16.12.2012

medeniyetler çatışması

samuel p. huntington

çatışan medeniyetlerin dünyası, kaçınılmaz olarak bir çifte standartlar dünyasıdır. insanlar, kendi akraba ülkelerine bir standart, diğerlerine başka bir standart uygularlar.

etnisiteden daha fazla olarak din, insanlar arasında keskin ve dışlayıcı şekilde bir ayrım yapıyor.

meloslular sparta'nın bir kolonisi idi. atinalılar tarafından kuşatıldıklarında direndiler ve spartalıların, sırf ilerde utanç duymamak için olsa bile, akrabalarına yardım elini uzatmak zorunda olduklarından emindiler. meloslular "medeniyet" müttefiklerine güvenlerinde hiç tereddüt etmediler: "ortak kanımız, sadakatimizi garanti eder." melosluların başına gelenleri biliyoruz. müttefikleri gelmedi, adaları yağmalandı, dünyaları harap oldu.

batı'da en önemli olan değerler, dünya çapında en az önemli olan değerlerdir.

savaşlar en sık olarak yüksek düzeyde etkileşimde bulunan toplumlar arasında meydana gelir ve etkileşim sıklıkla mevcut kimlikleri kuvvetlendirir ve direniş, tepki ve çatışma üretir.

pop müzik kültürünün ve tüketim eşyalarının yeryüzünü kaplamasının batı uygarlığının zaferini gösterdiği iddiası, diğer kültürlerin gücünü küçümsediği gibi, batı kültürünü de, yağlı yiyecekler, şişko bedenler ve foşlayan içeceklere indirgeyerek bayağılaştırmaktadır. batı kültürünün temelinde magna-mac değil, magna-carta yatmaktadır.

katı gerçekleri dile getiren herhangi bir politikacı derhal oy kaybeder.

yahudi soykırımını anarken bile, kendimizi tatmine yönelik ikiyüzlü bir davranış içine giriyoruz. kendimizi 1940'larda harekete geçmemiş olanlardan ahlaken üstün görüyoruz ama bunu yaparken şu andaki ataletimizi kendimizi haklı çıkartarak göz ardı ediyoruz. eğer bu kendini kandıran bir ikiyüzlülük değilse, nedir?

15.12.2012

kafes

tom robbins

bir hayvan, duygusal donanımı ne kadar incelikten yoksun ve ilkel olsa da özgürlüğe karşı kayıtsız değildir. esir ve rahat bir hayat sürmektense tehlikeli ve özgür bir hayat yaşamanın daha iyi olduğu, en kaba içgüdüye ait arşivlerin bir yerlerinde kayıtlıdır. kafeste, hatta daha kaliteli hayvanat bahçelerinin sunduğu "doğal parklar"da bile bir yaratık, organları ile toprak arasındaki doğal ritimlerden yoksun kalır. yiyeceklerini normal mevsimlerinin dışında yemek zorundadır; rahat yaşam tarzı kurnazlığını köreltmekte, çiftleşme konusunda kafası karışmakta ve genellikle de üreyememektedir; içgüdülerini yerine getirememekten dolayı korkunç bir kıstırılmışlık duygusu kaplar hayvanı. seçebilseydi, elbette aç kalmayı ve avcılara yem olmayı göze alarak şansını "dışarıda" denemeyi tercih ederdi. acı çekmek hayvanlar için insanlar için olduğundan daha cazip -hatta gerekli- değilse de, iç huzuruyla yaşayan bir varlık için hayatta kalmak önemsiz bir konu olabilse de, yine de hayatta kalma mücadelesinin soylu bir yanı var. anlamlı ya da anlamsız, hayat oyununun oynanması gerekiyor -ve hayvan da kendi hayvani yöntemiyle bunu "biliyor" sanki, içindeki hayvani sesin doğru ve gerçek olduğunu söylediği şeye bir saldırıdır kafes.

bir insan bir hayvanı kafese tıktığında, o hayvanın sahipliğini üstlenmiş olur. ama hayvan bir bireydir, ona sahip olunamaz. bir insan bir bireye sahip olmaya çalıştığında, bu birey ister başka bir insan, hayvan, hatta ağaç olsun, doğal olmayan bu hareketinin ruhsal sonuçlarına katlanmak zorunda kalır. vahşi hayvanların sergilendiği bir mekanı ya da bir hayvanat bahçesini ziyaret edenleri -geri zekalıca davranmalarını, nasıl sırıttıklarını, gülmekten kırılmalarını, nasıl tacizde bulunduklarını, eğlendirilmeyi talep etmelerini, hayvanlara sataşmalarını seyrettin mi hiç? kafese kapatılmış hayvan, tıpkı aşırı alkol gibi, insanı en müptezel boyutlarına indirger. ve hapishane ya da hastane sakinlerini incelerken sadece bir parça daha edepli davranır insan. insan ya da başka bir şey olsun, özgürlüğü kısıtlanmış bir yaratık aşağılanmıştır. kafese koyulanların bekçileri de -hatta kafestekileri seyredenler de- aşağılanmıştır; bunlar bilinçaltında suçluluk, korku ve nefret karışımı bir duygu beslerler. kafes iki yönlü bir aşağılamadır. yaşayan bir varlıkla özgürlüğü arasında duran somut ya da soyut herhangi bir engel, muhatabı olan herkesin akıl sağlığını tehdit eden bulaşıcı bir sapkınlıktır.

black mirror

doğruluk, bu aralar üzücü derecede nadir bulunuyor.

bir şeyden şüphelendiğinde gerçeğin su yüzüne çıkması her zaman iyidir. çürük bir dişinin olup da dilinle uğraşıp çürüğü çıkartmak gibi bir şey.

ilişkiler tiyatroya gitmek gibidir. aslında ücreti öderken tüm geceyi mahvetmek üzeresindir. birisi "iyi vakit geçirdiniz mi?" diye sorduğunda ikiniz de, "evet, mükemmeldi." dersiniz. sorun ödediğiniz ücretten daha da beterdir. "evet, çok sevdik." şeklinde devam eder. "birlikte olmaktan zevk duyuyoruz ve diğerleri bizi bağlamıyor." "hayatınız boyunca tüm isteklerinizi paylaşabileceğiniz birisinin olması, mükemmel."

gerçekler bazen dandiktir.

hafızamızın çoğu aslında gereksiz şeylerle doludur.

doğru olmayan her şey yalan değildir.

herkesin bir zayıflığı vardır.

bizim politikacılara ihtiyacımız yok; hepimizin iphone'ları ve bilgisayarları var, değil mi? yani, verilmesi gereken herhangi bir kararda, kuralda, çevrimiçi yayınlarız işte. insanların kabul etme veya etmeme oylaması yapmasına izin veririz; çoğunluk kazanır. demokrasi budur. gerçek bir demokrasi budur.

dürüstlük acımasızdır.

bugünlerde bir dönüm noktası yakalamak çok zor ama olduğu zaman, şahane oluyor.

