erica jong
rüyada görülen at babanın simgesidir. fırın da anne simgesi. rüyada görülen bok yığını da psikanalistin ta kendisidir aslında. bunun adına da transferans denir.
insan evlendiği erkeği ne kadar severse sevsin, gün gelir, kocasıyla yatmak eritme peynir yemekten fazla bir tat vermez olur. doyurucu; hatta şişmanlatıcıdır; gelgelelim ağzınızı sulandırmaz, yavandır. oysa özlemi çekilen şey, tam kıvamında bir rokfor, az bulunan yumuşacık, yağlı bir keçi peyniridir çokluk.
zeka bölümünüz ister 70 olsun, ister 170, beyniniz yıkanmıştır. davranışlarınız, konuşmanız bir liseli olmadığınızı gösterse bile, bu fark yüzeyde kalır. içten içe, en akıllı kızlar bile, tutkulu bir aşık, insanın soluğunu kesecek bir erkek özlemi, sabun köpükleri, ipekliler, satenler -ve tabi- bol para düşleri içinde yaşarlar.
freud'a bakılırsa, kadın için en önemli olan şey, erkeğin cinsel organının gücüyle boyutlarıdır. büyüklük önemlidir onun kanısına göre. erkeklerin bu hastalıklı saplantısını kadınlara mal etmiştir nedense.
avusturyalı kancık hala söyleniyordu:
- çok üzgünüm; fakat ne yazık ki basını içeri almama izin vermiyorlar.
- yani, siz de emir kulusunuz.
- elbette, bana söyleneni yerine getirmek zorundayım.
- yaa, eichmann da öyle demişti.
- ne dediniz?
birini kandırmak için konuşmaya başladım mı uydurduğum martavallara önce kendim inanırım. sadece kendim inanırım desem de olacak galiba. dolandırıcılık etmeye kalksam hapı yuttum.
mantık, aşk geçip gittikten sonra çalışır.
herkesin düşleri vardır. normal insanlar, düşlerin düş olduğunu bilir. yalnız psikopatlar düşleri gerçekleştirmeye kalkışır.
cinsellik insanın kafasında olan bir şeydir. nabız sayısıyla, salgı bezlerinin çalışmasıyla ilgisi yoktur. o yüzden de cinsiyet konusunda bilgi veren bütün kitapçıklar para tuzağından başka bir şey değildir. insana kafasıyla değil, sadece kalçasıyla sevişmeyi öğretebilir.
dünyadaki insanların yüzde doksan dokuzunun hayaletlerle seviştiğine kalıbımı basarım.
bir gün çocuk yapacak olursam hiç değilse birden fazla doğurmamak akıllılığını göstereceğim. tek çocuğun mutsuz çocuk olduğunu söyleyenler sadece psikologlardır. küçükken bütün istediğim kardeşlerim olmamasıydı.
insanın kendisini üstün görmesi aşağılığının, olağanüstü görmesi en sıradan bir yaratık olduğunun belirtisidir bence.
çıplak grek heykellerine incir yaprağından örtü örten kraliçe viktorya çağı..
insanların çoğu kahramanlık peşinde değildir. dürüstlüğe de pek aldırış etmezler. bunun doğru bir tutum, övünülecek bir tutum olduğunu ileri sürmüyorum. ben de insanların çoğunluğuna benzerim diyorum, o kadar.
üstün insanlar evlilik konusunda, kocaya sadık kalmak konusunda böyle uzun boylu kafa yormaz diye düşündüm. yapılacak iş gönlünün dilediğince yaşamak ve bundan ötürü pişmanlık, suçluluk duygularına kapılmaktan kaçınmaktır. benim suçluluk duygularım adi bir kentsoylu olduğumu gösterir sadece. düşün, taşın, evir çevir, sonunda da sıradan bir insan olduğun kanısına var!
dans etmek sevişmek gibidir. dışarıdan bakan nasıl bulur diye düşünmeyeceksin; içinden geleni yap.
ah, siz erkekler. fareden farkınız yok. bir delik gördünüz mü hemen dalarsınız.
jerzy kosinski: belleğimizde kalan izlenimler kesin gerçekler değildir. herkes hatırladıklarını küçük, bilinçsiz yalanlar, kişiye özgü senaryolarla süsler. yaşantımız bunlarla açıklık kazanır, bunlarla belirlenir. hatırlanan olay, artık kesin bir gerçek değil, belli duygulara uydurulmuş bir yapıdır. ve bu yapılar olmasa, yaşantının aşırı kişiselliğinden ötürü, ne sanatçı eser verebilir, ne halk o eserden anlam çıkarabilir.
sessizlik, öldürücü aletlerin en korkuncudur bence. insanı yerin dibine batırır, suçluluğunun derinliklerine iter boyuna. kafasının içinde, "sen suçlusun" diye bağıran sesleri büsbütün güçlendirir.
ölüm birçok şeyin başlangıcı olabilir bazen.
yazarken büyük bir zeka gösterenler konuşurken geri zekalı oluveriyordu. karamsar şiirlerle ün yapan ozanlar sıcakkanlı, güler yüzlü kimselerdi çokluk. eserlerinde en büyük inceliği gösteren yazarlar kaba saba insanlardı. yazılarında insancıl ve açıkyürekli görünenler de kıskanç ve pinti..
alexandre dumas: evlilik boyunduruğu öyle ağırdır ki en az iki -bazen de üç- kişi gerekir bu yükü taşımak için.
insan kurallara böylesine sıkı sıkıya bağlı kalırsa her düşünce sistemi bir deli gömleği haline gelir. sistemleşmeye inanmıyorum ben. insani olan her şey kusurlu, her şey gülünçtür son hesaplaşmada. neye inanıyorum peki? gülebilmek gerektiğine. düşünce sistemleriyle de, insanlarla da, hatta insanın kendisiyle bile alay edebilmesi gerektiğine inanıyorum. yaşamımızı çok yanlı görmek istiyorum: değişken, gülünç, acıklı, bazen de inanılmaz bir güzellikte. meyveli kek gibi olmalı insanın yaşantısı: içinde tatlı üzümler de bulunmalı, çürük fındıklar da. istekle yenmeli. üzümlerin arasında mide bozucu fındıklar bulunduğu bilinse bile oburca yenmeli.
her şeyden suçluluk duyuyorum. kadına suçluluk duygusu aşılayabildiğin sürece dayak atmanın hiç gereği yoktur. kadın erkek savaşının ilk kuralıdır bu bence. her kadın kendisinin baş düşmanıdır. en iyi işkence aracı da suçluluk duygusu.
insan istese de, istemese de, hep çocukluğunu yineler.
herhangi bir dahinin doğduğu, öldüğü, yaşadığı, çalıştığı, yiyip içip çiftleştiği herhangi bir yer kutsaldır benim için. delphi ya da parthenon tapınağı kadar kutsal. hatta daha da kutsal. çünkü günlük yaşamda karşılaştığımız mucizeler tapınaklarda görülenlerden çok daha ilginçtir. beethoven'ın külüstür bir evde yaşarken ölmez eserler verebilmesi.. gerçek mucize odur bence. beethoven'ın her gün kullandığı pespaye eşyalara hayranlıkla bakmıştım. ne kadar pespaye olursa benim için o kadar iyiydi: kararmış bir tuzluk, ucuza alınmış bir saat, yıpranmış bir hesap defteri. günlük yaşamında böylesine sıradan bir insan olması içimi rahatlatmış, bana umut vermişti.
buluğ çağını, halil cibran'la hermann hesse'yi arkada bıraktıktan sonra tutarlılık peşinde koşmak gereksizdir. ne yazık ki çoğumuz bunu anlayamadık. yaşamımızdaki tutarsızlıkları gideremediğimiz için bütün düzenimizi altüst etmeye kalkışırız bazen.
dahilerin çoğu insanları iyi yargılayamazlar zaten. rüyaların simgelerini açıklayabilen freud her dolandırıcıya yem olabilirmiş. psikanaliz kavramını ortaya atar, sonra da kendisini en kolayca kazıklayacak insanlara güvenirmiş. çenesini tutmasını da bilmezmiş üstelik. kendisine, kimseye açıklanmaması şartıyla anlatılan şeyleri, başkalarına söylermiş çok zaman.
