12.09.2012

okulsuz toplum

ivan illich

günümüzde okul sistemi tarih boyunca güçlü kiliseler için geçerli olan üç işlevi yerine getirir: okul hem toplum mitinin kaynağı, hem bu mitin tezatlarının kurumsallaştırılması ve hem de mit ile gerçeklik arasında uyumsuzluğu tekrar üretecek ve gizleyecek olan ritüel mekanıdır.

okullaştırılmış bir dünyada, mutluluğa giden yol 'bilinçli' tüketiciler için hazırlanmış kataloglardan geçer.

teknolojik çağın fakir insanları için faydasız kurtuluş vaatlerinde bulunan okul, modern proleteryanın dünya dini haline gelmiştir. ulus-devlet, tüm halkı, geçmişin toplum üyeliğine kabul edilme ritüellerine ve hiyerarşik terfilere benzemeyen ve bir dizi diplomayla belgelenen gruplara ayırarak, bu sistemi benimsemiştir.

hiç kimse, okullaşma sürecinde yer alan başkalarının sömürüsünden tam anlamıyla kurtulamaz.

okul, öğrencinin her şeye gücü yetme konusundaki eksiklik duygusuyla büyümesini, öğretmene aşağılayıcı bir bağlılıkta bulunma gerekliliği ile birleştirir. bu ritüel, melon şapkalıların katı iş tabiatına göre planlanır. bunun amacı, zavallı ve malına mülküne el konulmuş insanlar grubu için bir umut ışığı olan ve asla sona ermeyecek tüketimin dünyasal bir cennet mitini övmektir.

hepimiz sahip olduğumuz bilginin çoğunu okul dışında elde ederiz. öğrenciler öğrendiklerinin çoğunu öğretmenin yardımı olmadan, hatta öğretmenlere rağmen öğrenirler. herkes nasıl yaşanacağını, en iyi, okul dışında öğrenir. bizler bir öğretmenin müdahalesi olmaksızın konuşmayı, düşünmeyi, sevmeyi, hissetmeyi, oynamayı, lanet etmeyi, politika yapmayı ve çalışmayı öğreniriz.

güzel sanatlar ve el becerisi gerektiren işlerle uğraşan pek çok öğretmen, herhangi bir zanaat erbabına göre daha az yetenekli, daha az yaratıcıdır ve daha az iletişim kurabilmektedir. yüksek okullarda görev yapan pek çok ispanyolca ve fransızca öğretmeni öğrettikleri dili, yarım dönemlik sıkı bir tekrara dayalı öğretimden geçmiş öğrencilerin konuşabildiği doğrulukta konuşamamaktadır.

değerlerin kurumsallaşmasına kendini adamış bir toplumda ürüne ihtiyaç duymanıza yol açan eğitim, ürünün fiyatına dahil edilir. okul, yaşadığınız topluma ihtiyacınız olduğuna sizi inandırmaya çalışan bir reklam ajansıdır. böylesi bir toplumda marjinal değerler olağan sınırların ötesine geçer. toplum, en büyük birkaç tüketiciyi; yeryüzünü tüketmesi ve şişmiş midelerini doldurmak, daha küçük tüketiciler üzerinde hakimiyet kurmak, onları disipline etmek ve sahip olduklarıyla yetinmekten memnuniyet duyanları pasifize etmek için gücü ele geçirmede rekabet etmeye zorlar. doymamışlık ethosu fiziksel tahribatın, toplumsal kutuplaşmanın ve psikolojik pasifliğin köklerinde yer alır.

etrafı güç içeren araç gereçlerle donatılmış olan insan, kendi araç gereçlerinden biri durumuna düşürüldü. eski çağ kötülüklerinden bir tanesini ortadan kaldırmak anlamına gelen her bir kurum, insanoğlu için kendini mühürleyen bir tabut haline geldi. insanoğlu, pandora'nın kutudan çıkmalarına izin verdiği kötülükleri kapatmak amacıyla yaptığı kutularda hapsoldu. bizim araç gereçlerimizle üretilmiş olan sistem, gerçeğin önüne set çekmiş, bizi de içine almış durumda. doğa her yerde zehirleniyor, toplum insansızlaştırılıyor, iç yaşam istilaya uğruyor ve bireysel uğraşların artmasının önüne geçiliyor. kendimizi birdenbire kendi kurduğumuz tuzağın içinde bulduk.

bireysel öğrenmenin de toplumsal eşitliğin de okullaşma ritüeliyle artırılamayacağını anlamadıkça eğitimde bir reform söz konusu olamaz. okullarda ne öğretildiği söz konusu olmaksızın, zorunlu kamu okullarının kaçınılmaz bir şekilde böylesine yoz bir toplum oluşturacağını anlamadıkça tüketim toplumu olmaktan öteye geçemeyiz.

modern, hümanist bir toplum için haklar yasasında yapılacak ilk düzenleme şu olmalıdır: "devlet eğitimle ilgili herhangi bir yasa yapma hakkına sahip değildir."

nasıl ki yetenek öğretiminin müfredat sınırlamalarından bağımsız olmaları gerekiyorsa, özgür eğitim de devam mecburiyetinden bağımsız olmalıdır.

öğrenciler zorunlu bir müfredat programına katılmaya zorlanmamalı ya da bir diploma veya sertifika edinme gibi bir ayrımcılığa tabi tutulmamalı. tamamen eğitime dayalı olan konuşma özgürlüğü, toplanma özgürlüğü ve basın özgürlüğünü sağlamak amacıyla modern teknolojiler kullanılmalıdır.

kaliteli bir eğitim sistemi şu üç amacı gerçekleştirmeye çalışmalıdır: yaşamının herhangi bir anında mevcut kaynaklara ulaşmak suretiyle bir öğrenim gerçekleştirmek isteyen herkese imkan sağlamalıdır. bilgi sahibi olanların, bu bilgilerini paylaşmaları konusunda kendilerinden bir şeyler öğrenmek isteyenleri bulmalarına yetki tanımalıdır. halka, yeteneklerinin ortaya çıkmasını sağlayabilecek bir imkan olarak, bir konuyu onlara sunmak isteyenler için gereken her türlü olanağı sağlamalıdır.

şu anki eğitim kurumlarımız öğretmenlerin çıkarlarına hizmet etmektedir. ihtiyaç duyduğumuz yapılar, her insanın öğrenmek ve diğerlerinin öğrenmesine yardımcı olmak suretiyle kendisini tanımlamasını mümkün kılacak olanlardır.

istanbul: hatıralar ve şehir

orhan pamuk

mutsuzluk kendinden ve şehirden nefret etmektir.

belki de yaşadığımız şehri, tıpkı ailemiz gibi, başka çaremiz olmadığı için severiz! ama onun neresini, neden seveceğimizi icat etmemiz gerekir.

yaşadığımız hayat gibi, yaşadığımız şehrin anlamını da çoğu zaman başkalarından öğreniriz.

