11.01.2013

taciz

gregory dart

biz modern insanlar, geçmiş çağların hakikatleri hakkında gittikçe artan sayıda varsayımda bulunuyoruz. geçmişle aramıza bu mesafe koyamama meselesiyle, şu bazı konularda kendinde fazlasıyla hak görme, ortada olmayan bir samimiyeti varsayma arasında belli bir ilişki var; işte bu tür abartılı ve hayali varsayımlar, izleme yoluyla tacizin de özünde yatan şeydir.

tacizciler engeller karşısında sabırsızdırlar. kendileriyle arzu nesneleri arasındaki mesafeyi yıkmak isterler. bu nedenle e-mail, internet ve cep telefonundan bu kadar çok hoşlanırlar: modern iletişim araçlarının sağladığı anında yakınlık kurma vaadi onlara çekici gelir. nesneleri figüratif veya metaforik anlamları ile görmekten zevk almazlar. düz anlamı ile yakınlaşma, yalın bir sahip olma -onlar için bir değer taşıyan şeyler sadece bunlardır.

bilişim toplumu bizlerde, giderek artan bir derecede, başkalarının hayatları üzerinde içgüdüsel olarak, büyük haklara sahip olduğumuz duygusunu yaratıyor. bize, o insanları yakından tanıdığımız hissini veriyor.

dışarıda bir yerlerde bizimle ilgilenen birinin bulunması, davranışlarımızı dikkatle izliyor olması fikri, hareketlerimize yeni bir anlam katmaya yarar. yaşantımızın önemli bir hikayesi olduğunu, bunun izlenmeye değer bir şey olduğunu düşünmemize neden olur ve bizleri yanılgıya düşürür.

"tanrı yok" diyebiliriz kendimize; "ama en azından beni izleyen bir tacizcim var." ancak kısa zamanda, gösterilen bu ilginin gerçek yüzü ortaya çıkar ve daha önceleri bize özgün varlığımızın kutsanması gibi görünen şey bir tür cezalandırmaya dönüşür. ve ne kadar çok cezalandırılırsak o kadar çok kendimize özgü farklılıkları suç olarak kabul etmeye başlarız. bizi dünyanın geri kalanından ayıran özelliklerimizin -o küçük şeylerin- dünyanın nefret etmeye başladığı özellikler olduğundan korkmaya başlarız ve bütün zamanımızı küçük görülmemize neden olabilecek sonsuz sayıda ayrıntıyı kurgulayarak geçirmeye koyuluruz.

çağımızın karşılıksız aşklarının kökeni kitle kültürüdür, kentli kalabalık deneyiminde bulunur bu kökler. çünkü kentli kalabalığı bir topluluk değildir, insanlara kişisel ilişkilerden oluşan bir dostluk ağı, aile bağlarının iletişim ağını sağlamaz. tam tersine kent, çok büyük, soyut ve bağımsız bir varlıktır; hem yakın çevremizdedir hem de soğuk ve uzak; sürekli değişir ama her zaman aynı kalır. dolayısıyla modern kentliler çoğunlukla belli bir fanteziyi düşlemeye, geliştirmeye başlarlar: kendilerinin özel ve eşsiz oldukları hayalini. burada amaç kitlelere karşı bir tür panzehir üretmektir. bir açıdan izleyerek taciz etme takıntısı bu fantezinin aşırı uçlara vardırılmış bir halinden başka bir şey değildir; aynı anda kanıtlanmak istenen şey, hem izlenen nesnenin çok özel oluşu -benim aradığım kişi başka hiç kimseye benzemez- hem de öznenin de kesinlikle özel bir birey olmasıdır -benim ona olan aşkım eşsiz, benzersizdir-.

tacizcilerin sorunu, kimliklerini tanımlama eylemini çok müthiş bir yoğunlukta yaşamaları ve neticede aşık oldukları şeyi mahvedip bitirmeleridir.

taciz, flörtün tüm o sevimli, eğlenceli taraflarını, sevdalanmanın içerdiği tüm o ayrıntılı fetişist ögeleri bir kenara atıp erotik içgüdüleri zorla bir ilkeye dönüştüren bir saplantıdır. tacizciler oyunun sonuna varmak için sabırsızlanırlar; ancak anlamadıkları şey, oyunun sonuna geldiklerinde o oyunun artık biteceğidir. böylesine kutuplaşmış bir tutku kavramının sorunu -ya beni tamamen seviyordur ya da bana karşı hiçbir duygusu yoktur; ya onunla birlikteliğimiz bir cennet yaşantısı olur ya da ben onun hayatını cehenneme çeviririm- yaşam ile ölüm arasındaki mesafeyi kısaltmasıdır. tacizciler ne kendilerine ne de kurbanlarına manevra yapacak bir alan bırakmazlar. onlar aşkın tutucu köktendincileridir.

saçma sapan bir öykü

giovanni papini

dört gün oluyor, anılarımın en yapmacık sayfalarından bazılarını belli belirsiz bir tedirginlikle yazarken, kapının usulca vurulduğunu işittim; ama ayağa kalkmadım, yanıt da vermedim. vuruşlar fazla güçsüzdü, benimse çekingenlerle işim yoktu.

ertesi gün, aynı saatte, kapının gene vurulduğunu işittim. bu kez vuruşlar daha güçlü, daha kararlıydı. ama o gün de kapıyı açmak istemedim; çünkü davranışlarını bu denli çabuk düzeltenleri hiç sevmem.

daha sonraki gün, gene aynı saatte, darbeler çok hızlı bir biçimde yinelendi, daha yerimden kalkamadan kapının açıldığını gördüm. karşımda bir özelliği olmayan, oldukça genç, aydınlık yüzlü, kıvırcık saçlı bir adam belirdi, tek sözcük söylemeksizin beceriksizce eğildi. bir sandalye bulur bulmaz kendini onun üstüne attı; ayakta kaldığımdan, oturmam için koltuğu gösterdi. boyun eğdikten sonra, ona kim olduğunu sormaya hakkım olduğunu düşündüm, nazik olmayan bir sesle, bana adını ve onu odama dalmaya zorlayan nedeni söylemesini rica ettim. ama adam hiç istifini bozmadı, şimdilik benim için neyse öyle kalmak istediğini hemen anlamamı sağladı: bir yabancı.

