22.06.2010

karılar koğuşu

kemal tahir

her karının adı birdir, karanlıkta tadı birdir.

gece ayaz, gündüz bulut; evde kışı zayi eder.
sıcak yemek, soğuk su; o da dişi zayi eder.
genç avrat, koca kişi; o da işi zayi eder.

buranın bir günü bir senedir.

dükkan bir adam için açılmaz.

"aldırma ki şair sözü elbette yalandır."

şair yalan yazar da yalana benzetmez.

sebep olanlar sebepsiz kalsın. evleri yurtları yıkıla.

yiğidi kılıç kesmez, bir kötü söz öldürür.

dilim arkama giydirir kilim.

alacakla borç ödenmez.

insan ölümü görünce, hastalığa razı olur.

allah insanı topraktan yarattığını söyler. yalandır. insanlar asıl, allah'ı topraktan yarattılar. köylü, "bana rızkımı öküzle eşek veriyor." demeye utanmış olmalı. "allah veriyor" diye bir büyük yalan uydurmuş.

sevmek, en değersiz şeyleri, en feci sıralarda, en kıymetli şeyler haline getirdiği için mutlaka lazımdı. sevmek, işte belli bir şey, teselliden ibaretti. her şey ondan evvel ve ondan sonra diye ikiye bölünüyordu.

bu dünyada hiçbir şey mutlak değil.

"yürü güzel yürü yolundan kalma
her yüze güleni dost olur sanma
ölümden korkup da sen geri durma
yiğidin alnına yazılan gelir"

dostoyevski idama mahkum olmayı ümitsizlikten gelen faciaların en büyüğü sayıyordu.

ne halt edelim ki hacı, zamparalık bize peygamberimizden miras. mübarek de karı dedin mi şuraya yatar da ölürmüş.

on üç karısı varmış. hazreti ayşe anamızı, kendisine yemek getirdiği sırada kucağına çekmiş de öpüvermiş. o sıra ayşe kaç yaşında bakalım, yedi yaşında.

karı milleti peygamber, enbiya tanımaz. gönlüne göre iş görür. ayşe anamız ağlayarak babasına şikayete gitmiş. ebubekir hazretleti de, "vardır bir hikmeti.. sus hele.. senin aklın ermez." demiş.

bacım sen bana bak. onlarınki hiç olmazsa ele gelir. bizimki için için yanar tutuşur ya.

"sarı kavun dileyim
aç koynunu gireyim
uyu uyan sar beni
yar olduğun bileyim"

"gözümün bebeği yar
elimin emeği yar
mihnet ile kazandım
soframın ekmeği yar"

"bizim halk şiirinin bazı tarafları var. onlara artık yetişmek imkansız." (nazım hikmet?)

"yolunda durulan
zincire vurulan
insan.."

mahpuslar bir çeşit akraba oluyorlar. burası sanki ay'dır. biz başka cins mahluklarız.belki de bunun için arkadaşlar dışarı çıkınca derhal yabancılaşıyorlar.

velhasıl insanları hangi sebeple olursa olsun hapse koymak namussuzluktu.

ah bu orospular.. yüksek tahsil de görseler, böyle cahil de olsalar.. hepsi aynı matah.. bir yerden düşer gibi severler.

birisine kızmak arkadaşlık alametidir.

mahpushane, insanı demek ki farkına varmadan adileştiriyor. bizi buraya neden koyduklarını şimdi anlıyorum. adileşelim diye.. kendi kendimize karşı bile güvenimiz kalmasın diye.. aman dikkat arkadaş.. aman silah başına..

eski zaman iyi olmaz hacı.. eski zaman, yaşamaktan ümidini kesmiş ihtiyarlar için iyidir. genç adama eski zaman berbattır, bugün kötüdür, ancak yarın iyidir.

zaten marifet allah'tan korkup yahut da "cennete gideyim ne olacaksa" deyip iyilik etmekte değil ki.. allah'a, cennete, cehenneme inanmadan iyi olmak marifet.. öteki türlüsü alışveriş oluyor. pazarlık oluyor. yani allah bile, kullarına boş boşuna söz geçiremeyeceğini anlamış da, "ey kullarım, iyi olursanız sizi cennete koyarım." demiş. analarımız da bize böyle demezler miydi? "uslu dur, sana şeker alırım; yaramazlık edersen babana söyler akşama seni dövdürürüm." işte bundan da belli bir şey, allah'ı adamlar uydurmuşlar. o da tıpatıp bize benziyor. kanunları da bize benziyor, mükafatıyla mücazatı da..

eski dost, yeni kardeşten iyidir.

istanbul'un sınıfını, mevkiini aşağı doğru kaybetmiş bir orta halli ailenin sokağa düşmüş kızıyla, malatya'nın köylü kızı arasında hiçbir ruh ve şuur farkı olmadığını bir daha anladı. insanın gördüğü iş, maddi ve manevi varlığı üzerinde, belki de, orospulukta olduğu kadar hiçbir zanaatta böyle derin çizgilerle tebarüz etmiyordu.

mahpuslar, mahpushaneden çıktıktan sonra dahi, uzun müddet insanların yüzüne dik dik bakamazlar.

şeyhi şeyh eden mürididir.

"gençliğimizdeki kusurlarımızı, yaşlandıkça biz akıllandığımız için bırakmayız. maalesef onlar bizi yavaş yavaş terk eder."

kısrağa dost gibi bakacak, düşman gibi bineceksin.

herif devenin üzerinde leblebi unu yiyormuş. birisi aşağıdan sormuş, "ne yiyorsun birader?" devedeki eliyle işaret etmiş, "rüzgar böyle eserse, hiç.."

herkes bu dünyada "gözlerini kapayıp vazifesini yapıyordu." burada vazife diye anılan kuş da fevkalade mukaddesti.

mantık ve şuur, manevi varlığın, materyalizmi.. o bir adım ilerlese öteki bir adım geriliyor. öyleyse bir devir gelecek, insanlar kıskançlığı bilmeyecekler. onlara gıpta etmek elverecek. tıpkı bir gün gelecek şairler, muharrirler, sıcaklık ve amansızlık karşılığı olarak cehennem kelimesini değil "el'alemeyn" adını kullanacaklar. o günlerde yaşamak da ne zevklidir.

karılar hakikaten dövüşürken kahraman oluveriyorlar.

ben mahpusluğu hiç sevmiyorum beyim. ben karı milletine alışmışım. hem bir karıya değil.. iki tane olacak. iki yanıma yatacaklar. kımıldadıkça vücudum onlara değmeli. uykumun arasında: "ooh.. biz yaşıyoruz, hey allah'ım.." diyerek sevinçten parmağımı şakırdattığım çoktur.

"on birinde bir yar sevdim
yeni açmış güle benzer"

"evvela ol mübarek cisminin (yani resminin) gölgesi yere düşmezdi."

ara yere salavatlar serpiştirdiği ve secde icap ettirdiğinden, topluluk ruhunu süleyman çelebi'nin değme sosyologlardan ve psikologlardan iyi kavradığı belliydi.

"kocakarı bir uçurum gibi içini çekti." (benerci kendini niçin öldürdü)

mistik olan her ses, her hareket, her his allah'tan ziyade şehvete yakın yahu.

"insan siyasi hayvandır."

dünya bazen o kadar yaşanmaz bir hale geliyordu ki.. hakikat.. işte bu herifin silahıyla üç kişi ölmüştü. üç kişi.. bir genel sayımda, mesela kendisinden ve ismet paşa'dan farksız birer rakam..

"dünya limanlarında bugün
ölmek kolay yusuf
yaşamak zor"

dünyada insan gibi hayvan mahluk olmaz.

mahpushanede yazdan kışa girmek de, kıştan bahara çıkmak da insanı manen yıpratan bir şeydi. dünyada vuku bulan esaslı değişiklikler, mahpuslara, hürriyetsizliği daha gaddarca hatırlatıyordu. aynı his, bayramlarda da gelir, gırtlağa sarılır. terk edilmiş olmanın bütün biçareliği manasız bir öfke halinde, yüreğe çöker.

