6.06.2016

cehennem

marquis de sade

ulusu dinden daha iyi bir korkutma yöntemi yoktur. hükümdarlarına karşı gelmemeleri için onları cehennem ateşi ile korkutmak gerekmektedir.

eğer biri cehennem dogmasını ve sonsuz acı zırvasını kabul ediyorsa akıl ya da sağlık sorunu olduğu kesindir.

gerçek ateş her şeyi içine alarak yakar ve sonunda yakacak bir şey kalmayınca da sona erer. o halde cehennemdeki ateş da sonsuz değil, sonludur.

son olarak gerçek ateşin ruha hiçbir etkisi yoktur. zaten eğer tanrı materyal bir ateşin ruhani varlığa etkisi olduğunu söylüyorsa, o halde ruhları kolayca yanabilir türden yaratmış demektir. zaten bu da din adamlarının boşa zaman öldürdüklerini kanıtlayan büyük gerçeklerden biridir ve onların ne kadar aptal ve acımasız oldukları da ortadadır.

hayır, bir kez daha hayır; hiçbir akıl ya da sağlık sorunu böyle bir saçmalığı kabul edemez.

tüm teologlar cehennemin acılarında hemfikirler, buna olan inançları sonsuz. baştan beri insanlar sürü halinde rahipler ve ruhban sınıfı tarafından buna inandırılmaya çalıştılar. romalı rahipler diğer mezheplerin inanışlarını reddetmişlerdi. insanlığın bu küçük kirli azınlık tarafından yönetilmesi doğru mudur? içlerinden biri bile çıkıp gerçeği bulmak için çaba gösterdi mi? asırlardır yalan söyleyen hilebazlara kimse karşı gelemedi.

doğru yolu görmek için başka neye ihtiyaçları var? sadece iki tür insan dini sistemin kendi isteğine uygun olduğunu düşünebilir. birincisi, tüm bunları kabul eden, hiçbir kuşku duymadan kabul eden; ikincisi ise üzerinde düşünmeye gerek duymayan ve hiçbir zaman incelemeyen. fakat ben meydan okuyorum ve düşünen her varlığın, bir zerrede olsa aklı olan her varlığın dinlerin sadece zulüm getirdiğini görmesini istiyorum.

görsel düşünme

rudolf arnheim

iyi bir evlilikte iki insan birliktedir; ama ayrı bireyler olarak. her ikisi de birbirlerini hem ayrı hem de birbiriyle ilişkili olarak görürler. kötü bir evlilikte ise iki insan birbirlerine dayanırlar ve birbirleri içinde emilip yutulurlar. bir çelişki ortaya çıktığında birbirlerine yardım edemezler.

herakleitos: gözler ve kulaklar, onların dilinden anlayacak ruhta olmayan insanlar için, kötü tanıklardır.

güzellik, mükemmellik, uyum, düzen, insan ihtiyaçlarına uygun bir dünya sunma sayesinde bir refah duygusu verir; ama bunlar, bilişsel bir ifadeyi açık, tutarlı, anlaşılabilir kılmanın da gerekli koşullarıdır. estetik güzellik, söylenen şeyle onun nasıl söylendiği arasındaki izomorfik uyuşmadır.

picasso: resim şiirdir; düzyazı halinde değil, her zaman plastik uyaklı dizeler halinde yazılır. plastik uyaklar, birbiriyle uyak oluşturan ya da başka biçimlerle veya onları çevreleyen mekan ile ses benzerlikleri sağlayan biçimlerdir.

kayıp bir kol saati, onu unutan sahibinin bir soyutlaması değildir. ama nagasaki'de, atom bombasının patladığı tepede kurulmuş küçük müzede bulunan eski model, bozuk duvar, masa ve kol saatleri sergisi, ziyaretçilerin kalp atışını durduran bir soyutlamadır. bütün saatler 11:02'de durmuştur ve hep birlikte zamanın böyle aniden sonuna varmak, masum günlük eylemin ölümü, aynı müzede sergilenen dehşet fotoğraflarının aktardığından çok daha güçlü bir deneyim yakınlığını iletmektedir.