sanatçılar genellikle güçsüz, bağımsızlıktan hoşlanan, çocuksu, az gelişmiş, mazoşist, narsist, insan değerlendirmek yeteneğinden yoksun, ödip kompleksleri içinde bocalayan yaratıklardır. çocukluk dönemlerinde çok duygusaldırlar; normal çocuklardan çok daha fazla korunma ve sevilme isteği gösterirler. anne bu istekleri karşılamak için elinden geleni yapsa bile, geleceğin sanatçısını asla (asla!) hoşnut edemez. erişkin sanatçı artık yapıtlarında canlandıracaktır o ideal anneyi. ideal anne bazen canavar görünümünde de çıkar karşımıza. annenin yüceltilmesi, kötülenmesiyle aynı anlamı taşır: sanatçı geçmişin etkisinden kendini kurtaramamıştır.
sanatçının ün peşinde koşması da çocukluğunda eksikliğini duyduğu sevgiyi araması demektir. ancak ün kazanmak da sorunu çözümlemeyecektir. çünkü halkın sevgisi hiçbir zaman anne sevgisinin yerini tutamaz. ünlü sanatçılar da düş kırıklığı içinde yaşar bu yüzden. sanatçıların çoğu içkiye, esrara, homoseksüel ve heteroseksüel ilişkilerde aşırılığa, bazen de din tutkusuna kapılacaktır bu yüzden. gelgelelim bu kaçışlar da sonuç vermez. en son olarak intihar düşünülür. intihar meseleyi kökünden çözer bir bakıma.
insan ruhu çekilen acılardan oluşmuştur.
acısı dinerse ruh ölür.
sanatçılar çoğu zaman uygunsuz kişilere tutulur, bu kişileri yüceltmek eğiliminde olurlar. başkalarının gözünde sıradan bir insan sayılan sevgili, sanatçı için hem anne, hem baba, hem tanrı, hem esin perisidir. kusursuzluk örneğidir kısacası.
dante'yle beatrice. scott fitzgerald'la zelda. humbert ve lolita. simone de beauvoir'la sartre. yeats ve maud gonne. shakespeare ve kara leydi. ginsberg'le peter orlovsky. sylvia plath ve ölüm meleği. keats'le fanny brawne. d.h. lawrence'la frieda. eschenbach ve tadzio. lord byron ve üvey kardeşi augusta. schumann'la karısı clara. chopin ve george sand. borges ve annesi. adrian ve ben?
henry miller: hiç kimse gerçekleri dosdoğru açıklayamaz. kendi özgeçmişini yazan insan bile arada bir yalana sapar.
yaşamın belli bir düzeni, belli bir kurgusu yoktur. kelimelerle anlatılamaz her şey. dilin kendine özgü bir düzeni olduğundan, anlattıklarınız ister istemez o düzene uyar. oysa yaşam düzensizdir. ve kelimelerle anlatabileceğinizden çok daha ilginç. bu düzensizliğe, bu anarşiye saygı duyan yazarlar bile, olayları kağıda döktükleri zaman, her şeyi olduğundan daha düzenli bir biçimde anlatmış, gerçekleri tam yansıtamamışlardır. insanları da tam olarak betimleyemeyiz. çünkü yaşayan insan kitap kişisinden çok daha ilginçtir.
bütün olağanüstü insanlara deli damgası vurulmuştur. isa yeniden dünyaya gelecek olsa tımarhaneyi boylaması işten bile değildir.
bütün doğal afetler insana rahatlık verir sonunda. güçsüzlüğümüzü anlarız. ve ne tuhaftır ki güçsüzlüğün bilincine varmak yatıştırıcı bir etki yapar insanda.
insanlar ikiye ayrılır: düzenbazlar ve ahlaksızlar.
kısa bir süre sonra pia'dan ayrıldım. ben beyrut'a, randy'yi görmeye gittim. o ispanya'ya geçti. diyaframı olmadığından bütün yaz sapık ilişkilerle yetinmek zorunda kalmış. insana gülünç gelebilir; ama bu durumdan hiç de utanç duymamış. ne de olsa 1950 yılalrında yetişmiş, kızlığımızı bozdurmadan sevişmeye çoktan alışmıştık biz.
genç kızlık yıllarını, aynanın karşısına geçip geriye doğru eğilmeye, cinsel organını incelemeye çalışarak geçirir insan. birtakım kıvırcık tüylerle morumsu etlerden başka bir şey de göremez. en önemli bölgeler gözden uzaktır. keşfedilmemiş bir kanal, bir yeralrı mağarası.
lasciate ogni speranza: dante'nin ilahi komedisinde, cehennemin kapısında yazılı olan söz: giren, umudu kesmelidir. [ey bu kapıdan girenler! bırakınız her türlü ümidi.]
sallanan uçaklarda ateist kalmaz.
doğu'yla batı burada birleşmiş denebilir. ne var ki bu birleşmeden doğan şey kusursuz bir ortak yapım değil; sadece bir yozlaşma, bir çöküntü.
aşkım, çiçek açan bir buğday başağıdır
gözleri, iki sarı topaz gibi parıldar uzakta
beyrut'ta trafik kuralı yoktur, küfür vardır.
varoluşçuluğun aksayan yanını buldum. insan ne yaparsa yapsın geleceği düşünmeden edemiyor. her hareketimiz belli sonuçlar doğuruyor.
aşk istiyorsun, yakınlık istiyorsun, duyarlıklı insanlar istiyorsun, yaşamda yoğunluk istiyorsun.. sonunda nerede karar kılıyorsun? acı çekmekte! neyse ki acıların yoğun hiç değilse.. hasta, hastalığını seviyor. iyileşmek istemiyor aslında.
annemin evine dönsem çok ağır bir duygusal ücret ödemem gerekir. üstelik kardeşlerim de günahlarımın cezasını çektiğimi söyleyeceklerdir. arkadaşlarım, bana acır görünüp, gizliden gizliye alay edeceklerdir arkamdan: isadora'nın da burnu sürtüldü iyice!
yaşantı uzun bir hastalığa dönmüşse eğer, tek kurtuluş yolu ölümdür.
her şeyi aynı ilgisizlikle karşılarsan hiçbir şeyin anlamı kalmaz. seninki varoluşçuluk değil duygusuzluk.
edna o'brien: oy hakkını elde etmekte ne çıkar, diye düşünmüştüm. kadınların basbayağı silahlanması gerekir.
kendimi aldatmanın yararı yok. ben varoluşçuluktan falan anlamıyorum. olayları kağıt üstüne dökmedikçe yaşantımın gerçek olduğuna bile inanamam.
yitirecek bir şeyi kalmayan insan gerçekten özgürdür.
süperego denen nesne alkolde erir.
tek gerçek varoluşçu üzüm suyudur.
kimsenin çocuğu değilim artık. özgür bir kadınım. zincirlerimi kopardım. özgürlüğün böylesine korkunç olabileceğini hiç bilmezdim. derin bir uçurumdan aşağı düşen, yere varmadan uçmayı öğrenebileceğini uman bir insana benzettim kendimi.
mağara adamı çağında, erkeğin, bütün ömrünü avlanmak ve dövüşmekle, kadının da gebe kalmak, doğururken ölmek korkusuyla geçirdiği zamanlarda karıyı saçından sürüyüp götürmek gerekirmiş. erkek, yüzyıllarca kadının isteksizliğinden, soğukluğundan yakınmış, coşkulu kadın ararmış hep. atak kadın ararmış. eh, son yıllarda kadının ataklığı, coşkunluğu epey arttı. sonuç? gözükara kadının karşısında erkek pörsüyüp kaldı. onulmaz bir dert bu.
benim tutkumun büyüklüğü onunkini yok etti. ben üstüne düştükçe o kaçtı. her şey bu kadar basit mi peki? annemin yıllarca önce söylediğine mi geleceğiz? "erkekler kolay elde edilen kadınlara değer vermezler." deyip çıkacak mıyız işin içinden? gerçekten de bana en çok bağlanan erkekler en az önemsediklerimdi. peki ama, bunun ne tadı var? eros'la philos, kısa bir süre için de olsa, bir araya gelemezler mi hiç? bu istek ve ilgisizlik, yarar ve zarar çarkını durdurmanın yolu yok mu?
ağlamanın, belki de bebeklikten kalan, tuhaf bir özelliği var. yakınlarda bizi dinleyen (ya da dinleyeceğini umduğumuz) biri bulunmazsa, şöyle rahatça, höyküre höyküre ağlamak kolay değildir. tam bir umutsuzlukla gözyaşı dökmek, kendini kapıp koyvermek elden gelmez. gözyaşı selinde boğulacağımızdan, kimsenin gelip bizi kurtaramayacağından korkarız belki. belki de konuşma gibi, ağlamak da bir haberleşme aracıdır; dinleyici bulunmazsa anlamı kalmaz.