"beni size getiren neden" diye sürdürdü gülümseyerek, "çantamın içinde; onu hemen göstereceğim size."

gerçekten de, elinde sarı deriden, kirli, metal çivili bir çanta bulunduğunun ayrımına vardım; tam o anda çantayı açtı, içinden bir kitap çıkardı. "bu kitap" dedi, deniz haritasıyla kaplanmış, pas kırmızısı iri çiçek desenli bir kitap uzatarak, "benim yarattığım, kurguladığım, oluşturduğum ve yazdığım bir öyküyü kapsıyor. tüm yaşamım boyunca bu öyküden başka bir şey yazmadım; izin verirseniz, hoşunuza gideceğini sanıyorum. bugüne dek sizi tanımıyordum, ününüzü biliyordum yalnızca, birkaç gün önce sizi seven bir bayan sizin, kendine şaşmayan az sayıda kişiden biri, benzerlerinizin birçoğuna ölümü öğütleme yürekliliğini gösteren tek kişi olduğunuzu söyledi bana. bütün bunlardan ötürü, başından en acayip, en alışılmadık serüvenler geçen tuhaf bir adamın öyküsünü anlatan bu kitabı size okumayı düşündüm. onu dinledikten sonra, ne yapmam gerektiğini söyleyeceksiniz bana. eğer öyküm hoşunuza giderse, bir ay içinde beni ünlü yapacağınıza söz verirsiniz -hoşunuza gitmezse, bir gün içinde kendimi öldürürüm. bana bu koşulları kabul ettiğinizi söylerseniz, okumaya başlayacağım."

o ana dek takındığım edilgin tutumu sürdürmekten başka bir şey yapamayacağımı gördüm, sevimli kılmayı başaramadığım bir küçümsemeyle, öyküyü dinleyeceğimi, istediği her şeyi yapacağımı söyledim ona.

"kim olabilir" diye düşünüyordum kendi kendime, "beni seven, bu adama benden söz eden? bir kadının beni sevdiğini hiç bilmiyordum, böyle bir şey olmuşsa bile buna izin vermezdim; çünkü hayvana tapanlarınkinden daha rahatsız edici, daha gülünç bir durum yoktur."

ama yabancı, dil uzluğuyla değilse de, açık seçik bir biçimde, ayaklarını sürte sürte bu düşüncelerimi böldü. kitap açıktı, benimse dikkat etmem gerekiyordu.

adam okumaya başladı. ilk sözcükleri kaçırdım; daha sonrakilere daha çok dikkat ettim. birden kulak kesildim, sırtımdan hafif bir ürperti geçti. on ya da yirmi saniye sonra yüzüme ateş bastı; bacaklarım sinirli sinirli devindi -on saniye daha geçtikten sonra, ayağa kalktım. yabancı okumayı kesip bana baktı, bütün ifadesiyle alçakgönüllüce beni sorguya çekiyordu. ben de onu bakışlarımla sorguya çektim, belki de neredeyse yalvararak, ama onu gönderemeyecek denli sersemlemiştim, ona yalnızca, herhangi bir sosyete budalası gibi, şöyle dedim:

"devam edin, lütfen."

garip okuma sürdü. koltukta durmadan kıpırdanıyordum, ürpertiler yalnızca sırtımda değil başımda, tüm bedenimde dolaşıyordu şimdi. yüzümü bir aynada görseydim gülerdim, böylece her şey geçip giderdi; çünkü, belki de, bayağı bir şaşkınlık, yabanıl bir kararsızlık belirmiş olmalıydı yüzümde. bir an dingin okuyucunun sözcüklerini dinlememeye çalıştım; ancak daha çok karıştırdı kafamı bu, adamın kızıl başı iyi ciltlenmiş kitabın üstüne eğik, okumakta olduğu öyküyü sözcük sözcük, durak durak, baştan sona dinledim. bu alabildiğine acayip durumda ne yapmalıydım ya da ne yapabilirdim? kitabı alıp parça parça etmeli, ayağımın altında çiğnemeli, ateşe mi vermeliydim? lanetlenmiş okuyucuyu kıskıvrak yakalayıp bir güzel haşlamalı, yersiz bir hayalet gibi odadan dışarı mı atmalıydım?

ama bütün bunları niçin yapacaktım? bu okuma dile getirilmez bir biçimde canımı sıksa, uyanma umudu olmayan saçma, sıkıntılı bir düş izlenimi verse bile. bir an için kendimi öfkeli çırpınışlar içinde bulacağımı sandım, imgelemimde, beyaz başlıklı bir hastabakıcının, bin bir sakınımla, sırtıma zorla deli gömleği geçirdiğini gördüm.

neyse, sonunda okuma bitti. kaç saat sürdü bilmiyorum; ama o şaşkınlıkla bile, okuyucunun sesinin cılızlığının, alnının terden ıslanmış olduğunun ayrımına vardım. kitap kapatılmış, yeniden çantanın içine konmuştu; yabancı, gözleri daha önceki gibi hırslı olmasa da, kaygıyla bakıyordu bana. yıkılmışlığım öylesine büyüktü ki, o da ayrımına vardı bunun, bir gözümü oğuşturduğumu, ona ne yanıt vereceğimi bilemediğimi görünce şaşkınlığı alabildiğine arttı. o anda bana artık hiç konuşamayacakmışım gibi geldi, çevremdeki en basit şeyler bile birden bakışlarımın altında öylesine tuhaf, öylesine düşmanca bir havaya büründüler ki, neredeyse bir ürperti duydum.

bütün bunlar bana kötü, utanç verici göründü, irkilir gibi oldum; altüst oluşumu bağışlatacak hiçbir şeyim yoktu. ama böyle allak bullak oluşumun bir nedeni vardı; üstelik çok güçlü bir neden: o adamın okuduğu öykü benim iç ve dış yaşamımın baştan başa tam ve kesin anlatısıydı. o süre boyunca, dünyaya geldiğimden beri duyduğum, düşlediğim, yaptığım her şeyin, aslına bağlı, acımasız, ayrıntılı bir tutanağını dinlemiştim. kutsal bir varlık, doğduğum günden beri yanı başımda durmuş, tanık olduğu düşüncelerimi, davranışlarımı yazmış olsaydı, bilinmeyen okuyucunun kendisinin düşleyip kurduğunu öne sürdüğü öykünün tastamam aynı olan bir öykü olurdu bu. en küçük, en gizli şeylerin tümü kaydedilmiş, bir düş ya da bir aşk yahut gizli bir kötülük ya da aşağılık bir hesap bile yazarın gözünden kaçmamıştı. korkunç bir kitap benim unutmuş olduğum, yalnızca onu dinlerken anımsadığım olayların ya da düşüncelerin en ince ayrıntılarını bile kapsıyordu.

şaşkınlığım, korkum bu kusursuz kesinlikten, bu tedirgin edici titizlikten kaynaklanıyordu. bu adamı hiç tanımıyordm- o da beni hiç tanımadığını doğruluyordu. koşullar ya da gereksinim zorlamadıkça hiç kimsenin gelmediği bir kentte tek başıma yaşıyordum; hiçbir arkadaşıma, eğer arkadaşım olduğunu söyleyebilirsem, ruh kaçakçılığı için çıktığım yolculuklardan, olmayacak şeyler duyduğum gönüllü tutkularımdan söz etmemiştim. ne kendim, ne de başkaları için yaşamımla ilgili tam, içtenlikli bir rapor yazdım; üstelik tam da o günlerde kendimi ölümümden sonra da başka insanlardan gizlemek için uydurma anılar yazmaktaydım.