"hayat o kadar berbat olamaz" diye düşünürüm bazen. "ne de olsa, sonunda insan boğaz'da bir yürüyüşe çıkabilir."

okulda ilk öğrendiğim şey bazılarının aptal olduğu, ikinci öğrendiğim şey ise bazılarının daha da aptal olduğuydu.

"vapurdan veya herhangi bir vasıtadan ilk çıkmak merakının bizde ne kadar ilerlemiş olduğunu bilince, vapur daha haydarpaşa'ya yanaşmadan atlayanları, ne kadar 'ilk çıkan eşek' diye de bağırsak durdurmaya imkan yoktur." (1910)

bazı olayların nasıl adlandırıldığına bakarak dünyanın neresinde, doğu'da mı, batı'da mı olduğumuzu çıkarabiliriz. 29 mayıs 1453'te olan şey, batılılar için constantinople'ın düşüşü, doğulular içinse istanbul'un fethi'dir. kısaca "düşüş" ya da "fetih".

ona dokuz uzun mektup yazdım, yedisini bitirip zarfa koydum ve beşini postaladım. hiç cevap alamadım.

11.09.2012

aşk mektubu

metin eloğlu


dün akşam senden ayrıldıktan sonra
ilyaslara gittim
oturup şu evlenme meselesini uzun uzun konuştuk
karısı da akla yakın şeyler söyledi
ben gerçi onu severim, dedi
beraberce yaşayıp gitmenizi kim istemez
ama, yoksulluğa alışkın değildir o
açlığa, yalınkat döşeklere pek katlanamaz
dinledikçe, kızcağıza hak verdim
bu iş olmayacak gibime geliyor, ne dersin

sen öyle görmüşsün büyüklerinden
dört kap yemekli sofralar görmüşsün
karpuz kollu yaz entarileri görmüşsün
yattığın yataklar herhalde somyalıdır
haftada bir-iki, sinemaya gidersiniz evcek
hayat pahalı, sana pabuç alamam
pabucu bırak, şöyle karın doyurucu bir şeyler de alamam
kitap alamam mesela
radyo alamam, tiyatro bileti alamam
gençsin birçok şeylerde gönlün kalacak

peşin söylemeli ki, sonra bana gücenmeyesin
benim cıgaram var, rakım var
alıştığım insanlar var bunca yıldır
sevdiğim, inandığım
onlarla görüşmeden edemem
hepsini kabullensen bile, günü nasıl kurtaracağız
memurluk bana gelmez
ticaret falan da yapamam, yaradılışım böyle
çelimsizim, taş kıramam
ben yazarak, çizerek geçinmek zorundayım
diyeceksin ki; ölme eşeğim ölme

sen bir aralık demiştin ki
gerekirse, ben de çalışırım, demiştin
ingilizceden tercümeler yaparım, dikiş dikerim
el işine koşmak gücüme gitmez
annem bana bunların hepsini öğretti
benim anam da iyi kadındır, biliyorsun
sana kaynanalık etmez tabi
ama, hastalıklı, eli işe varmıyor
bulaşık mı yıkayacaksın, tercüme mi yapacaksın
ortalığı mı süpüreceksin, dikiş mi dikeceksin
bir gün, beş gün değil ki bu
gençliğini de yitirince hayattan soğuyacaksın

ben şiir de yazıyorum, biliyorsun
şiirimde barış gibi, hürriyet gibi sözler geçiyor
buna içerleyenler olacak belki
bu güzelim işe bir kulp takıverecekler
cezaevlerine düşeceğim, sen yapayalnız dışarda

bu mektubu postaya vermeden önce
şöyle bir gözden geçirdim
başka kusurlarım olsaydı
emin ol, onları da yazacaktım
bak düşün taşın

eylülün sesiyle

edip cansever


baylar!
bin dokuz yüz seksen birdeyiz
karşınızda eylülün sesi
ağustos çekildi, eylülün sesi
birazdan konuşacak
"bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar."

tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
yosunların kapılara usulca
tırmanıp yerleştiği
yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar

yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan
upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
eylül ki, sorabilir mi
hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul
bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar

dahası
bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
bir boşluğu giyinmek mi olur
olsun
işte karşınızda ekimin sesi
kasımın sesi sonra
yağmurun eşliğinde -çocuğunu emziriyor yaz-
bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar

her şey o kadar dokunaklı ki
eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
dağınık, renksiz bir mozaik gibiysem
üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-
aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar

sonra bir kır kahvesi kendini okurken
masaları toplanmış, bardakları toplanmış
tam kendini okurken
derim ki bir semti iyi tanımak kadar
iyi tanımalı dünyayı
açın radyolarınızı: eylülün sesi
bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar

elmalar silik silik kırmızı artık -olsun-
gözlerimiz tozlanmış, kirli
gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
sıkılmak iyi baylar
biz hazır tuttukça böyle
içi yangında alev alev
dışı buz tutmuş kalplerimizi

10.09.2012

görgü tanığı incir

jody shields

konuşulmayan, her zaman en güçlü olandır.

"işe koyulmanın en iyi yolunu içgüdüsel olarak bulma yetisi -yerini başka hiçbir şeyin dolduramayacağı o özellik- doğal bir yetenektir.

gerçeklerden daha inanılır olan yalanlar vardır.

kuran üzerine yazan arap alim zemahşeri'ye göre muhammed peygamber, "cennete bir meyvenin getirilmesini dileyecek olsam, bu muhakkak ki incir olurdu." demiş.

bir adamın dostları varsa sırları yoktur.

"önemli bir vakada oluşan duygular her zaman izlenimlerin yoluna çıkarlar ve onları karıştırırlar."

parmak izleri bir parça dantel gibidir; ne kadar kıvrılıp bükülse de asıl desene geri döner.

bir beyni incelemenin en iyi yolu onu kafatasından çıkarmaktır.

kederin bir sınırı vardır; ancak zihnin yoktur.

"önceden tasarlama, kurnazlık ve tedbirli hesaplamalar delilikle birbirine zıt şeyler değildirler."

suçlular tuhaf batıl inançların köleleridir.

"delilerin, özellikle belirli tip delilerin mükemmel gözlemciler oldukları sık sık söylenmiştir; tüm yetileri yerinde olan çoğu insan kadar doğruyu söylemeye karşı olmazlar; çünkü kendilerinin görgü kuralları kaygısıyla yönetilmelerine izin vermezler; ayrıca gözlem yapmak için daha fazla olanakları vardır; çünkü başkalarının yanında yapılmayacak ya da söylenmeyecek şeyler bir delinin önünde yapılır ve söylenir."