çileyi dağ çekemez de insan çeker.

zaten bir adam dinden, diyanetten fazla bahsetti mi, bir bokluğu vardır.

keder şüphesiz pek çirkin bir şeydi. şu çizgilerdeki iğrenç tecellisinden belli..

mahpushanede, büyük cezalılarla, az cezalıların arkadaşlığı doğru değildir. ceza miktarı mahpuslar arasında bir çeşit akrabalık -daha doğrusu hemcinslik- vücuda getirir. ağır cezalıların ümitleri, neşeleri, kederleri, öfkeleri ötekilere benzemez. kelimeler bile, iki mahpus nevi için başka başka manalar taşır. bu sebeple anlaşmaları hemen hemen imkansızdır.

ağır cezalıların koğuşunda az cezalılar bulunsa da, sık sık tahliye edilseler, koğuş, tahliyeden evvel ve tahliyeden sonra somurtkan ve sinirli olur, ümitsizliğe kapılır.

hafif cezalı, "af olacak" dese, ağır cezalı gizlice kızar, "af olmayacak" dese gene kızar. bu iki ayrı cins arasındaki münasebet çaresiz bir hastalığa yakalanmış, ölüm bekleyen bir adamla, sıhhatiyle mağrur sağlam bir adam arasındaki çekingen, şüpheli münasebete benzer. az cezalının "biz, aha geldik gidiyoruz. allah çok günü olanları kurtarsın." sözünde, bir cenaze merasiminin, henüz yaşayanlara verdiği hazin teselli vardır. bunu ağır cezalı mutlaka anlar. merhamet eğer hiçbir işe yaramıyorsa, insanları çileden en kolay çıkaran histir. işte bu his, mahpushanede can ciğer olan iki arkadaşı, birisi çıktıktan sonra, ilk ziyaret günü on dakika içinde birbirine tamamıyla yabancı hale getiriverir. dışardan gelen içerde kalanı, içerde kalan dışardan geleni yadırgar, birbirlerine karşı büyük birer kabahat işlemişler gibi mahcup bakışırlar. söz hemen tükenir. can sıkıntısı başlar. en fazla bu sebepten, mahpushane arkadaşlığı, mahpushanede doğar, orada ölür. içerdeyken, dostlarının neden kendisini sık sık ziyaret etmediğine, tahliye edilen koğuş arkadaşlarının niçin görüşmeye her zaman gelmediklerine şaşanlar, kendileri de aynı şeyi yaptıklarını, mahpusların kendi haklarında da öyle düşündüklerini, sövüp saydıklarını hatırlamak istemezler. bir de mahpushane ıstırap çekilen yerdir. insanlar ıstırap çektikleri yere devam etmekten hoşlanmazlar.

alışmak birçok iyi şeylerden bizi mahrum ediyor. birçok kötü şeyden de kurtarıyor.

ayrılmak ne tuhaf.. kalan daha çok ıstırap çektiği için, giden biraz vicdan azabı duyar. her ayrılışta galiba bir parça ölüm var, azizim..

kirli çamaşırlarınızı ortalık yerde yıkayınız.

mahpuslar için ömür uzun sürermiş.

mahpustan çıkan bir adam, uzun müddet insanların gözüne dikkatle bakamazmış.

dünyada yenilmemek lazımdı.

çirkin insanların çoğu yüreksiz olur.

"derya dediğin uyur uyur uyanır."

zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını idrak eden her insan kadar cesurdu.

birisi "cesaret bir çeşit vatandır." demiş. acaba fukaralık da mı bir çeşit vatan?

bir aşiretten cihangirane bir devlet çıkarmak kolay ama, üstat, cihangir bir lisan çıkarmak zor, anlaşılan.. terim ile siyamal rezaletini biz bugün işte bu sebepten çekiyoruz.

büyük kederler büyük sevincin içimizde birleştiği bir yer var. ikisi de bazı insanları ağlatıyor. ikisi de ağır olmalı. bu ağırlık altında kimbilir, belki insan kendisini son derece yalnız hissettiğinden..

mahpuslukta namuslu şeylerin yükü böyle hafif, pahası böyle ağırdı. namussuz şeylerin de yükü pek ağır, pahası pek hafif olmalı.

kanunu bildin mi? küçük sineklerin takılıp kaldıkları, büyük sineklerin delip geçtikleri örümcek ağı..

biz millet değiliz beyim, illetiz.

insanoğlunun rahatlaması için mutlaka biraz kan ister.

19.06.2010

okumak

roland barthes

kitap anlamı yaratır, anlam da yaşamı.

okumanın verdiği hazları -ya da haz alan okurları, türlerine göre ayırmayı hayal edebiliriz; bu ayrım toplumbilimsel olmayacaktır; çünkü haz ne ürünün ne de üretimin bir parçasıdır; ancak psikanalitik olabilir, okumadaki nevrozla metnin sanrılı biçimi arasındaki bağlantıyı devreye sokar.

fetişist okur parçalanmış metne, alıntıların, kalıplaşmış sözlerin, harflerin bölünmüşlüğüne, sözcüklerin verdiği hazza bağlanacaktır. saplantılı okur edebiyattan, ayrılmış ikincil dillerden, üst-dillerden hoşlanacaktır. paranoyak okur düzenci metinler tüketecek ya da üretecektir; akılyürütmeler biçiminde geliştirilmiş hikayeler, oyun gibi kurulmuş yapılar, gizli engeller. histerik okur da -saplantılı okurun tam karşıtı olarak- metni nakit para olarak gören okur olacaktır; dilin hiçbir temeli, hiçbir gerçekliği olmayan komedisine girecektir, eleştirel bir bakışa sahip bir özne olmayacaktır hiçbir zaman ve metnin başından sonuna doğru atlayacaktır.

18.06.2010

20. yüzyıl edebiyat sanatı

hüseyin salihoğlu

t.s. eliot: paul valéry sanata bile inanmayacak kadar aşırı kuşkucu biriydi. yazdıklarını çoğu kez bir karalama olarak nitelemiştir. sonuçlarla ilgilenmeyi bırakmıştı, salt süreçlerle ilgiliydi.

t.s. eliot: konu önemsizdir, işleyiş her şeydir.

hans magnus enzensberger: çoğu yazar, özellikle de şairler, yapıtlarını güzel bir çılgınlık içerisinde, kendinden geçmişçesine ilhamla yarattıklarına insanları inandırmayı seviyorlar.

hugo von hofmannstahl: şiir, yan yana dizilişleri, sesleri ve içerikleri ile sözcüklerin meydana getirdiği, görülebilecek, duyulabilecek şeyleri hareket ögesiyle birleştiren ve bizim ahenk dediğimiz kaçamak bir ruh halini başka sözlerle apaçık anlatan, düşsel, adeta ağırlıktan yoksun bir doku gibidir.

hugo von hofmannstahl: sözcükler her şeydir.

hugo von hofmannstahl: şiirin değerini belirleyen şey onun anlamı değil (yoksa o şiir değil bilgelik, alimlik taslamak olurdu) bilakis onun biçimidir. yani dış görünüş değil, aksine ölçü ve ahengin içindeki o insanı derinden etkileyen şeydir.

hugo von hofmannstahl: en gözüpek ve en güçlü kişi, sözcükleri en özgür şekilde sıralamasını becerebilendir. zira onları yerleşmiş, yanlış bağlamları içinden çekip çıkarmak kadar zor bir şey yoktur. sözcükler arasında kurulan yeni, cesur bir anlam bağı ruhumuz için şahane bir hediyedir.

william butler yeats: yaşamda nezaket ve kişinin nefis hakimiyeti, sanatta da üslup, özgün bir kafanın belirgin özellikleridir.

saint-beuve: üslup, edebiyatta ölümsüz olan tek şeydir.

castiglione: iyi bir üslup için umursamazlık, zorunlu bir özelliktir.

ezra pound: soyutu somutla karıştırdığı ve imajı donuklaştırdığı için “barışın karanlık ülkeleri” gibi ifadeler kullanmayın. bu durum, yazarın, doğal nesnenin her zaman içi en uygun sembol olduğunu fark etmemiş olmasından kaynaklanır.

ezra pound: asla inkar etmeme büyüklüğünü gösterecekseniz, olabildiği kadar çok sayıda büyük sanatçıdan etkilenebilirsiniz.

ezra pound: ya hiç süsleme yapmayın, ya da çok iyi yapın.

ezra pound: inceleyici olmayıp bu işi kısa felsefi yazılar yazanlara bırakınız. betimleyici olmayınız. unutmayınız ki, bir ressam herhangi bir manzarayı sizden çok daha iyi betimleyebilir ve bu konudaki bilgileri sizden fazladır.

shakespeare “koyu kırmızı mantonun içindeki şafak” derken ressamın sunamayacağı bir şey sunmaktadır.

ezra pound: bir duygunun algılanışını, bir başkası ile tanımlamaya çalışarak bozmayınız.

ezra pound: en uygun ve kusursuz sembol her zaman için doğal nesnedir.

ezra pound: duygu ile ilgili yazılmış hicvi, herhangi bir duygu taklidine tercih ederim.

ezra pound: bir eleştirmenin yapacağı şey, okurun, dinleyicinin ya da seyircinin bakışını ve kulağını nerede odaklaştıracağını belirtmektir.

guillaume apollinaire: şairin tek tesellisi, insanların yalanla örtseler bile eninde sonunda gerçeklerle yaşıyor olmalarıdır.

novalis: korkunç bir savaştan sonra komediler yazılmalıdır.

hugo von hofmannstahl: komedinin malzemesi ironidir; ancak özde hiçbir şey, yerküredeki nesnelerin tümünde varlığını sürdüren ironinin kendini belirgin kılabilmesi için, felaketle sonuçlanmış bir savaştan daha uygun olamaz.

hugo von hofmannstahl: bir olgunun acı sonuyla yüz yüze gelen kişinin gözlerindeki bağ çözülür, o kişi daha berrak bir zihne sahip olur ve sanki ölüm sonrasında olduğu gibi nesnelerin ötesine geçer.

hugo von hofmannstahl: bir objeyi bütünüyle sevebilmek için, ondaki gülünç yönü görmeyi bilmek gerekmekteydi.

hugo von hofmannstahl: tüm yaşamın güzel ve dahiyane bir düş gibi, olağanüstü bir tiyatro oyunu gibi algılanması..

hugo von hofmannstahl: egemen olan akıldır. ve akıl nerede egemense, özgürlük de oradadır.