insanın kendi düşüncelerinden kurtulmasının hiç yolu yok mudur?
yirmi yaşında olsam isterdim. otuza gelince ülkü uğruna ölmeye yanaşmıyor insan. şiir uğruna ölmek de biraz saçma olur sanırım. genç yaşta can verdiği için keats'e hayrandım eskiden. şimdiyse ileri yaşta ölmenin daha büyük bir yiğitlik olduğunu düşünüyorum.
ilk adım yalnızlığa alışmaktır.
evrendeki tek büyük gerçek acı çekmektir.
kendi hayal gücümün çarmıhına gerilmişim. hayal gücüm, insanlığın geçmişi kadar korkulu.
keşke scarlett o'hara gibi sorunlarımın çözümlenmesini hep bir sonraki güne erteleyebilsem ben de.
doris lessing: bence, güç olan, zararlı olan, insanın istediğini elde edememesi değildir. isteklerini yerine getiremeyen insan belki acı çeker; ama eline geçenle yetinen zehirlenir. ikinci kaliteyi birinci kalite gibi görmektir en kötüsü. sevgi ararken yalnızlığı yeğ tutar gibi daha iyisini yapabileceğini bildiğin halde ortaya koyduğun eseri beğenir gibi görünmek.
bana eziyet edilse bile dayanmaya çalışır, insanlarla aramdaki bağı koparmaya yanaşmazdım çok zaman. herkese son bir fırsat tanımak isterdim. belki de korkaklıktan ileri geliyordu böyle davranmam. ilişkiye son vereceğime oturup kağıda döküyordum öfkemi.
büyük acı ve büyük haz anlarında, gövde sınırlarının yok olduğunu okumuştum psikolojik bir yazıda. o duyguyu iyi bilirim ben, panipe kapıldığım gecelerin belirgin bir özelliğidir. bacağım kırıldığı zaman da gövdemin sınırları silinip gitmişti. garip bir çelişki aslında: çok büyük haz ya da çok büyük acı duyan insan, bedeninden kopup gittiği izlenimine kapılıyor.
bir bakıma her şiir, insanın bedeninin sınırlarını genişletmek için giriştiği bir çabadır.
ikinci bir açıklaması da vardı bu gebelik korkusunun: kadın, ilkel kavimlerde olduğu gibi, gövdesindeki bütün delikleri bir tutarmış. yediklerinin, bağırsaklarında çoğalacağını, bedeninin ürün vereceğini sanırmış bilinçaltında.
bayan x. haftalardır 600 kalorilik bir rejim uyguladığı halde bir türlü zayıflayamıyormuş. doktoru, kadının kaçamak yaptığını düşünerek, yediği her şeyi bir yana not etmesini istemiş. bakmışlar ki kadın verilen rejime aykırı düşecek bir şey yemiyor. "her lokmanızı, içtiğiniz her yudumu burada belirttiğinizden emin misiniz?" demiş doktor. "yudum mu?" diye sormuş kadın. "elbette" demiş doktor sertçe. zavallı hasta şaşıp kalmış: "ay, onun da kalorisi mi varmış?"
insan kendi ruhuna sahip olmak istediğinden ötürü özür dilemek gereğini duymamalıdır. herkes kendine sadık kalmalıdır. kişiliğimizden başka neyimiz var bu dünyada? her şey bitip tükendiği anda kişiliğiyle baş başa kalır insan.
evliliğin tehlikesi hep bir ikili çılgınlık oluşu. kendi deliliğinin nerede bittiğini, eşinin çılgınlıklarının nerede başladığını kestiremez olur kişi. ya yeterinden az, ya yeterinden fazla suçlar kendini. üstelik bağımlılığı sevgiyle karıştırma eğilimini gösterir.
bir umutsuzluk anında kolayca kendini öldürebilir insan. acınacak kurban rolünü benimsemek kolaydır. güç olan sabretmeyi bilmektir. yaşama göğüs germek. eli kolu bağlı oturmak.
d.h. lawrence: kadınların en büyük yanlışı, kendilerini erkeğin gözüyle görmeleri, o görüntüye uyma çabasını sürdürmeleridir.
başka yazarların acı çekmesi ya avangard ya epik ya kozmik bir konudur. ben acı çekerken sadece komik oluyorum.
insan güç durumda kalınca her şeye uymayı öğrenir.
ne gülünç durumlara düşürür gövdemiz bizi!
sokağa varınca "şükür ki hava açık" diye düşündüm. eski putperestlerden olduğumdan bu küçük nimetler için tanrılara teşekkür etmek gerektiğini bilirim.
oturup bir sütlü kahveyle çörek söyledim. saat bire geliyordu. bir dinginlik, bir rahatlık çökmüştü üstüme. mutluluğumuz ne kadar küçük şeylere bağlıdır aslında: öğle tatili yapmayan bir eczane, çalınmayan bir bavul, bir fincan sütlü kahve. yaşamın tadına vardığımı sezdim birden.kahvenin enfes tadı, yüzüme vuran güneş, gözlenmeyi, beğenilmeyi umarcasına köşelerde dikilip duran insanlar. her şey kusursuz.
kimse kimseyi bütünleyemez. insan kendini bütünleyebilir ancak. onu yapacak gücü yoksa, sevgi arama çabasıyla kendini tüketir. tükenişin de aşk olduğuna inanmaya çalışır sonunda.
ne yazık ki her zaman öyle olur. ezilen yürek en hafif bir dokunuşta acıyla bağırırken, zamanla morarır, sararır, çürüyen yer belli bile olmaz, acısı kalmaz. unutulur. kalbi olduğunu bile unutur insan. bir sonraki sevgiye kadar. bu kez de "bu bambaşka bir aşk, bu hepsinden güçlü" diye düşünürüz. gerçek olan şudur ki eskiler unutulduğu için her sevgi bir öncekinden güçlü sanılır.
insan dilsiz karı alırsa aydın kişi olması çok kolaylaşır.
d.h. lawrence: yazarın öğretici bildirilerine değil, kaderin karanlık ormanlarında dolaşan roman kişilerinin seslenişine, boğuk iniltilerine kulak verin.
on dokuzuncu yüzyıl romanlarında barışılır. yirminci yüzyıl romanlarında boşanılır.
"yaşamın belli bir konusu yoktur." diye hikmet yumurtlamaktan hoşlanırdım eskiden. gerçekten de, yaşadığımız sürece hep değişebilir konu.
ne olursa olsun dayanabileceğimi biliyordum artık. hepsinden önemlisi, çalışmamı sürdüreceğim. yaşamak, durmaksızın yenilenmek demektir. kolay değildir; acı çekmeden yaşayamaz insan. acıdan kurtulmanın tek yolu ölümü seçmektir.
fakir baykurt
yaz gelince kalktım, burdur'daki köyüme gittim. gene her şey yerli yerindeydi. uzun saltanat yıllarının kemirip bitirdiği anadolu; sonradan trablus, balkan ya da yaka paça 1. dünya savaşı, yunan.. daha tarladaki yangının dumanı sönmeden 2. dünya savaşı.. hemen ardından, kimin yararına olduğu hiç anlaşılmayan demokrasi, dış yardımlar, yabancı uzmanlar, yabancı sermaye.. işte ekinler gene bir karış, harmanlar köstebek yığını. bağlar kurumuş. bahçelerin ağacı yozlaşmış. 13 yıldır tamamlanmayan karagent köprüsü, sellerin her bahar alıp götürdüğü biraz taş, biraz kum, birkaç demir, tahta kalıp.. köylünün ya huyunu ya oyunu beğenmeyen yönetim, yeni yeşermeye başlayan yaşama isteğini besleyeceği yerde, aracı, ilacı olmayan bu köylere sivri minareler dikmiş. dine önem veriyor. egemenler böyle istiyor. din ile avutup sömürüsünü rahat sürdürecek.
eskiden kölelere yayık yaydıran barbar dağ avrupalıları, sağa sola bakıp ayranı dökmesinler diye onları kör edermiş. şimdi kendi çocuklarına yabancı dilli kolej, yüksekokul, hatta avrupa'da, amerika'da okuma olanağı bulan yöneticiler, köydeki bebelerin ilkokuldan sonra gideceği okulları hesap dışı tutuyor. ilkokul uyutuyor, ortaokul uyandırmıyor. ne ayırdı var bu insanların kölelerden? ulusun işgücünü, kültürünü besleyecek, toplumun varlığını sürdürecek köy kaynağını kurutuyorlar.
yollarda, sokaklarda görüyorum; her evde kalbur kalbur çoğalan çocuklar büyümek için kapı önlerine bırakılmış. onların üremekten yılmayan çileli ana babaları, doğru dürüst gençliklerini bile yaşamadan yıpranmış ve çökmüş. içlerinde biraz hanya'yı konya'yı anlayanlar, tutunacak dal yokluğundan kıvranıyor.
akşam komşular eve geldi. anamın geniş odasında, çulun üstüne bağdaş kurup oturdular. bir ellerini ağızlarına kapayıp bir ellerini dizlerine koydular. gözleri iyice çukura kaçmıştı. birbirimizi epeydir görmemiştik. acaba haller keyifler nasıldı? eh, iyiler iyi. çok şükür canları sağ. ama ben, ben ne yapıyorum böyle? neden bacaklarımı gerip güne karşı işiyorum? neden beylerle paşalarla uğraşıyorum?