9.09.2012

karmaşa

chuck palahniuk

ne kadar dikkatli olursanız olun, hep bir şeyleri kaçırmış gibi hissedeceksiniz; sizi derinden etkileyen, tamamını tecrübe edemediğinizi söyleyen o berbat his. dikkat kesilmeniz gereken dakikaları hızla geçmenin yarattığı o zavallı duygu hep kalbinizde olacak.

insanlar dünyanın güvenli ve düzenli bir yer olması için yıllarca çalışırlar. ama hiç kimse bunun ne kadar sıkıcı olabileceğinin farkında değildir.

bütün dünyanın parsellendiğini, hız limitleri konduğunu, bölümlere ayrıldığını, vergilendirildiğini ve düzenlendiğini; bütün insanların sınavlardan geçirildiğini, fişlendiğini, nerede oturduğunun, ne yaptığının kaydının tutulduğunu düşünün. hiç kimseye macera yaşayacak bir alan kalmazdı, satın alınabilenler hariç. lunaparka gitmek gibi. film izlemek gibi. ama bunlar yine de sahte heyecanlardı. dinozorların çocukları yemeyeceğini bilirsiniz. büyük bir sahte afetin olma şansı bile oy çoğunluğuyla ortadan kaldırılırdı.

gerçek afet veya risk ihtimali olmadığından, gerçek kurtuluş şansı da ortadan kalkmış oldu. gerçek mutluluk yok. gerçek heyecan yok. eğlence, keşif, buluş yok. bizi koruyan kanunlar aslında bizi can sıkıntısına mahkum etmekten başka bir işe yaramazlar. gerçek karmaşaya ulaşamadığımız sürece, asla gerçekten huzurlu olamayacağız. her şey berbat bir hal almadığı sürece, yoluna da girmeyecek.

yozlaşmış ve kötü bir sistemin ürünü olduğunu fark ettiğinde, zeki bir insan nasıl tepki verir? aldığınız her nefesin, vergi olarak ödediğiniz her doların, doğurduğunuz ve sevdiğiniz her bebeğin, bir şekilde kötü olan bir sistemi sürdüreceğini öğrendikten sonra yaşamaya nasıl devam edersiniz? içinizdeki bütün hücrelerin ve kanın büyük kötülüğün bir parçası olduğunu bilerek nasıl yaşayabilirsiniz?

8.09.2012

benim adım kırmızı

orhan pamuk

biraz ilgi gören ve bundan başı dönen her hırslı vaiz, dinin elden gittiğini söylemeye başlar. en sağlam ekmek kapısı budur.

bütün katiller, sanıldığının aksine, inançsızlardan değil, fazla inananlardan çıkar.

güzellik, aklın kendinden bildiğini, gözün dünyada yeniden keşfetmesidir.

kitaplar insanın mutsuzluğuna teselli sandığımız bir derinlik katar yalnızca.

ne zormuş insan olmak; daha da çetini insan gibi bir hayat.

ben doğmadan önce arkamda sınırsız bir zaman vardı. ben öldükten sonra da, bitip tükenmeyecek bir zaman! yaşarken hiç düşünmezdim bunları; ışıklar içinde yaşayıp giderdim, iki karanlık zamanın arasında.

bir şehri severseniz, orada çok gezersiniz; yıllar sonra o şehrin sokaklarını yalnız ruhunuz değil, gövdeniz de kendiliğinden öyle bir tanır ki, karın kederli kederli serpiştirdiği bir keder anında bacaklarınız sizi kendiliğinden sevdiğiniz bir tepeye çıkarır.

yalnızca aptallar masumdur.

üslup diye tutturdukları şey, kişisel bir iz bırakmamıza yol açan bir hatadır yalnızca.

nakış ve sanatta hayalkırıklığına uğramak istemiyorsan eğer, sakın onu mesleğin olarak görme. ne kadar hünerin ve yeteneğin olursa olsun, parayı ve iktidarı başka yerlerde ara ki, hüner ve emeğinin karşılığını alamayınca sanata küsmeyesin.

her resim bir hikaye anlatır.

içinizde kalbinize nakşettiğiniz bir sevgilinin yüzü yaşıyorsa eğer, dünya hala sizin evinizdir.

hatırlamak, gördüğünü bilmektir. bilmek, gördüğünü hatırlamaktır. görmek, hatırlamadan bilmektir. demek ki nakşetmek karanlığı hatırlamaktır.

nakış aklın sessizliği, gözün musikisidir.

kusur üslubun anasıdır.

imza ve üslup kusurla küstahça ve aptalca böbürlenmekten başka bir şey değildir.

aşk mı insanı budala yapıyor; yoksa yalnızca budalalar mı aşık oluyor?

bütün budalalar, aşklarında sanki çok özel bir acele gerektiren bir durum var sanıp aşklarının şiddetini açığa vurarak aşıklarının eline silah verir; onlar da akıllıysalar cevabı geciktirirler. sonuç: aşkta acele işleri geciktirir.

sarılmayı bilen adam iyi adamdır.

hayatta en temel duygu, kardeşlerin kıskançlığıdır.

asıl olan hikayedir. güzel bir resim bir hikayeyi zarafetle tamamlar.

konuyu yaşamak değil, hiç yaşamamış olmak usta yapar bizi.

hüner ve ustalığına içtenlikle hayran olduğumuz birini, yüzüne karşı överken içten olabilmemiz için onun güçten iktidardan iyice düşüp biraz zavallı olması mı gerekir?

küsmek aşkın belirtisidir belki; ama küskün aşık da hem sıkıcıdır, hem de hiçbir geleceği yoktur.

sevişmek, aşkı yatıştırmanın en iyi yolu değil midir?

renk gözün dokunuşu, sağırların müziği, karanlıkta bir kelimedir.

harika bir at resmi çizerken o harika at olurum ben.

düşüncelerin içeriği değil, biçimi önemlidir.

heratlı eski üstatlar, alemi allah'ın gördüğü gibi nakşetmeye çalışırken bir şahsiyetleri olduğunu gizlemek için, imza atmazlardı; sizler ise bir şahsiyetiniz olmadığını gizlemek için imza atacaksınız.

