8.11.2011

kaf dağının önü

murathan mungan

kitapların aydınlığının, ışığının herkesten esirgendiği toplumlarda kaçınılmaz bir yazgı gibi yalnızlık.

başarı, mutsuzluklara karşı en etkili ilaçtır.

insanlar aldıkları kitapların hepsini okuyamayacaklarını kendileri de bilirler; ama ömürlerinin gene de böyle bir olanağı sunabileceğini düşünmek isterler.

dünyada güzel olarak ne yapılmışsa halka rağmen yapılmıştır.

karl marx: lanetlenmeyi göze almayan bir insan hiçbir şey yapamaz.

inanılmaz öyküler yaşanır her gece. gece; karanlık, siyah ve günahtır. ve her sabah bunların acısı -kendiliğinden ya da sabahın pusuyla- diner. pus, yaşamımızı, yaşadıklarımızı kolaylaştıran büyüdür. büyüsüz ve oyunsuz sürdüremediğimiz bir şeydir yaşam. sabaha doğru bütün intiharlar ertelenir. intihar ideolojisi sabahla birlikte büyüsünü yitirir. kara büyüsünü. çünkü gecenin peçesi, düşmüştür yüzünden. ve gecenin, peçesi düşmüştür yüzünden.

"bir tek şiir yapar sözcüklerin ilk gecesini yeniden
delilik gibi, albatros gibi, kuğu gibi yeniden"

dünyanın bütün sloganlarından tiksiniyorum. tümünde insanı ahmaklaştıran, gerçeği daraltan, hayatı kısırlaştıran bir şey var. her tür slogan bir putperest duası.

türkiyeli her kıza hayat, apışarası nizamnamesiyle öğretilir.

türkiye'de kadın meselesi falan yok. türkiye'de erkek meselesi var. kadınlar ezile büzüle de olsa iyi kötü bir denge kurmuşlar kendilerine, yaşayıp gidiyorlar. ya erkekler? onlar ne kadar zavallı, ne kadar çaresiz, ne kadar korunmaya muhtaçlar? bomboş bir böbürlenmeyle geçiyor bütün hayatları. bir kuruntuyla yaşıyorlar, bir temel kuruntuyla. erkek olmak uğruna neler yitirdiklerinin farkında bile olmadan ölüp gidiyorlar. bütün hayatları bir gün düzülebilecekleri paranoyası içinde geçiyor. kendilerinin de düzülebilir bir varlık olduklarını bilmenin korkusunu, dehşetini hayatları boyu taşıyarak yaşlanıyorlar.

başkalarını dertli gördüğümüz zaman seven insanlarız biz.

biz her hesaplaşmasını içki masalarına erteleyen bir toplumuz. zayıf anlarımızda içtenleşiyoruz çünkü. güçsüz, yenik anlarımızda. içtenliğimiz bile yenikliğimize bağlı.

insan hayatı uzun, insan hayatı düpedüz bir yalanmış.

bize, bizden başka sahip çıkacak kimse kalmadı. bütün yaptığımız müsveddeleri yaşama çabasından başka bir şey değil. yaşadığıyla da, yazdığıyla da müsveddelerin insanıyız hepimiz.

nefret, kalıcı bir duygudur. giderilemez. intikam bile azaltmaz onu. kurşuna dizmekle yetinmeyip daha sonra tekmeleyenlerin davranışları bunu açıkça gösterir.

erkeklerin zaman halleder dediği şey, çoğu kez her leyin tavsamasıdır. erkeklerin konuşmaya değil, kazanmaya ihtiyaçları vardır çünkü. her erkek eğitim düzeyine göre kazanmanın oyunlarını belirler, kurallarını koyar.

kazanmak için yaptığımız birçok şeyin aslında kaybettirdiğini anlamakta neden bu kadar güçlük çekeriz?

türkiye'nin bütün reklamcılarının solculardan çıkması, solculuktan önce reklamcılığı öğrendiklerindendir. satılan mamul değişmiştir ama pazarlamacılıkta aynı üstün yetenek! aynı üstün teknik! reklamcılıkta sosyalist yaratıcılık! başarınızın garantisi!

kendilerine yalan söylemeyi beceremeyenlerin, bildikleri doğruları sonuna kadar götürmekten başka çıkarları yoktur.