"bir şulesi var ki şem-i canın
fanusuna sığmaz asmanın" (yahya kemal beyatlı)

mayakovski: şair, şiir yazmak için bu tür kuralları bizzat yaratan kişidir.

mayakovski: “iki artı iki eşittir dört” önermesini bulan kişi matematikçidir; velev ki bu sonuca toplama yapıp iki artı iki sigara izmariti ile ulaşmış olsun. daha sonrakilerin hiçbiri, çok büyük şeyleri toplamış olsalar bile, örneğin bir lokomotif artı bir lokomotif gibi, matematikçi değildir. şairlik de buna benzemektedir. kim şiirlerini kendi bulmadığı kurallara göre yazarsa şair değildir.

yesenin 27 aralık 1925’te leningrad’daki otellerden birinde intihar eder. atardamarını açıp kanla son şiirini yazdıktan sonra kendini asar.

"bu yaşamda ölüm yeni değildir hiç
ama yaşamak da nihayet ne denli yeni ki" (yesenin)

mayakovski: bir nesneyi resmetmek için aradaki mesafenin nesnenin üç katı büyüklüğünde olması gerekir. bu yapılmazsa resmedilecek nesne tam olarak görülmez.

mayakovski: zamanın yavaş akışı mekan değişikliği ile telafi edilmeli.

mayakovski: büyük ruhsal heyecanla önemli konular üzerine yazdığım bütün şiirler bana bitirmemin ertesi günü yüzeysel, bitmemiş ve tek yönlü görünürdü; oysa bunların hepsi yazım sırasında hoşuma gidiyordu.

mayakovski: bu yüzden yeni bitirdiğim bir çalışmayı masamın çekmecesine kilitler, birkaç gün sonra tekrar ele alırım, bir solukta da daha önce gözümden kaçmış olan hataları görürüm.

bu yaşamda ölmek hiç de zor değil
yaşamayı becermek de hiç kolay değil

paul valery: dil herkesin kullanımına açık, ortak bir ögedir; bu yüzden zorunlu olarak kaba bir vasıtadır; çünkü herkes onu kendi gereksinimlerine göre kullanır, yönlendirir ve kendi kişiliğine uygun olarak değiştirir.

paul valery: oysa şair bu yaygın kullanıma dayanan vasıtadan özüne herkesin ulaşamayacağı bir yapıt yaratma yollarını bulup çıkarmayı kendisine sorun edinmelidir.

e.m. forster: öykü merak duygumuza, olay örgüsü zekamıza seslendiği halde, biçim güzellik duygumuza sesleni ve romanı bir bütün olarak görmemizi sağlar.

virginia woolf: “yaşama karşı bir tavır” olarak adlandırabileceğimiz belirsiz, gizemli bir şey vardır. eğer bir an için başımızı edebiyattan kaldırıp yaşama çevirirsek –hepimizin tanıdığı, yaşamla kavga halinde, hiçbir zaman istediklerini elde edememiş mutsuz insanlar vardır. bunlar şaşkın, öfkeli, bulundukları yerden her şeyin kötüye gittiğini gören huzursuz insanlardır. bunların yanında, çok mutlu ve doygun göründükleri halde gerçekle bütün bağlarını koparmış bir başka grup insan da vardır. bütün şefkatlerini küçük köpeklere ve antika porselene yöneltir, kendi sağlıklarından ve sosyetik olayların iniş çıkışları dışında hiçbir şeyle ilgilenmezler. fakat bize asıl çarpıcı gelen, niçin geldiğini de anlayamadığımız bir başka grup daha vardır. bunlar doğalarının ya da koşullarının gereği olan öyle konumlarda bulunurlar ki, önemli konularda yeteneklerini dolu dolu kullanabilirler. bu kişilerin mutlaka mutlu ya da başarılı olmaları gerekmez; ancak o işte bulunmaktan bir haz almakta, yaptıklarına karşı bir ilgi duymaktadırlar. belki de bu durum onların içinde bulundukları koşulların, kendilerine uyan bir ortam içine doğmuş olmalarının bir sonucudur. fakat daha önemlisi, bu durum, bu insanların özelliklerinin mutlu bir iç denge içinde olmasının bir sonucudur.bu nedenle, bu insanlar, olaylara onları çarpık gösterecek garip bir açıdan bakmazlar; olayları sisli bulanık bir biçimde seyretmezler; ama açık seçik, bir oran duygusuyla, onları iyi kavrayacak bir biçimde gözleyip, eyleme geçtiklerinde kendilerini sonuca ulaştıracak hareketi yaparlar.

heinrich mann: çünkü yazılan bütün romanların ve yaşam betimlemelerinin amacı da zaten budur: kim olduğumuzu bilmek. edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar aleminin ayrıntılarını tek tek açıklamasında ve keşfetmesinde değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.

heinrich mann: büyük romanlarda üslup vardır.

heinrich mann: yüzeysel gerçekler daha bugünden unutulmuştur.

heinrich mann: yaşamın anlamı unutulmuşluk içinden ortaya çıkabilir. her gerçek büyük roman, aşırı gerçekçidir.

robert musil: toplumsal bir kimlik olarak değerlendirildiğinde yazarın ya bir entelektüel, ya da kendini çevresindekilerden soyutlayan bir duygu insanı olduğu görülür.

robert musil: yazar konuşurken zorlanır, hiçbir şeye kolayca karar veremez, ve bu yüzden de sözlerinde, kararlarında ve duygularında ısrarlıdır.

robert musil: sanatsal yazının bütün alanlarında sonsuzluk ve bitmemişlik hakimdir.

edgar degas: zanaatınız çok cehennemlik bir durum gösteriyor. istediğim şeyi yapamıyorum; ama fikirlerle doluyum. mallarmé: şiirler fikirlerle yapılmaz ki, sevgili degas, sözcüklerle yapılır.

thomas mann: diğer edebiyat türlerinin hepsini kendinde bütünleştiren, gerçekte edebiyatın doruğunda ya da onun tahtına kurulmuş olan oyunla eşdeğer olamaz.

goethe: ironi, bir sofranın ancak onunla lezzetlenebileceği tuz taneciğidir.

schopenhauer: bir roman iç yaşamı ne denli çok, dış yaşamı ne denli az betimlerse, o denli yüce ve soylu olur.

schopenhauer: roman yazarının görevi büyük olayları anlatmak değil, küçükleri ilginç hale getirmektir.

goethe: bitememen seni yüceltiyor.

orhan veli kanık: kafiyeyi ilk insanlar ikinci satırın kolay hatırlanmasını temin için, yani sadece hafızaya yardımcı olmak için kullanmışlardı. fakat onda sonradan bir güzellik buldular.

orhan veli kanık: şiirin menşeinde, diğer sanatlarda olduğu gibi, böyle bir oyun arzusu vardır.

orhan veli kanık: teşbih, eşyayı olduğundan başka türlü görmek zorudur. bunu yapan insan acayip karşılanmaz. kendisine hiç gayri tabiilik isnat edilmez. halbuki teşbihle istiareden kaçan, gördüğünü herkesin kullandığı kelimelerle anlatan adamı bugünün münevveri garip telakki etmektedir.

orhan veli kanık: teşbih, istiare, mübalağa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü doyurmuştur.

orhan veli kanık: mümkün olsa da “şiir yazarken bu kelimelerle düşünmek lazımdır” diye yaratıcı faaliyetimizi tehdit eden lisanı bile atsak.

orhan veli kanık: ben sanatlarda tedahüle taraftar değilim. şiiri şiir, resmi resim, musikiyi musiki olarak kabul etmeli.

orhan veli kanık: güzel olanı temin edecek güçlük herhalde bu olmalı. şiirde musiki, musikide resim, resimde edebiyat bu güçlüğü yenemeyen insanların başvurdukları birer hileden başka bir şey değil.

orhan veli kanık: mesela bir şiirde ahenktar birkaç kelimenin yan yana gelmesinden meydana çıkmış bir musikiyi, nağmelerindeki tenevvü ve akorlarındaki zenginlikte muazzam bir sanat olan sahici musiki yanında küçümsememeye imkan var mı?