7.09.2012

solon'a mektup

peisistratos

yunanlar içinde tiranlığa soyunan bir tek ben değilim, kodrosoğullarının soyundan geldiğime göre, tiranlığın yabancısı da değilim. çünkü ben atinalıların yeminler ederek kodros'a ve onun soyuna bıraktıkları, sonra da geri aldıkları şeye el koydum. bundan öte ne tanrılara ne de insanlara karşı bir kusurum var; hatta bıraktım, atinalılara koyduğun yasalar doğrultusunda yönetilsinler. kesinlikle demokrasiden daha iyi yönetiliyorlar; çünkü hiç kimsenin çizgiyi aşmasına izin vermiyorum. ben bile tiran olduğum halde gereğinden fazla saygınlık ve onur peşinde değilim. eski krallara tanınan ayrıcalıklar ne kadarsa bana da o kadar. her atinalı kendi malının onda birini devlet adına kesilecek kurbanlar, başka toplumsal etkinlikler ve olası bir savaş için getirip bırakıyor.

tasarılarımı ele verdiğin için sana kızmıyorum. çünkü bana karşı düşmanlığından değil, kente karşı sevginden ele verdin; bir de benim nasıl bir yönetim biçimi getireceğimi bilmediğinden. bilseydin, belki de kurduğum düzene katlanır, sürgüne gitmezdin. öyleyse yurduna dön, yemin etmiyorum; ama gene de solon'un peisistratos'tan bir hainlik görmeyeceğine inan! şunu bil ki, başka hiçbir düşmanım benden böyle bir şey görmedi. eğer benim dostlarımdan biri olmaya tenezzül edersen, en başta gelenler arasında yer alacaksın; çünkü sende aldatıcı ya da güvenilmez bir yan görmüyorum. eğer atina'dan başka bir yerde yaşamak istiyorsan, bunun kararını sen vereceksin. ama bizim yüzümüzden yurdundan yoksun kalmış olmayacaksın.

kargaşa

erasmus

daha sessiz ve güvenlik verici bir yoldan gitmek, bana düşünce açısından daha uygun gelen bir davranıştır. ikilikten nefret etmekten, barışı ve uzlaşmayı sevmekten başkaca bir şey elimden gelmez. çünkü insanlar arasındaki sorunların ne denli karanlık olduğunu anladım bir kez. kargaşa çıkarmanın, bastırmaktan çok daha kolay olduğunu biliyorum. ve kendi aklıma her alanda güvenmediğimden, başkalarının manevi yanı üzerine kesin konuşmaktan kaçınmayı yeğliyorum. ben özgürlüğü seviyorum; bundan ötürü herhangi bir zamanda şu ya da bu partiye hizmet etmek ne elimden gelir ne de böyle bir şey yapmak isterim.

koridor

cahit zarifoğlu

tımarhaneye yeni düşen bir deli, binayı dolaşırken bodrumda bir koridor keşfetmiş. bakmış ki on beş yirmi deli bir kapının önünde kuyruk olmuşlar, kapıdaki bir delikten içeriye bakıyorlar. bu da kuyruğa girmiş. sıra kendisine gelince deliğe gözünü uydurup bakmış ama bir şey görememiş. dikkatle bakmış yine bir şey görememiş. daha da bakacakmış ama arkadakiler acele etmesini söylemişler. böylece yerinden ayrılıp tekrar kuyruğa girmiş. ve bu böylece akşama kadar devam etmiş. velâkin her defasında bir şey görememiş. ertesi gün ve ertesi gün yine aynı şey sürüp gitmiş. delilerin her biri deliğin önünde sadece birkaç saniye kalabiliyor, hiç biri yeteri kadar bakamıyormuş. zira bodrumdaki koridoru ve "deliğe bakma" olayını keşfedenlerin sayısı artıyor ve kuyruk büyük bir izdihama dönüşüyormuş. bizimki bir ay kadar sonra yine kuyrukta sırasını beklerken önündeki deliye demiş ki:

"yahu, tam bir aydır burada kuyruğa giriyorum. her gün beş altı kere de sıra gelmesine rağmen hiç bir şey göremedim."

"ho hooo", demiş beriki, "biz bir yıldır bakıyoruz da bir şey göremedik."

6.09.2012

magna carta

ingiltere

magna carta (büyük sözleşme) ya da diğer adıyla magna carta libertatum (özgürlükler sözleşmesi), incecik bir parşömene orta çağ latincesiyle yazılmış, özellikle tarih ve hukukla ilgili araştırmalar yapan herkesin baştan sona okumuş olmasa da, kendisinden bir şekilde haberdar olduğu en ünlü bağımsızlık sözleşmesidir.

ingiltere'nin orta çağdaki krallarının derebeylik düzeni içindeki zorbaca uygulamalarına karşılık bireysel hak ve özgürlüklerin kazanımına yönelik, kraliyet mührüyle damgalanan bu sözleşme, dönemin ingilteresinin yerel ve gündelik sorunlarını çözüyor görünse de; keyfi yönetime şiddetle karşı çıkışı, hak ve özgürlükler için güvence arayışı açısından 13. yüzyıldan insanlığa kalan bir hukuk mirası olarak algılanabilir.

15 haziran 1215'te kral john (johannes), papa 3. innocent (innocentius) ve baronlar arasında imzalanan magna carta, kralın yetkilerine gem vurmayı ve hukukun kraldan daha üstün olduğunu vurgulamayı amaçlar.

magna carta'nın içeriğine genel olarak bakıldığında, tartışmasız ilk göze çarpan, kilisenin özerkliğini güvence altına alma, kilisenin seçim özgürlüğünü tanıma, krallar ve baronlar arasında yönetimsel açıdan ortaya çıkan anlaşmazlıklara çözüm bulma ve güçler arasında denge oluşturma kaygısının ön planda olmasıdır.

özgür yurttaşların haklarına ve özgürlüklerine yönelik ifadelerden, özellikle özgür yurttaşların ülkenin ilgili yasalarına göre yargılanmadan tutuklanamayacağının, mallarına el konulamayacağının, yasal haklarının ellerinden alınamayacağının, sürgün edilemeyeceğinin ya da herhangi bir şekilde zarara uğratılamayacağının vurgulanmasından veya hak ve hukukun kimseye satılamayacağının, hiç kimsenin bundan mahrum bırakılamayacağının belirtilmesinden anlaşılacağı üzere, bu sözleşmede özgür yurttaşların bireysel ayrıcalıklarının da üstünde durulmuştur.

kral john'a (yurtsuz jan), magna carta'ya mührünü vurduran ve onu bu anlaşmayı yapmaya götüren ana neden baronlarla, yani büyük toprak sahipleriyle yaşadığı şiddetli anlaşmazlıklardır. ama bu anlaşmazlıklar ilk defa onun devrinde ortaya çıkmış değildir. norman istilasından başlayarak (1066) ingiliz toplumunun tarihinde ve kültüründe yaşanan köklü değişiklikler sonucunda, soylu sınıf kralların baskıcı tutumuna daha az tahammül göstermeye, fırsat buldukça kralların keyfi yönetimlerine ayaklanmalarla yanıt vermeye çoktan başlamıştı bile. 1189 tarihinde tahta çıkan ve aslan yürekli rişar olarak tanınan kral ı. richard (ricardus) zamanında soylular, kralın haçlı seferlerindeki başarısızlıklarının ve ülkeye dönerken avusturya dükasına esir düşmesinin ardından alman imparatoruna teslim edilmesinin, bunun sonucunda da onu kurtarmak için yüklü miktarlarda ödedikleri fidyenin acısını unutmamışlardı.