7.11.2011

cehennem

john berger

cehennem para babalarının icadıydı; amacı, yoksulların dikkatini mevcut sefaletlerinden saptırmaktı. ilk olarak, bundan bile daha beter bir durumda olabilecekleri tehdidini sürekli yineleyerek. ikinci olarak, itaatkar ve sadık olanlara, başka bir hayatta, tanrı'nın krallığında, bu dünyada servetin satın alabileceği bütün her şeyin, hatta daha fazlasının onların olacağını vaat ederek.

cehennem korkusu olmasa, kilisenin gösterişçi zenginliği ve amansız gücü açıktan açığa sorgulanabilirdi; çünkü kutsal kitabın öğretileriyle açık bir tezat oluşturuyordu.

cehennem, servet birikimine bir nevi kutsallık ihsan etmiştir.

günümüzde cezalar mertebe atlamıştır. öte dünyadaki cehennemi hatırlatmaya gerek yoktur artık. dışarıda bırakılanlar için bu dünyada bir cehennem inşa edilmektedir; tam da aynı şeyi ilan etmek için: ancak zenginsen hayatta olmanın bir anlamı vardır.

günümüzde, hayatımızda sonsuz bir nizamsızlığa mahkumuz. bunu bize dayatanlar nizamsızlığımızdan korkuya kapılıyorlar. bu yüzden de bizi dışarıda tutacak duvarlar inşa ediyorlar. yine de duvarları asla o kadar uzun olamaz; etraflarından, üzerlerinden, altlarından geçmenin bir yolu bulunur.

stolz

ivan gonçarov

stolz oblomov'la aynı yaştaydı. o da otuzun üzerindeydi. devlet memurluğu yapmış, çekilmiş, iş dünyasına atılmış, bir ev ve sermaye sahibi olmuştu. yabancı ülkelerle ticaret yapan bir şirketin yönetim kurulundaydı. sürekli hareket halindeydi. şirketin belçika'ya ya da ingiltere'ye temsilci göndermesi gerektiğinde onu gönderirlerdi. yeni bir plan yapılması gerektiğinde ya da yeni bir fikir uygulamaya konacağında bu iş için o seçilirdi. aynı zamanda sosyal bağlantılarını da koruyor, okumaya zaman bulabiliyordu. bunu nasıl yapıyordu, tanrı bilir..

ingiliz yarış atları gibi kemik, kas ve sinirden oluşuyordu. zayıftı. yanak diye bir şey yoktu. bir damla yağ yoktu. teni düz ve koyu renkti. hiçbir yerinde kırmızılık yoktu. açık yeşil gözleri anlamlıydı.

gereksiz hiçbir hareketi olmazdı. oturuyorsa sakin sakin oturur, bir iş yapıyorsa gerektiği kadar hareket ederdi. vücudunda da bir fazlalık yoktu. pratik hayatı ile manevi gereksinimleri arasında denge kurmayı amaç edinen birisiydi. iki yönü de, zaman zaman kıvrılıp bükülerek ama hiçbir zaman zorlu problemlerle karışıklığa uğramadan birbirine paralel gidiyordu. sebatla ve ciddiyetle yoluna devam etti, kendi yağıyla kavruldu. her gününü ruble harcıyormuş gibi harcadı. zamanını, işini, zihinsel ve duygusal güçlerini ciddiyetle ve sürekli olarak kontrol etti.

neşesini ve üzüntüsünü el ve ayak hareketleri gibi kontrol edebiliyor, onları iyi ve kötü hava gibi görüyordu. sıkıntısı varken çektiği acı, yağmur yağarken şemsiye açması gibiydi. ama o zaman bile ürkek bir şekilde boyun eğmeden çok gurur ve kızgınlık gösteriyordu. problemleri için kendisini sorumlu tuttuğundan bunlara sabırla katlanıyor, kimsenin üzerine yıkmaya çalışmıyordu. yol kenarından kopartılmış bir çiçek gibi sevinçlerinin tadını çıkarır ve dibindeki acı tortuyu tatmamak için daha solmadan atardı. daima basit ve gerçek bir yaşam tarzını amaçlardı ve yavaş yavaş buna ulaştıkça ne kadar güç olduğunu anlıyor, doğru yoldan sapıp tekrar yola girdiği zaman gurur duyuyor ve seviniyordu. "basit yaşamak zor ve ustalık isteyen bir iştir." derdi kendi kendine sık sık. nerede yanlışlık yaptığını, hayat ipinin hangi noktada kıvrılıp düğümlendiğini bulmaya çalışırdı.