14.12.2012

dine karşı düşünce tarihi

albert bayet / jean jaures

montaigne: bir adamı sanıları yüzünden diri diri ateşte yakmak, o sanılara fazla değer vermek olur.

montesquieu: bir devlette yeni bir din kabul etmek olanağı varsa, onu almamak gerekir; ama bir kere alınmışsa, o zaman da dine karşı hoşgörüyle davranmalıdır.

voltaire: düşüncesini açıklayamadıktan sonra, insanlar arasında hiçbir özgürlükten söz edilemez.

leon xiii: önce inanç özgürlüğünü, din erdemlerine bu kadar aykırı olan ve herkesin istediği dine girme ya da hiçbirine girmeme konusunda başıboş bırakan şu özgürlüğü inceleyelim. insana bu özgürlüğü tanımak, ona en kutsal ödevleri saygısızca bozma, yerine getirmeme, sarsılmaz iyiyi bırakıp kötüye yönelme gücünü vermek olacaktır; bu artık bir özgürlük değil, özgünlüğün bozulması, günahın iğrençliğine düşmüş olan bir ruh köleliğidir.

renan: isa aşılmayacaktır; getirdiği din durmadan yenilenecektir; efsanesi tükenmez gözyaşları akıtacaktır; acılar yine kalplere dokunacaktır; bütün yüzyıllar, insanoğulları arasında isa'dan daha büyük birinin gelmediğini belirtecektir. 

newman: insan toplumunda insanlar vardır, ölüm gelince kendilerinden kurtulmuş olunur; bunların yanında başka insanlar var ki, bunların ölümü bir kayıptır. ve bütün bu insanlar kendi aralarında konuşurlar, hoşbeş ederler, birbirlerine yumruk da sıkarlar, sevgi ve güler yüz gösterirler, aralarında son derece büyük bir uçurum ve doldurulmaz boşluklar olduğunu bilmezler.

13.12.2012

kanser

mahlon b. hoagland

kanser, hücrelerin hastalanmasıdır.

gelin, cam kaplardaki normal hücrelerin ve kanserli hücrelerin davranışlarını inceleyelim. önce, bir kabın ortasına bir iki normal beden hücresi koyacak ve onları besleyici bir sıvıyla örteceğiz. birkaç günlük bir dönem süresince, sürekli camla ve birbirleriyle ilişkide olarak durmadan bölünürler. hücreler, kabın kenarlarına ulaştıkları zaman bölünmeyi durdururlar. bundan sonra hücreler, tek kat hücre derinliğinde bir tabaka halinde, dengeli, iyi komşuluk ilişkileri içerisinde kalırlar. hücrelerin ufak bir bölümünü camdan kazıyıp alırsak, yaranın yanındaki hücreler bölünmeye başlayıp kısa zamanda boşluğu doldururlar. boşluk tek tabaka hücreyle kaplanınca, hücre bölünmesi yine durur.

dikkat ederseniz bu davranış, yenileme yapan hücrelerinkine temelinde benziyor ama onlarınkinden daha basit. yenilenmede de bölünme, önceden belirlenmiş bir sınıra, orijinal organ büyüklüğüne ulaşana kadar hızla sürer. iki sistemde de bizi normal hücrelerin ne zaman durmak gerektiğini bildiklerine inandıran bir davranış var.

şimdi, kanser hücrelerinin davranışını gözleyelim. birkaç tanesini bir kaba koyup ne yapacaklarına bakalım. bölünüp kabı kaplamaya başlıyorlar, normal hücrelerden pek farkları yok. ama kabın kıyısına eriştikleri zaman, normal hücrelerle benzerlikleri kalmıyor. bölünmeye devam ediyorlar, öyle ki düzensiz bir biçimde, gittikçe daha çok hücre üst üste birikiyor. hücreler büyümeyi nasıl durduracaklarını unutmuşa benziyorlar. sürdürülen bölünmeye şimdi engel olabilecek tek şey, besin yokluğudur.

kanser hücrelerinin başka hiçbir hücrede bulunmayan bir özelliği var: ölümsüzmüşçesine sınırsız çoğalma yeteneği. gerçekten de bazı kanser hücreleri, kurbanlarının bedenlerinin dışında çok uzun bir süre yaşıyorlar. bu olgunun en ünlü örneği, 1951'de rahim kanserinden ölen henriette lacks'den ameliyatla alınmış kanser hücreleridir. kadıncağız daha sonra bu kanserden öldü; ama kanserli hücrelerinin bir kısmı cam kavanozlara konup bunlara besin verilmişti. bölünmeyi sürdürdüler. bugün, "hela" hücreleri olarak biliniyorlar, hâlâ canlılar ve bölünüyorlar! kanser araştırmasında yaygın olarak kullanılıyorlar.

kanserli hücreler bedende nasıl davranıyorlarsa, cam kapta da öyle davranıyorlar. normal hücrelerin uyguladıkları sınırlamalardan vazgeçiliyor. hücre bölünmesinin yasaklanması, hücreler belli bir boşluğu doldurduklarında veya önceden belirlenmiş bir toplam kütleye eriştiklerinde ortaya çıkar. bu yeteneğin kaybedilmesi kanserdir.

kanser mutasyonla mı oluşur? bir hücrenin bu önüne geçilmez özellikleri kazanmasının nasıl bir nedeni olabilir? tabii bunu henüz bilmiyoruz. dönüşümün tetiğini neyin çektiği büyük bir soru. ama bedende kanserin başlama biçimi üzerine birkaç şey, akla mutasyonu, başka bir deyişle, bir tek hücrenin dna'sındaki bir değişimi getiriyor.

1. kanser, her zaman bir tek hücrede ani bir değişmeyle başlar görünüyor.

2. hücre bir defa hastalanınca, ondan üreyenlerin hepsi hastalıklı oluyor. yani, kötü özellik hücreden hücreye geçiyor.

3. kanserli hücreler, kendisinden üredikleri normal hücreye göre bir seçilme avantajı elde etmişe benziyorlar.

4. kanser yapan nedenlerin çoğu, örneğin kimyasal maddeler, x-ışınları ve ultraviole ışınları, aynı zamanda mutasyona da neden oluyorlar.

öyleyse, kanserin çok rastlanan, olabilecek nedenlerinden biri de dna'da değişme, yani mutasyon.