kral richard öldüğünde yerine geçen kardeşi kral john (1199-1216) ise soylulara yitirdiklerini geri vereceğine, onlardan sürekli para isteyerek kardeşinin yarattığı mali yıkımı daha da körüklemişti. üstelik john, kardeşinin kendisini halka sevdiren özelliklerinin hiçbirine de sahip değildi. dolayısıyla soylular kral john'un saltanat döneminde ömürlerinin en sıkıntılı sürecinden geçmeye (1213-1216) ve kralın kayıtsız şartsız, zorbaca yönetimi sonucunda topraklarını, şatolarını ve imtiyazlarını hızla yitirmeye başladılar.

kral john sadece soylularla değil, kilise yönetimiyle de sağlıklı ilişkiler kuramadı. canterbury başpiskoposluğunun seçiminde keyfi karar alarak norwich piskoposu john de gray'i seçip roma'ya gönderdi. ama dönemin papası 3. ınnocent kralın seçimini onaylamadı ve keşişleri ikna edip stephen langton'ın bu göreve seçilmesini sağladı. kral kendi kararının papalıkça reddedilmesini hazmedemediğinden fevri davrandı ve langton'ın başpiskoposluğunu tanımadığı gibi seçime katılan keşişleri de sınırdışı etti. ama papa'yı öfkelendiren bu tavrının bedelini, 1209 yılında aforoz edilmesiyle ödedi. sonuçta geri adım atmak zorunda kaldı ve öncelikle ınnocent'in seçtiği başpiskoposu tanıdı, sonra sürgün ettiği keşişlerin geri dönmesine izin verdi, ardından da papalıkla arasını tamamen düzeltmek için ingiltere ve irlanda'yı papalık arazileri olarak ınnocent'e sundu.

kral john'un ülke arazilerini papalığa sunması, soylular arasında idari özerkliğin yitirilmesi anlamına geldiğinden, büyük bir öfkeyle karşılandı. vergilerde yaşanan olağanüstü artışlar da buna eklenince, 1215 yılında toplumda önemli rolleri olan baronlar kendilerinin de bu ülkede varolduğunu krala göstermek ve onu adalete davet etmek için londra'yı işgal ettiler ve isteklerini içeren bir taslağı krala sundular. çaresiz kalan kral, kendi haklarını kısıtlayıcı, buna karşın baronların haklarını güvence altına almaya yönelik söz konusu belgeyi surrey kontluğunda, thames nehri boyunca uzanan çayırlık bir bölgede, runnymede'de imzalamak zorunda kaldı.

15 haziran 1215'te gerçekleşen bu anlaşma sonucunda, özellikle belgenin en uzun ve güvence maddesi olarak bilinen 61. maddesiyle, yitirdikleri ayrıcalıkları geri alan ve kralın iradesine tam anlamıyla gem vuran baronlar 24 haziran 1215'te krala bağlılık yeminlerini yinelediler. magna carta adını alan bu barış belgesi, vakit geçirilmeden 7 kopya halinde çoğaltılarak ülkenin değişik bölgelerine dağıtıldı. ama papa 3. ınnocent krala zorla, baskı altında imzalatıldığını ve kralın saygınlığını zedelediğini belirterek bu belgeyi reddetti. kral john buna güvenerek baronlar londra'yı terk ettiği anda, belgeyi kendisinin de tanımadığını ilan etti; ama bu ilan 1. baron savaşı olarak bilinen ve ülkeyi büyük bir karmaşaya sürükleyen iç savaşın başlamasına neden oldu.

magna carta'nın tarihsel gelişimi, baron savaşlarından sonra gelişen olaylarla, fransa'nın ingiltere'yi istilasıyla, kraliyet hazinesinin yitirilmesiyle ve kral john'un dizanteriden kurtulamayıp newark'ta aniden yaşama veda etmesiyle (1216) yeni bir boyut kazandı. kral john'un yerine 9 yaşındaki oğlu 3. henry'nin (henricus) tahta geçmesiyle birlikte, magna carta 12 kasım 1216'da yeniden ele alınıp gözden geçirildi. pembroke kontu ve saltanat vekili william marshal aynı yıl içinde belgenin ilk gözden geçirilmiş kopyasını, ardından 6 kasım 1217'de de yine saltanat vekili yetkisine dayanarak ikinci gözden geçirilmiş kopyasını yayımladı. magna carta, 11 şubat 1225'te ise üçüncü kez ve çok daha ayrıntılı bir şekilde yeniden gözden geçirildi ve bu kez kral 3. henry tarafından yayımlandı. bu son belge daha sonra, yaptığı yasal reformlarla tanınan kral ı. edward tarafından (1239-1307) onaylandı ve 12 ekim 1297'de confirmatio cartarum olarak bilinen yasanın bir bölümünde yerini aldı.

runnymede'de imzalanan ilk magna carta, tarihin acımasız ellerine teslim olduğundan, kaybolup gitmiştir; ama mühürlü 4 kopyasının günümüze ulaşmasını büyük bir şans olarak değerlendirmek gerekir. kopyalardaki metni okumak gerçekten çok zordur. çünkü yazıcılar, oldukça pahalı bir malzeme olan parşömeni rahat rahat harcama olanağına sahip olmadıklarından, ellerindeki malzemeyi tasarruflu kullanmak zorunda kalmışlar ve bu yüzden metindeki çoğu kelimeyi kısaltarak yazmışlardır. bu kopyalardan üretilen magna carta metinlerinin hepsi bir önsözle başlar ve okunuşu kolaylaştırmak adına 63 maddeye ayrılır; ama asıl kopyalarda bu ayrım yoktur.

eylembilim

oğuz atay

milliyetçilik, modası geçmiş bir gericiliktir.

ben kendim de onlardan biri olduğum için, bugünkü okuyucunun haleti ruhiyesini biliyorum. onu ürkütücü görünüşlerle yormanın tehlikelerini de gene kendimden biliyorum. en basiti, açar televizyonu, en büyük dünya klasiklerini birkaç yarım saatte öğreniverir. neden bizlerle uğraşsın?

bu toplum için yapabileceğimiz tek şey, onun çöküşünü hızlandırmaktır.

bir insan ne zaman yazmaya başlar? bilmiyorum. büyük bir acı, belki bir aşk, belki de çok başka bir sarsıntı sonucu insan kendini önemli bir kararın öncesinde; belirsiz de olsa, yaklaşan bir değişimin huzursuzluğu içinde bulabilir. korkulu bir bekleyiştir bu: insan bu bilinmeyen sarsıntının yaklaştığını hissedince bir süre ne yapacağını bilemez. sonra bütün gücüyle, belki de daha önce hiç hayalinden geçirmediği girişimlere atılır; daha doğrusu, kendini daha önce düşünmeye bile cesaret edemeyeceği bir eylemin içinde bulur.

en doğru yargılayıcı tarihtir.

insanın geçmişinden kaçabilmesi için, kendinden kaçabilmesi gerekiyor. bunu da bilinçsizce gerçekleştirirse sürdürebilir. insan hayalinin ürünlerinde, daha çok kalabalıkların yüzyıllardır usanmadan desteklediği eserlerde, kahramanları geçmişin dumanlı yaşantılarına sürükleyen rastlantılar, karşılaşmalar birbirini izler. bense yaşantılarımda tekrardan korkarım. bu yüzden, yıllardan beri tanıdığım kişileri, hayatım boyunca, hayatımla birlikte sürüklemek isterim.

neden bazı insanlar bazı şeyleri hiç bilmiyorlar? duysalar, dinleseler, hatta karşılarında görseler bile bilmiyorlar.