öyleyse, arsızca, acımasızca, eski haritayla kaplı pas renkli o iğrenç kitabında anlattığı bütün bu şeyleri kimden duymuş olabilirdi? ancak bu adam bu öyküyü kendisinin uydurduğunu öne sürüyor, benim yaşamımı, tüm yaşamımı tasarlanmış bir öykü diye sunuyordu bana!

korkunç bir biçimde allak bullak olmuş, duygulanmıştım; ama bir şeyden hiç kuşkum yoktu: bu kitap insanlara iletilmemeliydi. o mutsuz, o inanılmaz yazar ve okuyucu ölse bile, yaşamımın dünyada, adsız düşmanlarım arasında yayılmasına, tanınmasına izin veremezdim.

içimde sağlam, dayanıklı olduğunu duyumsadığım bu karar, hafifçe güçlendirmeye başladı beni. adam afallamış, neredeyse yalvarırcasına bir tavırla beni incelemeyi sürdürüyordu. okumayı bitireli ancak iki dakika olmuştu, tedirginliğimin nedenlerini anlamışa benzemiyordu.

en sonunda konuşabildim.

"özür dilerim, bayım, bu öyküyü uydurduğunuzdan emin misiniz?" diye sordum ona. "kesinlikle" diye yanıtladı, biraz rahatlamış, "yıllarca düşünüp tasarladım onu, sık sık kahramanımın yaşamında düzeltmeler, değişiklikler yaptım. ama tümü benim buluşumdur."

bu sözcükler tedirginliğimi daha da artırdı; ama bir soru daha sormayı başardım:

"lütfen, söyleyin, beni daha önce hiç görmediğinize gerçekten emin misiniz? beni tanıyan birinin yaşamımı anlattığını işittiniz mi?"

yabancı bu sözcükler karşısında şaşkın şaşkın gülümsedi.

"size daha önce de söyledim" diye yanıtladı, "kısa bir süre öncesine dek adınızdan başka bir şey bilmiyordum; ancak birkaç gün önce sizin ölümü öğütlemeyi bildiğinizi öğrendim. ama sizinle ilgili daha başka bir şey bilmiyorum."

hakkındaki yargı gerçekleşmişti, uygulanmasının gecikmemesi gerekiyordu.

"okumadan önce ileri sürdüğünüz koşullar yerine getirmeye hala hazır mısınız?" diye sordum ona ciddi ciddi.

"hiç duraksamadan" diye yanıtladı, sesinde belli belirsiz bir titremeyle, "çalacak başka kapım yok, bu yapıt benim hayatım. başka bir şey yapamayacağımı duyumsuyorum."

"öyleyse size şunu söylemeliyim" diye sürdürdüm kaldığım yerden, aynı ciddiyetle; ama belli bir üzüntünün yumuşattığı bir sesle, "öykünüz aptalca, sıkıcı, tutarsız, iğrenç. kahramanım dediğiniz, bıkkın bir serseriden başka bir şey değil, duyarlı okuyucuların hiç hoşuna gitmeyecek. fazla acımasız davranıp daha başka şeyler söylemek istemiyorum."

adamın bu sözcükleri beklemediğini çok iyi anladım, bir anda gözlerinin kapandığının hayretle ayrımına vardım. ama kendisi üstündeki gücünün, dürüstlüğüne denk olduğunu hemen anladım. birden gözlerini açtı; şaşkınlık ya da nefret duymaksızın baktı.

"dışarıya kadar eşlik eder misiniz bana?" diye sordu,doğal olamayacak kadar tatlı bir sesle.

"elbette" diye yanıtladım, şapkamı giydim, başka söz söylemeksizin evden çıktık. yabancının sarı deri çantası hala elindeydi, şaşkınlık içinde, suları kabarmış, kara taş duvarlar arasından çağıl çağıl akan ırmak kıyısına dek izledim onu. çevresine bakınıp, onu kurtaracak gibi görünen kimsenin olmadığını görünce, bana döndü:

"okumam sizi sıktıysa özür dilerim." dedi. "sanırım, bundan böyle yaşayan birinin canını sıkmak durumunda olmayacağım hiç. olabildiğince çabuk unutun beni."

bunlar son sözleri oldu, ata biner gibi kolayca korkuluğu aştı, hızla fırlayıp, elinde çantasıyla kendini ırmağa attı. onu bir kez daha görmek için yaklaştım; ama sular çoktan kucaklamıştı onu. ürkek, sarışın bir küçük kız, hızlı intiharın ayrımına varmıştı; ama buna çok şaşmış görünmüyordu, elindeki fındıkları yiye yiye yoluna devam etti.

bir iki yararsız girişimden sonra eve döndüm. odama girer girmez yatağa uzandım, çok zorlanmadan uykuya daldım, açıklanamaz olanın karşısında yenik, bitkin düşmüş gibi.

bu sabah oldukça geç, tuhaf bir duyguyla kalktım. çoktan ölmüşüm, beni gömmeye gelmelerini bekliyormuşum gibi geliyordu bana. hemen cenazemle ilgili vasiyet verdim, hiçbir şeyin unutulmaması için cenaze işleri kurumuna kendim gittim. her an tabutumu getirmelerini bekliyorum. daha şimdiden başka bir dünyaya aitmişim gibi duyumsuyorum kendimi, çevremi kuşatan her şeyin, geçmiş, bitmiş, artık benim hiç ilgimi çekmiyormuş gibi dile getirilmez bir görünüşü var. bir arkadaşım bana çiçek getirdi, beklemesini, onları mezarımın üstüne koymasını söyledim ona. gülümsedi gibi geldi bana; ama insanlar hiçbir şey anlamadıkları zaman hep gülümserler.

10.01.2013

kurşun kalem fabrikası

soti triantafyllou

hiçbir şey kuzey göğündeki bulutsuz bir geceden daha güzel değildir.

bir dadaist nedir? görevliye vereceği bahşişi bile nereden bulacağını bilmeksizin çok lüks bir oteldeki bütün bir katı kiralayan adamdır.

kadınlar devrimci erkek istemezler! bankalar tarafından hürmet gören, akşam yemeği için evlerine vaktinde dönen sakin adamlar isterler.

yozlaşmış bir adem olmaktansa, evrimini tamamlamış bir maymun olmak yeğdir.

savaşlar bir kazadır. bizim yüzümüzden ve sessiz sedasız çıkarlar; ne ekonomik yarışlar ne de askeri ihtiraslar savaşa neden olur. tek suçlu insanların budalalığıdır.

kadınlar, lüzumundan fazla giysi giyiyorlar.

insanlar savaşlardan hoşlanırlar. eğer hoşlanmasalardı sürekli savaşa kalkışmazlardı. bu tartışmasız bir şekilde insan doğasının bir parçası.

ruhunu korumak için, öncelikle bir ruha sahip olman gerek!

yaşadığın devirden daha iyi olamazsın; herkes ancak devri gibi olabilir.

sessizlik, ahmakların erdemidir.

beklemek, ölmenin bir başka türüdür.

evlilik, tıpkı tüm bir ömrü hapiste, hastanede ya da manastırda geçirmek gibi anormal bir durum.

hiç kimse her zaman haklı olamaz. her zaman haksız da olamaz.

vatanımız, kalbimizin bulunduğu yerdir.

devrim, aşırıya kaçmaktan başka bir şey değildir.

fikirler için savaşmaya ne hacet; kendi kendilerine çürüyüp ölüyorlar.

politikadan anlamıyorum. ama savaşların ahlaki bir suç ve bağışlanamaz bir öngörüsüzlüğün sonucu olduğunu biliyorum.

aşk kaygı verici bir şeydir.

dinlerin hepsi de aynı: gerçek ve katıksız yalanlar!

düşkünlük, medeniyetin ince düşüncelerini doğurur.

en tehlikelileri bunlar: oturup izleyenler. dehşet verici şeyler olduğu zaman da oturup izleyecekler.

mayakovski, çevresi tutucu, ahlak bağımlısı ve dar kafalı insanlarla sarıldığı için intihar etti.