12.12.2012

aynacı

philipp vandenberg

lichtenberg: dünyayı, altından ve tüfeğin içindekinden ziyade basım kutusundaki kurşun değiştirdi.

din, her zaman kar getirir.

ulu beyler, gerçeklerden korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar.

hayat, beşikten ölüm yatağına kadar, istekler ve arzular yığınıdır.

çinliler gülmezler, gülümserler. bir çinli ağlamaz; o sadece üzülür. çinliler de sever ve nefret ederler; ama bunu yüzlerine yansıtarak yapmazlar; sadece yüreklerinde hissederler. avrupalılar tanrıya sadıklar; fakat kadere kafa tutarlar. çinliler ise kadere sadıklar; fakat tanrıya kafa tutarlar.

sevgi her zaman bir yolunu bulur.

altının nereden geldiğine kimse bakmaz.

yoksulluk utanılacak bir şey değildir; ama onur da değil. söylenenin ve bilinenin tersine, yoksulluk öbür dünyaya tertemiz gitmenin tek koşulu da değil.

her şeyi ölçüp biçtikten sonra şimdi daha iyi anlıyorum ki, insanı hayata bağlayan tek şey, onun gerçek saadetiymiş. birçok kez bahtsızlıklarla karşılaştım ve hayatım sık sık tehlikeye girdi. fakat yaşadığım bütün o bahtsızlıklar bugün artık bana acı vermiyor. insan yaşlandıkça, bahtsızlıkları daha az acı veriyor; ama bir kere yakaladığınız mutluluk ise derideki yanık izi gibi uzun süre kalıyor.

kabahat, haklı ya da haksız olma sorunu değildir. güçlü olanın ruhumuza işlediği baskıyla oluşan bir şeydir.

üzüntüler de sonbahar yaprakları gibi zamanla soluyor.

başınızın üstündeki sağlam bir çatı, açık gökyüzünün altındaki minderden her zaman daha iyidir.

sevgi sözcüğünü dikkatli kullanmalısın. dudaklarından kolayca dökülen o sözcük, başka bir insanın mutsuzluğuna neden olabilir.

namuslu olmakla budala olmak arasında ne fark var ki?

11.12.2012

gölgesini kaybeden adam

jean baudrillard

emeğimiz ve eylemlerimiz üretildikleri anda bizim denetimimizden çıkar, nesnelleşir, kelimenin tam anlamıyla şeytanın eline geçer. chamisso'nun peter schlemihl adlı yapıtında da gölge büyüyle sahibinden koparılır ve saf bir şey, dikkat edilmezse evde unutulabilen, çok üşürse yere yapışıp kalan bir giysi haline gelir. gölgesini kaybeden schlemihl bir ressama kendisine yeni bir gölge yaptırmayı düşünür. kendisini izleyecek olan bir gölge. mısır destanları, timsahlar geçen gölgelere düşkün olduğu için suyun çok yakınından yürümemek gerektiğini söyler. iki kıssadan hisse de birbirine benziyor: imge ya da gölge olsun, söz konusu olan kendimizle ya da dünyayla ilişkimizin şeffaflığının parçalanması ve bu nedenle hayatın anlamını kaybetmesidir. ama schlemihl yabancılaşmanın merkezine altını ve sadece altını -yani metanın ve değişim değerinin mantığını- koymasından ötürü anlattığı masal açısından şeytanla yapılan pek çok diğer anlaşmadan daha etkileyicidir.

ama masal daha sonra tamamıyla farklı şekilde gelişir: chamisso gölgenin nesneye dönüşmesinin sonuçlarını derinselleştirmediği için schlemihl'de fazla sert olmayan bir üslup söz konusudur. chamisso anlatısını sahibi olmayan başıboş bir gölgenin ışıl ışıl bir fundalıkta schlemihl tarafından, belki de kendi gölgesi olduğu için kovalanması ya da şeytanın gölgeyi birkaç saatliğine kendisine vermesi gibi fantastik ya da tuhaf epizotlarla donatır. ama schlemihl yabancılaşan gölgesinden dolayı doğrudan doğruya acı çekmez. sadece gölgenin yitirilmesine bağlı olan toplumsal kınamadan dolayı acı çeker. gölge, kaçtıktan sonra, varlığın yitirilmesine aracı olmak için schlemihl'in aleyhine dönmez. schlemihl yalnızlığa mahkum edilir; ama aynı kalır. ne bilinci ne de yaşamı, sadece toplumsal yaşamı elinden alınır. şeytanın kendisine ruhu karşılığında gölgesini geri vermeyi önerdiği ikinci pazarlığı kahramanca reddettiği son uzlaşma da bundan ileri gelir. böylece gölgesini kaybeder; ama ruhunu kurtarır.

10.12.2012

oyunlarla yaşayanlar

oğuz atay

gerçeği buldun mu susacaksın.

herkes sanata karşı. önce şiirden anlamı kaldırdılar, sonra müzikte melodiyi öldürdüler. ya resim? çizgi çizmeyi bilmeyenler hemen meşhur oluyorlar. sanatı öldürdüler.

insanlar aynı oyunları oynuyorlar, hayatlarını birbirine benzer oyunlarla geçiriyorlar.

cenap şahabettin: güzel bir kıyafet, iyi bir tavsiye mektubudur.

bu ülkede çalışan herkes sinirli. onun için çalışmıyorum artık. onun için evden çıkmak istemiyorum. her gün yollarda ve vasıtalarda gergin yüzler, düşmanca bakışlar, insanı her an tedirgin eden.

devrimler bizim öz yapımızda vardır. devrimler ulusumuzun özünden çıkar ve bir ulusun öz yapısını değiştirir. değişen öz yapı, yeni devrimleri özler. yeni devrimler de değişmiş olan bu öz yapıyı yeniden değiştirir. bu nedenle devrimler süreklidir.

devrimler bizim öz yapımızda vardır. devrimler ulusumuzun özünden çıkar ve bir ulusun öz yapısını değiştirir. değişen öz yapı, yeni devrimleri özler. yeni devrimler de değişmiş olan bu öz yapıyı yeniden değiştirir. bu nedenle devrimler süreklidir.

biz çocuk kalmış bir milletiz. her şeye çocuk gibi sevinir, çocuk gibi üzülürüz her şeye.

sabaha kadar

orhan veli kanık


şu şairler sevgililerden beter
nedir bu adamlardan çektiğim
olur mu böyle, bütün bir geceyi
bir mısranın mahremiyetinde geçirmek

dinle bakalım, işitebilir misin
türküsünü damların, bacaların
yahut da karıncaların buğday taşıdıklarını
yuvalarına

beklemesem olmaz mı güneşin doğmasını
kullanılmış kafiyeleri yollamak için
kapıma gelecek çöpçülerle
deniz kenarına

şeytan diyor ki: "aç pencereyi
bağır, bağır, bağır; sabaha kadar."