orhan veli kanık: şiir, bütün hususiyeti edasında olan bir söz sanatıdır. yani tamamiyle manadan ibarettir. mana insanın beş duyusuna değil, kafasına hitap eder.

orhan veli kanık: resmi bir aralık hicivleştirmeye kalkışmış olan picasso, bugün herhalde bu hatasını anlamıştır.

orhan veli kanık: ama tasvir şiirde esas unsur olmamalı.

paul eluard: bir gün gelecek, o sadece kafa ile okunacak, edebiyat da böyle yeni bir havaya kavuşacak.

orhan veli kanık: usta sanatkar, taklitçi değilmiş gibi görünür. çünkü taklit ettiği şey orijinaldir.

orhan veli kanık: tuğla güzel değildir. fakat bunlardan terekküp eden bir mimari eseri güzeldir. buna mukabil agat, helyotrop, gümüş gibi maddelerden bir bina yapılabileceğini farz edelim. eğer bu bina, maddelerin taşıdığı güzellik dışında bir güzelliğe malik değilse sanat eseri sayılmaz.

orhan veli kanık: halbuki erkiye ait olan her şeyin, her şeyden evvel de şairanenin aleyhinde bulunmak lazım.

stephen spender: schiller şiir yazarken çalışma masasının içinde sakladığı çürük elmaların kokusunu duymaktan hoşlanırmış. walter de la mare, bana şiir yazarken mutlaka sigara içmek zorunda olduğunu söylemişti. auden ise bardak bardak çay içermiş. kahve de benim bağımlı olduğum şeydir, yazacak olduğum zaman hemen hemen hiç eksik olmaz yanımdan; bunun yanında çok da sigara içerim.

stephen spender: insanın vücudunun dikkati başka bir yere çekerek zihinsel yoğunlaşmayı sabote etme eğilimi her zaman birazcık vardır. eğer insanın bu dikkat dağılması ihtiyacı yönlendirilebilirse, örneğin çürük elma kokusuna, tütünün tadına veya çayın tadına, o zaman diğer dikkat dağıtıcı ögeler devre dışı bırakılmış olur.

stephen spender: her şiirsel ilham ortaya çıktığında bir numara alır. kimi zaman bu fikirler bir satırı geçmez. örneğin 3 numaralı olan bir satırdan ibarettir.

a language of flesh and roses
et ve güllerden bir dil

stephen spender: belleğin zayıf noktası, onun benmerkezci oluşudur; bundan dolayı şiirlerin çoğu da narsist bir doğaya sahiptir.

stephen spender: etken bir hayat aslında seçici hatta olumsuz bir hayattır. eylem insanı, bir veya birkaç işi birden yapar; çünkü o başka şeyleri yapmamayı tercih eder. genellikle göz kamaştırıcı şeyler yapan insanlar sıradan insanların yaşamını oluşturan sıradan şeyleri yapmakta tamamıyla başarısızdırlar.

stephen spender: insan diğer insanlarla uğraşır; ama şiirde insan tanrı ile güreş tutar.

bertolt brecht: shakespeare’in kaderlerinin yıldızını göğüslerinde taşıyan yalnız kahramanları, sonuçsuz ve öldürücü amok koşularını engellenemez biçimde gerçekleştirirler. kendi kendilerini yıkıma sürüklerler. onların yıkımlarında ölüm değil, yaşam tiksindirici olup çıkar. yıkımın eleştirilebilmesi ise olanaksızdır.

albert camus: çelişki şurada yatıyor: insan dünyayı mevcut haliyle reddediyor; ama oradan kaçmak da istemiyor. gerçekten de insanlar dünyaya değer veriyorlar, onu terk etmek istemiyorlar. hiçbir şekilde onu dikkatlerinden kaçırmıyorlar. buna karşın kendilerini orada çok az yuvada hissetmenin acısını çekiyorlar. kendi vatanlarında sürgün yaşayan garip dünya yurttaşları. dolu dolu yaşanan parlak anların dışında bütün gerçekler onlara eksik geliyor. eylemleri başka eylemler içinde kayboluyor, beklenmedik bir görünümle geri dönüyor, yargılıyor.

stendhal: beni sadece yüce karakterli kadınlar mutlu edebilirler.

shelly: yazarlar, dünyanın kabul edilmemiş yasa koyucularıdır.

friedrich dürrenmatt: hiç kimse başsızlar kadar rahat kelle uçuramaz.

friedrich dürrenmatt: öncelikle atom bombasının var olması nedeniyle dünyamız yerinde duruyor. çünkü ondan korkuyor.

arno schmidt: querulant-mızmız: belagat düşkünlüğü, korku zoruyla yapılan bitmek tükenmek bilmeyen gelecek tartışmaları. düğümlenmelerin en uzak bir belirtisini algıladığında (genellikle sınırlı ve kişisel tarzda) sahte bir rakiple hemen uzun söz düelloları icat eder; o da bir savzı edasıyla sertliğini ve hükümranlığını ortaya koyar. kendi kendine konuşan bir tip, geniş ölçüde sözcüklere bağlıdır. güvensizlik, sürekli tehlikede olma duygusu. en temiz gelişim için yeteneklidir. tarihi bir eseri okuduktan sonra büyük friedrich’in bile huzuruna çıkabilecek gücü kendinde görür. daima doğruyu söyleyeceksin. sadece memur tarzı gelişme, erken terfiler, amirle iktidarsız çatışmalar.

nietzsche: büyük olayları yaratabilmek için, onları istemek yeterlidir.

alfred andersch: nasıl hareket edeceğiniz sizin sorununuzdur; bunu yapmanız kaçınılmazdır.

alain robbe-grillet: oysa dünya ne anlamlıdır, ne de saçma. o sadece vardır. işte zaten dikkate değer niteliği de bu olsa gerek.

ingeborg bachmann: ona hemen orada aşık oldum; çünkü bazen bir kadını sevebilmemiz için onun bize küçümseyerek bakması, bizim hiçbir zaman ona sahip olamayacağımızı düşünmemiz yeterliyken, bazen de onun bize dostça bakması ve bizim, bir gün gelip onun bize daha da yakınlaşabileceğini düşünmemiz yeterli olabilir.

mahood: bir çiçek saksısının içinde yaşamakta ve soru sorabilmek için dikkatini toplamaya, düşünmeye çalışmakta –iyi de ne soracak, zaten sorun da budur!- işte böylece soru sorarak hayatta kalmaya çalışmaktadır. o sadece kişiliğini, hatta kimliğini, belirgin değerlerini, özgeçmişini, çevresini ve geçmişini yitirmekle kalmamış, suskunluğa olan tutkusu onu ortadan kaldırıp mahvedecek bir tehdit oluşturmuştur.

max frisch: yaşantılar insanı yazmaya zorlar.

yaşar kemal: insan yüzünün bir genelleme olarak insan psikolojisini yansıttığına inanmıyorum. anlık psikolojiyi, öfkeyi, kıskançlığı insan yüzü verebilir. ama genel olarak, örneğin bir cani tipinin olduğuna inanmıyorum. insanın davranışlarının natüralistlerde olduğu gibi bir eksen yöresinde döndüğüne de inanmıyorum. insan ne kadar güçlü olursa olsun, koşullara göre değişmek zorundadır.

yaşar kemal: urfa’da yaşlı bir adam bana bir fıkra anlattı. bir adam urfa’ya gelmiş bilmem kaç yıl önce, yirmi yaşında bir delikanlı, hayran kalmış urfa’ya; herkes evine çağırıyor, herkes selam veriyor, herkes kardeş gibi davranıyor, inanılmaz bir güzellik. sonra bu adamı urfa’nın ahırlarına götürmüşler. dünyanın en güzel atları tabi. urfa tarihten bu yana çok ünlüdür atlarıyla. asurlular devrinde her yıl asurlulara 360 tane at verirmiş çukurova. bir ay kaldıktan sonra memleketine dönmüş, sonra doksan yaşına gelmiş, yahu şu dünyada zaten ölüp gideceğiz, demiş, ağzımın tadıyla ayrılayım şu dünyadan deniş, yeniden gitmiş bakmış ki selam verse kimse yüzüne bakmıyor. yıkılmış, bir de atlara bakayım demiş. bir sütü at, derisi kemiğine yapışmış, dağlarda yayılıyor. şaşırmış kalmış adam, keşke gelmeseydim buraya demiş. bir hanın önünden geçerken yaşlı bir adam uyukluyormuş, ağzına, yüzüne sinekler dolmuş. uyandırmış, hele kalk, demiş, yahu, demiş, burada bir zaman çok iyi insanlar, çok güzel atlar vardı, ne oldu? demiş. “o iyi insanlar o güzel atlara bindiler, çektiler gittiler.” ben bunu bir türlü unutamadım. bir yok olmayı anlatıyor. değişmemiş ama yok olmuş. ben bunu aldım. “o iyi insanlar o güzel atlara binip gittiler”i aldım, bunu bir değişimin timsali olarak verdim.