8.01.2013

gecegezen kızlar *

tomris uyar

kuşku, insanı insan yapan başlıca özelliktir.

yaşamak, bir günü daha atlatmak demektir, o kadar.

insanlar ya yolculukta ya sarhoşken kendilerini açığa vururlar.

hem onurlu bir birey hem saygıdeğer bir vatandaş olmak, at üstünde giderken sakız çiğnemek kadar zordur.

denize inmek medeniyetin şiarıdır.

dünya toplumlarına geniş bir açıdan bakmayı öğrendiniz mi, gençlikteki inançlarınız tavsar, eski kavgacılığınız kalmaz.

yıpratıcı kaçamaklar yapıp yalan söylemektense kendi kabuğumda yaşamak daha kolay geliyor.

bir de baktım, ona mutsuzluğumdan söz ediyorum. gözlerim yaş içinde. ne kadar mutsuz olduğumdan, yalnızlığımdan, ölesiye çaresizliğimden, yıllardır bana aykırı, ne aykırısı düpedüz bana düşman, bana kinli, yalnız bana değil her türlü inceliğe, kültüre, güzelliğe kinli, budala, kaba bir kadınla aynı evi paylaşmak zorunda kaldığımdan. gençlikte bir toyluk edip yanlış yapmayacaksın; yoksa..

* "otuzların kadını" ve "aramızdaki şey" ile birlikte.

7.01.2013

içerde

ahmed arif


haberin var mı taş duvar
demir kapı, kör pencere
yastığım, ranzam, zincirim
uğruna ölümlere gidip geldiğim
zulamdaki mahzun resim
haberin var mı
görüşmecim yeşil soğan göndermiş
karanfil kokuyor cıgaram
dağlarına bahar gelmiş memleketimin

büyük hüner

arif damar


insanları sevmek kolay değil
bir hürriyet bu
çetindir memleketimde

ben ille varım dersen
bir gün pusuya düşersen
insanları sevmek
büyük hüner

bu dünyada yaşadığın şu kadar yıl
gerçekten, güzellikten, yiğitlikten
payına düşeni alabilmişsen
vermişsen payına düşeni
gerçek için, güzellik için
gücüne karşı konmaz
korkusuz direnirsin

bilirsin
bir kere korku düşerse adamın içine
bir kere koparsa sevdiklerinden
mümkünü yok
gitti gider
söner gözlerinde güzelim ışık
kararır, çirkinleşir yüzü
önceleri utanır belki
sonra vız gelir
umurunda olmaz dünya

insanları sevmek büyük hüner
insanlarla beraber

6.01.2013

bostan ve gülistan

sadi şirazi

önceleri, kalpleri mana aleminin gizemleriyle dolu, görünüşleri perişan ama içleri düzgün insanlar vardı. şimdiyse içleri perişan, görünüşleri düzgün insanlar türedi.

ancak akılsız ve ahmak insanlar beden güzelliğine değer verir.

on derviş bir kilime sığar da, iki sultan bir cihana sığmaz.

doğrusu, tüm cihanın saltanatı bile, yere düşen bir damla kana değmez.

düşünceli insanlar, dünyadan götürecekleri her şeyi yanlarına alırlarken; alçak adamlar, mallarını hasretle arkalarında bırakırlar.

bir iyilikle gönlü rahat ettirmek, her menzilde bin rekat namaz kılmaktan iyidir.

zalimlere hadlerini bildirmek haktır, adalettir.

hüner sahipleri işte böyle yaşarlar: cefa görseler bile muhabbet gösterirler.

dünyanın cefasından kurtulmuş bir insan varsa bu dünyada; o da, halka karşı kapısını kapamış olandır. ister ikiyüzlü olsun, ister dürüst, halkın dilinden kimse kurtulamaz.

sağlığın kıymetini, bir zaman sıtmayla eriyen kimse bilir.

gecenin uzunluğunu ancak hastalar bilir.

kötülere acımak iyilere, zalimleri bağışlamak mazlumlara zulümdür.

büyüklerle uğraşan, kendine yazık eder.

dili kesilmiş, dilsiz ve sağır olarak bir köşede oturan
dili kendi hükmünde olmayan kimseden daha iyidir

sultanların yolu ümit ile korku arasıdır.

ümitle bekleyen birini mutlu etmek, bin tutsağı özgür bırakmaktan daha iyidir.

dünya padişahı da olsa, zenginden mal aldı mı, artık o padişah değil, olsa olsa dilencidir.

düşmanın biri köylünün eşeğini çalarsa, hükümdar o köylüden ne yüzle vergi alabilir? düşman eşeği, sultan vergiyi aldıktan sonra o ülke nasıl huzura erişir? düşkünlere zorbalık iş midir? karıncanın elinden taneyi kapıp kaçan kuş, alçaktır.

asıl mutlu kişi, şöhretini ilmiyle adaletine borçludur. gelen, gider; eken, biçer. insana iyi ya da kötü ad kalır geride.

önemli olan kalbin safiyetidir. parlak sözlerin ibadette yeri yoktur. eyleme dönüşmeyen söylemler hiçbir zaman kıymet taşımaz.

yükü hafif insanlar rahat yürürler.

kaygı da geçer, sevinç de. yeter ki ölmeyegörsün insan.

bir insan söz söylemedikçe
ayıbı ve hüneri gizli olur
her ormanı boş sanma
içinde uyuyan bir kaplan olur

hayattan ümidini kesenler, güzel sözler ederler.

bu dünyada keder de sevinç de geçicidir. ebedi kalan şeyse yaptıklarının karşılığıyla iyi adındır.

kötülüğü kötülükle cezalandırmak kolaydır. mertsen, kötülük yapana iyi, yumuşak davran.

huzur cennetine ancak yokluk cehenneminden geçildikten sonra varılır.

yengi daima aşk, yenilgi akıl demektir.

seni sevdiğinden alıkoyan neyse asıl sevdiğin o demektir.

nice çare bilenler meşakkatle ölürken; nice çaresizler sağlık topunu çeliyor.

varlığından az görünen, asla mahcup olmaz. eğreti giysiyi üstünden çekiverirlerse sırtındaki eskilerle kalırsın.

kimsenin ölümüne sevinme. sanma ki felek, ondan sonra seni bırakacak.

ne söyleyeyim diye düşünmek, niçin söyledim diye pişman olmaktan çok daha iyidir.

iş bitiren yalan, fitne koparan doğrudan daha iyidir.

eğer rızık bilgiyle artsaydı
cahilden yoksulu kalmazdı
oysa cahillerin öyle rızkı var ki
alimler bu işe şaşıp kalıyor

bir felakete düşmeyen kişi, esenliğin kıymetini bilemez.

muhammed gazali'ye sordular: "ilimde bu dereceye nasıl ulaştın?"
cevap verdi: "bilmediğim bir şeyi sormaya utanmadığım için."

sözünü tartmadan söyleyen, alacağı cevaptan incinir.

isteksiz öğrenci parasız aşığa, hünersiz gezgin kanatsız kuşa, amelsiz bilgin meyvesiz ağaca, ilimsiz derviş kapısız eve benzer.

iyilerin görüşü, açık ve gizli perde arasında bir görünür, bir kapanır.

nefse yemek için ara vermek, kasaba minnet etmekten daha iyidir.

biri konuşurken sözü bitmeden araya giren kişi dışında, hiç kimse kendi cehaletini itiraf etmemiştir.

gönlün sevdiği, göze kötü görünmez.