"neden üniversitede okuyorum?" diye sormuştu. hemen, "kapitalist topluma, yetenekli olduğumuzu göstermek için." diye karşılık verdim. kendimi tutmasını bilmezdim.

bizde insanların kendilerini öldürme yüzdesi çok düşük. bu yüzden bizde henüz roman yazılamaz. gerçek intihar, insanın köküne işleyen sorunlar yüzünden kavrulup gitmesi gibi derin sarsıntılar geçirmiyoruz henüz. intihar, kendini yetiştirenlerin eylemidir. toplumdaki yürümeyen budalalıkları, kendi kişisel dertleri olacak kadar duyanlar onlardır. işçi sınıfı henüz bu duyarlığa ulaşmamıştır.

ne kadar anlamsız sıkıntılar çekerse, bir gün başarısı o kada anlam kazanır.

özellikle ülkemizin gelişmesini engellemek korkusu dayanılır bir baskı değildi. geri kalmış bölgelerimiz -hele doğu yok mu- her yazar ve her çeşit sanatçı için zorunlu esin kaynağıydı. yalnız yaratırken mi.. hayır, günlük yaşantınızda bile bu baskıyı sırtınızda duyuyordunuz. paltonuzu giyerken, atkısı bile olmayan milyonları düşünüyordunuz. bir kitap okurken -ya da yazarken- eğitim eşitliğine kavuşamamış yüz binlerce küçük göz, öfke ya da kırgınlıkla sizi izliyordu. çatalınızı tabağınızdaki yumuşak ve iyi pişmiş et parçasına batırırken.. elimdeki tabağı kimseye sezdirmeyeye çalışarak yavaşça masaya bıraktım.

dert çok, hemdert yok, düşman kavi, talih zebun.

5.09.2012

imam-hatip ahlakı

ilhan selçuk

15 ocak 1966'da bir sabah gazetesinde özetle şöyle bir haber çıktı:

"konya imam-hatip okulu öğretmenlerinden bilhan uluçay, bugüne kadar girdiği bütün sınıflarda türkçe derslerinde hristiyanlık propagandası yapmaktadır."

haberi veren sabah gazetesinin arkasından kapağında yazılı olduğu üzere şubat 1966 tarihli bir dergide çıkan yazı, olayı biraz daha aydınlatıyordu. dergi sıradan bir yayın organı olsa belki yaptığı yayının önemi yoktu. ama türkiye imam-hatip okulları mezunları cemiyeti'nin yayın organı idi bu dergi. türkçe öğretmeni bilhan uluçay'a sayfalar dolusu yazıyla hücum ediyordu.

türkiye imam-hatip okulları mezunları cemiyeti'nin dergisinde türkçe öğretmeni hanım hakkında şu satırları okuyoruz:

"bazı iffetsizler kalkmış konya imam-hatip okulu'nda hristiyanlık propagandasına başlamış. mukaddes kitabımızı, insan muhayyilesinin icatkerdeşi, işlenmemiş cinayetlerin, irtikap edilmemesi günahların tablosu romanlarla mukayeseye yeltenmiş. bre iffetsiz kadın! sana kadın derken bütün müslüman-türk anasından özür dilerim. çünkü kadın iffetin timsali, hayanın heykelidir. sana iffetsiz diyeceğim. çünkü sen okutmak için teslim ettiğimiz çocuklarımızı kırk yıllık orospu hayasızlığı içinde kendin gibi yüzsuyu dönmüş arsızlar sınıfına sokmak için onların pantolonunu aşağı indirtiyorsun. utanmayı tarif edemeyen körpe yavruya böyle davranacağına, dizlerinden yukarı çıkmış olan eteğini biraz daha kaldırsaydın senin bu hareketinden kulaklarına kadar kızaran masum çocuklarda hayanın ne olduğunu görürdün. ruh berraklığı nasiyelerinden okunan tertemiz çocuklara 'yerim seni' gibi umumhane sözlüklerinde bile rastlanmayan şehvet ifadelerini çekinmeden söyleyen sen iffetsizin yeri, öğretmenlik kürsüsü değil, kerhane yataklarıdır."

konya imam-hatip okulu'nda türkçe öğretmenliği yapan hanımın eşi de konya karma ortaokul ingilizce öğretmenidir. karı-koca, yapılan hakaret ve tecavüzleri göğüslemeye çalışmaktadırlar. bana verilen bilgilere göre okul idaresinin 440 öğrenci arasında yaptığı tahkikatın ardından bakanlık müfettişlerinin araştırmalarında türkçe öğretmeni bilhan uluçay hakkında ileri sürülen bütün iddiaların asılsız olduğu ortaya çıkmıştır. ama yobazlar, öğretmen karı-kocanın yaşadıkları çevreyi cehennem haline getirmişlerdir. gerçekte türkçe öğretmeninin kabahati, öğrencileriyle şöyle konuşmak olmuştur:

"bana selamünaleyküm diye selam vermek yok; günaydın diyeceksiniz. üstünüz, başınız, eliniz, yüzünüz pislik içinde olmasın. temizlik imanın yarısıdır. sırf bir din bir milleti kurtarmaya yetseydi, araplar yeni kazandıkları bağımsızlıklarını muhafaza edebilirlerdi. dünya işlerini çok iyi bilmek ve anlamak zorundasınız."

ve böyle konuşan türkçe öğretmeni bir de "din dersi öğretmenimiz yılbaşında eğlenmek günahtır dedi" diyen öğrencisine:

"noelde eğlenmek belki günah olabilir; ama yılbaşının bu işle bir ilgisi yok." diye cevap verince hristiyanlık propagandası yapmış oluyor.

din

voltaire: sizi saçmalıklara inandırabilenler, size katliam da yaptırabilirler.