yaşar kemal: güçsüz ile güçlünün kapışması: ölümü göze aldıktan sonra her güçsüzün hatta bir hiçin, ölümü göze alamayan en güçlüyü bile yenebileceği.

yaşar kemal: öldürmenin ölmekten farkı yok psikolojik olarak. bir adam öldürülmeye giderken nasıl bir psikoloji yaşıyorsa, aşağı yukarı ona benzer öldürenin psikolojisi.

yaşar kemal: bu kadar zor bir dünyada niye bu kadar ödümüz kopuyor ölmekten, yok olmaktan.

homeros: insan en çok acı çeken yaratıktır; çünkü o öleceğini bilen tek yaratıktır.

yaşar kemal: bence türkçeyi en iyi yazan iki kişi var: biri nazım hikmet, öbürü sait faik. sait iyi türkçe bilmez, der edebiyatçılarımız. türkçeyi nüanslarıyla yazabilen, derinlemesine nüans kullanabilen tek adam bence.

yaşar kemal: doğayı anlatmak insanı nasıl zenginleştirirse, insana nasıl öğrenme, düş görme, kurma, yeni bir dünya kurma için büyük olanaklar sağlarsa, halkın dilini öğrenmek de büyük olanaklar sağlar.

yaşar kemal: ağrı dağı efsanesi bütünüyle benim yaratmam. halk efsanesidir diyenler oldu, halkta öyle bir şey yok.

yaşar kemal: demirciler çarşısı cinayeti’nde bir cümle bir sayfaydı diyorsun. ne halt edeyim ben duran bir dağın karşısında? dağın gölgesini, bulutunu nasıl keseyim ben? nasıl keseyim de nokta koyayım? anlattığın şeyin devinimi senin cümleni de yaratır.

yaşar kemal: çizgiden ne kadar korktuğumu biliyorsun, adnan. ama ben doğal, normal insanlarda çizgiden korkarım. hastalıklarda çizgi vardır. delilik bir çizgidir, anormallik çizgidir. hangi büyük psikoloji kuramına baksak, hepsinde de anormallikler, doğal dışılıklar çizgidir.

milan kundera: tarihte ilk kez dünya savaşı denmiştir. yanlıştır oysa bu adlandırma. savaş yalnızca avrupa’yı (ayrıca bütün avrupa’yı da değil) kapsıyordu. ama dünyada olup biten hiçbir şey sınırlı kalmadıkça, felaketler bütün dünyayı sardıkça ve dolayısıyla insanlar, kimsenin kaçamayacağı ve onları gittikçe birbirlerine benzeten durumlardan ve dış koşullardan etkilendikçe “dünya” sözcüğü korku ve yılgınlığı çok daha güzel ifade ediyor.

gombrowicz: ben’imizin ağırlığı dünya üzerindeki nüfusun niceliğine bağlıdır.

milan kundera: şefkat bize olgun yaşın esinlediği ürküntüdür.

milan kundera: şefkat başkasının bir çocuk muamelesi göreceği yapay bir ortam yaratmaktır.

milan kundera: baş dönmesi nedir peki? sersemletici, karşı konulmaz bir düşme isteği. insanın başının dönmesi, kendi zayıflığıyla sarhoş olması demektir.

milan kundera: şair, annesi tarafından, giremediği dünyanın karşısına çıkmaya götürülen delikanlıdır.

milan kundera: bilardo masasındaki topun izlediği çizginin oyuncunun kol hareketinin uzantısından başka bir şey olmaması gibi, tereza’nın tüm yaşamı da annesinin yaşamının uzantısından başka bir şey değildi.

fritz j. raddatz: bir zamanlar her röportajın “neden yazıyorsunuz?” sorusuyla başladığını söylemiştiniz. ben bu soruyla başlamıyorum. [sahi, neden yazıyorsunuz?]

friedrich dürrenmatt: ben nesnelerin, şahısların, yazgıların yaratıcısıyım. bunlar için neden hıçkırayım? tanrı hıçkırıyor mu?

friedrich dürrenmatt: bir hikaye en kötü olanaklı dönüşümünü aldığı zaman sonuna kadar düşünülmüş olur.

friedrich dürrenmatt: insanın keşfettiği ilk şey ölüme mahkum olduğudur. o zamandan beri insan şok içindedir, onu metafiziğe zorluyor, onu dine zorluyor, onu sanata zorluyor, onu her türlü hileye zorluyor. ölümlü olmasının bilinci ile ölümlülüğünden kaçma arzusu uyanır içinde, yaratıcı olur, tanrı olur: yaratıcı ya da yıkıcı. insanın ikilemi, ölümlü olduğunu biliyor; ama ölmeyecekmiş gibi yaşıyor olmasında yatar.

friedrich dürrenmatt: brecht, “artuo ui”de hitler’i canlandırmayı denedi. en zayıf oyunu. hitler, stalin, bugün humeyni, toplumun akıl dışı yanından gelen yansımalardır.

friedrich dürrenmatt: eylem ortakları için hitler ve stalin sadece ortak eylemde bulunmanın bahanesidir, onlar suç ortağı olmasalardı bir hitler ya da bir stalin olmaz mıydı? sadece eylem ortakları canlandırılabilir.

friedrich dürrenmatt: beni brecht’ten ayıran şudur: o değiştirilebilecek bir dünyaya inanıyor. slogan: doğru bilim-doğru siyaset-doğru insanlar. ama ne insan doğrudur, ne bilim, ne de siyaset. dünya insanlar sayesinde değişiyor; ama insan değişmiyor ve kendini değiştiren dünyanın kurbanı oluyor.

friedrich dürrenmatt: biraz önce insanın ölmesini en büyük konu olarak belirttiniz. diğer konular nelerdir?

modern tiyatro tartışmalarına giriyor musunuz?

friedrich dürrenmatt: hayır. ben hem tüketen hem de üreten olamam aynı zamanda. yazmak, konsantre olmaktır.

friedrich dürrenmatt: “godot’yu beklerken” benim için dünya edebiyatının en önemli eserlerinden biridir.

friedrich dürrenmatt: bilgi edinmek tehlikeli olur. ben onların tiyatrosunu değil, kendi tiyatromu yapmak istiyorum.

friedrich dürrenmatt: oyuncular paletteki renkler gibidir. ihtiyaç olursa kullanırsınız. kimi zaman bir renk, kompozisyonu parlatacak biçimde belirleyici olur.

friedrich dürrenmatt: bizzat kendim seyirciyim. kendim için yazıyorum.

friedrich dürrenmatt: gala seyircisi seyirci değildir. çok fazla sosyete ve her şeyden önce –af edersiniz- eleştirmen. eleştirmen en kötü seyircidir, öyle olmasa eleştirmen olmazdı. temsil bir olaydır. bir olayı yaşamak, aslına bakarsanız aynı zamanda yaşamak ve eleştirel olmak mümkün değildir.

friedrich dürrenmatt: ebediyen tarafsız kalma denemesi bana bir kadının hem kerhanede para kazanıyor olmasını, hem de bakire kalmak istemesini hatırlatıyor.

friedrich dürrenmatt: kuşkusuz dünyanın en karanlık komedi yazarı benim. / ben dünyanın en karanlık komedi yazarıyım.

friedrich dürrenmatt: ben bu dünyayı grotesk olarak hissediyorum, absurd olarak değil.

17.06.2010

sükunet

jean baudrillard

hızlanmanın saygınlığı uğruna yavaşlıktan vazgeçtik.

bütün erkekler, herhangi bir kadın ya da herhangi bir kadın imgesi tarafından artık üstlenilmiyor olmaktan müthiş korkarlar. hiçbiri, bir kadın imgesi onları mutlaklaştırmadan yaşayamaz.

harcanmış aşk enerjisi, zayıflık halinin sükunetidir. işlenmiş suç, kefaretin sükunetidir. her alanda etkilerle yetinmek ve nedenleri son yargıya bırakmak gerek.

eğer tek bir sır bile olsaydı, hiç kimse, o sırrı bilen bile, ona ihanet edemezdi.

belli bir anda bir hayatın kıvrımını keşfetmek, büyük bir yükseltide yeryüzünün kıvrımını hissetmekten daha az heyecan verici olamaz.

zeka düşüncenin, sır ise hakikatin baştan çıkarıcı biçimleridir.

insan hiçbir zaman, karın içindeki vahşi bir hayvanın güzelliğine, gri filin yumuşak melankolisine, yeşil karıncaların basiretine ulaşamayacak.

insan tutkuyla tükenir ama saplantıyla beslenir.

ister acı ister hazla ilgili olsun, her etkinlik çevriminin sonu simgesel bir mastürbasyonla onaylanır.

zamanın kısa tarihi #1

stephen hawking

bilimin nihai amacı, tüm evreni açıklayan tek bir kuram ortaya koymaktır.

aristo, dünya'nın durağan olduğunu; güneş'in, ay'ın, gezegenlerin ve yıldızların da onun etrafında dairesel devinimlerde bulunduğunu sanıyordu. bu düşünce ikinci yüzyılda ptolemy tarafından geliştirilerek kapsamlı bir gökbilimsel model içine oturtuldu.