çarşaf altında çok güzel endamlar görünür
fakat açarsan anneanneni görürsün

mutlu, yiyen ve eken; mutsuzsa ölüp ardında bırakan kişidir.

iki doğan vardır. birinin gözleri dikili, diğerininse açık ve fakat kanatları yanmıştır. karun'un hazinesine girenler bir daha çıkamamıştır. akıllı insan, bu kan denizinden çekinir. çünkü hiç kimse gemisini karaya çıkartamamıştır.

mükemmel eser yazmak takdir edersiniz ki bir hayli zordur. denize bakın lütfen; içinde inci olduğu kadar sedef de vardır. şimdi de bahçeye bir göz atın; nice serviler yanında o denli bodur ağaççıklar bulunur.

olgun ve akıllı insanlar, kusur bulacağım diye kendilerini yormazlar.

sevgilerde

behçet necatigil


sevgileri yarınlara bıraktınız
çekingen, tutuk, saygılı
bütün yakınlarınız
sizi yanlış tanıdı

bitmeyen işler yüzünden
-siz böyle olsun istemezdiniz-
bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
kalbinizi dolduran duygular
kalbinizde kaldı

siz geniş zamanlar umuyordunuz
çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
yılların telaşlarda bu kadar çabuk
geçeceği aklınıza gelmezdi

gizli bahçenizde
açan çiçekler vardı
gecelerde ve yalnız
vermeye az buldunuz
yahut vakit olmadı

5.01.2013

sanat

paul klee

insan kendi tarzını, başka bir şey yapamadığı zaman bulur.

ilham perisi acemiliği teselli ederek ödüllendiren; ama ders çalışmayı, özellikle de matematiği hiç sevmeyen bir fahişe gibi.

sanatsal gelişimin keyfi, enerji kazanımı olarak not edilebilir; çünkü böylesi bir özgürleşmenin yolu zaman zaman dikenlidir.

demokrasi, yarım yamalak eğitimiyle aslında kitsch olanı besliyor. sanatçının gücü tinsel olmalı. ancak çoğunluğun gücü maddidir. ara sıra bu dünyaların buluştukları yerde rastlantı vardır yalnızca.

sanatta en iyisi, her şeyin bir kez söylenmesi ve her defasında da en yalın haliyle söylenmesidir.

sanat yaratılış gibidir; birinci gününde de, sonuncu gününde de geçerlidir.

din

hypatia b. bonner: ilerlemek için dine aykırı düşünceleri benimsemek gerekir.

el-ıfriki: hayır, fakir kaldığım sürece tanrıya kesinlikle ibadet etmeyeceğim. ibadetleri, keseleri patlayacak kadar dolu olan şeyhe, ordu komutanına bırakalım. neden ibadet edecekmişim? ben güçlü müyüm? bir sarayım, atlarım, zengin kıyafetlerim, altın bir kemerim mi var? minicik bir toprak parçasına bile sahip değilken ibadet etmek tam bir ikiyüzlülük olur.

jeremy clarkson: suyun üzerinde yürümeye çalışırsanız batarsınız. öldüğünüzde ise yeniden dünyaya gelemezsiniz. her şey bu kadar basittir.

ihsan oktay anar: her insan ancak bilmediği şeyden korkar. korkusunu yenmek için bilmek ister. fakat bilmesi için araması gerekir. işte, din de bu arayış değil midir? bununla birlikte, eğer insan bir şeyi arıyorsa onu bulmuş ve ona kavuşmuş da değildir. kavuşamadığı şeye erişmek için can atar. eh! bu da aşktır işte! kısacası, yolumuzu şaşırmış değiliz. korkudan arayışa, arayıştan ise aşka geçtik. hikayeleri anlatırken, elimizde olmadan seçtiğimiz üsluba bakılırsa, daha önce geçtiğimiz yerlerden tekrar geçmiş bulunduğumuz kesin. çünkü bu üç duyguya da çok aşina görünüyoruz. ne korku, ne arayış, ne de aşk bizi şaşırtıyor. bu duygular, gönlümüzde çoktan dinmiş fırtınalar gibi. arayış bitince, aranan şey artık bir kez bulunduğu için, korku da, aşk da biter.

charles caleb colton: şehit olarak ölen kişinin, düzenbaz olmadığını kanıtlamasına rağmen, aptal olmadığını kanıtlamasının imkanı yoktur.

4.01.2013

isa bu köye uğramadı

carlo levi

bu günahsız sevapsız karanlık dünyada kötülük bir ahlak olayı değil, bir gündelik derttir yalnız. her şeyin yalnız nesnelere dayandığı bu dünyaya isa hiçbir zaman inmedi. isa eboli'ye uğramadı.

güçsüzlük ve hınç duygularının hiçbir şey yarattığı görülmemiştir.

bu içine çevrik kardeşlik, bu ortak acı duygusu, bu boynunu büküş, sabır, bu binlerce yıllık dert ortaklığı, köylüleri birbirine bağlayan tek duygu budur işte: dinsel değil, doğal bir duygu. bir politika bilinçleri yoktur, olmaz; çünkü dindaşlığın da, yurttaşlığın da ne olduğunu bilmezler. devletin ve şehrin tanrıları bu kurtların, kara kara yaban domuzlarının hüküm sürdüğü, bu insanların hayvanlardan ve cinlerden, bu ağaç dallarının yaprakların derin köklerinden ayrılmadığı kil birikintileri, çöküntüleri arasında tutunamazlardı. kişi kendi kendini de bilemezdi burada; çünkü her şey karşılıklı, görülmez, fark edilmez bağlarla birbirine bağlıydı, büyülerin aşıp geçmeyeceği hiçbir insan sınırı yoktu. öyle bir sınırsız dünya ki bu, insan güneşinden, hayvanından, sıtmasından ayırt edemez kendini; orada ne kimi ilkellik dostu yazarların hayal ettiği mutluluk, ne umut, ne de bunlara benzer kişisel duygular vardır. tek gerçek, acılı bir yaradılışın karanlıkta bekleyişidir. yaşayan tek şey ortak bir insan kaderi duygusu, ortak bir tevekküldür. bu da bir düşünce, bir bilinç değil, bir duygudur. nutuklara, sözlere gelmez: çöllerin ortasında, birbirine benzeyen günler boyunca hep içinizde taşırsınız onu.

