14.11.2010

hidayetname

sadık hidayet

sonunda en şiddetli cezaya çarptırılırız ve boğucu bir gün ortasında kanun adına bizi tutuklayan kişi bıçağını saplar kalbimize; köpek gibi geberir gideriz. cellat da suskundur, kurban da.

hz. ali: midelerinizi hayvan mezarlığı yapmayın.

franz kafka: bir kafes, bir kuşu aramaya çıktı.

firdevsi: sırtında tohum taşıyan karıncaya işkence etme; çünkü o yaratık canlıdır ve hayat onun için tatlıdır.

sapık din, sapık bilim doğurur.

franz kafka: evet umut var, çok umut var; ama bizim için değil.

franz kafka: insan boş yere kafasını yoruyor. kurtuluş yolu diye bir şey yok.

edward taylor: yabani ve göçebe kavimlerin adet ve inançlarını uygar ülkedekilerle karşılaştırdığımızda, alt uygarlık ile üst uygarlık arasında fark olduğunu ama bazen birbirine tıpatıp benzediğini görüp hayretler içinde kalırız.

franz kafka: çoğumuz su üstünde yüzen bir kurşunkaleme tutunmuşuz ve boğulduğumuz halde, tutunduğumuz bir şey olduğunu sanıyor, kurtuluş düşleri görüyoruz.

13.11.2010

demokrasi

jacques ranciere

demokrasi cemaatin hesabını bulandırır. demokrasi cemaat fikrini bulandıran şeydir. demokrasi cemaate göre düşünülemez olandır.

demokrasi, yoksulların müsrifçe yatırımlar yapma olanakları bulunduğunu varsayan aldatıcı bir rejimdir. demokratik insan, biçimlerin istismar ettiği insandır; bölünme bu biçimler yoluyla kendini gizler ve daimi kılar.

demokrasi terimini icat eden, demokrasinin karşıtları, yani yönetmek için yaşlılık, soyluluk, zenginlik, fazilet, bilgi gibi bir "sıfat"a sahip olan herkesti. bu alaycı terimle şeylerin düzeninin emsali görülmemiş tersyüz oluşunu dile getirmekteydiler: "demos'un iktidarı", ortak tek özgüllükleri yönetmek için hiçbir sıfata sahip olmamak olanların hükmetmeleri olgusudur. "demos" cemaatin adı olmaktan önce cemaatin bir kesiminin, fakirlerin adıdır. ama "fakirler" nüfusun ekonomik bakımdan zor durumdaki kesimini tarif etmez. sayılmayan insanları, arkhe'nin gücünü uygulamaya sıfatları olmayan, sayılacak, hesaba katılacak sıfatları olmayanları tarif eder.

hasta adam

lucretius

biz insanlar birer hasta adamız, hastalığının kaynağından habersiz.

bedenimizin gereksinimleri aslında o kadar az ki; bedenimizden acıyı uzak tutalım, kendimize yeni zevkler bulalım yeter. doğamız bundan başka bir şey istemez; evimizin önünde, gecenin geç saatlerine kadar toplanmayan zengin sofrayı aydınlatan meşaleleriyle, altından genç adam heykelleri olmasa ne olur? salonumuz gümüşlerle, altınlarla ışıl ışıl parlamasa, ud müziğinin yankılanacağı oymalı tavanlarımız olmasa ne olur? oysa doğa bize ne lüksler sunar! insanlar dostlarıyla birlikte bir dere kenarında, çimenlerin üstünde, koca bir ağacın gölgesi altında oturup neredeyse hiç para harcamadan hoş vakit geçirip rahatlayabilirler. hele de güneş parlıyorsa ve yılın o mevsiminde yeşil çiçekler açmışsa, ne güzel!

epikurosçu değerlerin hüküm sürmediği bir dünyada insanoğlu mal mülk edinme işine nerede dur diyeceğini, gerçek zevklerin nasıl artırılabileceğini bilemediği için boşuna işkence çekip duracak, bir sonuç vermeyen kaygılar duyarak hayatını tüketecektir. hayatı çekip götüren, insanın büyük denizlere açılmasını sağlayan da aslında bu memnuniyetsizliğin ta kendisidir.

12.11.2010

uzun bir adam

ilhan berk

okunmayan kitap var olamaz.

montaigne: her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.

"insanoğlunun gerçek yurdu çocukluğudur."

yazmak mutsuzluktur. kendini mutlu sayan gerçek yazar yazmaz.

her şey yerinde doğrulanır. fırtına fırtına olduğunu bilmez. bilse de değişmez. bilmeye değer şeyin öğretilemeyeceğini de bilelim: us her şey değildir.

şiirde sözcüklerin bir anlamı yoktur, "kullanımları" vardır.

anlam türk şiirinin bir hastalığıdır.

bütün iyi yapılmış yemeklerde yapanın kendisinden bir şey vardır, bir çeşit yaratma. yemek de yaratma gibi bir kişilik işidir. pek öyle reçetesi yoktur, kişinin ekini sorunudur, sorun söz konusuysa.

anlatıya kavuşmuş her şey ölüdür.

cife-i dünya değil, kerkes gibi matlubumuz
bir bölük ankalarız, kaf-ı kanaat bekleriz (fuzuli)

yazdıklarımdan benim boyumu bosumu, sevdiğim yemekleri, kağıtları, kalemleri, harfleri, suları, hayvanları, kadınları, çocukları, bütün insanları, bütün nesneleri öğrensinler isterim. bu dünyada yaşadığımın bilinmesini istemektir bu. yaşama olayına sahip çıkmak.. yazmak, bu anlamda, önce kendimi, sonra da yeryüzünü var etmektir.

pablo neruda: oyuncakla oynamayan bir çocuk, çocuk sayılmaz.

nedir yaşamak? yaşamak benim için dünyayı algılamak, kavramak, bulgulamak, ona bir anlam vermektir. bunun için, yaşamak bu yolculuğa çıkmak, her şeyden önce de bunu göze almak, buna katlanmaktır. yani yaşamın kendisi gibi her gün uyanmak, her gün yenilenmek, büyümek.