1514'te copernicus yeni bir model geliştirdi. buna göre güneş merkezde durağan olmak üzere, dünya ve gezegenler onun çevresinde dairesel yörüngelerde dönmekteydiler.

1609'da galileo, yaptığı gözlemlerle her şeyin dünya'nın çevresinde dönmediğini ortaya koydu. bu arada kepler gezegenlerin dairesel değil elips biçiminde yörüngeler izlediklerini öne sürdü.

1676'da roemer, jupiter'in uydularının hareketlerini gözlemleyerek ışığın sonlu ama büyük bir hızla gittiğini ilk defa ortaya koydu.

1687'de newton, evrendeki her cismin, öteki her cisimce, cisimlerin kütleleri ve yakınlıklarıyla orantılı bir kuvvetle çekildiğine ilişkin evrensel bir çekim yasası öne sürdü. böylece kütlesel çekimin, ay'ın dünya'nın çevresinde eliptik yörüngelerde dönmesine neden olduğunu gösterdi.

18. yüzyılın sonlarında herschel, sayısız yıldızın konumlarını ve bize olan uzaklıklarını katalogladı. güneş'e en yakın yıldız olan proxima centauri, ona dört ışık yılı uzaklıktadır. dünya'ya en yakın yıldız olan güneş ise sadece sekiz ışık dakikası uzaklıktadır. 

19. yüzyılın başında laplace, bilimsel kuramların, özellikle newton'ın çekim yasasının başarısının etkisiyle, evrenin tümüyle belirlenir olduğu savını ortaya attı. öyle bir bilimsel yasalar takımı olmalıydı ki, yalnızca bir an için evrenin tümünün durumunu bilirsek evrende olup bitecek her şeyi hesaplayabilirdik.

1803'te dalton, kimyasal bileşiklerin her zaman belli oranlarda gerçekleşmesinin, atomların molekül denen birimleri oluşturmak üzere bir araya gelmesiyle açıklanabileceğine işaret etti. einstein da 1905'te, sıvılardaki küçük toz parçacıklarının brown devinimi olarak bilinen düzensiz ve gelişigüzel hareketlerinin, sıvı moleküllerinin toz parçacıkları ile çarpışmasından doğabileceğini belirtecekti.

unutmak

şevket rado

bergson'un bir sözü vardır: beynin asıl görevi, der, hatırlamamızı değil, unutmamızı sağlamaktır. zaman, elinde sihirli bir fırça, hafızamızda yer eden kötü olayları bize hiç sormadan, kendi kendine, azar azar siler. hatta bu kadarla da kalmaz; fırçası yaldızlı mıdır nedir, o kötü olayları süsler, güzelleştirir. ruhumuzu karartan kötü hatıralar silinip yerine tatlıları geldikçe yaşam sevincimiz de artar, durur.

yemek yemeyi angarya sayanlar melankolik, kötümser, yaşama hevesi düşük insanlardır. yemeyi bir görev yapar gibi yiyenler dünya zevklerinden el etek çekmiş olanlara örnektirler. oburlar, hayatta her şeyin aşırısına gitmeye eğilimi olan tipin karşılığıdır. zevk düşkünleri ise, güç beğendikleri için hayatın keyfini kendi kendilerine kaçıran insanlar olarak görülmeli.

meşhur roma imparatoru augustus vatandaşlarından kim çağırırsa onun evine misafir gidermiş. bir gün kendisini bir vatandaş davet etmiş. ama o kadar senli benli davranmış, öyle üstünkörü yemekler önüne sürmüş ki, august'ün canı sıkılmış. giderken: "teşekkür ederim ama bu kadar dost olduğumuzu sanmıyordum." demiş.

yok

ahmet telli


yapraklarım yok artık kuşlarım yok
büsbütün viran oldu dağlarım
ezberimdeki türküler de savrulup gitti
ömrümün karşılığı kalmadı sesimde
sesimde yalnız ormanların gümbürtüsü

yoruldum yoruldum yoruldum
gereklilik kipinde yaşamaktan

16.06.2010

kötülük

bertolt brecht

erdemler kötülüklerin yenilmesi için kullanılmazsa ve kötülükler yenildikten sonra varlığını daha uzun süre korursa çoğu kez yeni kötü durumların kaynağı olur. yüreklilik, direnme gücü, gerçek sevgisi ve özveriye hazır olma gibi erdemlerde buna çok rastlanmıştır.

kötülükler belli mülkiyet ilişkilerinden doğmaysa ve bu kötülükler sonrasız, kaçınılmaz diye nitelendirilirse, o zaman, bu yakınmalar sayesinde mülkiyetleri ile insanların acı çekmesine yol açan mülk sahipleri, doğa güçlerinin görünümünü alırlar ve bunu sevinçle karşılarlar. soğuktan titreyenlerin üzerine yağan kar ya da ayaklarının bastığı yer sallanan kişiler için yer sarsıntısı olurlar; etkisinin önüne geçilemez büyük, doğal ve kaçınılmaz güçlere dönüşürler.

14.06.2010

yazmak doludizgin

orhan kemal

gerçek olan öğrenmektir. nereden, nasıl öğrenirsen öğren. nereden, nasıl öğrendiğin, diploman; hatta neler bildiğin de önemli değil. ne yaptığın önemlidir.

sünnet, düğün, bayramlar; insanları, pek öyle fazla gayeleri olmayan, sadece şöyle bir yaşayan "küçük insanlar"ı iyice oyalıyor. düğün, bayramlar yahut sünnet hazırlıkları hayatlarına renk, heyecan katan vesileler oluyor. yoksa sıkıntıdan, yeknesaklıktan patlarlardı. hoş, bunlar olmadan bile pekala "mesele" buluyorlar kendilerine: dedikodu!

borç, borç, borç. belki fazla değil ama beni çok üzüyor. kitaplarımı satınca öderim belki. kitapçılar da çok isteksiz. zaten remzi'den başka istekli de yok. şaşılacak şey. güya tanınmış, sevilen, aranan imzayım. yazarla okuyucu arasında o kadar çok "lüzumsuz"lar var ki. yazarın sırtına binmiş hepsi. hepsi yazarın zararına kazanıyor. şimdi de "kağıt yok!" teranesini tutturmuşlar. olur inşallah!

ne üzerine olursa olsun, kaleme sarılabilmek için, anlatılacak şey ya da şeyleri çok yakından, çok iyi, çok enine boyuna, çok derinlemesine bilmek, tanımak gereğine inanıyorum. aksi halde, yazılacaklar pek yüzeyden; hatta üstünkörü olur.

23 mayıs 1942: gece. dışarda ilgisiz bir kurbağa peydahlandı. "vırak vırak vırak" diye bağırıp duruyor. öyle bet bir sesi var ki cenabetin. sanki gırtlaklanıyormuş gibi. buna nazım hikmet de alınıyor: "kendini kuş zannediyor pezevenk!" dedi. "böyle kendi sesi hakkında iyi niyet sahibi hayvan olmaz." tam bu esnada -cenabı allah'ın işi yok- hayvan büsbütün yüksek perdeden bağırmaya başladı. nazım hikmet ilave etti: "bak, duymuş gibi kerata.."

tereyağıyla peynir hasreti
baba hasretinden daha kuvvetli çarpar
küçük çocuk kalplerinde

24 mayıs 1942: sabah nazım hikmet marangozhanede işlediği kutuyu eline aldı. bize gösterip övünüyor. onun özelliği: sahiden usta olduğu işlerde ve konularda övünmez. usta değil çömez olduklarında aman allah. örneğin şairlikte henüz yeniymiş, en büyük amacı iyi bir yazar olmakmış, falan. diğer taraftan, örneğin dehşetli marangoz olduğunu söyler. buna sebep o meşhur kutudur.

bence asıl ölmek
istenilmeyen bir dünyada yaşamaktır
her yirmi dört saatte yirmi dört kere ölerek

4 nisan 1960: yağmurlu, pis bir hava. yaşar'dan sonra k. tahir'in de nobel'e aday gösterildiğini öğrendim. ben solda sıfır. demek.. adaaam sen de, geç..