köylüler aşka ve cinsel arzuya bir tabiat gücü diye bakarlar. bu gücün önüne durulamaz onlarca. insanların elinde değildir bu. bir erkekle bir kadın kimsenin görmediği bir yerde buluştular mı, hiçbir şey kucaklaşmalarına engel olamaz. ne yemin kar eder, ne namus, ne hiçbir şey. kazara sarılıp yatmasalar bile yatmış kadar olurlar. kadınla erkeğin yalnız kalmaları sevişmeleri demektir. aşk öyle güçlü bir tanrıdır, cinsel istek o kadar doğaldır ki cinsel bir ahlak kurulmaz; hatta uygunsuz aşklara karşı toplumun gerçekten bir tepkisi de olamaz.

cinsel isteğin önünde duracak ahlak kuralı olamaz; ama gelenek de bu işi zorlaştırmak için elinden geleni yapar. hiçbir kadın bir erkekle, hele o erkek bekarsa, tek başına görüşemez: bu yasağın lamı cimi yoktur. ne kadar masumca da çiğnense günahtır. bu yasak bütün kadınlar içindir; çünkü aşk yaş maş dinlemez.

köylüler için her şey iki anlamlıdır: inek/kadın, insan/kurt, baron/aslan, keçi/şeytan bu ikiliğin somut örnekleridir sadece. aslında her insanda, her ağaçta, her nesnede az çok vardır bu ikilik. kesin, ikiliksiz kavramlar yalnız akılda, dinde ve tarihte vardır. hayat, sanat, dil ve aşk duyguların işine karışır, onlarda ikilik olur her zaman. köylülerin dünyasındaysa aklın, dinin, tarihin yeri yoktur. dinin yeri yoktur; çünkü onlar için zaten her şeyde tanrılık vardır; çünkü her şey, sembolik olarak değil gerçekten tanrısaldır. gök de hayvanlar da, isa da keçi de, her şey büyüdür kendiliğinden. kilise törenleri bile putperestlik geleneklerine karışır. bu törenler de tabiat güçlerini, köyün sayısız yer tanrılarını yardıma çağırır.

köylüler için eşkıyalık bambaşka bir şeydir. onlar eşkıyalığı ne savunur, ne de yererler. heyecanla anlattıkları eşkıyalık olaylarından bir şeref payı çıkarmazlar kendilerine. politik nedenlerini, çıkarlarını bildikleri yoktur. onlar için de bu iş acıklı, belalı, korkunç bir hikayedir; ama yüreklerinde, hayatlarında yer etmiş, hayalgüçlerinin şiir sermayesi olmuştur. onların umutsuz, çılgın kara destanlarıdır bu. bugünkü halleri bile eski eşkıya hallerini andırır. asık yüzlü, içine kapalıdır hepsi, tek başına dolaşmayı sever, tetikte dururlar hep. kara şapka, kara urba giyer, kışın gocuklarına sarınırlar. tarlalarına tüfeksiz, baltasız gitmezler. yumuşak yürekli; ama sabırlıdırlar. yüzyıllarca tevekkül boyunlarını bükmüş, kaderin her şeyden güçlü olduğu duygusunu aşılamıştır onlara. katlanma, dayanma güçleri sonsuzdur ama yüreklerinin derinliklerinde yatan ilkel doğruluk ve savunma duygularına dokundunuz mu tepkileri yaman olur, çileden çıkarlar. insanlık dışı, azgın, umutlu bir öfkedir bu; ölüm korkusundan doğan ev geçtiği yere ölüm saçan bir ayaklanma. eşkıyalar köylülerin hürriyetini ve hayatını devlete, bütün devletlere karşı akılsız ve mutsuzca koruyorlardı.

bahtsızlıkları şurada ki, kendi dışlarında ve kendilerine karşı yürüyen tarihin bilinçsiz aletleri olmuşlar, bilmeyerek kötülerden yana ölüp kırılmış, yok olmuşlar. ama eşkıyalık yoluyla köylüler önlerine hep hasımca çıkan, onları anlamaya çalışmaksızın hep boyunduruk altında tuta tuta gelen medeniyete karşı kendilerini savunmuş oluyorlardı. eşkıyaları hemen kendi kahramanları saymaları bundan. köy dünyası devletsiz, ordusuz bir dünyadır.

onun savaşları ancak bir başkaldırma, bir parlama şeklinde olur, ister istemez acı bozgunlarla biter. ama köy, savaşı kazananlara topraktan çıkardıklarını vererek ve boyunun ölçüsünü almış olarak kendi tabiatının tanrıları ve kendi diliyle yaşamasına devam eder yeniden.

2.01.2013

kara yazı

ahmet oktay


yollar yollara bağlı vay bacım
hangisinin sonunda yitecek dersin
süt beyaz etindeki sancı
uykulara vuran alaca dağlar
arkası senin kahrın el harmanlarında
güneye insem
portakal, mandalin bahçeleri
ağıtlarda kirpiklerin hep ıslak
gözlerin uçurumlu
uzamış kıtalarda yalnızlığın
afrika'da kara
çukurova'da anlatılmaz

bin renkle açar çiçek
döner gazel yaprağı rüzgarda
gün olur omzunda mermi, elinde mavzer
dağlarda düşmana konuşursun
kız memelerin ayaz
gelin aynası gözlerin yangında

kurakta gök katına açılır ellerin
ki duymuş başka şeylerden
yediveren toprağın özlemini
sıkılır dişlerin bir gece
vakterer aşktan
kıskanır ağrını karanfil
canlar verirsin geceye

nice ölüm, nice gurbet
alıp giderler

bir sabah
sabrın konuşur taşta

chatterton

peter ackroyd

mutlulukla başlarız gençlikte; sonumuz delilikle yoksulluktur.

gerçek, düşgücü olmayan insanların yarattığı bir şeydir. 

gerçek de gerçeküstü kadar yapay bir şey aslında. gerçek dünya bir dize yorumdan ibarettir. yazıya dökülen her şey, yazıldığı andan itibaren edebiyat niteliği kazanır.

her şey aslında tek bir şeyin parçasıdır.

kendin için bile bir sır olmalısın.

kimi zaman gerekçeler önemli olmayabiliyor. kimi zaman insan istediğini yapmalı.

artık hiçbir şeyin ölümsüz olmadığının farkında değil misin sen? her şey anında unutuluyor. artık tarih diye bir şey yok. bellek yok. kalıcılığı özendiren, destekleyen standartlar yok; yalnızca yenilik var. bir de bitmez tükenmez bir yeni nesneler döngüsü. kitaplar ise yalnızca nesne, alınıp bir kenara bırakılan tüketim maddeleri.

kimi zaman, görmemek daha iyidir.

neden bazı insanlar yapıtlarını başkalarına göstermekten utansalar dahi yaşamları boyunca yazar ya da şair olmak için çabalarlar? neden denemeyi sürdürürler? neden yazarlar, yazarlar da yazdıkları her öyküyü ya da şiiri yazar yazmaz ortadan kaldırırlar? onların düşü nereden gelir?

en büyük uzmanlar müşterileriyle aynı görüşü paylaşan uzmanlardır. başkalarının beklentileriyle beslenirler.

montaigne ne demişti: ben kitabı yazana kadar kitap beni yazıyor.