şiir, minareden yere düşen bir taşın düşmeyip asılı kalmasıdır.

"sakın geç kalma erken gel"

cevat çapan


usulca gir kapıdan, zile basma
hiç telaşlanma ben daha dönmemişsem
yoldayımdır, nerdeyse yokuşun dibinde
suların kararmasını bekliyorumdur
tuğla harmanlarından gelen yanık havanın
bahçedeki akşamsefalarına sinmesini
güç bela dizginliyorumdur içimde
dörtnala sana koşan küheylanları

bütün gün kağıttan dağlar arasındaydım
nabzım ileri giden bir saat gibi işledi durdu
dilekçeler, kararlar, tozlu makbuzlar
hep adını okudum silinmiş satırlarda
pencerede kuleler, minareler, kirli gök
durmadan kuşlar uçtu bir bacadan
rüzgara karışan saçlarını gördüm
bulutlu aynalarda

balkonun kapısını aç, su ver saksıdaki çiçeğe
geyikli örtüyü ser masaya, dinlen biraz
sessizlik şaşırtmasın seni, ürkütmesin
ben içindeyimdir o alaca sessizliğin
şehrin gürültüsü dolacak az sonra odaya
karanlık bir yankıya dönüşecek karşı dağlarda

11.11.2010

neyzen tevfik

salah birsel

küllük kahvesini sık sık yoklayanlardan biri de neyzen tevfik'tir.

bir arife günü cahit saffet ırgat da ona orada rastlar:

"oturttu beni yanına, üst üste çay içtik. bir değil, üç beş bardak. bu keser dedi. içki isteğini keser. sonra yoksul çocukları toplamaya başladı yanına. çay ikram etti onlara. bir, iki derken çocuklar top top olmuş, birikmişti çevremize. iki sıra yaptı onları, okul çocukları gibi. kimi yalınayak, kiminin üstü başı yırtık pırtık."

"haydi, dedi, şimdi mahmutpaşa'ya!"

"ne olacak?"

"param var bugün. bu yetimler de sevinsin, yarın bayram, giydireceğiz bunları."

giydirdi o gün fakir fukara çocuklarını. sonra yine meyhaneye.. rakıdan önce bir fincan zeytinyağı. rakı çabuk çarpmasın diye.

10.11.2010

bir deliler evinin yalan yanlış anlatılan kısa tarihi

ayfer tunç

karadeniz şehirlerinden birinde, denize sırtını dönmüş biçimde inşa edildiği için görenlerin içinde anlamsız bir küslük duygusu yaratan bir ruh sağlığı hastanesi'nin en üst katındaki konferans salonunda, konuk konuşmacı ülkü birinci 14 şubat sevgililer günü nedeniyle, "aşk: özveri mi? benliği korumak mı?" başlıklı bir konferans veriyordu.

nietzsche'den aparttığı bir cümleyi konu başlığı olarak seçen ülkü bey psikoloji doçentiydi. istanbul'da uyduruk bir özel üniversitede görevliydi. çoğunluğu mankafa olan öğrencilerine ders anlatırken kullandığı yüksek tansiyonlu üslubuyla konuşuyordu kürsüde. avuçlarını dayadığı kürsü adi formikayla kaplıydı; bir ayağı da kısa olduğu için, sallandıkça konsantrasyonu bozuluyordu adamın. gece hiç uyumadığı ve çok gergin bir sabah geçirdiği için sinirliydi. "şu siktiğimin kürsüsü yüzünden konuşmama fokuslanamıyorum!" diye küfrediyordu içinden.

"fokuslanmak" sözcüğünü yeni yeni kullanmaya başlamıştı. eskiden "odaklanmak" derdi. abd'de yürüttüğü psikoterapi çalışmalarını ingilizce yazdığı, beş para etmez bir kitapla taçlandırıp yurda dönen profesör altay çamur'un ikide bir "fokuslanmak" dediğini fark edince, hemen benimsedi bu sözcüğü; o da yerli yersiz "fokuslanmak" demeye başladı.

severdi böyle yeni sözcükler kapmayı, zengin bir dağarcığı vardı. ama herkes yalan yanlış kullanıyor diye dağarcığından sözcük ya da deyim sildiği de olurdu. bir akşamüstü, üç kuruş maaşıyla yurtdışı tatillerine nasıl gidebildiğine akıl sır erdiremediği fakülte sekreteri şenay hanım'ın, "çok keyif alıyorum şu bisküvilerden" dediğini duyunca, tiksindi bu "keyif almak" deyiminden; kimin ağzından duysa batmaya başladı.

ucuz kolejlerden yarım yamalak ingilizceyle mezun olmuş öğrencilerle içli dışlı olmayı çok seven şenay hanım'ın konuşması baştan başa yanlıştı aslında. ne kadar dil yanlışı varsa yapıyordu kadın. işin kötüsü, bunun havalı bir konuşma tarzı olduğunu sanıyordu. mesela, kendisiyle dalgasına flört eden kolejli piçlerin etkisiyle, ingilizce "feel" sözcüğünü türkçeye birebir uyarlamıştı. bayılıyordu onlar gibi "nasıl hissettin?" diye sormaya. ülkü bey bir gün kantinci kızla konuşmasına kulak misafiri oldu. kadının dekandan bahsederken, "bana kötü hissettirdi" dediğini duyunca, "şuna bir çaksam!" dedi içinden.