13.06.2010

kurban

nihat genç

tören başlıyor. incecik yüzlü, çaput yüzlü, kuş gagası gibi kemikli burnuyla, bir adamın elini sıktı komutan. askerin babası bu olmalı. hela taşına çizgi gibi sürülmüş bok gibi yüzlü bir incecik kadın, annesi olmalı. komutan önlerinde dimdik, sevgi ve gurur dolu, tek bir cümle söyledi: "başımız sağolsun!"

baba, bir insanoğluna hiç benzemiyor, karakalemle çizilmiş bir eskiz, üstünü okşasan elin silgi gibi silinip yok olacak. komutana baktı aşağıdan yukarı. dik durmaya çalıştı, dik durmaya zorladıkça kendini, babanın yüzü, ağlamaya başlayan bir bebeğinki gibi büzüldü; ama ağlamadı. aşağıdan yukarı komutana biraz güç bulabilseydi, esas duruşa geçip selam verecekmiş gibi. babanın elleri ve başı önde. komutandan utanır gibi, mahçup olmuş gibi, çocuğumuz, evladımız ciğerlerinden öldü, size de bu kadar zahmet çıkarttı, yazık, savaşta ölüp bir işe yaramadı, der gibi. bir eliyle ceketinin önünü kapattı, diğer elini uzattı, birazcık toparlandı: "vatan sağolsun!" dedi. biz garip, yoksul insanlardan da vatana bu kadarcık iyilik, der gibi. kimse ağlamadı. kimsecikler duygulanmadı. boğazımdan aşağı zehirden bir şurup yakarak iniverdi. komutan, anneye doğru ilerledi. anne hırkasını soğuktan morarmış elleriyle tutuyor. komutan elini uzattı: "başımız sağolsun!" biraz önce gözlerinden çeşme gibi sıcacık yaşlar döken anne, salya sümüğünü sildi, saygı ve sorumluluk içinde bir ciddiyete zorlayarak kendini; ama kırıklığını belli etmeyen küskün dudağını toparlayamadan: "vatan sağolsun!" dedi. çok eski ilkel çağlardan bir kurban töreni. nihayet imam, tabutun arkasına geçti. komutanların başları top güllesi gibi, yapılı, iri! hocanın sesi, fare dişi gibi, tiksindirici ve kemirici, soğuğu daha da gaddarlaştırdı. birkaç kadın kenarda yumulmuş, küçülmüş. askerlerin geniş sırtına baktım, kıpkırmızı bir yeşil, komutanın sırtı ipek halı gibi dümdüz, dimdik. bir solgun ceketle duran babanın yanında komutanın paltosu çok görkemli, akıl oynatacak kadar bir tezat! askerler yere çakılmış bir kazık gibi, bayrak direği gibi dimdik! babanın elleri titriyor, insanı afallatan derin bir acıyla yerdeki buzların taa göbeğine çakılmış gözleri!

bu şanlı vatan, bizim veremli ciğerlerimizle sağlık, şifa bulacaksa, hepimiz yoluna kurban olalım. kurban olalım ey halkım. ilkel toplumların kurban törenlerinde, kurbanı verenler kabilenin kutsalı, dokunulmazı olur, itibar görürdü. şimdi, çok daha gerilerde, vahşi bir mezbaha siyasetinin içindeyiz. kurbanı biz veriyoruz, kutsalı onlar oluyor. kurbanı biz veriyoruz, devlet onlar oluyor. kurbanı biz veriyoruz, zengin saraylar, arabalar onların oluyor. soğukların soğuğu, ey zalim köpek, biz de sana gürbüz, güçlü, pazulu, sırım pehlivanı gibi kurbanlar, şehitler vermeyi çok isterdik. ey şanlı vatan, kalmadı elimizde. artık kurbanlarını bu çelimsiz, böcek kurusu gençlerden seçmek zorundasın! soğukların soğuğu, ey zalim köpek, kaç yüzyıl daha kalacaksın köyümüzde!

12.06.2010

ayrılık valsi

milan kundera

suçsuzların suçluların yerine hesap vermek zorunda olmaları yaşamın garip gizlerinden biridir.

bir kadını baştan çıkarmak herhangi bir budalanın yapabileceği bir şeydir. ama ilişkiyi kesmeyi de bilmek gerekir; olgun bir erkek bundan anlaşılır.

aşk, nasıl sevilen kadını bize daha da güzel gösterirse, çekinilen bir kadının bizde yarattığı ürküntü, çizgilerindeki en ufak uyumsuzluğa ölçüsüz bir boyut kazandırır.

suçluyla kurban arasında fark bulunmadığı sonucuna varmak her türlü umudu bir yana bırakmaktır.

insan bir parça zeki doğsa, doğuştan yabancıdır.

yeryüzündeki en keskin kadın düşmanlarının kimler olduğunu biliyor musunuz? kadınlar. neden bizi baştan çıkarmaya çalıştıklarını sanıyorsunuz? sırf benzerlerini yaralamak ve küçük düşürmek için. tanrı, kadınların yüreğine öbür kadınlardan nefret etmeyi aşıladı; çünkü insan türünün çoğalmasını istiyordu.

politika, yaşamda en az değerli şeydir. politika bir derenin yüzeyindeki pis köpüktür; oysa aslında derenin yaşamı çok daha büyük derinlikte gerçekleşir.

insanda tiksinti duymama yol açan bir şey varsa, o da acımasızlığının, alçaklığının ve dar kafasının lirizm maskesine bürünmeyi başarmasıdır.

hayranlık uyandırma isteği doymak bilmez. hayranlık uyandırmak isteyen kişi benzerlerine bağlıdır, onlara yakındır, onlarsız yaşayamaz.

bu ülkede insanlar sabahlara saygı göstermiyorlar. uykularını bir balta vuruşuyla kesen bir çalar saatle kendilerini kabaca uyandırıyorlar ve hemen uğursuz bir aceleciliğe bırakıyorlar kendilerini. bir şiddet hareketiyle başlayan bir günün daha sonra ne olabileceğini bana söyleyebilir misiniz? çalar saatlerinin her gün küçük bir elektrik şoku geçirttiği bu insanların başına ne gelebilir? her gün şiddete alışıyorlar ve her gün zevki unutuyorlar. bir insanın yaradılışını oluşturan, inanın bana, bu sabahlardır.

bu dünyada önemli şeyler açıklamasız ve nedensiz, varlık nedenlerini kendilerinden alarak gerçekleşirler.

yeryüzünde, hafif denebilecek bir yürekle, benzerini ölüme gönderemeyecek yetenekte bir tek adam yoktur.

sarı saçlar ve siyah saçlar, insanın yaradılışının iki kutbudur. siyah saçlar erkeklik, yüreklilik, içtenlik, eylem anlamına gelir; sarı saçlarsa kadınlığı, sevecenliği, güçsüzlüğü ve pasifliği simgeler. demek ki bir sarışın gerçekte iki kat kadındır. bir prenses ancak sarışın olabilir. yine bu nedenle kadınlar, olabildiğince dişi olabilmek için, saçlarını hiçbir zaman siyaha boyamazlar da hep sarıya boyarlar.

bir sarışın bilinçsiz olarak saçlarına uyar. özellikle de bu sarışın saçlarını sarıya boyatmış bir esmerse. rengine sadık kalmak ister ve narin bir yaratık, uçan bir bebek, her şeyden çok dış görünüşü için kaygılanan bir yaratık gibi davranır; sevecenlik ve hizmet, kibarlık ve nafaka ister; kendiliğinden herhangi bir şey yapabilme yeteneğinden yoksundur, dış görünüşü tepeden tırnağa incelik ve içi tümüyle kabalıktır. siyah saç evrensel bir moda haline gelse, bu dünyada çok daha iyi yaşanırdı. şimdiye dek gerçekleştirilen en yararlı toplumsal reform bu olurdu.

sarışınlarla hiçbir şeye başlamamak gerekir.

inan bana, çılgınca düşünceleri gerçekleştirmekten güzel şey yoktur. yaşamımın bir çılgınca düşünceler dizisi olmasını isterdim.

bir çocukla aşk yerini aileye bırakır, can sıkıntısına bırakır. kaygılara bırakır. keyifsizliğe bırakır. ve sevilen kadın yerini anaya bırakır. 

insanların çoğu yuvaları ve işleri arasındaki bir döngüde hareket ederler. tehlikeden yoksun bir bölgede, iyiliğin ve kötülüğün dışında yaşarlar. öldüren bir adam gördüklerinde içtenlikle yılgı duyarlar. ama aynı zamanda, onları bu dingin bölgeden çıkarmak yeter ve nasılını nedenini bilmeden katil olurlar. bazı deneyler ve eğilimler vardır ki insanlık bunlara tarihin uzak aralıklarıyla boyun eğer. ve kimse bunlara direnemez. 

garip kişiler, garipliklerine saygı gösterilmesini sağlamayı başardıklarında oldukça güzel bir yaşam sürerler.

ağaç nem bulduğu yerde kendi evinde sayılır.

düzen isteği, insanlık dünyasını, her şeyin yürüdüğü, her şeyin işlediği, her şeyin bireye üstün bir kurala köle olduğu örgensel olmayan bir düzene çevirmek ister. düzen isteği aynı zamanda ölüm isteğidir; çünkü yaşam düzenin aralıksız çiğnenmesidir. ya da, tersine, düzen isteği erdemli bir bahanedir ki bunun aracılığıyla insana duyulan nefret onun alçaklıklarını doğrular.