her şeyden çok hayalcilikten korkardı. çünkü bir taraftan dost, bir taraftan düşman olan bir ikiyüzlüydü hayaller. inanmadığın sürece dost, inanıp büyüsüne kapıldığın sürece düşmandı. rüyalardan da korkardı. eğer rüyalar ülkesine girmeye cesaret edecek olsa üzerinde "ma solitude, mon ermitage, mon repos" (yalnızlığım, inzivam, rahatım) yazan bir mağaraya giriyormuş gibi hangi saatte ve dakikada çıkması gerektiğini bilerek yapardı. ruhunda rüyalara, muammalı ve gizemli hiçbir şeye yer yoktu. gerçeğin analizi ve objektif olarak doğru olmayan her şey onun için yanlış görme, bir yansıma ve kanıtlanmamış bir durumdu.

doğaüstü şeylerle ilgilenme, bin yıl sonrası için varsayımlarda bulunma gibi merakları yoktu. esrarlı şeylerin eşiğinde inatla durur ve bir çocuk sadakati ya da kuşkulu bir adam tavrı takınmadan sadece bu durumu çözecek bir yasal formül beklerdi.

hayalgücünü olduğu gibi kalbini de dikkatle izlerdi. içine kapandığı dönemlerden sonra, duygu dünyasının kendisi için hala terra incognita (bilinmeyen toprak) olduğunu kabul etmek zorunda kalırdı. süslü yalanlarla soluk gerçekler arasında doğru ayrımı yapabildiği zamanlarda talihine şükrederdi. çiçekler arasında başarıyla gizlenmiş bir yalana aldandığında, düşmeyip sendelediği, kalbi kan ağlamayıp hızla çarptığı, hayatını kara gölgeler kaplamadığı, sadece soğuk soğuk terlediği için sevinirdi. hep belirli bir düzeyi koruduğu için kendini şanslı sayar, duygularının peşinden sürüklendiği zamanlar, duygu dünyasını aşırı duyarlılık ve yalan dünyasından, doğruluk dünyasını anlamsızlıklar dünyasından ayıran ince çizgiyi geçmezdi. ters yöne giderken bile sert fikirlerin, ukalalığın, kalpsizliğin, güvensizliğin çölüne sürüklenmezdi. sürüklense bile bunun üzerine fazlaca düşmez, kesinlikle gerekli olduğu durumlarda özgürlüğünü elde edecek kadar güçlü olduğunu hissederdi. güzellik gözünü kör etmez, bir erkek olarak asaletinden asla taviz vermezdi. hiçbir güzel kadının kölesi olmadı ya da "ayaklarına kapanmadı" ama ateşli zevkler de yaşamadı. hiç kimseye tapmadı, bu yüzden de ruhunun ve bedeninin gücünü korudu, hem iffetli hem de gururlu kaldı. en gösterişli kadını bile kıskandıracak kadar diri bir adamdı.

bu, az bulunan, güzel niteliklerinin değerini biliyor ve kullanırken öylesine cimri davranıyordu ki duygusuz bir bencil izlenimi uyandırıyordu. felaketin içine tepetakla dalıp hem kendinin hem de başka insanların hayatını mahveden insanlar beğenilip kıskanılırken, o kendini kontrol edebilmekle, akılcı davranabilmekle ve ruh özgürlüğünü koruyabilmekle suçlanıyordu. etrafındaki insanlar "tutku her şeyi affettirir, sen bu bencilliğinle hep kendini düşünüyorsun, bakalım bunu kimin için yapıyorsun, göreceğiz." derlerdi.