boethius: görme, bütün ölümlüler için müşterektir; fakat görmenin gözlere gelen imgelerden mi yoksa görüş nesnesine gönderilen ışınlardan mı kaynaklandığı, eğitimli insanlara göre belirsizdir; gelgelelim sıradan insanlar bu tür kuşkuların varlığından bile habersizdir.

doğanın gözlere sunduğu şekillerin ve şekil kombinasyonlarının çoğu, insanın görme duyusu için insanın görme duyusu tarafından tertip edilen harflerden, sayılardan ya da başka işaretlerden çok daha karmaşıktır.

william james: genellikle gördüğümüz şeyler, sadece önceden algıladığımız şeylerdir; önceden algıladığımız şeylerse, sadece bizim için etiketlenmiş şeylerdir ve bu etiketler de zihnimize damgalanmıştır. etiket stokumuzu kaybedersek, zihinsel olarak dünyanın ortasında kayboluruz.

bazı ilkel dillerde, simgeledikleri ilişkileri yansıtan sayı sayma biçimleri vardır. örneğin beşlik bir skala kullanan andaman yerlileri şöyle sayar: bir, öteki, ortadaki, sondan bir önceki, sonuncu.

penceremdeki adam

orhan kemal


ayçiçekleri dönmüşler batan güne
kavak dallarında rüzgâr
cırlayaklar
her gün böyle
güneş batar
sesler diner
kuşlar döner yuvalarına
velakin bu mahpus adam
-gelecek iyi günlere inancı olmakla beraber-
büyük bir can sıkıntısı gibi taşır yüreğinde
mücadeleden uzak
böyle mahpus ve ter ü tenha yaşanarak
geçirilen ömrün lezzetini

ikinci yeni şiir

mehmet h. doğan



az şey değil seninle olmak düşünüyorum da
içimde bir sevinç dallanıyor kaç kişi
bir geyik kendini çiziyor karanlığa sonra kayboluyor
karanlık maranlık ama iyi seçiliyor
yorgan toplanmış bacakların seçiliyor
bir uçtan bir uca bacaklarının aslan heykelleri
onları ne denli sevdiğimin aslan heykelleri
ayık gecemizi dolduruyorlar bir uçtan bir uca
(cemal süreya)

çizeriz yeryüzünü kaygısız ayaklarla
yüzümüzdür bir yağmur ağırlığınca düşer
sonra pek anlamadan içkiler ne çabuk biter
ne kadar konuşursak o kadar bir sessizlik olur
adımızı sorarız birine, o bize adını söyler
(edip cansever)

şimdi şu rakıdan ne diye vergi alırlar sanki
(ece ayhan)

gemim fırtınalı denizde boğulmayı deniyor çiçek açarak
yüreksizler, kıyı adamları, çekip gidemeyenler
kendi göğünün efendisi olana bir konyak
(ahmet oktay)

biliyorsun ben hangi şehirdeysem
yalnızlığın başkenti orası
bir de yine sevgili çocuk
biliyorsun kişi tutkularıyla
yalnızlığını adlandırıyor o kadar
(cemal süreya)

ne olur bir şey söylesen
ama söz bir kırlangıçtır
yuvasını hiç anımsamayan
bak diyordum ki
ah, birazcık anlasan
ama anlamak değil
garsonlar geçer masalardan
(ahmet oktay)

bakmak, uzaklara dokunmaktır
sen benim en alımlı gözlerimsin
(hilmi yavuz)

yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
doğrusu en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
içimizde kahverengi bir dağ ölüsü yatar
bir yarasa ayaklanır. aç gözlü bir kuş
varır kocaman bir şey olmanın bilincine
birden bir ses biçiminde, radyomuzun içinde
duyurur iki caz parçası arasından biri
ya gülünç bir yas töreni
ya toptan bir öldürme
(edip cansever)

gülü çiğdemi filan bırak
sardunyayı karidesi filan bırak
acıyı ve ölümleri bırak
oy pusulalarını ve seçimleri bırak
evet
seçimleri özellikle bırak
çünkü açlık çoğunluktadır
(turgut uyar)

anlaşılmayacaksın. ey kanatsızlık!
(ece ayhan)