çakmadı elbette, o kadar değil; ama gene de büyük bir yanlış yaptı. özel üniversite kantininin şımarık öğrencilerine sonsuz bir çeşitlilik sunan kantinde, "ne yesem.. ne yesem.." diye düşünen kadına, gayet üstü kapalı bir biçimde, saçları jöleli erkek öğrencilerin fakülteyle ilgili bürokratik işlerini kolayca halletmek için kendisiyle flört eder gibi yaptıklarını, bunun bir çıkar ilişkisi olduğunu söyledi. cinsel içerikli ihsasları yanlış anlamakta şenay hanım'ın üstüne yoktu; yakışıklı doçentin kendisine asıldığını sandı.

bu gereksiz konuşmanın ülkü bey'in kariyeri değil ama, aşk hayatı açısından olumsuz sonuçları oldu. kimin kiminle yatmasının uygun olacağı konusunda sınırları sürekli genişleten bu özel üniversite camiasında, genellikle düzgün fizikli ve mümkünse seçkin kadınlarla ilişki kurduğu bilinen ülkü bey'in imajı zamansız bir yara aldı.

tam da bölüme yeni gelen ve yakışıklı son sınıf öğrencileri arasında, adı kısa sürede "verecen selcen"e çıkan genç araştırma görevlisi selcen akbaş'ı yemeğe çıkaracaktı. istanbul'un en moda restoranında yer ayırtmış, kıza facebook'ta şampanya, çiçek filan göndermiş, yatacaklarına garanti gözüyle baktığı için, temizlikçi kadından sadece bu tür özel gecelerde kullanmaya kıyabildiği, o çok pahalı çarşaflarını sermesini istemişti.

"hangisiyle yatsam kariyerime daha yararlı olur?" diye düşünen araştırma görevlisi güzel kız, seçkin bir doçent sandığı ülkü bey'in önüne gelenle yatan kart bir zampara olduğuna hükmetti; adamın günlerdir beklediği buluşmayı sudan bir sebeple iptal etti. tek gecelik partnerlerini seçerken pek de ince eleyip sık dokumadığı halde, şenay hanım'ın ülkü birinci konulu şen kahkahasına tanık olunca, kendini bu obez kadınla aynı seviyeye düşüren adamdan bir anda soğumuştu. fakültedeki iktidarı açısından daha kuvvetli olmakla birlikte, ülkü bey kadar çekici olmayan; hatta hiç çekici olmayan altay çamur'la yatmayı tercih etti.

9.11.2010

teknenin ölümü

melih cevdet anday



kara yakındı önce, hem çok yakın
elimi uzatsam tutardı
yıldızsız teknemdi inip çıkan gece
kurumuş gece, kum, kömür, arduvaz
kara yakındı önce, hem çok yakın
denizleyin inip çıkan önümde
bir tanrının atardamarı

açtım, yorgundum ama uykum yoktu
günlerce yekesiz, yelkensiz
ne de çok kuş takılmıştı ardımıza
ne çok harman gördüm köpükten beyaz
açtım, yorgundum ama uykum yoktu
güneşler hala sağımda solumda
sürer gibiydi açık deniz

deniz en ince hayvanı belleğin
nerden kalktım, o rıhtım, o çan
bilmiyorum o gök kıyı nereye gitti
bir masal şebboyu çarmıhtaki yaz
deniz en ince hayvanı belleğin
bir kuşluk vakti tanrının sevdiği
görünür zamanı yaratan

canlı mıydım? o uğursuz kıyıda
öldüğüm gün de bilemedim
hep o sallantı, o devinim, o avcıl
bayrak, bir az aş tenceresi, bir az
küfür, karı kız öyküleri, sonra
dipteki ölülerin fısıl fısıl
konuşmalarını dinledim

doğdum mu? nasıl? belki bir tezlik
yeli kımıldadı, kan gibi
ağaç ve kızak, demir, yağ, halat, katran
boya kutuları, sünger, tel ve gaz
derken gün kokulu yüreğimde ilk
yapının boş gömütünde dikili
sabırsız kaburgama çarpan

ruh, şarabı gördü üzümden önce
süt, kan olmak için devinir
tohum bildi herkesten önce ekmeği
gün, denizi salıvermeden batmaz
ruh, şarabı gördü üzümden önce
ağaç ne diye kalktı çiçeklendi
denize inmesi nedendir

ah yalnızlığın gömük kapıları
aysız ayışığı gibiydim
geceleyin gece, gündüzleyin gün
gibi suyun altına vuran yalaz
ah yalnızlığın gömük kapıları
bir yağmuru dinlercesine bütün
anları iç içe bilirim

bir tekne her zaman düşüncelidir
bizimle demirledi gece
karaya çıktı tayfalarım uykulu
pruvamda çok acayip bir yıldız
konmak istercesine gider gelir
suları budanmış bir yolculuğu
sürdürmek isterdi kendince

kara yakındı önce, ödağacı
kokusu sarmıştı geceyi
ve bir kuş bağırdı çağırdı tepemde
fosforlu sesi kabarık ve ıssız
lale rengindeydi şimşeğin dalı
ve güneydoğunun yangını pembe
nakışlı bir çanak gibiydi

unutmak istemiyorum bunları
göğün damarlarını gördüm
fırtına kırının yaban keçisini
koşar küpeşteme saçsız sakalsız
ağaç gibi yırtılan karanlığı
koca kulaklı lodosu, o fili
ah yay biçimindeydi ölüm

yalnızlıktır denizin tek yasası
aşkın altın yasasıdır o
bir gün kum uyanır, ay gıcırdarsa
çalınırsa bir gün gömük kapımız
kalamazsın sabaha inen suda
kalk kürek, yola düşmenin sırası
aşkın altın yasasıdır o

kükürt rengindeki ağzı gecenin
üfürdü huysuz karanlıkta
sintineme düşçül bir ateşböceği
kömürdüm, tahtaydım, kurumuş anız
o böcek oldu yangını teknemin
anladım kuşun, yıldızın gizini
başladım usuldan yanmaya