1.01.2013

gülmek

şebnem şenyener

insan tehlike hissedince küçük beyincik bir tehlike olduğu sinyalini verir; ahenksizliği ya da tutarsızlığı ölçen ön kuşak helezonu, "merak etme, endişe edilecek bir şey yok, her şey yolunda" tepkisi gösterir; gülmenin sosyal gruplardaki fonksiyonu gruptaki diğerlerini, kendi soyundan olanları sezilen anormalliğin endişe verici olmadığı yolunda uyarmaktır. yani gülenlerden endişe edilecek bir şey yoktur. bir tehlike sezinlemekte iseler bile gülerek bize endişe edilecek bir durum olmadığını bildirmektedirler.

gülmenin nefes almayı zorlaştıran etkisini sevişmenin nefes almayı zorlaştıran etkisine benzetenler, gülmeyi, sevecen davranışla aynı kaslara hitap eden bir beyinsel faaliyet olarak değerlendiriyorlar. hayvanlarda gülme durumu çoğu kez av ya da yiyecek karşısında ortaya çıkıyor; mesela, sırtlanın önüne yiyecek koyup sonra çekmeye kalkarsanız gülmeye başlayacaktır. insanların üstünlük ve yiyebileceğini gözüne kestirdiği şeyi görünce gülmesi de sırtlana benzemesindendir.

gülmenin zihinsel sebebi ise kişinin kötülükten incinmeyeceğini anlaması, değersizliğinin farkına varması, şaşırmasıdır. gülme, beğeni ve sevinç ile aynı gruba dahildir. tiksinme, kızgınlık ve şok da bu grup içindedir. bağırsaklarda düzenli olarak yer değiştiren bir basınç diyaframa vurunca ciğerleri etkiler, hızla değişen aralıklarda hava girişi ve değişimi sağlıklı bir gelişmeye neden olur. hayal edildiği sırada heyecan ve rahatlama arasındaki gidiş gelişler, adale ve sinir sistemi hareketinin düzensiz kasılmaları gülmenin fiziksel nedenidir. koestler'e göre, bir düşünce akışı içinde çıkan beklenmedik gelişme ile bir başka alakasız düşünce arasında ilişki kurulur; bu ani atlama eşit olmayan yerleşik iki matriksin karşılaştırılmasına neden olur; sonuç kendini gülme eylemi olarak ifade eder. ısrar ve aynılığa dayandığından, ifadenin içerdiği duygusal birikimin transferi mümkün olmayınca, enerji, direncin en düşük olduğu kanalları kullanarak dışarı çıkma yolunu bulur. ani ve tümden rahatlama, enerji veren adrenalin maddesini hızla kana boşaltır; gülme ile beyne kan akışı artar, bu nedenle düşünce sürekliliğinde kırılmalar olur, heyecan yaratarak karamsar düşünmeyi engeller.

gülüyoruz, gülüyoruz; gülmek bilinçaltını sahiplenmek, savunmak olduğundan, yasaklı bilincimize karşı gülüyoruz.

jimi hendrix

curtis knight

jimi'nin annesi safkan bir cherokee kızılderilisiydi ve kocasından çok farklı bir kişiliği vardı.

jimi hendrix: iki insan birlikte olamıyorsa o zaman yapacakları en iyi şey ayrılmaktır.

jimi hendrix: okumayı ve yazmayı öğrendikten sonra okulun bana verebileceği başka bir şeyi olmadığını anladım; çünkü bu dünyadan çok, öteki dünyayla ilgileniyordum. bu dünyanın gidişatını beğenmiyordum.

gümrükten geçerken olağanüstü arama işlerine tabi tutulacağımızı biliyordum. bizi böyle görmeye hazır olduklarını sanmıyorum: sarı ipek pantolonum, mor ipek gömleğim, dimdik saçımla ben, kaplan derisi desenli giysileri ve uzun saçlarıyla noel ve mitch'i. aslında birleşik devletler gümrük yetkilileri hayal kırıklığına uğramışlardı. bizi öyle aradılar ki fbı'ın acilen aranan 10 kişi listesindeki en önemli 3 kişiyi yakaladıklarını sanırdınız. nerdeyse bizler de gerçekten de öyle olduğumuzu sanacaktık. neyse hiçbir şey bulamadılar. hiçbir şey getirmemiştik. çünkü amerika'da istediğimiz her şeyi bulabileceğimizi biliyorduk.

ingiltere'yi seviyorum; fakat hala bir evim yok. bana öyle geliyor ki benim evim bütün dünya. hiçbir yere yerleşmek istemiyorum; çünkü huzursuz olacağım ve bu yüzden gezmek istiyorum. ancak belli bir yere yerleşmeyi gerçekten istediğimden emin olduğumda kendime ait bir evim olacak.

bir festival için hoş bir yerdi denver. jimi'nin orada çaldığı sıralar denver otoritelerinin genç kesimin hareketliliğine bir türlü alışamaması ve tamamen ayrı bir konu olan denver polisi haricinde. zira denver polisi böyle büyük bir organizasyonun güvenliğini sağlamak şöyle dursun, bir eşeği nasıl bağlayacağını bilmiyordu. nitekim olaya mars'tan gelen uzaylıların istilasına uğramış bir tepki gösterdiler.

insanlarda temel olarak aradığı tek şey dürüstlüktü. o sıralar ona dürüst davranan pek az insan olması da ayrıca üzücüydü.

joyce the voice: jimi sahneye çıktığında ben sahne gerisindeydim ve doğaüstü bir şey oldu. jimi çalarken aramızda hemen hemen altı adımlık bir mesafe vardı ve isle of wight sıkıntısının çoğu atlatılmıştı. hemen hemen konserin sonuna gelmişlerdi. sonra aniden bir şimşek çaktı. bu beyaz şimşekten gelen enerjik bir elektrik yükünün gücü vücuduma girdi. tıpkı bir şok gibiydi. bunu omurgamda hissedebiliyordum. sonra jimi'ye baktım. acı ve ıstırapla dolu bir çığlığa benziyordu. o anda anladım ki jimi umutsuzca yardım çığlıkları atıyordu. ölecekti. onu oradan kaçırmak, çevresini istila eden ve onu boğan bütün insanlardan kurtarıp uzaklara götürmek, üzerindeki bütün olumsuz etkileri temizlemek istedim.

tarih 18 eylül 1970, jimi öldüğünde sadece 27 yaşındaydı.

ayın 21'inde bir araştırma başlatıldı ve patolojist profesör donald teare ölüm nedeninin, "aşırı dozda barbiturat'ın sebep olduğu zehirlenme sonucunda kusarak boğulma" olduğunu söyledi.