5.06.2016

sefalet

irvine welsh

aslında bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum. sanki bazı şeyleri eroin bana daha gerçek gösteriyor. hayat sıkıcı ve boş. büyük umutlarla başlıyoruz, sonra sıçıyoruz. sonra gerçek yanıtları bulamadan geberip gideceğimizi fark ediyoruz. varlığımızı gerçekten değerli bir bilgiye, gerçek şeyler hakkındaki o bilgiye tam eriştiremeden, hayatımızı sadece farklı biçimlerde yorumlayan bütün o büyük fikirleri geliştiriyoruz. aslında, sadece kısa ve hayal kırıklığı dolu bir hayat yaşıyoruz, sonra da geberiyoruz. hayatlarımızı kariyer veya kendimizi tamamen aldatmaya yönelik ilişkiler kurmak filan gibi boklarla doldurmaya çalışıyoruz. eroin iyi bir uyuşturucu; çünkü bütün o aldanışları ortadan kaldırıyor. çekince kendini iyi hissediyorsun, ölümsüz hissediyorsun. zaten kötüysen, o zaman daha da kötü oluyorsun. bu, dürüst olan tek uyuşturucu. senin bilincini değiştirmiyor. sadece seni sarsıyor ve sana iyi olduğun duygusunu veriyor. sonra ise, yine dünyanın sefaletini görüyorsun ve kendini ona karşı uyuşturamıyorsun.

4.06.2016

lorca'ya

turgut uyar


[sessiz akan sulara gazel]

ah işte her şey orda
ben severim omuzlarımı bir gün
sırmaları, apoletleri olmasa da

ben severim omuzlarımı bir gün
göçen bir maden direğinin altında

su akar kendir tarlalarından
ah her şeyim
ben severim omuzlarımı bir gün
savaşta, bir başka omuzun yanıbaşında
yatakta bir ince omuzun yanıbaşında

yol uzun, hava sıcak
kırbaçlarım atımı varırım kurtuba'ya

indiğini görürsem bir gün sığırcıkların
ve sürüler halinde, ovaya
insanların dünyayı bölüştüklerini hatırlarım
bir daha

sevişirim ölürüm, savaşırım ölürüm
doldururum çantama kara ekmek ve peynir
varırım kurtuba'ya

[saat beşte, akşamleyin]

ah ellerim ve kalbim
her şey orada kaldı
keçeler keçeler ve portakallar
kireç döktüler yere. kara gözlüm, kalbim
halkımın fakir akşamlarıdır, biliyorum
kanlı bir mendil diye bağlanan gözlerime
kireç döktüler yere
bir duvarın dibinde
bir deppoyun önünde
kiraz ağaçlarına ve sığırcıklara karşı

bir halkın gösterişsiz, sessiz cömertliğinde
ölüm nasıl söylenirse öyle
ispanyol dilinde
ve her dilde

[obras completas]

artık katiyen biliyoruz
halk adına dökülen kan
sapı güldalı güzelliğinde bir bıçaktır
dişlerin arasında
ispanya'da
ve her yerde

hannibal

her yaratıcı eylemin yok edici bir sonucu vardır.

karbondan oluşan bir orkestrayız. hepimizin kaderi kan ve boşluğun içinde uçup yüzüyor.

tilki, tavşanın çığlığını duyunca koşarak gelir; fakat yardım için değil.

herhangi bir hayvanın düşünce şekli zihin ve bedenin sınırlarına bağlıdır. sınırlarımızı çok erken öğrenirsek gücümüzü asla öğrenemeyiz.

bir trenin yaklaştığını duyduğumuzda bizi cezbeden şey rayların ışıltısıdır.

sevdiğin şeyler için kafanın içinde kaleler yoktur.

bizi insanlar olarak şekillendiren en etkili güçlerden birisi bir miras bırakma isteğidir.

en kötülerimizin bile konuşmak için birilerine ihtiyacı olur.