9.12.2012

tezer özlü

leyla erbil

tezer özlü yaşarken yayımladığı üç "farklı" kitabıyla edebiyatımızın çok erken yaşta yitirdiği en özgün kalemlerden biri oldu. avusturya kız lisesi'nde okudu. ilk kitabı olan eski bahçe'yi, dergilerde yayımlanan öykülerinden oluşturdu. ilk romanı çocukluğun soğuk geceleri; kişinin, çocukluğundan başlayarak içine düştüğü yaşamın, kimi zaman fiziksel-kaba, kimi zaman inceltilmiş-dolaylı baskılarıyla karşı karşıya kalışını ve yaşadığı ya da yaşamasına izin verilmek istenmeyen farklılığını ve uyumsuzluğunu son derece sarsıcı ve incelikli bir biçimde, teninde duyarak işledi.

tezer özlü'yü anlamak için, stadyumlardan ve ekranlardan fışkıran "en büyük türkiyah! başka büyük yok!" inlemelerinin dışında bir yerlerden de ülkeyi seyretmek gerekiyor. türkiye, aslında âşığı olduğu bu topraklar acılarına acı katmıştır tezer'in. din kökenli ilkellik, resmi ideolojinin sarmalında özgür aklı boğmuştur bu ülkede. buyurgan, yasakçı, ataerkil toplumun yatışmak bilmez gizli şiddeti, sadece on yılda bir sıkıyönetim dönemlerinde değil, sivil yönetimlerde de insan ilişkilerinin tüm alanlarını kaplamış, yurttaşların tümünü hasta etmiş, cehenneme çevirmiştir yaşamı. hele tezer gibi kozmopolit kültür sahibi insanlarınkini.

1 mayıs 1977. kendimi bildim bileli örgütlerimin katıldığı bütün özgürlükçü eylemlere katılırım. o gün de "türkiye yazarlar sendikası" saflarındayım. görkemli bir işçi bayramı kutlaması sona ermek üzere. sıra kemal türkler'in konuşmasına gelmiş. güler yücel'le saflarımızı bırakıp café bulvar'a giriyoruz. orada başka arkadaşlar da var. anımsadığım kadarıyla, mustafa kemal ve tektaş ağaoğlu, kıvanç ertop, ela güntekin, ergin ertem, önay ve gülbün sözer, tezer özlü de. bir anda silahlar patlıyor, bir karışıklık ve şaşkınlık, ardından peş peşe yükselen makineli tüfekler, panzerler, sirenler. toz duman içinde bir savaş alanının ortasında buluyoruz kendimizi; her zaman olduğu gibi, güvenlik (!) güçleri, "çember sakallılar" ve "kurtlar"ın ortak cihadının arasından çil yavrusu gibi dağılıp kurtarıyoruz canımızı. yanımda tezer'i görüyorum, koşarak elmadağ yönüne kaçıyoruz. ardımızda çığlıklar; arkadaşlarımızın haykırışı: "kızıma rastladın mı? babamı gördün mü? annemi görürsen telefon et." işçi sınıfının, solun yükselişinin kırk ölü, yüzlerce yaralıyla durdurulduğu gün.

bizim bulunduğumuz bu alanlardan yükselen seslerle, futbol sahalarından, camilerden ve ekranlardan yükselen sesler hiçbir vakit örtüşemiyor. o gece sabaha kadar uyanık tezer. sabaha kadar kapıları, camları, halıları siliyor, çatal bıçakları ovup parlatıyor. devletin üzerine sıçrattığı kanı yuğup arıtmak istiyor. sabah görüştüğümüzde bir kez daha bu ülkeyi terk edeceğine yemin ediyor. mücadeleyi sürdürme lafları ediyorum ben, o ise, "burası bizim yurdumuz değil ki, burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu!" diyerek sürekli yineliyor. hâlâ da öyle değil mi?

ben, tezer özlü'nün sıkıntılarının, büyük ölçüde, kışkırtılan bu toplumsal şiddetten, korkudan kaynaklandığına inananlardanım. burada baudelaire için söyleneni anımsıyorum, "baudelaire'i çıldırtan fransız emperyalizmiydi." hepimizi de öyle! bu toplumun bilinç düzeyini açıklayacak bir başka tabloyu da eklemeden duramayacağım.

1980'de başımıza çöreklenen askerlerin, dayattığı 82 anayasa oylamasında istanbul'dan sadece 275.000 mavi (ret) oyu çıkmıştı. bu sayı o görkemli işçi bayramı kutlamasına gelen taksim alanı'ndaki insanlarımızın sayısını bile bulmuyor? böyle bir türkiye'de genç bir türk kadın yazarın kendinden yaşça ufak bir yabancı erkekle evlenmesine yetkililer bir türlü izin vermiyor. engeller çıkarılıyor; sorgular sualler, nedenler, nasıllar, ertelemeler. tam iki yıl!

iki yıl sonra pes ediyor tezer, zürih'e yerleşiyor. 2 nisan 1984'te birkaç yılcık bile olsa, sevecenliği ve aşkı bir arada bulduğunu söylediği hans peter'le evleniyorlar. isviçre, neden kendinden yaşça büyük bir türk kadınla evlendiğinin hesabını sormuyor hans peter'e. böylece lacivert türk pasaportunu atıp isviçre pasaportunu almış, "onlara göstermiş"ti tezer.

sınırları bu yolla da olsa kaldırdığına sevinmişti. bir tatil sırası geldiklerinde, "gericilerin kağıtları kendilerinin olsun!.. " diyerek, çantasından çıkardığı ve üzerinde incecik beyaz bir haç bulunan, kırmızı isviçre pasaportunu pat! pat! masanın üstüne çalıyor, ünlü kahkahalarını koyuveriyordu. ancak gövde anadan ayrılsa da ruh buralardaydı. özlem içindeydi. eşi dostuyla, sevdikleri sevmedikleriyle, komşularıyla kendinde olanı paylaştırarak var olabilen, öyle beslenen bir yazar için değil isviçre, cennet bile olsa bir baş belasıydı.