söndüremezdi kimse bu ateşi
kıyıdan kesilmiş sularda
kara hem yakındı şimdi, hem çok uzak
bir yan yanaydım onunla, bir yalnız
devirdim bütün yüklediklerimi
ve demiri uykuda bırakarak
bindirdim eskil kayalara

parçalanıyordum kimse bilmeden
ateştim cevizin içinde
ve bir gece içinde bilmeden öldüm
ey gece, nereden yol bulacağız
ey yaralı göğsüme düşen yelken
ya sen kürek, solmuş rüzgar gülüm
ya sen ne diyeceksin, söyle

deniz durdu, mumyası yıldızların
erir gün görmüş kayalıkta
ve yürüdü sabah, denizin ineği
ölünce ne yapsak sabah oluruz
ah kara yakındı ve darmadağın
kuşları durmuş zaman kadar eski
taşları hüzün olan kara

kopmuş uykunun iskeletiyim ben
artık yelin göğsü olamam
gördün mü ölümün gözündeki mor rengi
söyle, ölüp dirilen tanrı, tammuz
ay yapraklarının indiği bu dam
eski düşleri taşır mı yeniden
koca karınlı kuşlar gibi

bir yanda parçalanmış teknem durur
sert tütünüyle gün bir yanda
kara yakındı önce, hem çok yakındı
elimi uzatsam tutardı ama
yalnızlıktır denizin tek yasası
bütün ölüler unutulur
yaşayanlar kalır tek başlarına

akşamleyin kaptan, birkaç gemici
gelip dizildiler kıyıya
tutunacak bir tekne arar gibiydi
ayağı kayan meltem ve cıgara
içerek konuştular gizli gizli
bense dalgın bakıyordum, boşuna
koparılmış süsendim sanki

çalıştılar bir hafta, ağustosun
altısında bütün iş bitti
kesik baş çapa, iplerim, küreklerim
kumsalda şaşkın bir yığındır şimdi
tüter el ayak, tüter ıslak odun
denizin uzaklardan getirdiği
yabancı, anlamsız bir şeyim

dexter

yaşadığımız her gün kendi kaderimizi yazarız.

ilkel çorbadan meydana geldim. annemin kanında emekledim. görülmeme umuduyla, insanların arasında saklandım. ama bir gün geldi, bacaklarım çıktı. ayağa kalkabildim. eş oldum, baba oldum. evrim geçirmeliydim. hayatta kalmamın tek yolu buydu.

korku güçlü bir harekete geçiricidir.

işlerin iyi gitmesi, tanrı'nın "kıçını iyi kolla; çünkü çok kötü bir tekme yemek üzeresin." demesi demek bence. hem de en sıkısından.

her zaman alternatif yollar vardır.

hayatta yaptığın her şeyin bir sonucu vardır. kontrolünü kaybedip güçsüzleştiğin an her şey biter.

abur cubur, yol seyahatlerinin yazılı olmayan kuralıdır.

bir insanı gerçek anlamda tanımak imkansız.

hayatta birçok kez insan denen bilmecenin hayati parçaları bende eksikmiş gibi gelir. bu da onlardan biri.

başkalarının sorunlarını kendiminkilerden her zaman daha açık ve net görebiliyorum.

insan bir kez aklına koymayagörsün, yapabileceği şeyleri görmek inanılmaz.

her şeyin her şeyle bağlantısı olduğu söylenir. kelebek etkisi. ufak bir göle bir çakıl taşı atarsınız ve dalgalar dışarıya doğru yayılıp her şeye dokunarak onları etkilerler. ta ki sonunda bir balığın kollarının ve bacaklarının çıkıp sudan çıktığı güne kadar. ve bir kaya alıp diğer iki balığın kafasını ezer: işte ilk seri katilimiz.

8.11.2010

yeşil

inci aral

yaşam çorak bir topraktır. mutluluğun üstünde ot bitmez.

aşkın mayası yüksek dozda kuşkuyla karılmıştır. o gemi durgun sularda seyretmez. belirsizlik, kaygı, şiddet ve korkuyla çifte kavrulmuştur. güven ve can sıkıntısına gelemez. aşk sadomazoşisttir.

karşılığı olmayan, kesinkes bir duyguyu kapsamayan, içeriksiz ve yetersiz bir sözcüktür mutluluk. zaman hep aynı sıkıcı oyun ve yalanlar, aynı sorular, aynı boşluk ve avuntularla bezgince ilerlemektedir çoktandır çünkü. kimi insanlar için kimi olasılıkların olur hale gelmesini bekleme sürecidir belki mutluluk. çünkü gerçeklik anı çok kısadır, her zaman geçicidir, bir andan ötekine gerçekleşmiş özlemlerden daha çabuk nitelik değiştiren bir şey yoktur.

iki insan birbirini ancak akla yatkın bir süre aşkla sevebilir. bütün aşklar eskir ve paramparça olup dökülür insanın üstünden.

insan dünya üstüne felsefesini cinselliği yoluyla edinir. yargılarını cinsel deneyimleri çerçevesinde oluşturur. cinselliği düşüncesini baştan çıkarır ya da düzene koyar. yaşama biçimini, ilişkilerini, ruh halini belirler. insanın yüreği cinselliğinin ellerindedir.

aptalca bir saflıkla bağlılık gösteren kadınlar gerçekte sevilme olasılıkları en zayıf ve terk edilmeyi en çok hak etmiş olanlardır.

her birdenbire oluşun ardında olmuş bitmiş, gelişip birikmiş birçok olay, durum, oluşum vardır. önemli olan insanın bunların bilincinde olup olmamasıdır. oluş anı yalnızca bir kesinlik, geri dönülmez bir değişimin farkına varma noktasıdır. zihnin birden aydınlanıverdiği, yapılması ya da olması gerekenin görüldüğü parlak ışığın yandığı an.