"birisini buluruz herhalde" derdi düşünceli düşünceli, sanki uzaklara bakıyormuş gibi. tutkunun şiirselliğine inanmaz, fırtınalı kanıtları ve yıkıcı sonuçları kabullenmezdi. ciddi bir yaşam tarzı, idealiydi. insanlar onunla tartıştıkça daha da inatçı oluyor, bütün tartışmalarda aşırı bir fanatikliğe kapılıyordu. "insan hayatının amacı dört mevsimi de ani değişimler olmadan yaşamak, hayat bidonunu tek bir damla bile dökmeden en uzağa kadar taşımaktır. ağır ağır yanan bir ateş, alev alev bir yangından daha iyidir." derdi her zaman. bunları gerçekleştirebildiği zaman çok mutlu olduğunu ama çok zor olduğu için yapabileceğinden pek umutlu olmadığını söylerdi. kendi çizdiği yolu sebatla izlerdi. onun hiçbir şey için kara kara düşündüğünü gören olmamıştı. vicdan azabı çekmezdi. kalbi sıkışmazdı. yeni, karmaşık ya da zor durumlarda soğukkanlılığını kaybetmez, sanki bildik olaylarmış gibi davranırdı. kendi hayatını tekrar yaşıyor, eski, tanıdık yerleri tekrar ziyaret ediyor gibiydi. belinde asılı duran anahtar tomarı içinden kapıyı açacak olan doğru anahtarı seçen bir kahya gibi her acil durumda doğru yöntemi uygulardı. belli bir amacın peşinden gösterilen sebat en değer verdiği şeydi. bu, gözlerinden belli oluyordu. amaçları ne kadar önemsiz olursa olsun sebatlı insanlara hep saygı duyardı. "işte erkek diye buna denir!" derdi. amaçlarının peşinden korkusuzca, yolundaki her engeli atlayarak koşar, ancak önünde tuğla bir duvar yükselir, ayaklarının dibinde geçilmez bir uçurum belirirse geri dönerdi. belki başarırım diye gözleri kapalı uçurumdan atlayacak, kendini duvara doğru atacak cesaretteki insanlardan değildi. önce duvarı ya da uçurumu ölçüp biçer, engeli aşmanın hiçbir yolu yoksa, başka insanların ne söyleyeceğine aldırmadan geri dönerdi. onunki gibi bir karakter ancak onun yaşadığı şartlarda meydana çıkardı.

bizim işadamlarımız hep beş altı basmakalıp modele uymaktadır. yarı açık gözlerle uykulu uykulu etrafa bakarlar, devlet motoruna ellerini koyup herkesin gittiği yolda uyuşuk uyuşuk iterler, ataların ayak izlerinden ayrılmazlar. ama gözlerinin açılacağı ve ciddi adımlar atmaya başlayacakları günler uzak değil.. rus adları taşıyacak kaç tane stolz olacak acaba?

stolz'un oblomov gibi, tüm varlığıyla, her özelliği, her adımıyla kendisinin temsil ettiği şeylere ters düşen bir adamla nasıl bir dostluğu olabilirdi? demek ki zıtlık, karşılıklı bir sevgi yaratmıyorsa da öyle düşünüldüğü gibi bu sevgiye engel de olmuyordu. üstelik onların çocuklukları ve öğrencilikleri birlikte geçmişti, bu da çok önemli iki bağdı. oblomov ailesi bu alman çocuğuna, bol bol dağıtılan bir sevgi sunuyordu, sonra stolz hem fiziksel hem de ruhsal olarak daha güçlüydü. ayrıca oblomov'un doğasında, iyi, saf ve güvenilir olan her şeye karşı sevgi besleyecek bir özellik vardı. onun saf ve çocuksu ruhuyla şu ya da bu şekilde karşılaşan herkes -ne kadar kötü niyetli ve katı olursa olsun- onu sever, eğer şartlar dost olmalarını engelliyorsa, asla unutamazdı.

andrey işlerinden, kalabalıktan, partilerden ya da balkonlardan kaçıp oblomov'un geniş kanepesine kendisini atar, yorgun kalbinin dertlerini açıp dolmuş ruhunu rahat bir sohbetle dinlendirirdi. bu evde, şahane salonlardan kendi sade evine gelen, güneyden, çocukluğunun kayın ormanına dönen bir adamın yaşadığı sakinlik duygusunu yaşardı.