tezer özlü'nün yaşamı acıyla, ölümle, intihar duygusuyla, canlılık ve yaşam tutkusuyla iç içeydi. sevgili üç yazarının, italo svevo, franz kafka, cesare pavese'nin yaşadıkları, acı çektikleri, öldükleri yerlere onu çeken de sanki yakın sonunu onlarda seyretmek, kendi acılarını onların acılarında soğutmak, onların acılarını kendininkilerle avutmaktı.

insanlara olan sevgi ve saygısını onların yaşamdaki bahtsızlıklarına isyan ederek de göstermiş ve bu son kitabını hemen hemen ayakta, on beş gün içinde, durmak uyumak bilmeksizin, adeta canına kıyarak; ama tertemiz yalın bir dille, bir biçemle gerçekleştirebilmişti. burada yazınsal düzlemde ilginç olan şey, yazarın metinler arası ilişkilerdeki özgünlüğüdür. bu ilişki şimdiye değin izlediklerimizden farklıdır.

metinler arası ilişkiler denildiğinde, bizim açıkgöz diyebileceğim bazı yazarlarımız, ustaların ürünlerini o ustalar kendilerine yakın olmasalar bile, özümsemeden, yamyamlıkla kendilerinin kılmaya kalkmışlar, taklit ya da uyarlama yapmaktan çekinmemişlerdir. oysa tezer özlü, kendi olmayı hiç reddetmeden, kendi ruhundaki acılardan taşarak akraba acıların dünyasına ulaşmaktadır. bu ise küçümsenecek bir nitelik değildir, kalıcıdır.

tezer özlü'nün sanatı, acılar kadar sevgiyle de besleniyordu ve sanatını yaşamından ayırmak pek mümkün de değildi. sık sık, "dünyayı başıma yıktı" diye söz ettiği ilk eşinden boşandıktan sonra evlendiği erden kıral'dan ayrılsa da, gönlünden onu söküp atmış değildi. zaten böyle bir şey, en son isteyeceği bir şeydi. o, ruhunu koşullar elverdiği ölçüde tıka basa sevgiyle doldurmak isterdi.

hans peter'de bulduğu yumuşaklık, sevecenlikti. bir başka kültürün getirdiği, karşısındakine gösterilen saygıyı da unutmamalı. "sekiz yılda eşimin yapamadığını sekiz saatte yaptı, kapıyı yağladı, gıcırtıyı kesiverdi!" böyle bir ayrıntıyla bile dünyalar onun oluveriyordu. erden'e olan sevgisiyle yeni eşinin aşkını birlikte götürdüğünü sanıyorum.

özlü'nün sevgi dünyası birçoklarımızın anlayabileceğinden çok ötede, çok geniş kucaklayıcılığa sahipti. bu yüzden bazı insanların onu anlaması gerçekten de zordu. ölümünden sonra, vaktiyle bağrına basıp yardım elini uzattığı bir yazarın, kendisini aşağılayıcı bir roman kaleme alması, edebiyatımızın gerçekten de ne denli sığ kafalara sahip şöhretlerle bezendiğinin bir göstergesidir.

insanlardan hiçbir şeyini saklamak, esirgemek istemezdi. şu doğruyu içten benimsemişti: bir yazarın başına gelen, tüm insanların da başına gelmiş sayılır; doğrular ne denli aykırı olsalar da, onlara yan çizdiğin an yok olma başlar. bir dolmuşta, başkalarının yalnızken kendilerine itiraf etmekten irkileceği şeyleri, yüksek sesle anlatıyordu. kurulu düzene meydan okumanın, insan onurunu korumanın bir başka yolu belki de? öz yaşam anlatıdan da hiç kaçmadı, onu sanat katında yoğurmayı çok iyi bilmek kaydıyla.

tezer, 1973'ten 1985'e hasta olduğunu öğrenene kadarki süreyi şoksuz, hastanesiz, hastalıksız yaşadı. en çok birlikte olduğumuz o sürede, kitaplarında da anlattığı biçimde korku ve kaygılarını durdurabilmiş, "çılgınlığı" yenebilmişti. ancak sürekli baş, diş ağrıları, bel ağrıları çekerdi. 1985'te kanser olduğunu öğrendiğinde yakasına yapışmış olan eski depresyona, gayya kuyusuna indi yeniden.

house m.d.

ilham verici bir şey bul ve onu yap.

yalanlar çocuklar gibidir. zor iştir; ama buna değer; çünkü gelecek onlara bağlıdır. birilerini umursadığın zaman onlara yalan söylersin! onların o devamlı söyledikleri sıkıcı lafları ilginç buluyormuş gibi davranırsın. çocuksu güzel görünümlerini kaybetmediklerini veya bitkin görünmediklerini söylersin.

ben hayalleri olan bir sürü insan tanıdım. hepsinin ortak özelliği, alay konusu olmaları ve bunu umursamamalarıydı.

rekabet olmasaydı hala tek hücreli organizmalar olurduk.

içgüdüler temel ihtiyaçlara göre şekillenir. evrimsel gelişimde sık karşılaşılan bir durum.

neden ne zaman iyi bir şey olsa tüm övgüleri tanrı alıyor?

mantıklı görüşler genellikle dindar insanlar üstünde işe yaramaz. aksi halde hiç dindar insan olmazdı.

kıskançlık, kendini başkalarının sahip olduklarını yok etmeye çalışarak gösterir.

bağlılık alt tarafı bağlılıktır. çünkü son kullanma tarihi yoktur. birinin yanında 30 yıl boyunca durup onun kırışmasını izlemek, tıpkı ebeveynlerin yaptığı gibi, işte gerçek fedakarlık budur. gerçek şeyin ne olduğunu böyle öğrenirsin.

bağımlılıktan kaçanlar, aslında bunun ne kadar büyük bir şey olduğunu bilenlerdir.

dölüt aslında besin, mineral ve kandan faydalanan bir parazit gibidir. bir tümör.

ekonomi tetikçileri

emre kongar

john perkins, yıllarca istihbarat örgütleriyle bağlantılı bir stratejik-ekonomik danışma şirketinde baş ekonomist olarak çalışmış. bir süre sonra çokuluslu şirketlerin ve istihbarat örgütlerinin dünya ülkelerini nasıl sömürdüğünü gördüğü için, vicdanı isyan etmiş ve oturmuş bir kitap yazmış. yazdığı kitap, şok doktrini yönteminin ekonomik alanda nasıl işlediğini gösteriyor. perkins, yazdığı kitapta özet olarak şunları söylüyor:

"ekonomi tetikçisi olarak amacımız küresel bir imparatorluk kurmaktır. bizler, diğer ülkeleri, şirketlerimizin, hükümetimizin, bankalarımızın, kısacası şirketokrasi diye adlandırdığım kurumsal yapının kölesi haline getirmek için uluslararası finans kuruluşlarını kullanan elit bir grubuz.