toplumun nazik kanadı, normalde cinayet işlemeyi büyük bir tabu olarak görür. yaptığımız veya inandığımız şeylerin temelindeki motivasyon kaynağı ölümdür. ölüm olmasaydı kaybolurduk. bizi yüceliğe ulaşmaya sevk eden, ölümün yaşanma ihtimalidir.

düşük kalp atış hızı bir kişinin şiddet kapasitesinin doğru göstergesidir.

erkekler baba olduklarında, düşünme şekillerini etkileyen biyokimyasal değişiklikler yaşarlar.

aşk ve nefret, tüm insanların anlayışlarının üzerinde döndüğü büyük menteşelerdir.

kendimiz için yaptıklarımız bizle birlikte ölür; başkaları için yaptıklarımız ise bizden sonra da hayatta kalır.

2.06.2016

din

robert owen: dünyanın tüm dinleri, insanlığın tüm temel kurallarının yok sayılması üzerine inşa edilmiştir. bu dinlerin insan ırkına getirdiği perişanlığın tamamen farkındayım. eğer on bin yaşamım olsa ve her birinde acı çekerek ölecek olsam bile, bu moloch'u (fenikelilerin çocuk kurban ettikleri tanrı) yok etmek için hepsini seve seve feda ederdim.

margaret knight: eğer bir çocuk normal bir zekaya sahipse dini söylemlerin bir tuhaflığı olduğu izlenimini edinmeye neredeyse mecburdur. örneğin, tapınağa götürülürse, ölümün sonsuz hayata ulaşan bir geçit olduğunu, çekinilmesi değil kutlanması gerektiğini duyacak, buna rağmen dış dünyada ölümün en büyük kötülük olarak kabul edildiğini ve ondan kaçınmak için her şeyin yapılabileceğini görecektir. çocuk kısa sürede iki tür hakikat olduğu fikrine kapılacaktır: sıradan hakikatler ve diğer, çok fazla soruşturmamanın en iyisi olduğu, biraz kafa karıştırıcı ve utanç verici hakikatler. tüm bunlar kötü bir zihinsel eğitim anlamına gelir.

timothy freke: eğer bunu fark edebilselerdi, hristiyan ve müslüman köktendincilerin birbirlerinden hiçbir farkları olmadığını görebilecek olmaları büyük bir ironidir. hayata bakış açıları ve nasıl yaşanması gerektiğine ilişkin fikirleri, aynı ihtiyaçlar ve nevrozlar tarafından şekillendirilmiştir. birbirlerinde görüp nefret ettikleri, kendilerinde nefret ettikleri şeylerin bir yansımasıdır. başka gelenekten gelen diğer kitaba bağlı olanlarla din savaşları yapan, kitaba bağlı kişilerin her biri tanrı'nın kendi tarafını tuttuğunu iddia eder.

günlük

oğuz atay

galiba hep acele ettim.

kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. canım insanlar! sonunda, bana, bunu da yaptınız.

bana öyle geliyor ki biz çocuk kalmış bir milletiz ve daha olayları ve dünyayı, mucizelere bağlı, 'myth'lere bağlı bir şekilde yorumluyoruz en ciddi bir biçimde. aklı başında bir batılının gülerek karşılayacağı ve bize ölesiye ciddi gelen bir şekilde.

insanın hayatında, kendini öyle yüksek ve parlak gördüğü anlar vardır ki; düştüğü anda, böyle zamanların hayaliyle, bir prensin düşüşü kadar acıklı gelebilir ona bu 'felaket'.

belki bir yaşantıyı sonuna kadar sürekli izlemenin, bitirmenin, bir çeşit ölmek olduğunu hissediyor. yarım yaşantılar sürdürerek, bütün ölümlerden kaçıyor.

akıl büyük bir diktatör aslında. akıl tutucu (muhafazakar) ya da gerici, sevgi ilericidir (ya da devrimcidir).

benim gibi şüpheler içinde yaşamadın sen; kendini yaşadın. tutarlıydın. ben senin huylarından beğendiklerimi gösteriş için aldım; beğenmediklerimi de kötü veraset olarak suçladım.