çoğu içinde bulunduğu çukurun ayırdında değildi. toprak damlı yoksul evlerde, kendi yaşadıklarından daha değişik, daha iyi bir yaşayıştan birazcık haberleri varsa bile, pay istekleri yoktu. yüzlerce yıldır sürüp gelen sömürülü düzen, yeni bir hızla uyutmuştu onları.
"ay halam, dünyanın kuyruğu uzun! bak çoluk çocuğun da var! ayağın bir kayarsa sürünürsün! baksana bizim halimize!"
"ay teyzem! bak çoluk çocuğun da küçükmüş daha! dünyanın kuyruğu gerçekten uzun! ayağın bir kayarsa, iyice sürünürsün! dikkatlice baksana bizim halimize!"
"ay dayım! gördüğün eğri, beylerden doğru! vardığın yerin iki gözü körse, sen de birini yumuver!"
"ay emmim! köylünün sahibi yok! köylü kömeli, sırtı yamalı! iyisi mi, elindeki ekmeği yimeye bak, ekmeği!"
daha bissürü uyarma, bissürü frenleme.
dışarda sadece köpekler havlıyordu. bebeler çoktan yatmıştı. işte bunlar da uyukluyor. şimdi ankara'da, şimdi yeryüzünün bütün büyük kentlerinde her yer ışıktı. ışıklar yedi renk üstüne pırıl pırıldı. insanlar yunup yıkanıp ince giysilerle sokağa çıkmışlar. serin gazinolarda buzlu biralarını içerek, büyük salonlarda iyi yetişmiş orkestraları dinleyerek, insanoğlunun eski yeni ürünlerinden birini ya da beyazperdedeki yeni bir siyah beyazı ya da renkliyi seyrederek vakit geçiriyorlar. ne kadar güzel, ne kadar su gibi geçiyor vakit.. uyku onları rahatsız etmiyor. ucuz otobüslerde, güzel arabalarla evlerine dönüp yatmalarına, birbirlerine sarılmalarına vakit var daha. isteseler şafaklar sökenece sevişebilirler. sıcak suları, kokulu sabunları da var.
oturan köylülerime kafamdaki romandan söz açtım. kurduğum bölümleri anlattım. başkentin bozkır köylerini, onların susuz kalmış otlarını, hayvanlarını; halka sırtını dönmüş yönetimle çilesi uzayıp giden insanlarını, kimi zaman ayağa kalkıp benzetmeler yaparak anlattım. emek çekerek kafamdakileri önlerine döktüm.
etkilendiklerini görüyordum. ellerini çenelerinden çektiler. yüzüme ışıyan gözlerle bakıyorlar. ben bitirince komşumuz haçça akdoğan birden ayağa kalktı. uyanık, açıkgöz bir anaydı komşumuz. iki kızını köy enstitüsü'nde okutup öğretmen çıkarmıştı. zorluklara, kahırlara katlanmıştı. öbür komşularımıza kıyasla görmüş geçirmiş bir insandı.
"sivrilt halam kalemini, sivrilt de yaz!" diye bağırdı. "istemeyenlerin ağzına tüküreyim! dünyada insanın sıkıntısı bir çanak bulgurla, bir lokma kuru ekmeğe mi? topal eşeğime yükler, ben iletirim senin çocuklarına! sivrilt kalemini, durmadan yaz!"
uykusu kaçan köylülerim, "yaz halam yaz! yaz dayım yaz! yaz emmim yaz! pazara kadar değil, mezara kadar yaz!" diyerek dağıldılar.
oturup yazdım. kaplumbağalar odur, onlarındır.
acı, buruk bir roman oldu. onu kentlerde, kasabalarda oturup günlük işiyle uğraşan okuryazarlar, yumrukçu ya da nemegerekçi aydınlar okuyacak. belki kapılacaklar, belki sıkılacaklar. ama ben romanımı asıl o akşam anamın geniş odasında bağdaş kurup beni dinleyen komşularımın, dört mevsimi karanlık, bütün ömrü kömür olan köylülerimin okumasını, severse onların sevmesini, ıslıklarsa onların ıslıklamasını isterim. yurdumun bir yazarı olarak beni en çok bu sevindirir.
belki bir gün o da olur. düşünüyorum, mutlaka olur.
gün doğmadan neler, ne tosun kızlar, oğlanlar doğar!
svetlana boym
mutluluk, iki insanın doğru zamanda, doğru yerde buluşmaları ve bir şekilde o anı yakalamayı başarmaları anlamında bir iyi zamanlama meselesidir.
meçhul kadın modernliğin bir alegorisidir; aynı anda hem abidevi hem de uçucu olan bu kadın ebedi güzelliğin ve modern geçiciliğin sembolüdür.
ev bireysel hatıralardan değil, kolektif yansıtmalardan ve "rasyonel hezeyanlar"dan müteşekkildir. evin paranoyakça yeniden inşası zulmetme fantezisine dayalıdır. bu sadece "gerçekliğin unutulması" değil, gerçek deneyimlerin yerine karanlık bir komplocu görüşün psikotik anlamda ikame edilmesidir: hayali bir anayurdun yaratılması.
tahsin yücel
atatürk devrimlerinin biçimiyle içeriği bir kağıdın iki yüzü gibidir; birbirinden ayrılmaz. "isteyen istediğini yapar; 10 yaşındaki kızını çarşafa sokmak babanın bileceği iştir!" dediniz mi insanı yaralarsınız; eşitliği, özgürlüğü, insanın insan niteliklerini geliştirme hakkını yaralarsınız.
georges bernanos: salaklar oturgan olur; ama yolculuk kitaplarına bayılırlar.
çevirmenin emeği resmin üstündeki cam gibidir; arılığı oranında değil de kirliliği oranında belli eder kendini.
demirtaş ceyhun: türkler kent değil, köy bile kuramamışlardır; çünkü göçebedirler; türklerin ekonomisi her zaman bir "yağma ekonomisi" olmuştur; çünkü göçebe yağmalamadan başka bir şey bilmez. ermeni ile rum ekip biçmiş, türk yemiştir; çünkü göçebe, tarıma yabancıdır. türklerde hukuk da, hukuk saygısı da yoktur; çünkü göçebenin olduğu yerde hukuk olmaz.
bülent ecevit: laiklik ilkesi, cumhuriyet'in aşil topuğudur.
fethi naci: şiirin iyisini bilen birinin orta halli bir şey yazması mümkün değildir.
konfüçyüs: adlar doğru konulmazsa sözler yerini bulmaz; sözler yerini bulmazsa devlet işleri yürümez.
beaumarchais: günümüzde, söylenmeye değmeyen şeyler şarkıya dökülüyor.
bakmayın her dönemde bir başka telden çalanlara; iyi yazar biraz da köklerine ve ilkelerine bağlılığından belli olur.
jean baudrillard: her şey nesneden yola çıkar ve gene nesneye döner. özne ancak arzular; yalnız nesne baştan çıkarabilir.
daniel pennac: insan toplu yaşar; çünkü sürücüldür; ama yalnız olduğunu bildiği için okur. bu okuma başka hiçbir arkadaşlığın yerini almayan bir arkadaşlıktır; ama başka hiçbir arkadaşlık da bu arkadaşlığın yerini tutamaz.
eylem için eylem, savaş için savaş, sanat için sanat gibi, aşkın bir erekten yoksun olan her etkinlik tehlikelidir; sonunda öznenin kendisine karşı döner.
solcuyken dinci, dinciyken solcu olmak gibi kökten değişimler, biçimlenmemiş kişiliklerin, daha doğrusu kişilik yokluğunun özelliğidir.
paul valery: tarih, yinelenmeyen şeylerin bilimidir.