jimi hendrix: hala insanlar birisi ölünce ağlar. bu kendi kendine acımadır. ölü adam ağlamıyor ki. ben ölünce insanların benim müziğimi çalıp çıldırmalarını, kendilerinden geçmelerini, istedikleri her şeyi yapmalarını isterim. kimsenin üzülmesini istemem. asıl bu keder dolu dünyaya bir bebek doğduğunda üzülmek lazım. birisi ölünce sevinmeli; çünkü o daha kalıcı ve çok daha iyi bir yere gidiyor.

eric burdon: kendini bu hayatın dışına, bambaşka bir yere götürsün diye kullanıyordu uyuşturucuyu.

kathy etchingam: jimi rüzgar gibi tamamen özgürdü. ona sahip olmaya çalışmak vahşi bir kuşu kafese kapatmak gibiydi.

telefonlardan nefret ederdi. bir keresinde dairedeki tüm telefonları kesip atmak istemişti. telefona pek az yanıt verirdi.

jimi hendrix: ben, özgür?! pekala, ben özgürsem, bu hep koştuğumdandır. kendimi, toplumun değer yargılarından kaçan biri olarak görmek istemişimdir. insanlara imza atmaları için güç kullanan, onlara hoşça vakit geçiren kızlarla tanışmak isteyen bir toplum onlar. saçlarımı kestiğimde, saçlarını neden kestirdin? diye sorarlar. işte bunlar insanı çıldırtan şeyler. sonra kendi kendime sorular sormaya başladım: çok fazla mı solo söyledim? o kıza teşekkür mü etseydim? yorgunum. fiziksel olarak değil, zihinsel olarak. saçlarımı arkaya doğru uzatacağım. arkada saklanacak bir şeyler var.

jimi hendrix: lsd, zihin ifadesindeki "psychodelic drug"larda en son noktaydı. onunlayken neler olduğunu görmek için onun içindeydim. bazen, dünyayı bir arada tutan bir örümcek ağının iç ilişkisini görürdüm; bazen ilahi altına bürünmüş göksel görüntüler, kötülük kuyuları kazan insanları durdurmaya çalışırlardı. bu kötülük sevgilisi insanlar, yaptıkları her kötülüğe bir anlam yükleyerek kötülüklerini devleştirirlerdi.

jimi hendrix: kendilerinden kaçmak için çılgınca etrafta koşuşan ve gökkuşağındaki tüm renklerce yutulan insanları gördüm.

gerçek inananlarsanız, kader size gerçek yolu gösterecektir.

sol ayağım

christy brown

herhangi çeşit bir hikâye yazmak için bilinmesi gereken iki temel kural vardır. ilki anlatacak bir hikâyenin olması ve ikincisi onu öyle yazmalısın ki okuyan kişi okuduğunu yaşıyormuş gibi hissetsin.

etrafımdaki duvarlar hâlâ yüksek sayılırdı; ama ben onları birer birer aşıyordum. evet, onları aşıyordum, onlardan kurtuluyordum, evet. ama bu duvarların arkasında ne vardı? insanlar genelde özgürlükten, fiziksel engellerden kurtulmaktan bahsediyorlardı. yine de bu sadece bir başarı değil, küçücük bir kahraman gibi sakatlığımla savaştıktan sonra mükafatını alıp bana sürekli istediğim yere geleceğimi söyledikleri bir şey olmadığını gördüm.

eğer başarıyla söylemeye çalıştıkları fiziksel bağımsızlıksa bu doğruydu; fakat bütün zihinsel ve duygusal çatışmadan tamamen kurtulmaktan bahsediyorlarsa oldukça yanlış düşünüyorlar demektir. özgürlük ve kurtulma gibi kulağa hoş gelen kelimelerin hepsi anlamsızlaşmış olur. çünkü hâlâ hapishane parmaklıkları ardındaki tutsaklığım sırasında geçmişte hissettiğim acı ve kederin yerini, ihtimali yüksek kurtulma şansıyla zincirlerimi kırmaya çalışırkenki çabalarımın almış olduğunu fark ediyordum. artık zeki insanların uyanış ve aydınlanma dedikleri şeyin altında saklanmaya çalıştıkları acıyı hissediyordum. nisan yağmurları gibi gidip gelen çocuksu bir melankoli değildi bu, belki yine geçici olacaktı ama derin bir etki bırakacak, zihnimde derin bir yara oluşturacak olgun bir acıydı.

kendi ihtiyaçlarımın daha çok farkına vardığımı hissediyordum, bu yeterince acı veriyordu. ihtiyaçlarımı yeterince karşılamanın imkansız olduğunu fark etmemle acım daha büyüyordu. sonunda gerçekten önemli olan hayatımdaki, hatta derinlerimdeki veya duygusal yaşantımdaki fiziksel engellerimin asla normal olmayacağını ve olamayacağını fark ediyor olmak büyük bir acıydı. içimde kapalı kalmaya, dışa vurmak yerine bastırılmış kalmak zorundaydı.

zamanla, kliniğin de yardımıyla, normal bir yaşam sürmek için veya en azından daha bağımsız bir yaşam için kendimin üstesinden gelebilirdim. ama içimde her zaman özlem duyduğum, resmi asla tamamlayamayacak veya bir yapbozun son parçasına ulaşamayacak bir şeylerin derinlerde yattığını biliyordum. bir parçası mutlaka eksik kalacaktı. bunca şeyden sonra benim engelim çaresiz değildi. normal bir insan ifadesinden ve ilişkilerinden noksan olan bir şey vardı. engelimi ne kadar iyi bir şekilde alt etsem de asla normal bir yaşam süren normal bir birey olamayacağım. o eski farklılık her zaman kalacaktır. sevmeyi ve sevilmeyi o kadar istiyordum ki..

çarpık ağızlı ve yamuk elli bir çocuk özellikle bunlara yardımcı olunmadan büyümeye terk edilmişse kolaylıkla ve hızla, hayata ve kendine karşı aynı şekilde bozuk ve çarpık davranışlar sunabilir. normal çocuklarla kıyaslanınca kendi farklılığına dair bir düşünce zihnine yerleşirse, bu onunla birlikte gençliğinde ve daha sonra da yetişkinliğinde büyüyecek, böylece hayata vücudu kadar zarar görmüş bir zihniyetle bakacaktır. hayat, onun için kendi sakatlığının ve kendi duygusal acısının sadece bir yansıması olacaktır.  

klinikte durum daha farklıdır, doğrusunu söylemek gerekirse biz burada kendi kendimizeyiz. aynı engelleri olan ve genelde daha kötüsüne sahip insanlarla çevriliyiz, kendi farklılıklarımızın artık o kadar da farklı olmadığını anlarız. kendimizi diğerleri için yük olarak görürken, yavaş yavaş bizi anlayan, hayatlarını gerçekten bize yardım etmeye ve kendimizi daha çok anlamamıza yardımcı olan insanların olduğunu fark etmeye başlarız ve böylece sonunda sakatlığımızdan çok güzel şeyler ortaya çıkar.

işçi sınıfının öğretisi ve ahlakıyla yoğrulmuş bir ortamda büyüdüm. bütün dünyanın da bildiği gibi, bilgi insan ırkının bu sınıfı tarafından pek kullanılamaz. entelektüellik bu ırkın bir özelliği değildir.