arzu

ingeborg bachmann


rastlantılar değildir bizleri götüren kaçtıklarımızın yakınına
tıpkı kaçıp saklanışımız gibi çocuklara
sığınırız söylemeye korktuğumuz arzulara
ve onca acizken kendimizi koruyabilmekten
dikiliriz koruyucu olarak başkalarının kapılarına

adımlarımız, bize kadar
varabilen birkaç ezginin yetersiz
tınılarıdır yalnızca

avuçlanan gökyüzü

uğur mumcu

yıllarca önce, ankara'da nişanlısını öpmek isteyen bir genç, mahalle bekçisi tarafından tabancayla vurularak öldürülmüştü. o günlerde ünlü yazar çetin altan, "bu bekçiyi paris'in büyük bulvarlarından birinin ortasına koyarsak, şaşkın gözlerinde bütün azgelişmişliğimizi okuruz." diye yazmıştı.

ahlak göreli bir kavramdır. çağdan çağa, toplumdan topluma, kişiden kişiye değişir. feodalite döneminde, feodal ahlak kuralları yürürlükteydi. burjuvazi döneminde, burjuva değer yargıları, önceleri özgürlüğün sonra da bunalımların ve yozlaşmanın kaynağı oldu. bugün kapitalizmin beşiğinde, burjuvanın yozlaşmış cinsel ahlakı sallanmaktadır. çağımız, yeni bir ahlakın, toplumcu ahlakın eşiğindedir artık.

insanlık bütün süreci içinde, bir tek ortak mirasa bağlanmıştır, o da özgürlüktür. ilkel toplumdan günümüze kadar tarih sürecinin her aşaması, her kilometre taşı, insanlığa özgürlüğün yapıtlarını taşımıştır. bugün, yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğinde bu özgürlüğü, bu yapıtları hiçbir egemen sayılan ya da geçici olan değer yargılarıyla yadsıyamayız. bu; insanlığın, insan aklının, bilincinin ürünüdür.

insan var olduğu için, insan duygu ve düşünceleri ile bir bütün olduğu için cinsellik de resimde, heykelde, şiirde ve yazıda var olmuştur. sanata yansıyan cinsellik, bir ahlaksızlık ögesi olamaz. dinsel konularda yazılmış kitaplar bile ahlakçı öğütlerini cinsellikten almamışlar mıdır? "peygamberler tarihi"ni şöyle bir karıştırın: lut'un kızlarının cinsel dürtülerini, hz. yusuf'u baştan çıkarmak isteyenleri, hz. davut'un arkadaşının karısına sahip olmak isteyişini, sodom ve gomore'deki cinsel sapıklıkları, hz. musa'nın hayvanlarla cinsel birleşmeye karşı açtığı savaşı okursunuz.

sanat, gücünü kurulu düzene karşı takındığı tavırdan alır. bu tavır, özgürlükle biçimlenir ve güçlenir. sanatı bu genel çizgi içinde görmemiz gerekir. insanlığı, insancıl değer yargılarını ve barışçı özlemleri, sanatçıların sanatçı duyarlığını bir "zabıta vakası" olarak görmek, onları bir "mahalle bekçisi" öfkesi ile izlemek, çağımıza yaraşır bir davranış olamaz.

1.06.2016

din

hegel: tanrı, her zaman, içine tüm çelişkilerin aktığı bir kanalizasyon sistemini andırmıştır.

herakleitos: evren ne tanrılar ne de insanlar tarafından yaratılmıştır; fakat var olmuştur, vardır ve sonsuza dek var olacaktır.

erich fromm: bir öğreti ne kadar mantıksız olursa olsun, toplum tarafından kabul edilerek güç kazandığı zaman, milyonlarca insan kendilerini dışlanmış ve izole edilmiş hissetmektense ona inanmayı tercih edecektir.

mark twain: iman, bildiğiniz şeylerin doğru olmadığına inanmaktır. 

remy de gourmont: dinler çılgınca cinsel sorular üzerinde temellenmişlerdir.