"yoksulluk deyip de geçme; en büyük zenginlik onun zenginliğidir; bir kez olsun sofrasına oturmadan, onun ekmeğini yer herkes; yerler yerler, tüketemezler."
roland barthes: tüm resmi dil kurumları yineleme çarklarıdır. okul, spor, tanıtım, kitlesel yapıt, şarkı, haber, hep aynı yapıyı, aynı anlamı, çoğu kez aynı sözcükleri yineler: kalıp söz siyasal bir olgu, düşüngünün bir betisidir.
plinius: pabuççu, pabuçtan yukarı çıkma!
roland barthes: yazar, klasiğe ulaşınca, kendi ilk yaratısının öykünücüsü olur.
jean-paul sartre: tarihin içinde, suda balıklar gibi yaşarız.
george sabine
lenin'in rusya'da başardığı şey, sanayi alanında nisbeten gelişmemiş, asıl olarak tarımcı bir ekonomiye ve geniş ölçüde bir köylü nüfusa sahip, batı avrupa marksizminin hiçbir zaman içine işleyemediği türden bir ülkede marksizme başarı kazandırmaktı.
leninizm, en iyi bir biçimde, marksizmin sanayileşmemiş ülkelere ve büyük çoğunlukla nüfusu köylü olan toplumlara uydurulmuş biçimidir. bütün dünyada taşıdığı önem, dünyanın böyle toplumlarla dolu olduğu gerçeğinden ileri gelmektedir.
lenin'in bir devrimci önder olarak sahip olduğu gücün başlıca kaynağı, köylülerin en azından rızası sağlanmadıkça hiçbir devrimin kesinlikle başarılı olamayacağına olan sarsılmaz inancıydı. sosyalist devrimin bir proleter hareketi olması gerektiği yolundaki marksçı kuramı tam olarak paylaşmamıştır; ama her ne pahasına olursa olsun köylülerin en azından geçici katılımlarını sağlaması gerektiği olgusunu da hiçbir zaman gözden ırak tutmamıştır. böylece 1917'de onların rızasını, tarımsal üretimde sosyalist çözümün uygulanmasını geri bırakarak satın aldı. kısacası köylülerin toprak açlığını bilinçli olarak kullanarak onları, toplumsallaştırılmış sanayi üretimi kendi ayakları üstünde durabilecek duruma gelinceye değin, geçici olarak hareketsizliğe yöneltmiştir.
işçiler kendiliklerinden sosyalist olmazlar; sendikalaşırlar. sosyalizmin onlara dışardan, orta sınıf entelektüeller tarafından getirilmesi gerekir.
lenin: işçiler arasında sosyal demokratik bilincin henüz bulunamayacağını -1890'lardaki rus grevlerinde- söyledik. bu bilinç onlara ancak dışardan getirilebilir. bütün ülkelerin tarihi işçi sınıfının, yalnızca kendi çabalarıyla ancak sendika bilinci geliştirebildiğini, yani sendikalar içinde bir araya gelerek işverenlere karşı mücadele etmek ve hükümeti gerekli çalışma yasalarını geçirtmek zorunda bırakmak için savaşmak vs. zorunluluğunu fark edebildiğini göstermektedir.
lenin için siyaset, uzay ölçüsünde bile, olanaklı olanın sanatıydı; zafer, bir sonraki adımın ne olacağını en açık bir biçimde algılayan partiye gidecektir. lenin'in partisi bir bilinçlilik simgesi, yetkin bir öngörünün kişileşmiş biçimi ve her olasılığa karşı önceden silahlandırılmış olmanın ülküselleşmesiydi.
lenin'in bir aristokrasi yaratmak yolunda hiçbir niyeti olmamıştır. çünkü partinin görevi konusundaki anlayış bunu göstermektedir. ona göre parti, yönettiği halktan ayırt edilebilir; ama hiçbir zaman ondan ayrılamaz ya da koparılamaz. bir parti önderi iki biçimde halkla teması yitirebilir; bu yolların her ikisi de, komünist parti işçisinin kuralları içinde en büyük günahlardandı. birincisi "önden koşmak" yani halkın izlemeye razı edilebildiğinden daha çabuk ya da daha öteye gitmek ya da kendi başına doğru olan ama halkın henüz propagandayla hazırlanmadığı bir yolu savunmaktır. ikincisi ise "geride kalmak" yani, halkın gitmeye özendirilebileceği noktaya değin gidememektir.
lenin: iktidar için yaptığı mücadelede, proletaryanın örgütlenme dışında hiçbir silahı yoktur. burjuva dünyasının anarşik rekabet egemenliği altında bölünmüş, sermayenin köle işçisi olarak yere vurulmuş, sürekli olarak yoksulluk, ilkellik ve çöküntünün "koyu derinliklerine" durmadan itilen proletarya, ancak marksizmin ilkeleri çevresindeki ideolojik birliği, milyonlarca emekçiyi işçi sınıfı ordusu içinde birleştirecek olan bir örgütün maddi birliği ile pekiştirdiği zaman yenilmez bir güç durumuna gelebilir ve kaçınılmaz olarak gelecektir.
lenin not defterlerinden birinde diyalektiğin, "evrensel, her yanlı her şeyin her şeyle yaşayan bağlılığı düşüncesi ve bu bağlılığın insan anlayışlarındaki yansıması" olduğunu yazmıştır. her zaman olduğu gibi burada da lenin "her şey" derken, her olayın doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak geçmişle, gelecekle ve bütün öbür olaylarla, karşıt ve işbirlikçi güçlerin sonsuz karmaşıklığı içinde bağlı bulunduğu toplumsal tarihin olaylarını anlatmak istemektedir.
lenin: nesnel gerçeği bırakmadan, burjuva-gerici yanlışlığının kolları arasına düşmeden bu marksizm felsefesinin -som çelikten bir yapı gibidir- hiçbir temel varsayımını, hiçbir özlü parçasını atmak olanağı yoktur.
marx'ın düşünce eğilimi, belgelere saygısı olan bir insanın düşünce eğilimiydi. lenin'inki ise inanç sahibi bir insanın düşünce eğilimiydi: olgular inandığı şeye karşı ise, yazıklar olsun olgulara.
orta sınıfın bilimi en iyimser bir deyiş ile durgun, daha gerçekçi bir deyişle de karanlık ve gerici bir bilimdir.
mantığını politikasına uydurmak için değiştirmek zorunda kalan bir düzen, entelektüel dürüstlüğünü koruyabilir mi?
trotsky: iktisaden geri olan bir ülkede proletarya, kapitalizmin ilerlemiş olduğu yerlerde olduğundan daha çabuk bir biçimde erki elde edebilir.
emperyalizm, kapitalist gelişmenin en üst aşamasıdır ve bundan daha üstün bir komünist ekonomi ve toplum düzenine götüren bir geçiş aşamasıdır.
kapitalistlerin geri kalmış halkları sömürerek elde ettikleri yüksek karlar onlara kendi ülkelerinde işgücüne yüksek ücretler ödemek olanağı veriyordu. bunun sonucu olarak avrupalı işçi, özellikle yetişkin işçi, gerçekte yükselen bir yaşama düzeyine ulaşmıştır. kuşkusuz bu, sömürge ve gelişmiş ülkelerde yetişkin olmayan işgücünün daha çok sömürülmesi karşılığında satın alınmış bir nimetti.
bir burjuva toplumunda gerçek gücü olan tek şey paradır.
nikolai bukharine: savaş, işçileri efendilere bağlayan son zinciri koparıp onların emperyalist devlet karşısındaki kölece baş eğmelerine son verir. proletaryanın felsefesinin son sınırı da aşılmaktadır; yani dar ulusçuluğa bağlılığın ve yurtseverliğinin sınırı. içinde bulunulan anın çıkarları, emperyalist soygundan ve emperyalist devletle olan ilişkilerinden elde ettiği geçici yararlar, uluslararası proletaryanın, eli silahlı mali sermaye diktatörlüğünü deviren, onun devlet aygıtını yıkan ve yeni bir güç -burjuvaziye karşı işçilerin gücü- kuran bir toplumsal devrim düşüncesine sahip işçi sınıfının bir bütün olarak sahip olduğu sürekli ve genel çıkarlarla karşılaştırıldığında, ikinci derecede önem taşır.
kapitalist ulusların hem sanayi sahipleri hem de işgüçleri, bir bakıma, sömürülebilir azgelişmiş uluslar için asalak durumundadırlar.