bakışı kör bir koyu maviye sürgün
okşar duruşuyla kendini kelebek
gün ışığı eylenir eskimiş aynalarda
sen olduğun gümüş saati bekleyerek

allah'ın resulü şöyle buyuruyor: "sizden birinizin içinin kusmuk ve kanla dolu olması, şiirle dolu olmasından daha hayırlıdır." yüce allah ise şuara suresinde "şairlere ancak sapıklar uyar." der.

kendinle ilgili yargıların gerçeği yansıtamaz. kendine dıştan, dikkatli bir gözlemcinin bakışıyla bakamadığın sürece yanılırsın. insanın kendi varlığına ilişkin düşüncesi tarafsız ve somut olamaz. belki de en az tanıdığımız kendi benimizdir.

en uygar kadının bilinçaltında bile havva'dan kalma bir günah duygusu yatar.

insana benliğini kazandıran geçmişi ve asıl o geçmişten kalan anılardan başka nedir ki? geçmiş zaman düzenli vuruşlarıyla belleğinizde sürer gider. sizin bir adım önünüzde yürür anayola açılan sayısız tali yol ve dönemeçler boyunca. karanlık koyulaşır gitgide. gölgeler ayak sesinizle titreşir. sokaklar ıssızlaşır. şurada burada tek tük ışıklar yanar ve yağmur kokulu bir akşamda bulursunuz kendinizi birden. naftalin, sabun, tütün, çürük ot, saman ve ahır kokusu. siz değilmişsiniz, hiç olmamışsınız gibi olursunuz. sonra bu yokluğun ne anlama geldiğini sorarsınız kendinize.

özgürlük, insanın kendi kafasındaki yasak ve kalıplardan kurtulmasıyla başlar.

cinsel yaşam insan yaşamının en ayrıcalıklı alanıdır ve her türlü kural onun düşmanıdır. yaşadıklarımız ancak kurallara boyun eğdiğinde sapıklık sayılır ya da böyle adlandırılır; boyun eğmediğin zaman ise son derece normaldir.

bütün aşklar, onun dışında kalanlar için sıradandır. özellikle kimsenin umursamadığı küçük insanların aşkları. aşkı önemli kılan, düş gücü ve bakış açısıdır.

insan, yaşamında nelerin yanlış olduğunu çok geç fark ediyor.

7.11.2010

savaş

duygu asena

idealizm sözcüğünün içinde kasıtlı olarak bir ahlak kavramı vardır ve bu, materyalizm düşmanlarının kurduğu bir tuzaktır. materyalizm düşmanları dünyayı maddeyle değil, bir ruhla açıkladıkları için, gerçekte, yalnız onların bir fikre, bir ideale sahip olabileceklerine herkesi inandırmak isterler. bu bir safsatadır. felsefi idealizm, gerektiğinde en iğrenç işlere kılıf görevini de görür. ideal üstüne söylenen şatafatlı sözler, kabul ettirilmeye çalışılan sömürünün üzerini asla örtemeyecektir. yani materyalizm ile idealizm kesin olarak birbirleriyle bağdaşamazlar; materyalizmin her ilerlemesi, idealizme indirilen bir darbedir. bu, karşıtların birliğidir ve materyalizm ile idealizm arasındaki savaş kaçınılmazdır.

modern toplum

anthony giddens

sosyoloji; odak noktası, son iki veya üç yüzyıldaki endüstriyel dönüşümlerin etkisiyle ortaya çıkan sosyal kurumların incelenmesi olan bir sosyal bilimdir.

modern demokratik bir sistem, siyasette yüksek düzeyde bir bürokratikleşmeyi gerektirir. seçimlerin düzgün bir şekilde düzenlenmesini ve yönetilmesini sağlayan, bürokratikleştirilmiş prosedürlerle yürütülen genel seçimleri düzenlemek için sağlam bir şekilde kurulmuş rasyonel-yasal bir sistem olmalıdır. dahası, siyasi kitle partileri, kendilerini adadıkları hedefler açık ve demokratik de olsa, güçlü biçimde bürokratikleşme eğilimindedirler. modern çağ, sıradan vatandaşın siyasi politikaların belirlenmesine katılım oranının katı bir şekilde sınırlı olduğu "parti beyin takımı politikaları" çağıdır.

modern toplumlarda günlük yaşamımızda yaptığımız şeylerin çoğu, doğaları bakımından oldukça işlevseldir. bu, örneğin giydiğimiz kıyafetler, izlediğimiz günlük rutinler, yaşadığımız ve çalıştığımız binaların çoğu özelliği için geçerlidir. buna karşılık, henri lefebvre'nin sözleriyle, "inkalarda, azteklerde, yunanlılarda veya romalılarda her ayrıntı (jestler, sözcükler, araçlar, aletler, kostümler vb.) bir stilin izini taşıyordu; henüz hiçbir şey sıradan hale gelmemişti. yaşamın nesri ve şiirselliği hala özdeşti. kapitalizmin yayılması 'dünyada şiirsel olmayan'ın her şeyi kapsayacak biçimde üstünlüğünü -ekonomik, araçsal ve teknik olanın önceliği- sağladı; edebiyat, sanat, nesneler, varlığın tüm şiirselliği dışlandı."

