımızı susturmaya çalışırız. oysa hiçbir şey hissetmemeyi başardığımız zaman, canımızı yakanın ne olduğunu ve niçin acı çektiğimizi anlamanın tek yolunu yitirmiş oluruz.

1.06.2013

kendine ait bir oda

virginia woolf

alexander pope: çoğu kadın kişilikten tümüyle yoksundur.

dünyanın güzelliği, solmadan az önce, iki ayrı çehreye sahiptir; biri neşedir, öteki ise insanın yüreğini delen acı.

oscar browning: bunca sınav kağıdına baktıktan sonra, verdiğim notlardan bağımsız olarak edindiğim izlenim, en iyi kadının en kötü erkekten, ussal açıdan daha aşağı düzeyde olduğudur.

kendine güven olmadan beşikteki bebekler gibiyiz.

akşam insanın yanında önemli bir görüş ve güvenilir bir gerçekle eve dönmemesi umut kırıcıdır.

yazın, başkalarının düşüncelerine mantığın ötesinde aldırmış kimselerin enkazlarıyla kaplıdır.

para, karşılığı ödenmediği sürece saçma addedilen bir şeye değer kazandırır.

kimi zaman kadınlar kadınlardan hoşlanır.

doğrucu ol yeter. sonuç şaşırtıcı ölçüde ilginç olacaktır. güldürü türü zenginleşir. yeni gerçekler ortaya çıkarılır.

bir kitap ikna etme gücünden yoksunsa aklın yüzeyine ne denli güçlü çarparsa çarpsın, içlere sızamaz.

zihinsel özgürlük maddi şeylere dayanır. şiir, zihinsel özgürlüğe bağlıdır.

başkalarını etkileme düşleri kurmayın. her şeyi kendi içinde olduğu gibi düşünün.

kadınlar kadınlara sert davranırlar. kadınlar kadınlardan hoşlanmazlar.

para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!

31.05.2013

uzun lafın kısası

anton çehov: kadınlar başarısızlığı bağışlamazlar.

alain: yeryüzünde can sıkıntısı çeken bir adamdan daha korkunç bir varlık yoktur.

clive bell: anlayışlı insanların hâlâ acısını çektikleri ya da başkalarına acısını çektirdikleri günah duygusu, gerçekte, barbarlığın bir parçasından başka bir şey değildir.

miguel de unamuno: iyi kalpli, duygusal ve iyi bir insan eğer delirmezse, tam bir budala demektir. deli olmayan ya aptaldır ya da namussuzdur.

la rochefoucauld: etkilerinin çoğuna bakarak yargıda bulunursak aşk dostluktan çok nefrete benzer.

sandor marai: yaşamın bazı anları, inancımıza ve iyi niyetimize güç veren ve çoğu zaman beklenmedik, kendiliğinden gelen bir hediyedir.

johannes mario simmel: rahat bir vicdan yumuşak bir yastığa benzer.

thomas bernhard: insanları hesaba katmak hatadır. herhangi bir insanı hesaba katmak büyük bir hatadır.

buket uzuner: çoğu kez insanlar aslında birlikte yaramazlık yapacak, beraber ortak bir dil geliştirecek, yan yana eğlenecek, dinlenecek ve haz alarak sevişecekleri "o biri"ne hiç rastlayamadan ölüp gidiyorlar.

latife tekin: dünyada, parayı görünce kendini tanıyamayan çok insan vardır.

henry miller: insanı en çok rahatsız eden, yaşama egemen olanın ne para, ne dil, ne görenek olduğunu kesinlikle şaşmaz biçimde bilmektir. yaşama egemen olan, hep boğazlamaya çalıştığın ama gerçekte senin boğazını sıkan bir şeydir.

paul eluard: yanlışlarla, güzel kokularla yaşayın.