lenin: en güçlü ve en ileri burjuva devleti türü, parlamenter bir demokratik cumhuriyettir.
lenin: kapitalist toplumda, onun gelişmesine en elverişli koşullar altında, aşağı yukarı tam demokrasiyi demokratik cumhuriyette buluyoruz. ama bu demokrasi her zaman kapitalist sömürünün dar çerçevesiyle sınırlıdır ve bundan dolayı her zaman, gerçekte bir azınlık demokrasisi olup yalnız mülk sahipleri sınıfı, yalnız zenginler içindir. kapitalist toplumda özgürlük her zaman aşağı yukarı eski yunan cumhuriyetlerindekinin aynı olarak kalmaktadır: köle sahipleri için özgürlük. modern ücretli köleler, kapitalist sömürünün sonucu olarak, gereksinim ve yoksulluk altında öylesine ezilmektedirler ki "demokrasi onlar için hiçbir şey anlatmamaktadır", "politika onlar için hiçbir şey anlatmamaktadır", "olayların olağan, barışçı akışı içinde, nüfusunun çoğunluğu toplumsal ve siyasal yaşama katılmaktan alıkonulmaktadır."
her önemli siyasal sorun her zaman iki olası yönetici sınıfın çıkarları arasındaki çatışmadan doğar ve partiler de bu çatışmayı yürüten organlardır. sonunda daha güçlü olan sınıf kazanır ve eğer sorun yaşamsal önemdeyse mücadele iç savaş halini alır.
marx gerçekten de komün'ün başarısızlığa uğrayacağını görmüş ve bu maceraya girişilmemesini salık vermişti; daha sonra onu elinden geldiğince savundu; ama daha önce belirtilenler gibi belirsiz genellemeler dışında söylenecek bir şey yoktu.
devrimden sonra işçilerin fabrikaları yönetmesine izin verme girişimi, ekonomiyi hemen hemen yıktı. parti üyeleri bir süre için işçiler gibi ücret almaya devam ettiler; ama üretimin artırılması yönünde ciddi bir girişim belirir belirmez kapitalist ülkelerdekine benzer ücret farklılıklarının özendirme ögesi olarak benimsenmesi gerekti.
lenin: komünist parti işçi sınıfının bir parçası, en ileri, en sınıf bilinçli ve dolayısıyla en devrimci parçasıdır. bir doğal ayıklanma süreci yoluyla komünist parti en iyi, en sınıf bilinçli, en özverili ve uzak görüşlü işçilerden oluşmaktadır. komünist parti için, işçi sınıfının bir bütün olarak çıkarları dışında hiçbir çıkar yoktur. komünist parti bir bütün olarak işçi sınıfından, bu sınıfın bütün tarihi hakkında açık bir görüşe sahip olduğu için farklıdır ve bu yoldaki her dönemeçte, ayrı küme ya da mesleklerin değil; ama bir bütün olarak işçi sınıfının çıkarlarını korumakla ilgilenmektedir. komünist parti işçi sınıfının en ileri kesimininin, bütün proleter yığınları ve doğru yol üzerindeki yarı-proleteryayı yönetmede kullandığı örgütsel ve siyasal kaldıraçtır.
lenin: marksist-leninist kuramın gücü, pratiğe her durumda doğru yönü bulmak, güncel olayların iç bağlarını anlamak, akışlarını öngörmek ve yalnız şimdi nasıl ve hangi yönde geliştiklerini değil, gelecekte de zorunlu olarak nasıl ve hangi yönde gelişeceklerini algılamak yeteneğini vermesinde yatmaktadır.
karl marx: kapital, baştan aşağıya kadar pisliğe bulanmış ve her gözeneğinden kan sızar bir biçimde dünyaya gelir.
sömürüyü ortadan kaldıracağını gerçekten söylemiş; ama bu yalnız sözde kalmıştır. işçiler fabrikaların "sahibidirler" ve kendi kendilerini sömüremezler. sınıf kavgasını kazandığını ve sanayi işçileri ile köylüler arasındaki ilişkilerin "dostça" olduğunu da ileri sürmüş; ama sermaye birikimi, çoğunlukla köylülerin yaşam düzeyinden düşürülen zorunlu tasarruf yoluyla sağlanmıştır. parti hala kendisini proleter diye adlandırıyordu; ama gittikçe daha çok sanayileşmenin gerektirdiği yöneticilerden kurulu olmak eğilimini gösteriyordu ve 1931'de stalin'in işletmecilerin ödevleri olarak saydığı hususlar, kapitalist sanayideki işletmeci ödevlerinden asıl olarak reklamcılığa yer vermemekle ayrılıyordu.
marx ve genellikle marksistler ulusçuluğu feodalizmin bir kalıntısından, ulusal yurtseverliği de din gibi, işçi sınıfını daha akılcı olan burjuvazinin sömürüsüne açan yanlış ideolojik bilinçliliğin bir ürününden ibaret saymışlardır. komünist manifesto "işçilerin yurdu olmaz." ilkesini koymuş ve işçileri kötürümleştirici düşlerden kurtarması, marksizmin başlıca bir gücü sayılmıştı.
bütün yaşamı tek bir amaca adamadan kurtulmanın normal beşeri yolu sahtekarlıktır.
insan yaşamının bütün anlamını kapsayan ve hiçbir zaman soru konusu yapılmayacak ya da yeniden gözden geçirilmeyecek bir tek formüle sahip olduğuna inanan her ahlak için amaç araçları mazur gösterir. böyle bir ahlak için maneviyat, tanımı gereği, insanoğlunun bu tek üstün amaca ulaşmasına katkıda bulunan şeydir; bunun anlamı yalnızca, maneviyatın asıl olarak araçsal olduğu ve değişik amaçlar için kullanılabileceği olabilir. bu her zaman, belirgin bir ölçüde, komünist ahlakının özelliği olmuştur. lenin durmaksızın bir proleter için ahlakın, onun sınıfının çıkarlarına ve onun iktidar kavgasına uydurulması gerektiğini söylemiştir.
lenin, "bilim" dediği şey adına, marksizme hem ahlak hem de din rolünü verdi. partisi, birbiriyle çelişmelerine karşın, hem bilim hem de din adamının ayrıcalıklarını bir araya getirdi ve böylece bütün bir beşeri ilerleme programı kendisinin özenine bırakılan ve yalnız hükümeti ve ekonomiyi değil, edebiyat ve sanatı da yönetme gücüyle donatılan bir seçkinler kümesi haline geldi. böyle bir görevle birlikte lenin'de benliğini düşünmeyen bir peygamberin kendini adayışı ve bağnaz bir insanın hoşgörüsüzlüğü ve acımasızlığı vardı.
1958'de kruşçev, partiye "kendiliğindenlik, yoldaşlar, düşmanların en öldürücüsüdür." diye seslendi.
şerif mardin
erik h. erikson'a göre ergenlik çağı ideolojiler için bilhassa uygun bir ortam yaratır, ergenlik çağındaki gençlerin bazı aramalarını cevaplandırır, bundan dolayı bu yaş grubunca kolay benimsenir.
bir insandaki, ahlaki düzeyi ve düşünce gücünü oluşturan eğitim sistemidir ve bu sistemi de saptayan devletin politikasıdır. bu açıdan bakıldığı zaman insanlar arasındaki yetenek farklarının kaynağını büyük çapta ayrı eğitim görmüş olmalarında aramak gerekir. bundan dolayı insanların bireysel kötülüğünü kınadığımız zaman hata ediyoruz: ahlaksızlık içten gelen bir şey değil, farklı dış etkenlerle oluşmuş bir sonuçtur. kötülük sistemin bir ürünüdür ve sistem devletin kontrolü altındadır. sistem değiştirilirse sonuçlar da değişik olur.
marx: sosyal yaşam bilinci belirler.
biri burjuva sınıfından geldiği için yalnız burjuvaziyi destekleyen partiye oy verirse ve içtenlikle bu partinin herkese en çok faydayı sağlayacağına inanırsa bu tam bir yanlış bilinç örneğidir. marx'ın ifadesiyle: "ama küçük burjuvazinin sadece bencil sınıf çıkarlarını elde etmek için yola koyulduğu gibi dar bir görüşe varılmamalıdır. bu sınıf daha çok kendi kurtuluşunun özel koşullarının modern toplumun kurtarılabileceği koşullar olduğuna inanmaktadır.