joseph conrad: kötülüğün doğaüstü bir kaynağı olduğuna yönelik bir inanç gereksizdir; insanlar yardım almaksızın her türlü ahlaksızlığı yapma kabiliyetine sahiptir.

theodore dreiser: bir insanı ruhu olduğuna ikna edip onu kocakarı masallarıyla başına ne geleceğine dair korkutursanız bir balık, bir zihinsel köle oltanıza takıldı demektir.

epikuros: tanrı kötüyü önlemeye çalışıyor ama önleyemiyor mu? o halde sınırsız gücü yoktur. bu güce sahip ama önlememeyi mi tercih ediyor? o halde kötü niyetlidir. hem kötüyü önleme gücüne sahip hem de önlemek mi istiyor? o halde kötülük nasıl var oldu? gücü yok ve kötüyü de önlemeye niyeti yoksa ona neden tanrı diyelim ki?

daniel j. boorstin: yanlış bilgiler üzerinde ısrarcı olmak, dünyaya cehaletten çok daha fazla zarar vermiştir. bugüne kadar bir agnostiğin birini kazıkta yaktığı; bir pagana, kafire ya da inançsız birine işkence ettiği görülmemiştir.

henri frederic amiel: kendi insafsızlıklarımızı meşru kılmak istediğimizde tanrı'yı suç ortağımız haline getiriyoruz. her katliam bir ilahi eşliğinde kutsal hale getiriliyor.

edward abbey: fantastik öğretiler varlıklarını sürdürebilmek için inanç birliğine gereksinim duyarlar. aynı görüşü paylaşmayan tek bir kişi, milyonlarca kişinin inancına gölge düşürür. korku ve nefret, işkence odaları, demir kazıklar, tehditler, çalışma kampları ve psikiyatri koğuşları bu yüzden vardır.

4.09.2012

kopyalanmış adam

jose saramago

eğlence her derde devadır.

yalnız yaşamak; bünyesi alıngan, kırılgan ve esneklikten uzak kişiler için cezaların en ağırıdır.

kaos, çözülmesi gereken bir düzendir.

bir şeyin olacağı varsa zaten olacaktır. kaderle asla armut tartışmasına girme; çünkü kader bütün olgun armutları yiyip hamları senin eline verir.

dengeli insanlar her şeyi sadeleştirmeye meyillidirler; sonra da onları, daima çok geç kalarak, hayatın çeşitliliği karşısında afallarken buluruz.

sağduyu doğası gereği muhafazakar, hatta gericidir.

öğretmenlerin okula gitmeden önce çok iyi beslenmeleri gerekir; çünkü bilgi ağaçlarını genelde verimliden ziyade kısır topraklara dikmek gibi müthiş zor bir işleri vardır.

en önemli icatlar, ne yaptıklarının farkında olmayan kişiler tarafından gerçekleştirilmiştir.

toplum dediğimiz, tıpkı insanlık gibi bir soyutlamadan ibarettir.

şu kaşarlanmış arkadaş kalmak lafı; bir gönül ilişkisine nokta koymak için bundan daha kötü bir laf yoktur.

hayat boyu süren tek şey hayatın kendisidir.

küçük nedenlerin büyük sonuçlar doğurabileceğini söyleyen yanıltıcı hakikati ne kadar tekrarlasak azdır.

sözcüklerle ilişkimiz pek tuhaftır. küçükken birkaç tane öğrensek ve yaşadıkça eğitim, konuşma ve kitaplar yoluyla dağarcığımızı genişletsek de, olur da bir gün kendi kendimize sorarsak, anlamları ve tanımları konusunda şüpheye düşmeyeceğimiz sözcüklerin sayısı pek azdır.

insan ruhu, içinden aniden bir palyaçonun fırlayacağı ve bize nanik yapıp dil çıkaracağı kapalı bir kutu gibidir.

hayat bana hiçbir şeyin göründüğü kadar basit olmadığını öğretti.g

düzen

oktay rifat


ağzımın tadı yoksa, hasta gibiysem
boğazımda düğümleniyorsa lokma
buluttan nem kapıyorsam, vara yoğa
alınıyorsam, geçimsiz ve işkilli
yüzüm öfkeden karaya çalıyorsa
denize bile iştahsız bakıyorsam
hep bu boyu devrilesi bozuk düzen
bu darağacı suratlı toplum

3.09.2012

bekos

herodotos


mısırlılar, psammetikos zamanından önce, kendilerini dünyanın ilk insanları sayıyorlardı. ama gün gelip de psammetikos krallığı ele alınca ve ilk insanların kimler olduğu merakına düşünce, işte o günden sonra, kendilerini gene bütün öbürlerinin en eskisi saymakla beraber, phrygialıların kendilerinden de eski oldukları kanısına vardılar. psammetikos, soruşturmalarına rağmen, dünyaya ilk gelen insanların kimler olduğunu bir türlü öğrenemeyince, şu çareye başvurdu:

bir çobana, rastgele iki tane yeni doğmuş çocuk verdi, bunlar ağıla konacak ve şöyle büyütülecekti: çocukların yanında kimse ağzını açıp tek söz söylemeyecekti; ayrı bir odada kendi başlarına büyüyeceklerdi; çoban, belli saatte keçileri alıp yanlarına götürecek, süt içirip iyice doyuracak, sonra kendi işlerine bakacaktı. psammetikos'un böyle yapmasının ve bu emri vermesinin nedeni, çocukların vıyaklamalar çağını aştıktan sonra ağızlarından çıkacak ilk sözü yakalamaktı; gerçekten de öyle oldu. üzerinden iki yıl geçince, bir gün çoban kapıyı açıp içeri girdi, önünde dizüstü duran iki çocuk, ellerini uzatarak, "bekos!" diye bağırdılar.

çoban bu sözü ilk duyduğunda bir şey demedi; ama daha sonra da her gelişinde aynı sözü işitince efendisine haber verdi ve isteği üzerine çocukları kendi görsün diye aldı, ona götürdü. psammetikos kendi kulağı ile de duyduktan sonra, herhangi bir şeye "bekos" adını vermiş olan insanların kimler olduklarını araştırmaya koyuldu; araya taraya phrygialıların ekmeğe bekos dediklerini öğrendi. böylece ve bu ipucuna tutunarak mısırlılar, phrygialıların kendilerinden daha eski olduklarını itiraf ettiler.

game of thrones

dünyanın her yerinde küçük kızları üzerler.

sevdiklerini koruyamadığın sürece güç ne işe yarar ki?

çok büyük ve güzel bir dünyada yaşıyoruz. çoğumuz doğduğu köşede yaşayıp ölüyor ve hiçbir kısmını göremiyor.

daha iyi bir ev kurmak istiyorsan önce eskisini yıkman gerekir.

bir duruşmadan daha sıkıcı hiçbir şey yoktur.

başına bir taç koyduktan sonra bir köpeğe tasma takmak zordur. 

ne kadar çok insanı seversen o kadar zayıf olursun. yapmaman gerektiğini bildiğin şeyleri onlar için yaparsın. onları mutlu etmek, güvende tutmak için aptallık edersin.