havelock ellis: modern dünyanın dini karmaşasının sebebi, antik kudüs'te bir tımarhanenin olmamasıdır.

ebu'l-ala el-maarri: kabe, sadece putların ve sunak tezgahının kalıntısıdır.

john locke: her mezhebin, mantık onlara yardımcı olduğu sürece, onu memnuniyetle kullandığını görüyorum: ve ne zaman mantık onların karşısında yer alsa, bunun bir inanç meselesi olduğunu ve mantığın üzerinde yer aldığını haykırmaya başlıyorlar.

ruth h. green: isteklerinizi tanrı'nın isteği olarak adlandırıp kendi isteklerinizi herkese empoze etmeniz mümkündür.

cardenio

william shakespeare / john fletcher


mutluluk diye bir şey yoktur şan şöhret olmayınca
ateşi besleyen yağdır tutkularımız

görkem ve zenginlik gerçek değerin ötesindedir
önemli olan, kişinin değer verdiği kendi düşüncesidir

aklın sınırsız krallığı cennet kadar uçsuz bucaksızdır
ruhların o görkemli sarayındakilerin tümü de onurlu saraylılardır

acıyı paylaşmak sevginin göstergesidir
bu doğaldır ve acıyı paylaşmak hayata bağlar bizi

her insan kendi ölümünü arayıp bulur

ah, güzellik nedir, bu kadar hayranlık uyandıran
göz boyayan bir sırçadır, seyredeni aldatan
ama ölüm bu güzelliği bir gecede soldurur
o nazik ipek gibi ten nasıl da çürüyüp toz olur
yaşarken sevmek büyüler bir çoğunu
ama öldükten sonra duyulmadık bir şeydir sevmek onu

31.05.2016

uzun lafın kısası

chateaubriand: insanlar vardır, imparatorluklar çökerken çeşmeleri ve bahçeleri ziyaret ederler.

gustave flaubert: şekilce güzel olmayan güzel düşünce olamayacağı gibi, ifade ettiği düşünce güzel olmayan güzel şekil de olamaz.

anatoli ribakov: gerçek devrim neyi yıktığıyla değil, kimi yarattığıyla büyüktür.

jane austen: neden bekledik sanki? neden aklımıza gelir gelmez yapmadık? karşımıza çıkan mutluluk anlarını hemen yakalamak gerek. uzun uzun hazırlanıp beklemek her şeyi bozuyor çok zaman.

alexandre dumas: çoğu zaman mutluluğun yanından onu görmeden, ona bakmadan geçeriz; onu gördüysek ya da ona baktıysak bile onu tanımayız.

william faulkner: insanlar sorunlara muhtaçtır. ruhu keskinleştirip kuvvetlendirmek için biraz yenilgi ve umutsuzluk gerekir. mutluluk sadece sebzelere özgüdür.

maya angelou: asla sızlanma. sızlanmak, bir zalime etrafta bir kurban olduğunu haber verir.

orhan pamuk: okulda ilk öğrendiğim şey bazılarının aptal olduğu, ikinci öğrendiğim şey ise bazılarının daha da aptal olduğuydu.

romain gary: sirkler kapanır, müzikholler iflas eder; ama soytarılar ezeli gösterilerine devam ederler.

sylvia plath: nefret ettiğim bir şey varsa, o da insanların kendinizi berbat hissettiğinizi bildikleri halde neşeyle hatırınızı sorup "iyiyim" demenizi beklemeleridir.

epikuros: yeterli olanı çok az bulan kişinin gözünde hiçbir şey yeterli değildir.

wilhelm reich: önemli olan bir tek şey vardır: sakıngan ve korkak kimselerin ayak basamayacağı bir yolu önerse, seni sürüden ayırsa bile, yüreğinden gelen sesi dinle.