mafya gibi, ekonomi tetikçileri de görünüşte bazı iyilikler yapar:

elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, teknoparklar gibi altyapı hizmetleri için borç sağlarlar. bu borçların önkoşulu, bütün bu projelerin amerikan inşaat ve mühendislik firmaları tarafından gerçekleştirilmesidir. aslında paranın çoğu amerika'yı hiç terk etmez. sadece washington'daki bankalardan new york, houston veya san francisco'daki mühendislik firmalarına aktarılır. verilen kredi hiç vakit geçirmeden şirketokrasi üyesi şirketlere -kreditörlere- döndüğü halde, borçlu ülkenin anaparayı ve faizin tamamını ödemesini isteriz. eğer ekonomi tetikçisi çok başarılı ise borç tutarı çok büyük olur ve borçlu ülke birkaç yıl sonra ödemeleri aksatmaya başlar. işte o zaman biz de mafya gibi bu borcun diyetini isteriz. birleşmiş milletler'de amerika'nın isteği doğrultusunda oy vermek ya da askeri üs kurmak veya petrol gibi değerli kaynaklara el koymak şeklinde olabilir bu diyet. buna rağmen borçlunun borcu devam eder. böylece küresel imparatorluğumuza bir ülke daha eklenmiş olur."

"2004 itibariyle üçüncü dünya ülkelerinin borç toplamı 2,5 trilyon dolara, yıllık faiz ödemeleri de 3,75 milyar dolara yükselmiştir. bu tutar, tüm üçüncü dünya ülkelerinin sağlık ve eğitim harcamaları toplamından fazladır. aldıkları dış yardımın da 20 katıdır. yine bu ülkelerde nüfusun en üst %1'i, ülkelerinin mali kaynaklarının ve gayrimenkullerinin %70 ila %90'ına sahiptir.

bu çağdaş şirketokrasi imparatorluğunun gücü, etkisi ve sinsiliği, roma ordularını, orta ve güney amerika'yı fetheden ispanyol konkistadorlarını, 18-19'uncu yüzyılın avrupalı sömürgecilerini çok geride bırakır.

biz ekonomi tetikçileri kurnazızdır. bizler tarihten ders aldık. kılıç taşımayız, zırh-üniforma giymeyiz.

ekvador, nijerya, endonezya gibi ülkelerde yerli öğretmenler veya esnaf gibi giyiniriz. washington ve paris'te bürokratlara ve bankerlere benzeriz, proje mahallerini gezer, yoksul köyleri dolaşırız. yerel basında ne kadar hayırlı işler yaptığımızdan söz ederiz. yasadışı bir şeye tevessül ettiğimiz pek nadirdir. zira sistem aldatmacaya dayansa da tanım olarak yasaldır."

8.12.2012

ölmeye yatmak

adalet ağaoğlu

dersim'e sefer olur, zafer olmaz.

aşerme, kadının çevresindekilerden bir çeşit ilgi dilenmesidir.

insan kendini tek başına özgürleştiremezse ve tek başına özgürleşme düşü içinde boğulmuşsa, kendinden sonra gelenlerin altına yatmalıdır.

bazı çirkinlikler fırsatsızlıktan önlenir. ama bazı güzellikler de fırsatsızlıktan çirkinleşir. onunla şimdi konuşmak istiyorsam, bu belki de son anda tamamlanabilecek bir şeyi tamamlayabilmek içindir. hiçbir şeyi tamamlayamadan ölmüş olmamak için.

her şey yolunda görünüyordu. artık öyle görünmemeli. otuz yılda hiçbir yere gelinmemişse, bir başkaldırı mutlaka olmalı. bu hiçlik de yaşanmalı. bir boşluğa olanca hızla düşülmeli. bu düşüş gerçek yüzünü göstermeli. bir düşüş yokmuş gibi yaşanılamaz. düşülen yerden yıldızlar seyredilemez. ülkücülük şırıngası ile oscar wilde bilgiçliği arasında asılı durulamaz. bir yere dikilmeli. orada sağa sola bakılmalı.

ince, çok ince düşlerini herkesin kendisine bırakmalı.

sapanca gölü'ne kuzu çevirmeye giderlerdi bazı. göle akşam güneşinin düşüşüne bakar bakar, "cennetteyiz biz, cennet.. cennet.." derdi. belediye başkanı takılırdı: "sanki doğma büyüme adapazarlısınız kaymakamım." o da hemen kondururdu: "eee, reisim, cumhuriyet türkiyesinde vatanın her karış toprağı bizim doğup büyüdüğümüz yerdir. vatanın her köşesi baba ocağımızdır." oradakiler, kaymakamın bir ara nusaybin'e tayin haberi çıkınca başkenti boylayıp işini düzelttiğini bilmemezliğe gelirlerdi.

bir adam bir başka ülkede, bir başka ülke üstüne her şeyi inceden inceye biliyorsa, ondan çekinmek de gerekir.

bir fikirden yana olmakla bir fikir olmak aynı şey değil.

"kadını özgür olmayan ülkenin erkeği de özgür değildir."

en azından bir soru kalmalı geride. bir soru deyip geçmemeli. kişiyi düşünmeye zorlayan bir şeydir küçük bir soru.

"tarihi yeniden yapan el seni de yapıyor."

sonsuza dek cömert olmak için sonsuza dek verilecek bir şeyinin olması gerek.

kişi kendini bilmeden neyi bilebilir ki?

her şeyde haklı ve doğru olmak için her şeyin haklı ve doğru olması gerek.

6.12.2012

kaçaklar ve mülteciler

chuck palahniuk

kırk kadının aynı binada yaşadığına rastlarsanız ve hepsi de terzi ise, orası genelevdir. elbette pek çok düğme kopartıyorlardır; ama bu onları terzi yapmaz.

hayatın akıp giden hikayesi baktığın her yerde karşında duruyor.

dahiliğin kat kat üzerindesin. dünya senin ve hiç kimsenin sana bunun aksini söylemesine izin verme.

insanlar ruhsal varlıkların tek bir mekanla sınırlı olduğunu düşünüyorlar. ama yanılıyorlar.

hiçbir zaman belirli bir oyuncak ya da kumbaranın peşine düşmem. hepsi de bir şekilde bana gelir.

solgun, kalp şeklindeki yüzüyle ve gür, arkadan bağladığı koyu renkli saçlarıyla uzun kollu, dar siyah bluz giymiş bir balerine benziyor. teresa dolgun dudaklarıyla "daha önce de seksin ticaret olduğu zamanlarda başımıza taş filan yağmadı." diyor. dışarıda mala vurmak isteyip de sekse müteşekkir olan dünya kadar adam var. eğer insanların söylediği gibi çoğumuz tecavüze uğrayıp öldürülseydi, sokakta müşteri bekleyen tek bir kadın bile olmazdı.

insanları değil de hayvanları görmek isterseniz, hayvanat bahçesine erken saatlerde gidin ve serin ilkbahar veya sonbahar mevsiminde gelin.