andrey duygularına gem vurmazdı; hatta hayallerinin dizginlerini serbest bırakacak kadar ileri giderdi. sadece ayaklarının yerden kesilmemesine dikkat ederdi o kadar. bu hayallerden uyanınca, ya alman doğası sayesinde ya da başka bir sebeple hayati problemlere pratik çözümler bulurdu. ruhsal olarak güçlü olduğu için bedensel olarak da güçlüydü. çocukken afacan ve oyun meraklısıydı. oyun oynamadığı zamanlarda babasının nezaretinde ciddi işler yapardı. hayallere kapılacak zamanı yoktu. hayalgücüne ve kalbine kötülük işlememişti. annesi hem hayal gücünün hem de kalbinin saf ve temiz kalmasına dikkat etmişti.

gençken güçlerini içgüdüsel olarak korumuştu, böylelikle de neşesini ve canlılığını koruyabileceğini, ruhunun güçlenip, her ne şekilde olursa olsun hayat şartlarına teslim olmayacağını anladı. hayata bir yük olarak değil, görev olarak bakıp seve seve mücadele etti. kalbini ve karmaşık kurallarını derin bir merakla inceledi. güzelliğin hayalgücü üzerindeki etkisini, izlenimlerin duygulara dönüşmesini, belirtilerini, rolünü ve sonuçlarını bilinçli ya da bilinçsiz gözlemledikçe, etrafına bakıp deneyimlendikçe, aşkın dünyayı arşimed'in kaldıracı gibi yerinden oynattığını anladı. aşkın içinde yalanlar ve çirkinlikler olduğu kadar, evrensel ve inkar edilemez doğrular olduğunu gördü. iyi nedir? kötü nedir? aralarındaki ayırıcı çizgi nedir? "yalan nedir?" sorusunda geçmişindeki ve bugünündeki renkli maskelerin geçit törenini izledi. bir gülerek, bir kızararak, bir kaş çatarak aşkın kahramanlarını seyretti: çelik zırhlar içindeki don kişot'lar, elli yıllık ayrılıktan sonra bile sadık kalan ideallerindeki sevgilileri, gül yüzleri, yapmacıksız, iri gözleriyle çobanlar, kuzular, pudralı perukları, dantelli giysileri, zekayla parıldayan gözleri, çapkın gülüşleriyle markiler, kendilerini asan, vuran werther'ler, gözyaşları döken, manastırlara kapanan soluk yüzlü bakireler, gözlerinde vahşi pırıltılar olan bıyıklı kahramanlar, hem saf hem bilinçli don juan'lar, hem aşkın en küçük bir kuşkusundan bile korkan, hem de hizmetçilerini seven uyanıklar.. hepsi.. hepsi.

"gerçek nedir?" sorusuna cevap verebilmek için bir kadına aklıyla ya da gözleriyle, sıradan, dürüst, derin ve koparılamaz bağlarla bağlanmış insanları aradı ama bulamadı. bulduğunu sandığı zamanlar oldu ama sonradan gözleri açıldı. bu onu melankoliye, hatta ümitsizliğe sürükledi. "bu nimetin tamamen bahşedilmediği çok açık" diye düşündü kendi kendine "ya da böyle bir aşkın parlak ışınlarını alan biri utangaç ve ürkek olur, insanlarla tartışmaktansa onlardan saklanmayı tercih eder, belki de sığ topraklarda kök saldıkları için dallarını yayan kocaman ağaçlara dönüşemeyecek olan çiçeklere basıp çamura batıran bu aşksız insanları sırf kendi mutlulukları adına bağışlayıp onlar için üzüntü duyarlar."