6.11.2010

felsefenin tesellisi

alain de botton

insan ancak bir şeyin "ne olmadığını" anlamak suretiyle onun tam olarak ne olduğu bilgisine yaklaşabilir.

seneca: bütün kaygılarından kurtulmak istiyorsan, korktuğun şeyin başına geldiğini düşün.

pliny: kesin olan bir tek şey vardır; o da hiçbir şeyin kesin olmadığı, yeryüzünde insandan daha sefil, daha kibirli bir yaratık bulunmadığı.

gerçek saygınlık çoğunluğun iradesinden değil, sağlam bir akılyürütmeden kaynaklanır.

sokrates bize yol göstererek iki büyük hataya düşmemizi önlemeye çalışmıştır: çevremizdekilerin söylediklerini her zaman dinlemek ve hiç dinlememek.

epikuros: tat alma, duyma zevkini, cinsel zevkleri, güzel şeyler görünce içimde uyanan hoş duyguları bir kenara atarsam, iyiyi kötüden nasıl ayırırım bilmiyorum.

ağrı çekerken insan zihni çare olarak çok garip yöntemler bulmaya eğilimlidir.

seneca: varlıklı olmak öfkeyi körükler.

sokrates: gerçek söz konusu olduğunda sayısal çoğunluk tamamen değersizdir; çünkü kişinin, aslında sözde saygınlıklarından başka hiçbir şeyleri olmayan ve nedense birdenbire kendisi aleyhinde ifade vermeye karar vermiş tanıklardan oluşan bir ordu tarafından yenilgiye uğratılması pekala mümkündür.

eğer kimse bizim var olduğumuzu görmüyorsa var olamayız; söylediklerimizi kimse anlamıyorsa söylediğimiz şeylerin bir anlamı yok demektir.

her düş kırıklığının temelinde aslında aynı şey yatar: isteklerimiz gerçekliğin o yıkılmaz duvarına çarpar.

seneca'nın yapıtlarında aslında bir tek düşünce hakimdir: öngörüp kendimizi hazırladığımız ve nedenlerini anladığımız düş kırıklıklarına daha kolay katlanırız; en büyük yaraları ise hiç beklemediğimiz ve başa çıkamayacağımız türden düş kırıklıkları karşısında alırız. felsefe bizi gerçeklikle barıştırmalı; böylece düş kırıklığının kendisini olmasa bile beraberinde getirdiği zararlı duyguları ortadan kaldırmalıdır.

epikuros: zevk, mutlu bir yaşamın başlangıcı ve amacıdır.

seneca: büyük hedonist öğretmen epikuros, belli dönemlerde kendisini bazı şeylerden mahrum bırakır ve o anda arzuladığı şeyleri elde etmek için büyük zahmetlere katlanmanın gerekli olup olmadığını anlamaya çalışırdı.

sophokles: en mutlu yaşam, düşünmeden geçirilen yaşamdır.

"bilge olduğunu sanan bir adam mı gördün? bir deliden beklemeyeceğin davranışları bu adamdan bekle." (atasözü)

epikuros: felsefe yapmaya henüz hazır olmadığını ya da felsefe yapacak yaşı çoktan geçtiğini söyleyen adam, mutlu olmak için çok genç ya da çok yaşlı olduğunu söyleyen bir adama benzer.

terentius: insanım, insanca olan hiçbir şey bana yabancı değildir.

bilgeliğe ulaşmak için çabalamak; fakat hiçbir zaman budalalıktan tam olarak kurtulamamak, erdemli fakat sıradan bir yaşam sürmek yeterince büyük bir başarı aslında.

aşk, filozofları genellikle pek ilgilendirmez. aşkın gelgitleri, üzerine düşünülmeyecek kadar çocukça gelmiştir filozoflara. bu konu şairler, histerikler için daha uygundur. el ele tutuşmalar, parfüm sıkılmış mektuplar.. bunlar filozoflara göre değildir.

en büyük sanat yapıtları bizim kim olduğumuzu bilmeksizin doğrudan bize seslenen yapıtlardır.

schopenhauer: şair, tek bir özel yaşamdan yola çıkarak onu bütün bireyselliği içinde olduğu gibi dile getirir; ama bunu yaparken aslında insan yaşamının bütününü yansıtmaktadır. tek bir özel yaşamla ilgileniyor gibi görünse de, asıl ilgilendiği her yerde, her zaman yaşanandır. işte bu yüzden, özellikle dramatik şairlerin cümleleri, özlü söz olmadıkları halde tıpkı özlü sözler gibi, gerçek yaşamda sıklıkla kullanılır.

"devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin rabbin krallığına girmesinden kolaydır." (markos)

seneca: asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilemeyecek olanı ise ne zaman sükunetle kabulleneceğimizi bilmektir.

5.11.2010

çift yönlü sömürü

veysel çolak


ilkel toplumda kol emeği ile çalışmayı bırakanların -din adamları, kabile reisleri- üreticilerin ürünlerinin bir kısmını karşılıksız almaya başlamasıyla emeğin yabancılaşması gündeme geldi. insanoğlunu bu dünyada anlamlı kılan onun üretim etkinliğinde bulunması ve bunun sonucunda bir şey yaratmasıdır. bu ürünün elinden alınması, yaşamının anlamı olan şeyin elinden alınmasından başka bir şey değildir. bu da dünyadan anlamsız bir konuma düşmektir. yani yaşam kendisi için geliştirilecek, gerçekleştirilecek bir şey değil; başkaları için üretici olacak bir araçtır sadece. bu çıkmaz, köleci toplumda daha korkunç bir noktaya vardırılır. bu toplumsal düzende bedeni de kendine ait değildir. hem üretim gücü -emeği- hem de gövdesi, fiziki güçle ona sahip olanındır. bu, insanın emeğine ve gövdesine katmerli yabancılaşmasından başka bir şey değildir. bu konumdaki insan feuerbach'ın idealist ve dinsel yaklaşımıyla avutulmaya, kandırılmaya çalışılır. bütün olumsuzlukların bittiği öbür dünyadan söz edilir. orada özgürlük vardır. orada açlıktan söz edilemez. bu dünyanın geçici, öbür dünyanın ise kalıcılığı söz konusudur. hem insanın bedeni ölümlüdür. ruhu ise ölümsüz olup öbür dünyaya gidecek olandır. ölüm bir kurtuluştur; çünkü ruhun kurtuluşudur. bedende tutuklu varsayılan ruh, ölümle özgürlüğüne kavuşacak ve o manevi dünyadaki sonsuz olanaklara, insani değerlere sahip olacaktır.