5.12.2012

alım-satım

charles baudelaire

alım-satım özü gereği şeytansıdır. alım-satım şunu sezdirerek vermektir: "sana verdiğimin daha çoğunu bana geri ver."

her alım-satımcının ruhu sonuna dek kirlenmiştir.

alım-satım doğaldır; bu yüzden de iğrençtir.

bunun en az iğrenci şunu diyendir: "kirlenmiş budalalardan daha çok para kazanmak için erdemli olalım."

alım-satımcı için dürüstlük bile bir kazanç oyunudur.

alım-satımcı şeytansıdır; çünkü bencilliğin en aşağılık, en pis biçimlerinden biridir.

boşluk

murathan mungan

yerküre beş unsurdan oluşur: ateş, su, hava, toprak ve boşluk. ilk dört unsur beşincisinin içinde öğrenilir. yaşamın birçok sırrı öteki boşluktan gelir.

boşluk hep vardır. boşluk bir tür yoğunluktur aslında. biz içini göremediğimiz için boşluk diyoruz ona. her şiirde sözcüklerin dolduramadığı bir boşluk vardır. en kusursuz şiirde bile var olan bu boşluğu yalnızca şairin kendisi bilir. boşluk denen bu gizden bir tane daha, bir tane daha şiir yazar, boşluğu dolduracak şey bir başka şiirdir sanır. şiirler yalnızca birbirlerinin boşluklarını doldururlar oysa. temel giz orada durur. olduğu gibi durur; onca tıraşlandığı halde hiç tıraşlanmamış bir elmas gibi durur. bütün sükuneti, ele geçirilemezliği, vazgeçilmezliği, ışıltısı ve direnciyle durur. serüveni sürdüren de budur.

kendi boşluğunuzla yüzleşmeden varlığınızı dolduramazsınız. şiir bizim kendimiz olmaya açılan kapımızdır. ama bazen kendi kapımızı yüzümüze kapatırız. kim olursanız, ne olursanız, nasıl olursanız olun; ama kendinize girip çıktığınız bir kapınız olsun çocuklar. az olun; ama hakiki olun! bir gün kendi kapınızı çalacak yüzünüz olsun!

boşluk dediğin de bir yoldur aslında; ama onu görebilmek için yolu bir boşluk olarak görmen gerekir.

4.12.2012

kolera günlerinde aşk

gabriel garcia marquez

sevmediği bir adamla çıkar evliliği yapmak, orospuluğun en aşağı biçimidir.

biz erkekler ön yargıların zavallı tutsaklarıyız.

bisturi, tıbbın başarısızlığının en büyük kanıtıdır. herkes kendi ölümünün sahibidir; o an gelip çattığında yapabileceğimiz tek şey, insanların korkusuz ve acısız bir şekilde ölmelerini sağlamaktır.

insanın sevdikleri tüm eşyalarıyla birlikte ölmeli.

kentlerde insanlar kurşunla değil, kararnamelerle öldürülür.

aşk her şeyden önce bir doğa vergisidir. insan ya bunu bilerek doğar ya da hiçbir zaman öğrenemez.

belden yukarısı ruhun aşkı, belden aşağısı da bedenin.

evliliğin sorunu şu: her gece seviştikten sonra sona erer; her sabah kahvaltıdan önce yeniden kurulması gerekir.

ahlak, erkekleri odundan yaratılmış sanır.

tuvaleti icat eden kişi, erkekler hakkında hiçbir şey bilmiyordu mutlaka.

toplumsal yaşamın sorunu, korkuyu yenmek; evlilik yaşamının sorunu ise can sıkıntısını yenmeyi öğrenmektir.

insanın iki karısı olmalı; biri sevişmek için, biri de düğmelerini dikmek için.

aşkın fazlası da aşksızlık kadar tehlikelidir.

yüz yaşıma geldim, her şeyin, evrendeki yıldızların bile yerlerinin değiştiğini gördüm; ama bu ülkede hiçbir şeyin değiştiğini görmedim daha. her üç ayda bir yeni anayasalar, yeni yasalar, yeni savaşlar oluyor; ama hala sömürge dönemindeki gibiyiz.

vaktinde gelmek, çağrılmaktan iyidir.

insan yüreği bir genelevden bile daha geniştir.

insanlık, seferdeki ordular gibi, en yavaş olanın hızıyla ilerler.

bu yaşamdan götüreceğim biricik düş kırıklığı şu: birçok cenazede şarkı söylediğim halde, kendi cenazemde söyleyemeyeceğim.

3.12.2012

ölümden sonra

cahit sıtkı tarancı


öldük, ölümden bir şeyler umarak
bir büyük boşlukta bozuldu büyü
nasıl hatırlamazsın o türküyü
gök parçası, dal demeti, kuş tüyü
alıştığımız bir şeydi yaşamak

şimdi o dünyadan hiçbir haber yok
yok bizi arayan, soran kimsemiz
öylesine karanlık ki gecemiz
ha olmuş ha olmamış penceremiz
akarsuda aksimizden eser yok

2.12.2012

samuraylar

julia kristeva

bazı hakaretler ve aşağılamalar insanın kendisi için doğru olan yeri bulmasını sağlar.

ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimiz şeye karşı duyduğumuz hayranlık: inanç işlevi gören coşkuların dayanağı budur.

kabukların altında, hassas deriler vardır.

budala biri kendini bir şey sanmazsa etkileyici olabilir ve kendini sevdirebilir. ama budala birinin küstahlığı çekilmez.

akıl sağlığı mesafeden destek alır. yetenek ondan beslenir.

acının aydınlık yüzüne coşku denir.

çapkınlar, hovardalar zevk ve hoşgörü insanlarıydı: ölçülü bir seks insanları yumuşatır ve onların kan dökmelerini engeller. sade giyotine isyan etmişti; bu uygulama çok barbarca geliyordu ona.

izlendiğini bilmeyen bir okuyucu kadar kendini belli eden kimse yoktur. yüzü bize mastürbasyonunu gösterir.

siyasette, seyahatte ve rüyalarda önemli olan sadece ayrıntılardır.

resim pazarının niçin bu kadar canlandığını biliyor musunuz? çok basit, insanların hayal kuracak kadar vakitleri yok; bu nedenle hayal satın alıyorlar. "televizyon var" diyeceksiniz. tamam ama televizyon su gibidir; resimler geçip gider ve kimsenin onları videoda yeniden seyredecek kadar zamanı yoktur. buna karşılık resim sabitler. resim hayal kurar ve sabitler.

herkes öteki için bir uzaylıdır.

gülme saygısız bir incelik: erotizmin ayaklarında titreyerek can çekişen din.