öldürmek var olan en güzel şeydir.

bir adam, başkaları kendisi hakkında ne diyorsa odur.

hayatın bedeli yalnızca ölümdür.

çoğu insanı öldüren şey savaş değildir. açlıktır. yemek altından daha değerli olur. asil leydiler, bir çuval patates için elmaslarını satar. işler o kadar kötüleşir ki fakirler birbirini yemeye başlar. hırsızlar da kuşatmalara bayılır. kapılar kapandığı an, ne kadar yemek varsa çalarlar. her şey bittiği zaman da, şehrin en zengini onlar olur.

2.09.2012

sürgünlüğün bin yüzü

feridun andaç

juan goytisolo: atatürk yurdunuzu kurtardı, bağımsızlığa kavuştunuz. ama modernleşme girişimini başlatırken geçmişi köktenci bir biçimde yadsımaya kalkıştı. bu girişim bana italyanca bir deyimi anımsatıyor: "çocuğu da banyonun kirli suyuyla birlikte atmak." osmanlı kültür mirası biraz da böyle atıldı gibime geliyor.

edward said: sürgün hakkında düşünmek tuhaf bir biçimde davetkar; hatta kışkırtıcı bir şeydir de, sürgünü yaşamak korkunçtur. sürgün bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir. 

lamennais: dostlar, eşler, babalar, kardeşler yalnızca sıladadır. sürgün her yerde yalnızdır.

rainer maria rilke: içinden, seni ürperten bir şeyler yükselen genç adam, kimselerce bilinmeyişinden faydalan! seni hiçe sayanlar, sana karşı çıkarlarsa, tanıdığın, görüştüğün kimseler senden büsbütün el çekerlerse, düşüncelerinden dolayı seni yok etmek isterlerse, seni kendi benliğine toplayan bu gözle görülür tehlike, seni dağıtarak zararsız hale sokan sonraki şöhretin sinsi düşmanlığı karşısında hiç kalır.

walter benjamin: kim bugün doğru dürüst hikayeler anlatabilen birilerine rastlıyor? bugün ölmekte olanların ağzından, kuşaktan kuşağa bir yüzük gibi dolaşan sapasağlam sözlerin çıktığı var mı? bir atasözü bugün kimin yardımına koşuyor?

juan goytisolo: sürgündeki yazar için dil, gerçek vatan yerini tutar.

ali akay: sürgün insan ilkede yalnızdır. yol üzerinde kendini kurarken rastladığı kimlikler hep maskelerdir. bütün görüntü gözükmekte olan varlıktadır. arkasında ise bir kimliksizlik durumu yatar.

ernesto sabato: eğer bir insanın düş kurmasını engellerseniz, deli olur. edebiyat her zaman için bir karşı çıkma belirtisidir. edebiyat öncelikle bir eylemdir. insanı engellemelerden ve delilkten kurtaran bir başkaldırıdır. en ağır durumlarda, sanatçılar yasadışı olarak ilan edilmişlerdir; ama edebiyat en güçlü olarak kalır.

witold gombrowicz: sürgün bir mezarlıktır.

edward said: entelektüel; sismik şoklar yaratır, insanları sarsar; ama ne geçmişine ne de arkadaşlarına bakılarak açıklanabilir. sürgün entelektüel zorunlu olarak ironik, kuşkucu ve hatta oyunculdur; ama kinik değildir.

theodor adorno: sözcüğün bilinen anlamıyla bir yere yerleşmek artık imkansızdır. içinde büyüdüğümüz geleneksel meskenler tahammül edilemez bir hale gelmişlerdir. bunlardaki her bir konforun bedeli bilgiye ihanet etmek, her barınak izinin bedeli aile çıkarlarıyla küf kokulu anlaşmalara girmektir.

hugo grotius: ülkem bensiz de olacaksa, ben de onsuz olabilirim. dünya o kadar küçük değil.

george orwell: hangi ülkeden olursa olsun, ingiltere'ye ayak basan insanlar, burada soludukları havanın farklı olduğunu hissedeceklerdir. evet, ingiliz uygarlığında kavranılabilen ayırt edici bir şey var. bu özellik ünlü doyurucu kahvaltılara, az ışıklı pazar günlerine, kurumlu kentlere, dönemeçli yollara ve kırmızı posta kutusu direklerine bağlı. özel bir tadı var bunların.

edward said: sürgün soylu entelektüel cüret ve küstahlığa açıktır; alışılmışın mantığını değil, değişimi ve hareket halinde olmayı temsil eder, olduğu yerde saymayı değil.

gündüz vassaf: sanatçı ancak kaçtıktan sonra sığındığı yerde yaratır.

tahar ben jelloun: yazmak, ayrılmaktır. ananın bedenin terk etmektir, doğduğun yerlerden -bir zaman- uzaklaşmaktır. yazmak, adında yaşamaktır.

edward said: yerleşmenin, evet demenin, uyum sağlamanın sunduğu ödüller tarafından ayartılan; hatta dört bir yandan kuşatılan entelektüel için bir modeldir sürgün. kişinin gerçek bir göçmen ya da sürgün olmasa bile, öyleymiş gibi düşünmesi, her türlü engele rağmen hayat kurup sorgulaması ve merkezi otoritelerden uzaklaşıp daima uçlara çekilmesi mümkündür hala. bu uçlarda alışılmış ve rahat olanın ötesine hiçbir zaman geçmemiş kafaların göremediği şeyler görür insan.

bahar lemee: yolculuk, insanlar arasında milliyet ve din kavramlarını ortadan kaldıran en son birleşme aracıdır.

megaralı theogonis: kimse sürgünün dostu değildir; budur sürgün olmaktan daha zor olan.

rafael alberti: dönüşün olanaksız olduğu duygusuna ulaştığınız zaman, gerçekten sürgünde olduğunuzu duyarsınız.

demir özlü: edebiyatçılar genel kültürlü insanlardır. türkiye'nin en parlak insanları edebiyat alanındadır. türkiye'deki kurumları en gelişmişlik açısından ele alırsak, en gelişmiş kurum edebiyattır. her kuşaktan.. bugün salah birsel, oktay akbal, adnan özyalçıner, ahmet cemal.. daha birçok ad. aklımıza kim gelirse, en gelişmiş insanlardır.

unutkan

murathan mungan


yedi rekat günah kıldım bedenimde
dizlerinde yedi zikir secdeye vardım
ihmalin uzak meleğine teninde aldandım
yapayalnızdım kendi kalabalığım içinde
tarih kadar yalnız
aşka aşina, acıya unutkandım