özellikle güçlü bir aşkla tanrı'ya bağlanan kişiler, karşılığında tüm varlıklarına yayılan ve oradan dışarı sızan kutsal bir sevinç duyarlar. bu tanrısal sevincin ışığı dingindir, tatlıdır ve gökkubbenin rengindedir.

unutmayın ki yalnızca sokrates çirkin biri değildi, ama pek çok ünlü kadın hiç de fiziksel güzellikleriyle dikkati çekmiyorlardı. estetik ırkçılık aşağı yukarı hep bir deneyimsizlik belirtisidir. sevişmenin yarattığı zevkler dünyasında oldukça ileri gitmeyenler kadınları ancak görebildikleriyle yargılarlar. ama onları gerçekten tanıyanlar, gözün bir kadının bize sunabileceklerinin ancak çok ufak bir parçasını açıkladığını bilirler.

çağdaş dönem tüm mitlerin maskesini düşürdü. çocukluk çoktan saflık çağı olmaktan çıktı. freud süt çocuğunun cinselliğini keşfetti ve oedipus hakkında bize her şeyi söyledi. bir tek iocaste gizli, kimse onun örtüsünü çekip almaya cesaret edemiyor. analık en son ve en büyük tabu, en büyük laneti içeren tabu. anayı çocuğuna bağlayan bağ kadar sağlam bir bağ yok. bu bağ çocuğun ruhunu düzelmemecesine sakatlıyor ve oğlu büyüdüğünde anaya aşk acılarının en amansızını hazırlıyor.

aşk çoğunlukla nefret çizgilerine bürünür.

yemek sevgisi insanın benzerlerini sevmesinden doğar. terk edilmiş çocuk iştahını yitirir.

insanın kafasını tümüyle uğraştırmak için kıskançlık gibisi yoktur. kıskançlığın mahmuzladığı zaman inanılmaz bir hızla geçer. kıskançlık, beyni coşkunluk veren bir kafa çalışmasından çok daha fazla oyalar. beynin bir tek boş anı yoktur. kıskançlığın pençesine düşen, can sıkıntısı nedir bilmez.

kıskançlık, tek yaratığı yoğun ışınlarla aydınlatma ve öbür erkekler yığınını mutlak bir karanlık içinde tutma gibi şaşırtıcı bir güce sahiptir.

tek olduğuna kesinlikle inanmış bir kadınla, evrensel dişilik alınyazısının kefenini giymiş kadınlar arasında uzlaşma olanağı yoktur. 

gerçekdışı olandan daha gerçek bir şey yoktur.

çocuksuz yaşam yapraksız bir ağaç gibidir.

intihar cinayetten beterdir: öç almak için ya da bir şeye tamah ederek adam öldürülebilir; ama tamah bile sapkın bir yaşam sevgisinin belirtisidir. intihar etmekse, kendi yaşamını alaya alınacak gülünç bir şey gibi tanrı'nın ayakları dibine atmaktır. intihar etmek, yaradan'ın yüzüne tükürmektir.

intihar günahların en büyüğüdür. acılarla geçen bir yaşamın bile gizli bir değeri vardır. ölümün eşiğindeki bir yaşam bile eşsiz bir şeydir. ölümle hiç yüz yüze bakışmamış olan bunu bilmez.

intihar nedenleri her zaman gizemlidir.

insanlık inanılmaz sayıda budala üretiyor. bir insan ne denli budalaysa, o kadar çoğalmak istiyor. üstün yaratıklar en fazla bir çocuk çıkarıyorlar, en iyileri de hiç çocuk yapmamaya karar veriyorlar. bu bir yıkım!

doğum denen tapınç doğanın bir emridir. bunun içindir ki doğumu destekleyen propagandada en küçük bir akılcı görüş aramak boşunadır.

11.06.2010

ilk uçuş

ursula k. le guin

ilk uçuş en yüksek olanıdır.

bir erişkinin bir şey öğrenebilmesinin hiçbir yolu yok. soru sormuyorlar ve sorulara cevap vermiyorlar. ne öğreniyorlarsa çocukken öğreniyorlar.

eğer hiçbir şey senden çok farklı değilse, az bir farkı olan bile senden çok farklı sayılır.

konuşur, bilmeyenler. bilir, konuşmayanlar.

umut inanç değildir. umut, çok gerçekçi olmasa bile gerçekliğe bağlıdır. inanç, gerçekliği devre dışı bırakır.

karşılıklı ilişki nadir bir şeydir.

unutma, ilk kez kiminle olduğun önemlidir.

kötü devir ebediyen devam etmeyecek. hiçbir devir ebediyen devam etmez. ben çok zaman önce bir tanrı olarak öldüm. uzun zaman sıradan bir kadın olarak yaşadım. her yıl, güneşin güneyden, ulu kanaghadwa'nın ardından döndüğünü görüyorum. tanrı parıldayan taşlar üzerinde dans etmese de ölümümün omzunun gerisinden dünyanın doğum gününü görüyorum.

müstehcen neşriyat

doğan hızlan

romancı-avukat esat mahmut karakurt, ünlü "afrodit" davasında yaptığı savunma ile "müstehcenlik" kavramına bir açıklık getirmiştir.

kısaca "afrodit" davasına değinelim:

pierre louys adlı fransız yazarının "afrodit"ini nasuhi baydar dilimize çevirdi. savcılık da bu kitap hakkında "müstehcen" diye dava açtı. "afrodit" davası, 1940 yılının kanlı savaş günlerinin gazetelerinin birinci sayfasında yer aldı. bu davada yalnız müstehcenlik kavramını düşünmemek gerekiyor. sanatın müstehcenlikten ayrıldığı noktanın, yerin saptanması bu davada düğümleniyordu. uygarlık anlayışının, cumhuriyet sonrası düşünce özgürlüğünün yerleşip yerleşmediğinin belgesi bu dava olacaktı.

cumhuriyet, akşam, tan bu davaya ağırlık verdiler. işte esat mahmut karakurt, burada iki kimliğini -avukatlık, romancılık- birleştirerek gerçekten unutulmaz, o yılların kuşağının belleklerinde yer eden bir savunma yaptı. mustafa şekip (tunç), sadrettin celal (antel) ve ali nihat (tarlan)'dan oluşan bilirkişi kurulu ve talim terbiye dairesi'nin verdiği raporlar kitabın müstehcen olmadığı görüşündeydi. savcılık ise iddiasını sürdürüyordu.

esat mahmut karakurt’un, "afrodit"in aklanmasını sağlayan savunmasından bir bölümü aşağıya aktarıyorum:

"nezaketine ve nezahatine ve bilhassa hüsnüniyetine emin olduğum istanbul müddeiumumisinin üç saatten fazla süren iddiasını büyük bir haz ve o nisbette de büyük bir teessürle dinledim.

iddia makamı, piyer louys'den iki parça bulup getirdi. fakat ben isterlerse kendilerine; okuduklarını gölgede bırakacak 312 parça getirip okuyabilirim şimdi. isterlerse nedim'in, nefi'nin, baki'nin divanlarından; incil'den, tevrat'tan parçalar okuyayım. isterlerse şimdi nedim'in hammamiyesini açarak dejenere olmuş bir bedbaht mahbubun; hamamın gölgeli bir köşesine uzanmış yatan nedim'in yanına gelerek ona nasıl sarılıp öpmek istediğini ve nedim'in de bu iffetsiz, ahlaksız oğlanın göğsünde çıkan tüyleri göstererek, "nasıl güneş bulutlanmaya başlamış!" diye devam eden parçasını okuyayım? isterler mi? tevrat'ı açarak hazreti lut'un bizzat kendi sulbünden hasıl olan iki kızının arasına girip onları nasıl inlete inlete istifraş ettiğini tasvir eden faslı tekrarlayayım mı? ve gene aziz müddeiumumi isterler mi ki incil'in kapağını kaldırarak daha dünyayı tanımayacak kadar küçük bir kızı; 100 tane karısı olan peygamber süleyman'ın nasıl bağırta bağırta hurma ağacının altına sürükleyip götürdüğünü hikaye eden fıkrayı okuyayım? ve gene isterler mi? sure-i yusuf'tan bir sayfa açıp "mısır kadınlarının; onun güzelliği karşısında nasıl kendilerini kaybederek tenasül aletlerinden kan bıraktıklarını" burada okuyayım?

şimdi soruyorum sayın müddeiumumiye: bütün bu klasik edebiyatımız ve bütün kütüb-ü mukaddese de mi müstehcen?

allah da mı -haşa- müstehcen neşriyat yapmış?