ölçüsüz biçimde kendini sevme olan hayal gücünden birçok dağ doğar.

insan kendisi için bir yabancı olmadığında nedir? bilge mi? kesinliği yoktur bunun. daha çok bir hasta, ölü gibi bir şey.

aynı zamanda iki erkeği birden sevmek mümkün değildir.

kadınlar mahrumiyeti severler, hepsi mazoşisttir; kadınlar çöl özlemi içindedirler.

zirvede cesaret ve emek dağılır, yaldızlı bir toza bular sizi.

paris hiç kimsenin ağlamadığı ilginç bir şehirdir.

tutkular yaş ilerledikçe azalmaz, daha açık seçik hale gelirler. acımasız olurlar. bütün geçmişi alıp götürürler. ama aynı zamanda atlatılabilmeleri de mümkündür; yönlendirebilirsiniz onları.

görkemli gizem şarkıdır; acılı gizem daha çok şiirdir.

insan çok yoksul olmalıdır; öyle ki kendisi tanrının ulaşabileceği bir yer olmamalıdır ve tanrı da olmamalıdır kendisinde. insan kendi içinde mekan barındırdıkça farklılığı da korur. işte ben bu nedenle tanrıya dua ediyorum; beni tanrıdan bağışık tutması için.

saldırganlık en az sorumluluk taşıyan, ölüme karşı duvara dayanılır gibi yürüyen bir yaşam biçimi değil midir?

erteleme olayların gerçek değerini azaltır ve sözlere müzik katar. eksik bir bedeni bir dil enstrümanına dönüştüren inceliğe sahip olmak koşuluyla. gizemli ama olur. ve erteleme insanları üslupçu yapar.

gebelik kendinden geçmenin yaygın biçimidir. en mutlak suç ortaklığıdır gebelik.

sanat her şeyden önce ışık oyunlarını yakalamaktır.

küstahlık, artık mitleri olmayan insanların mitidir.

sonsuzluk ve nokta arasında aşıkların zamanı. fragmanlar halinde yazılması gerekirdi bunun. özdeyiş yoğunlaşmış mantıkçıların retoriği değildir. özdeyişin hiçbir şeyi unutmayan ama kaybedecek zamanı da olmayan tutkunun dili olması gerekir.

kutsal, eylem halindeki bir mittir.

faulkner haklı: bize kalan tek sığınak acıyla karışık sefalet sözleridir.

arzularının peşinden git; yapılabilecek tek şey budur; arzularının peşinden git, her zaman.

1.12.2012

göğe bakma durağı

turgut uyar


ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım

falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
inecek var deriz otobüs durur ineriz
bu karanlık böyle iyi afferin tanrıya
herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
beni bırak göğe bakalım

senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
suların ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
seni aldım bu sunturlu yere getirdim
sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
şimdi otobüs gelir biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım

salaklıklar

gustave flaubert

kurdun kuzuyu yemesi iyiliğin ve tanrı'nın varlığının kanıtıdır; çünkü kuzu böylece hastalıktan ve yaşlılıktan kurtulur. (william buckland)

"basın özgürlüğü" dedikleri kafa densizliği her sabah fransız toplumunun düşünsel ve aktörel gücünü yok etmektedir. (felix dupanloup)

pireler, nerede olursa olsun, hep beyaz renklerin üzerine atlarlar. bu içgüdü onlara kendilerini daha kolay yakalayabilelim diye verilmiştir. (bernardin de saint-pierre)

su, gemi adını verdiğimiz o olağanüstü yüzerevleri taşımak için yaratılmıştır. (françois fenelon)

kadının, canlı doğanın bu çiçeğinin, yeryüzünde gerçekleştirilecek önemli bir görevi vardır: erkeğe eşlik etmek. (menville de ponsan)

kölelik bir tanrı vergisidir. hristiyan halk köleliğiyle göz kamaştırır. (ermiş ambroise)

tanrı kölelere bulundukları durumda kalmalarını buyurur; efendilerden de onları azat etmelerini istemez. (bossuet)

köle ticareti insanlığa da, dine de, doğal adalete de aykırı değildir. (piskopos bouvier)

dinsiz kişi öldürülmelidir. (lamennais)

doğa kavunu ailece yiyebilelim diye dilimlere ayırmıştır; balkabağı, daha büyük olduğundan, komşularla yenilebilir. (bernardin de saint-pierre)

darağacı bir sunaktır. (joseph de maistre)

hangi anne, hangi hristiyan anne bile demiyorum, hangi namuslu anne, kızını sahnede görmektense mezarda görmeyi yeğ tutmaz? (bossuet)

bilim; insanı tembel, iş yaşamında ve büyük girişimlerde beceriksiz, kavgacı, kendi kanılarında dayatmacı, başkalarının kanılarına karşı horgörülü, hükümeti eleştirici, yetkeyi ve ulusal inakları küçümseyici kılar. (joseph de maistre)

bilimin insanın elinde yüreği kuruttuğunu, doğanın çekiciliğini yok ettiğini, zayıf kişileri tanrıtanımazlığa, tanrıtanımazlıktan da cinayete götürdüğünü çok insan düşünmüştür. (chateaubriand)

kabul etmeliyiz ki dinsel kesinlik matematiksel kesinlikten aşağı kalmaz. (baguenault de puchesse)

ben kopernik'in görüşünü derinleştirmenin doğru olduğu kanısında değilim. (pascal)

shakespeare, sanat beğenisinden ve eğitimden yoksun bir genç vahşiydi. (blair)

ettiği kötülükleri yalnız bilgisizliğin bilmediği galilei'den söz etmek tümüyle yararsız oldu artık. (joseph de maistre)

sokrates, insan düşüncesine hesaplanması olanaksız bir kötülükte bulunmuştur. (andre lefevre)

raffaello'nun en güzel bakire meryem'lerinin canlı örneklerini nereden aldığını yüzünüz kızarmadan anımsayabilir misiniz? (rahip bautain)

* gustave flaubert'in yıllar boyunca, bini aşkın yapıtı tarayarak topladığı inciler, kendi deyimiyle "salaklıklar".

via tahsin yücel