30.05.2016

yalnız bir opera

murathan mungan



ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim

imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. ve elbet üzerinde durulmuyordu. sense kendini hâlâ
hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

başlangıçta doğruydu belki. sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan, benliğimi kavrayıp varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
ve hâlâ bilmiyordun sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim
anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
bütün kazananlar gibi
terk ettin

yaz başıydı gittiğinde. ardından, senin için üç lirik parça yazmaya karar vermiştim. kimsesiz bir yazdı. yoktun. kimsesizdim. çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu

yaz başıydı gittiğinde. sersemletici bir rüzgâr gibi geçmişti mayıs. seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.

yaz başıydı gittiğinde. bir aşkın ilk günleriydi daha. aşk mıydı, değil miydi? bunu o günler kim bilebilirdi? "eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. altına saat: 16.00 diye yazmıştın ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
takvim tutmazlığını
aramızda bir düşman gibi duran
zamanı
daha o gün anlamalıydım
benim sana erken
senin bana geç kaldığını

gittin. koca bir yaz girdi aramıza. yaz ve getirdikleri. döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıştı.

kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza. adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.

sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki. zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü, güvenle ilerledik birbirimize.

gittin. şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. biliyorum ne sen dönebilirsin artık ne de ben kapıyı açabilirim sana.

şimdi biz neyiz biliyor musun
akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz
birbirine uzanamayan
boşlukta iki yalnız yıldız gibi
acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
ne kalacak bizden
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
bizden diyorum, ikimizden
ne kalacak?

şimdi biz neyiz biliyor musun?
yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz. umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir şey bulduğunda neyi ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
artık hiçbir duygusunu anlayamayan çocuklar gibi
ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime

kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak..

böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara, çağrışımlarla ödeşemezsiniz
dışarıda hayat düşmandır size
içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
bir ayrılığın ilk günleridir daha
her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta

gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saat tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya
kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar

denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar

bana zamandan söz ediyorlar
gelip size zamandan söz ederler
yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. dahası onlar da bilirler. ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.
bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak kolay değildir elbet. kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek. zaman alır.

zaman
alır sizden bunların yükünü
o boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar dibe çöker. hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
o boşluk doldu sanırsınız
oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper
dilerim geri teper. yoksa gerçekten
bitmişsinizdir.

zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi kavranır. bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır. yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır

ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
bunlar da bir ise yaramadıysa
demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda

bu şiire başladığımda nerde
şimdi nerdeyim
solgun yollardan geçtim, bakışımlı mevsimlerden
ikindi yağmurlarını bekleyen
yaz sonu hüzünlerinden
gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
geçti her çağın bitki örtüsünden
oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
bakarken dünyaya
yangınlarla bayındır kentler gibiyim
çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
unuttuklarını hatırlamaktan
uzun uzak yolları tarif etmekten
haydutluktan ve melankoliden
giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
duyarlığın gece mekteplerinden geldim
bütünlemeli çocuklarla geçti
gençliğimin rüzgâra verdiğim yılları
dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim

bu şiire başladığımda nerde
şimdi nerdeyim
yaram vardı. bir de sözcükler
sonra vaat edilmiş topraklar gibi
sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım
kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
ilerledikçe.. kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
aşk ve acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
daha şiir bitmeden. karardı dizeler
aşk.. bitti. soldu şiir
büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden

daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
aşk yalnız bir operadır, biliyordum: operada bir gece
uyudum, hiç uyanmadım
barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
birlikte çıkılan yolların yazgısıdır
eksiliyorduk
mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
her otelde biraz eksilip biraz artarak
yani çoğalarak
tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin
birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
ağır ve acı tanıklıklardan
geçerek geldim. terli ve kirliydim
sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de
korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
ve açık hayatları seviyordu
buraya gelirken
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
panayır yerleri.. panayır yerleri
ölü kelebekler.. ölü kelebekler
sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim
adım onların adının yanına yazılmasın diye
acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim
yoksa bu kadar konuşabilir miydim

ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

aşkın bir yolu vardır
her yaşta başka türlü geçilen
aşkın bir yolu vardır
her yaşta biraz gecikilen
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
sen de değilsin. o da değil
kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. bitmemiş bir şiirin ortasında
darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey

şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden

dönüp ardıma bakıyorum
yoksun sen
ey sanat! her şeyi hayata dönüştüren