toplum içindeki işbölümü arttıkça amaç değişir, bu işbölümünü ayakta tutmaya, sonra da işbölümünün yarattığı sınıfsal toplulukları yaşatmaya yönelir. bu aşamada kişinin ihtiyaçlarının giderilmesiyle toplumun kendine tayin ettiği amaçlar arasındaki ilinti artık kolay anlaşılır bir ilinti olmaktan çıkmıştır. insanlar sorgulayamadıkları ve çıkarlarıyla doğrudan ilintili olmayan süreçleri sürdürmeye koşulmuşlardır. bu toplum ışık geçirmez (opaque) bir toplumdur. insanlar bu toplumda günlük hayatları için doğrudan doğruya anlam taşımayan süreçlere inanmaya alışıktır. ideolojiler, bu ışık geçirmez toplumsal ilişkilere yalancı bir geçerlilik sağlayan fikirlerdir, anlatımlardır. bunların en görkemlisi ise din fikridir.
lukacs: belli bir grup mevcut sosyal düzeni korumaya yönelmişse, mevcut düzenin değişmesi ihtiyacını hissetmiyor ve istemiyorsa, o zaman daima "yanlış bilinç" halkası içinde hapsolmuş kalacaktır. fakat birisi mevcut düzeni beğenmemeye başlarsa o zaman o kısır döngünün içinden çıkmak imkanı belirmiş olur.
gerçekten de, bir sistemi en iyi inceleyenler genellikle bu düzenin "kenarında" yer alan kimselerdir.
schopenhauer'a göre, insanların kurduğu fikri yapıtların arkasında bu fikri yapıtlara özünü veren ve çok zaman unuttuğumuz, mevcudiyetinden haberdar olmadığımız bir unsur yatar. bu unsur, insan iradesinin (istencinin), isteklerinin, şahsiyetinin itici kuvvetidir.
insanlığın tarihinde görülen bütün fikirler ya saplantıdır ya şahsi çıkarların gizlenmesidir ya da çağın moda tutkularının ifadesidir. yapılması gereken, bunların temelinin zayıf olduğunu kabul etmek, fikirlerin dış görünüşüne aldanmamaktır. bundan dolayı, insan fikir kalıplarına, ussal yapıtlara kanıp inanacağına, onları rehber olarak kullanacağına, fikrinin gerçek zembereği olan, kendi içindeki "tahakküm isteği"ni (will to power) harekete geçirmelidir.
harold lasswell'e göre bazı kimselerin kişiliklerinin gelişmesindeki eksiklikleri telafi etmek için kullandıkları yollardan biri kişinin "hız"ını politika alanında almasıdır. böylece kişi, kişisel itişlerinin tatminini kamusal hedeflerde arar. kendi problemlerini kamusal bir hedefe çevirir.
freud'a göre kitle hareketi birçok kişinin ideallerini gerçekleştirmek için birden aynı rehberi seçmelerinden ileri geliyor. bu rehber bir insan olabileceği gibi bir kavram, bir anlam veya bir fikir olabilir. böylece, freud, daha sonra tarihsel anlatılarda göreceğimiz bir gelişmenin psikolojik izahını veriyor: toplum ve kültür yapısı dağıldığı zaman insanlar yeniden bir lider etrafında toplanıyor. grubun dağılmış olan yapısını yeni bir "tutkal"la yeniden oluşturabiliyor. max weber, öğretisinde yapı yerine geçen, liderle kendini bir görebilmenin yarattığı bu toplumsal tutkala "karizma" adını veriyor.
insanların değerleri hesaba katılmadıkça sosyal davranışları anlaşılamaz.
insanlar dış alemi algıladıkları zaman, bunun tümünü değil, yalnız kendi değerlerinin süzgecinden geçen kısımlarını algılarlar.
insanlık idealini hürriyet yoluyla gerçekleştirdiğini ilan eden parlamenter demokrasi, gerçekte bir idareci zümrenin siyasal gücü elinde tutabilmesi için kullandığı bir aletti.
pareto: insanların ve kurumların gerçekleriyle görünüşleri arasında gerçekleriyle ürettikleri fikirler arasında bir çelişme var.
pareto: insanlar bütün hareketlerini kendilerine ve başkalarına mantıklı olarak göstermeye çalışırlar, bu uğurda kuramlar geliştirirler; fakat gerçeğe bakılırsa insanların ancak bazı davranışlarına mantıksal diyebiliriz. bir kuramın, üstelik, mantıksal veya mantık dışı olmasıyla onun topluma yararlı veya zararlı olması arasında bir ilişki yok.
siyasal sistemin ne olduğunu toplum içindeki kimselere anlatmak, bazı kimselerin idareci rolünde, bazı kimselerin de idare edilen rollerinde bulunduklarının altını çizmek için derhal bir simgeye başvurur, "toplum bir insan vücuduna benzer" deriz. bu, gerçekten de, orta çağda siyasal yetkileri elinde toplayan siyasi önderler grubu tarafından yönetilecekleri, yönetilmeleri gerektiğini, halka kolay anlaşılır bir şekilde aktarmış oluruz. zira "toplum insan vücudu gibidir" deyince arkasından şu düşünce gelir: tıpkı insan vücudunda olduğu gibi toplumda bir "baş" gereklidir ve emirlerin "baş" tarafından verilmesi gerekir. yoksa kollar "baş"a kumanda ederse, o zaman vücudun diğer uzuvlarının ihtiyacı yerine getirilmeyecektir. ancak "baş" bütün ihtiyaçları koordine ederek, bütün uzuvlara "hakkını" verir.
kuruculuk mitosları: bugün biliyoruz ki, osmanlıların kayı aşireti ile akrabalık iddiaları prestij bakımından durumlarını perçinleştirememiş oldukları bir sırada, bu prestiji elde edebilmek için ileri sürülmüş bir mitostur. herkes geçmişinin asil ve ulu bir geçmiş olmasını ister. bundan dolayı da kendi geçmişi ile ilgili olarak bir bozkurt'un evladı olduğu veya türk mezopotamyasının prestijli bir aşireti ile akraba olduğu önerisini kolaylıkla kabul edecektir.
türkiye'de bir profesörlük rolü ve bir profesörlük mitosu vardır. yani, otoriter, ağırbaşlı, saygın profesör mitosu. profesözlük ideal olarak bu mitos içinden yaşanır. bu mitos osmanlı imparatorluğu'ndan aktarılmış bir ögedir. alim, yani ulemadan olan kimse, seçkin din adamı yalnız bir bilgin değil aynı zamanda olağan olarak devletin önemli memuriyetleri için hazırlanan bir kişiydi.
ideolojinin ideal yayılma alanı az okumuş insandır ve gelir bakımından da en düşük tabaka değildir.
ideoloji, gerek yabancılaşmış aydının gerekse yabancılaşmış sokaktaki adamın kaygı ve korkularına getirilmiş bir cevaptır.
tipik solcu, orta ve yüksek gelir katlarında bulunan bürokratik kökenli küçük aile birimlerinin en yaşlı çocuğudur. tipik sağcı, düşük gelir katlarından, kırsal kökenli geniş aile birimlerinin birkaç çocuğunun en gençlerinden biridir.
melford e. spiro: bazı kimseler bir ideoloji hakkında fikir edinirler, bazı kimseler bu ideoloji hakkında fikir edinmekle kalmazlar, onu anlarlar, yani bir anlatımını yapabilecek duruma gelirler. bazı kimseler buna ilaveten öğrendiklerinin doğru olduğuna inanmaya başlarlar, bazı kimseler çevrelerinde olup bitenleri bu açıdan değerlendirmeye çalışırlar. bazı kimseler ise ideolojiyi içerirler, yani yalnız değerlendirme aracı olarak değil kendilerini eyleme iten kimliklerinin derinliğinde yatan bir zemberek haline getirirler.
jerzy andrzejewski
sorgulamak istemeyen insan, insan olmak istemeyen insandır.
yaşadığı zamanı kendi seçemez insan. hiçbir zaman, insana uymaz. insan zamana ayak uydurmak zorundadır. aksi halde ölür.
pislikler yüzeye vurur.
kader yeteneği, hayatta istediği yere gelememiş insanlara veriyor.
insan bir şeye inanmak zorundadır.
insanın yurdunu seçme şansı yoktur. yaşadığı zamanı da seçme şansı yoktur. ama insan hem yurdunu hem yaşadığı zamanı şekillendirmek için yaşar.
insan onuruna sürülmüş bazı lekeler vardır. ve bazı hatalar vardır ki, bunları adalet adına, insan vicdanının yargısına bırakmak gerekir.