dağı öpmeler

oğuz tansel



yüreğinde sevi olmayan
benzer yangın yemiş göknara

zakkumların yeşil denizi
su kemerlerince kollarım
belkıs köyünde aspendos
hala ışıklı gölgesi görkemin
bir çağlı gibi gezdim tiyatroda
kölelik savaşmış özgürlükle
usum, donakaldı, düşüncelerim

emekler güzelleşir yeryüzü
yere göğe sığmaz sevi kıvılcımı

tersin akarsa su karlı tepelere
dalgalara ekilirse arpa, buğday
gölde çam, kayada topçiçek biterse
güneş kararır, ay düşerse çimene
seni unutur, severim başkasını

yalnızlığın zehri ölümden acı

gerçek sevgi alınıp satılmaz
yalansız sevi, yere göğe sığmaz
özgürlüğü ele geçirsek bir
donanır yaşam ballanır kardeşçe

ölüm, güneş tanrıçanın yasası
yalnızlıksa özletir ölümü bile
çatlar yürek uzaklığın tükenmez
beklemeler, kaplumbağa yürüyüşü

bir istesek cennetleşir yeryüzü

ateşten, sudan gelmedik
bir görürüz insanları
her varlığa bir bakarız
kin küfür bulunmaz bizde

4.11.2010

jacob'un odası

virginia woolf

unutkanlık, kim inkar edebilir, cömertlikle, anne şakacılığı, kocakarı masalları, aklına estiği gibi davranıvermeler, şaşırtıcı gözüpeklik anları, mizah ve duygusallıkla bir araya geldiğinde, bu bakımlardan kadınlar erkeklerden daha hoşturlar.

kimse kimseyi olduğu gibi göremez, hele bir tren kompartımanında garip bir delikanlının karşısında oturan orta yaşlı bir hanım, hiç. bir bütünü görürler -türlü türlü şeyler görürler- kendilerini görürler.

bir ağacın altına fener koyarsanız, ormandaki bütün börtü böcek ona doğru gelir -garip bir topluluktur onlar, orada kaynaşıp, dönenip, başlarını cama vursalar da belli bir amaçları yok gibidir,- anlamsız bir esine uyarak hareket ederler. insan onların fenerin çevresinde dolanıp içeriye girmek ister gibi kör kör camı tıklatışlarını seyretmekten yorulur, içlerinde en esrimişleri iri bir tosbağadır, omuz atıp ötekilerin arasından yol açar kendine. ah, ama o da ne? art arda korkunç silah sesleri yankılanır ormanda -sertçe şaklarlar; halka halka genişler ses- sonra sessizlik yayılır örter üzerini. bir ağaç- bir ağaç devrildi, ormanda bir çeşit ölüm. ardından, ağaçlarda rüzgar hüzünlü hüzünlü uğuldar.

evet, bacalar ve sahil koruma karakolları ve dalgaları hiç kimse tarafından görülmeksizin çatlayan beyaz kumsallı körfezler insana her şeyi kuşatan bir kederi hatırlatır. ve ne olabilir ki bu keder? o, toprağın kendisinden ürer. sahildeki evlerden gelir. saydam başlar, sonra bulut yoğunlaşır. penceremizin camının arkasındaki tüm bir tarihtir. kaçmak boşunadır.

yorgunluk en iyi uyku iksiridir.

kadınlar da erkekler de eşit ölçüde kabahatliler. insan kardeşlerimiz hakkında derin, yansız ve adil bir kanıya hiçbir zaman varılamıyor. ya erkeğiz ya kadın. ya soğuğuz ya da duygusal. ya genciz ya da yaşlanmakta. her durumda hayat art arda gölgelerden başka bir şey değil, onlara neden bunca sıkı sıkıya sarıldığımızı ve gölge olduklarına göre, elimizden kaçtıklarında da neden öyle derin bir acı duyduğumuzu tanrı bilir. ayrıca, bu böyleyse ve hatta daha da ötesiyse, neden pencerenin köşesinde koltukta oturan delikanlının dünyanın en sahici, en güvenilir, en iyi tanıdığımız delikanlısı olduğu düşüncesine kapılırız birdenbire- neden, gerçekten? çünkü bir an sonra onun hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. böyledir görme biçimimiz. böyle severiz.

gece, bir yıldız gibi içine batılan ya da üzerinde pupa yelken yol alınan çalkantılı, kara bir okyanus değildir.

mesele çözümsüzdür. beden bir beyne koşulmuştur. güzellik aptallıkla atbaşı gider. felaketler, cinayetler, ölümler, salgınlar değildir bizi yaşlandıran ve öldüren; insanların nasıl baktıkları ve güldükleri, otobüslerin basamaklarını nasıl hızla tırmandıklarıdır.

neden insanlara bilmeleri gereken hiçbir şey öğretilmez?

hayat onlar olmadan çivisinden çıkar. "çaya gelin, yemeğe gelin, hikayenin aslı nedir? haberleri duydun mu? başkentte hayat şenlikliymiş; rus baletler.." onlar bizim cıvatalarımız, dayanaklarımızdır. günlerimizi birbirine bağlar ve hayatı kusursuz bir yuvarlak haline getirirler.

büyük adamlar gerçeğe aşıktır.

hayatın garip yanı, niteliği yüzlerce yüzlerce yıldır herkesçe malum olmasına rağmen, kimsenin onu yeterince anlatamamış olması. londra sokaklarının haritası var; ama tutkularımızın haritası yok. şu köşeyi dönünce ne çıkacak acaba karşımıza?

okumuş insan, insanların en saygıdeğeridir.

kadın güzelliği; o, denizin üzerinde oynaşan ışık gibidir, hiçbir zaman tek bir dalgaya sadık değildir. bütün kadınların sahip olduğu, bütün kadınların yitirdiği bir şeydir. kimi yavan ve pastırma dilimi gibi kalın kalındır. kimi duvara asılmış bir ayna gibi saydam. sıkıcı olanlar hazırlanmış yüzlerdir.