ah insanoğlu! bir aileye sahip olur ve o aileyle kavga eder.
onur kendine sadakat değildir.
insan hiçbir şeye bağlanmamalı. ne diye bağlansın? sonrasında kopmak için mi?
vicdan nedir? sisler altında bir imge, boş bir sözcük, boş bir sözcük daha.
sadece, yaşadıkları zamanın tek büyük gerçeğiyle aldatıcı ve çelişkili gerçeklere hizmet edenler ya da bu gerçeklere bir tek kendileri inananlar gerçekten ölürler. gelecek, bu insanlarla ya sadece alay edecek ve onları kınayacak ya da unutacaktır. bir dayanışma içinde inancını yoldaşlarıyla paylaşanlar ve tarihin dilini anlayanlar ise gelecekte, insanı ve yurdu için, insanlık için, dünya düzeni için savaşan şanlı askerler olacaklar.
vicdanı rahatsız her insan biraz tuhaftır.
insanın nelere alışabileceğini hayal bile edemezsiniz.
nihat behram
bilinir, nice isimsiz ölünün omuzlarında yükseldi vietnam'da zafer. ve zaman zaman tümünün adına dikilerek ölümün karşısında bazı isimler, simgesi oldu bu ülkenin. genç elektrik işçisi nguyen van troi bunlardan biriydi.
doğduğunda savaş vardı, ülkesi yağmalanıyordu. ve yağmacılarla yerli çeteleri dört bir yanı tutmuştu. halkı yıllardır direnmekteydi emperyalizme ve uşaklarına karşı.
nguyen dünyaya baktıkça kendine geldi. halkın saflarına katıldı. amerika savunma bakanı mcnamara'nın öldürülmesi görevini verdi ona mücadelesi. fakat girişimi başarısızlığa uğradı. vietnam'daki azgın sömürgeci güçleri denetlemeye gelen mcnamara, ölümden kıl payı kurtuldu.
nguyen yakalanmıştı. işkencelerden geçirildi. troi devrimci bilincinden, yurtsever duyarlılığı ve kararlılığından bir an bile geri adım atmadı. üstelik halk düşmanlarının elinden kaçmak, mücadeleye katılmak için her fırsatı değerlendirdi. iki kez kaçma girişimi oldu. fakat ayağı kırılmış, başaramamıştı. yeni bir fırsatta yine kaçacağını söylemekten çekinmedi; bir de eylemlerinin suç değil, halkına borcu olduğunu söylüyordu. bu ikisinden başka tek söz alamadılar ağzından. kurşuna dizileceği günü beklemeye başladı.
yakalandığında yirmi günlük karısı, pamuk işçisi quyen, umut ışığının sönmemesini dileyerek, acı içinde saygon sokaklarında dolaşırken, gazete satan çocukların çığlıklarıyla irkilmişti: "son baskı, yazıyor.. bir telefon konuşması bir hayatı kurtarıyor.."
telefon venezuelalı gerillalardan geliyordu. yani dünyanın bir başka ucundan. gerillalar, kaçırdıkları bir amerikalı albayın hayatına karşılık, nguyen'in hayatını istiyorlardı. yani nguyen'in kişiliğinde umudu.
quyen, ne venezuela'yı duymuştu ne de kocasını kurtarmaya çalışanları tanıyordu. şaşkınlık ve sevinç içinde, yaşlı ve bilgili, tanıdık bir işçiye koşarken, saygon sokakları da bir anda hareketlenmişti. karanlık altında bir şenlik fısıltısı esiyordu.
quyen değiş tokuş sırasında giysin diye, kocasının tek giysisini fırçalayıp bohçalarken, kocasından gelen bir mektup onun her şeyden habersiz olduğunu gösteriyordu. quyen daha da heyecanlanmıştı. nguyen mektubunda, "idamımdan sonra karıma iyi bakın" diyordu. quyen sevinçli haberi kocasına iletmek için zindana seğirtmiş, orada olağanüstü güvenlik önlemleriyle karşılaşmıştı.
satılık kukla saygon yönetimi, venezuelalı gerillaları aldatmıştı. nguyen'i saldık deyip kurşuna dizmişlerdi.
nguyen öldürüldüğünde yirmi yaşındaydı. onun öldürüldüğü zindan, saygon yönetimin en sıkı korunan zindanıydı. fakat bir grup devrimci, akla durgunluk veren bir başarıyla, zindana girip nguyen'in kurşuna dizildiği direğin dibinde gösteri yaptılar.
satılık saygon yönetimi, yeni nguyen'lerle karşı karşıyaydı.
artık karısı quyen de devrimin bir neferi olmuştu.
paul bowles
zina harikadır.
yirmi yaşımdan küçükken; hayatı sürekli hızlanan, hızını artıran bir şey sanırdım; her yılla birlikte daha zenginleşecek, daha derinleşecek bir şey. insan giderek daha çok şey öğrenir, daha olgunlaşır, daha derin görüşler kazanır, hakikatin içine daha çok girer.. ve şimdi anlıyorsun ki hiç de öyle değilmiş. daha çok, sigara içmeye benziyormuş. ilk birkaç nefesin tadı harika. sonuna doğru eskiyeceği, kötüleşeceği insanın aklına bile gelmez. sonra onu olağan kabul etmeye başlarsın. birdenbire bakarsın ki, neredeyse filtresine kadar gelmişsin. işte acılığını o zaman hissedersin.
insanlık, kişinin kendisinden başka herkestir.
kadınlar başlayan şeyi düşünmek yerine hep biten şeyi düşünürler. bizim buralarda, yaşam bir dağdır, denir. insan tırmanırken asla arkasına dönüp bakmamalı. içi bulanır sonra.
ruh vücudun en yorgun kısmıdır.
ölüm hep yolda; ama buraya ne zaman varacağını bilmeyişimiz, hayatın sonluluğundan bir şeyler eksiltiyor. o korkunç kesinlikten şiddetle nefret ediyoruz ama bilmediğimiz için, hayatı dipsiz bir kuyu gibi görüyoruz. ne var ki her şey ancak birkaç defa oluyor; hatta çok seyrek. çocukluğunun bir öğle sonrasını kaç kez anımsarsın? o öğle sonrası, benliğinde büyük iz bırakmış, benliğinin ayrılmaz bir parçası olmuş, onsuz olamayacağına inanmış olsan bile. belki dört beş kez daha. belki o kadar bile değil. dolunayın doğuşunu daha kaç kez seyredeceksin? belki yirmi. buna karşın, hepsi insana sınırsız gibi gözüküyor.
belki de kusursuz bir sıfır, ulaşılmaya değer bir yerdir.
insan baskıyla yüz yüze gelinceye kadar esas yapısı belli olmaz, o zaman da en pısırık adam bile cesur kesilebilir.
hiçbir şey bitemezdi; her şey her zaman sürüp giderdi.
dünyadan sürgün edilmiş birinin varoluşuydu bu. ne bir insan yüzü, ne de bir insan vücudu görmüştü orada. hayvan bile yoktu. yoluna hiç tanıdık cisimler çıkmıyordu. altta toprak yoktu, yukarıda gök yoktu ama yine de çevresi bir yığın şeyle doluydu. bazen görüyordu onları ama aynı zamanda, bunların yalnızca işitilebilecek şeyler olduğunu da biliyordu. bazen tamamen hareketsizdiler, yazıların basılı olduğu bir sayfa gibi ama kendisi onların alttan alta o görünmez, korkunç hareketlerinin bilincindeydi. bunun kendisini etkileyebileceğini de biliyordu; çünkü yapayalnızdı. bazen onlara parmaklarıyla dokunabiliyor, aynı anda onlar ağzından içeri doluşuyordu. bunların hepsi son derece tanıdık ve tümüyle korkunçtu.. değişmez varoluş.. sorgulanmaz, ona yalnızca katlanılır. bağırmak aklına bile gelmiyordu.
ne güzel şeydi sorumlu olmamak.. neler olacağına karar vermemek! umut olmadığını, kendi yapacağı ya da yapmayacağı bir hareketin, sonucu azıcık bile değiştirmeyeceğini bilmek.. herhangi bir yanlış yapmanın olanaksızlığından, bu nedenle de pişman olmanın olanaksızlığından, hepsinden öte, suçluluk duyulamayacağından emin olmak. sürekli olarak böyle bir durumda olabilmeyi ummanın saçmalığını anlıyordu kuşkusuz; ama umut yine de yakasını bırakmıyordu işte.