bir kasırgada dalların çırpınmasından daha şiddet dolu ne olabilir, ağaç dallarının en üstteki noktasına kadar uzanır, rüzgarın estiği yöne göre gerilir, sarsılır, gene de darmadağın olmaz. başak kıvrılır durur, kendi kendini köklerinden çekip sökecekmişçesine döver; ama gene de sıkı sıkıya bağlı kalır toprağa.

erdemleri bir ya da iki sayfada özetleniveren kitapları severim. üzerlerinden ordular geçse kılı kıpırdamayan cümleleri severim.

hepimizin içinde adının konmasını istemeyen mutlak bir yan var. toplumda alaya alınan, çarpıtılan bu işte. insanlar bir odada bir araya geliyorlar. "sizinle tanıştığıma çok memnun oldum." diyor birisi, oysa yalan. sonra da şöyle diyorlar: "ilkbaharı sonbahardan daha çok sever oldum artık. insan yaşlandıkça ilkbaharı seviyor galiba." çünkü kadınlar hep, hep, hep duygulardan söz ederler ve "insan yaşlandıkça" lafını kullanıyorlarsa sizden tamamıyla konuyla alakasız bir cevap vermenizi istiyorlardır.

insanları özetlemeye çalışmanın yararı yok. insan ipuçlarını izlemeli, söylenenleri değil tam olarak, sadece yapılanları da değil. bazıları, evet, anında silinmez karakter izlenimleri edinirler insanlardan. diğerleri ise oyalanır, dolanıp dururlar, bir o yana bir bu yana savrulurlar. sevimli yaşlı hanımlar bize kedilerin çoğu kere insan karakterini en iyi anlayan yaratıklar olduğunu söylerler. kedi her zaman iyi insana gider, derler.

3.11.2010

seks

julian barnes

yatak, insanın yakalanmadan yalan söyleyebileceği, karanlıkta iniltiler çıkarıp bağırabileceği ve sonra da "performansı"yla böbürlenebileceği başlıca yerlerden birisidir. seks rol yapmak değildir, kendi senaryonuza ne denli hayranlık duyarsanız duyun, gerçeği anlatır. seksin işi hakikatledir. karanlıkta birbirinizi nasıl okşadığınız, dünya tarihini nasıl gördüğünüzü gösterir. durum bu denli basittir.

erkekler bir kadını yatağa atabilmek için "seni seviyorum"; kadınlarsa erkekleri evliliğe zorlamak için "seni seviyorum" diyeceklerdir; her ikisi de duyulan korkuyu yatıştırmak, kendilerini eyleme sözcükler kullanarak ikna etmek, vaat edilen koşulların gerçekleşmiş olduğuna kendilerini inandırmak, aşkın henüz bitmemiş olduğu konusunda kendilerini aldatmak için "seni seviyorum" diyecektir. böyle kullanımlardan kaçınmalıyız. "seni seviyorum" ifadesi dünya pazarına çıkmamalı; bir para, bir hisse senedi olmamalı, bize kazanç sağlamamalıdır. bana göre bu uysal cümleyi, var olmayan saçların yukarı kaldırıldığı bir enseye fısıldamak için saklamak gerekir.

eksiksiz birliktelikler enderdir. insanlığı değiştiremezsiniz, salt tanıyabilirsiniz. mutluluk, astarı lime lime olan kızıl bir pelerindir. sevgililer, yapışık ikizler gibidir, tek bir ruha sahip iki gövde; ama içlerinden biri öbüründen önce ölecek olursa, geride kalan, hayatının sonuna kadar bir cesedi yanında taşımak zorunda kalır. gurur bize her şeyin çözümünü bulma özlemini verir -çözümünü, amacını, ereğini; ama teleskoplar yetkinleştikçe yeni yıldızlar ortaya çıkar.

2.11.2010

açlık

knut hamsun

gemi leşlerinin yüzdüğü bulanık insanlık denizinde bembeyaz bir fenerdim ben. bir öğün karnımı doyuracağım diye, başkasının malını rehine vermek, bu para ile tıkınmak, kendimi rezil etmek, kendi yüzüme karşı bir dolandırıcı olduğumu söylemek, kendi gözlerimi kendimden kaçırmak zorunda kalmak.. asla! asla! ben buna ciddi olarak karar vermemiştim, bu benim aklımdan bile geçmemişti, kırık kopuk geçip giden düşünce kırıntılarından sorumlu olamazdı insan; hele başı müthiş ağrıyorsa, hele başkasının battaniyesini taşımaktan ölmüş, bitmişse!

talih çok kere dolambaçlı yollardan gelirdi.

bir insanın, en candan, en hararetli bütün girişimlerinin yüzde yüz boşa gitmesinde bir hikmet var mıydı, neydi?

ben hayvanları kafeste görmekten hiç hoşlanmam. kendilerine bakıldığını bilir bu hayvanlar; yüzlerce meraklı gözü hisseder bu hayvanlar; dokunur bu onlara. ben gözetlendiklerini bilmeyen hayvanlar isterim. kendi inlerinde gezinen, uykulu yeşil gözlerle uzanıp pençelerini yalayan, düşünen, ürkek hayvanlar.

öyleleri vardır ki, ufak tefek şeyler onları yaşatır da sert bir söz onları öldürür. ben öyleyim işte. sorun şu: yoksulluğun bendeki bazı özellikleri o derece keskinleşmiştir ki, bunlar benim başıma adeta dert açar, evet, ne çare, böyle bu! ama faydaları da vardır bunun, bazı hallerde bunların bana yardımları dokunur. yoksul aydın, zengin aydından çok daha kuvvetli görür. yoksul, her sözcüğü kuşkuyla dinler; attığı her adım, onun düşünce ve duygularına böylece bir görev, bir iş yüklemiş olur. onun kulağı deliktir, duygusu ince; o tecrübelidir, ruhu yanık yaralarıyla doludur.