evliliğe, kocalara ve karılarına karşı olan davranışlarına bir baktı, hepsinde gizemli bir taraf gördü. bunlarda hep anlaşılmamış, konuşulmadan geçiştirilmiş bir şeyler vardı. erkekler karmaşık problemlerle kafalarını yormuyorlar, evlilik hayatında sanki keşfedilecek ve çözülecek hiçbir şey yokmuş gibi emin ve ağır adımlarla ilerliyorlardı. bazı erkeklerin aşkı evliliğin alfabesi ya da bir çeşit yiğitlikmiş gibi gördüklerini ve bir odaya selam verip girer gibi aşka dalıp sonra da başka konulara atladıklarını görünce, "acaba haklı olabilirler mi? belki de gerçekten başka bir şeye ihtiyaç yoktur." diye düşünürdü kuşkuyla. onlar hayatın baharını sabırsızca harcarlar, içlerinden pek çoğu ömürlerinin geri kalanını sanki onlara aşık olmakla yaptıkları aptallığı asla bağışlayamıyormuş gibi eşlerine yan gözle bakarak geçirirlerdi. bazıları da vardı ki aşk onları uzun yıllar, yaşlanana dek bırakmazdı ama çapkın bir gülümseme de yüzlerinden hiç eksik olmazdı. çoğunlukla insanlar bir çiftlik alıp onu keyfini sürer gibi evliliğe giriyorlardı. kadın evi mükemmel bir şekilde çekip çeviriyordu. ev kadınıydı, anneydi, mürebbiyeydi. aşka, kıvrak zekalı bir çiftçinin güzeller güzeli arazisine baktığı gibi bakıyorlar, bu güzelliğe hemen alışıp bir daha fark etmiyorlardı.

"peki neden böyle?" diye sordu stolz kendi kendine. "doğanın kanunlarına bağlı olarak doğuştan gelen bir güçsüzlük mü, yoksa eğitim eksikliği mi? doğal büyüsünü hiç yitirmeyen, gülünç durumlara düşmeyen, değişikliğe uğrayan ama asla yok olmayan sevgi nerede? bu her yerde var olan nimetin, hayatın özünün doğal rengi ne?"

panik atak

paul auster

bir panik atak, şehrin sokaklarındaki soluksuz koşuya çevrilmiş; çünkü panik zihinsel kaçışın bir ifadesidir; köşeye sıkıştığın, gerçek kaldıramayacağın kadar ağır geldiği, bu kaçınılmaz gerçeğin haksızlığına karşı koyamadığın zaman içinde kabaran sınırsız güçtür; o yüzden dehşete verebileceğin tek tepki kaçmak, kendini soluk soluğa seyirten, çılgınlaşmış bir bedene dönüştürerek aklının kapılarını kapatmaktır. hangi gerçek bundan daha korkunç olabilir? birkaç saat ya da birkaç gün içinde ölmeye mahkum olmak, hiç mi hiç anlayamadığın nedenler yüzünden hayatının yarı yerinde bitmek, yaşamının bir anda bir avuç dakikaya, saniyeye, kalp atışına indirgenmesi.

6.11.2011

karnak kafe

necib mahfuz

gerçek aşk, bir ilişkiye kusur bulunması zor bir meşruluk verir daima.

sevdiğimiz insanlara aşık olduğumuzda hepimiz güzel zamanlar geçirdik; ama geriye kalan tek şey hayal kırıklığı oluyor.

gerçekler daima acıdır.

bazı insanlar sadece hayatta kalabilmek için çalar; çünkü hükümet ihtiyaçlarını karşılamaz. başkaları rüşvet alır; çünkü diğer herkes böyle yapar. bütün bu insanlar bu şekilde davranırken de, arada kalan zavallı gençler çılgına dönerler.

hepimiz hem suçluyuz hem kurban; bunu anlayamayan insan hiçbir şeyi anlamamış demektir.

acı çekmek kadar insanları bir araya getiren başka hiçbir şey yoktur.

söz açınca

sait faik abasıyanık


fırtınaları ayağınıza
meltemleri saçınıza yollayacağım
yakamozlar tırmanacak göğsünüze
martılara söyleyeceğim gelsinler
sivriada'nın boz tavşanları
kulağınıza fısıldayacak
sandalsız balıkçılar da gelecek
ay ışığını
martının sırtından alıp
akşamüstlerini
kordela balıklarından
karabataklardan karanlığı
ben alıp getirsem
nisan yağmurları yağmış levend'e
onlar tanıklık etsinler olmazsa
nisan yağmurları tane tane
benden yana konuşacaklar bakın
cümle balıklar
karidesler, pavuryalar, böcekler
ıstakozlar

akdeniz adalarına haber yolladım
sardunya adası benden yana çıkacak
yırtık yelkenler benden yana
benden yana boyası dökülmüş sandallar
medarı maişet, şimşiri hücum, maksut kaptan
ceylanı bahri, denizkızı, bereket motorları benden yana

ama ben, yine de tavşanları
sivriada'nın boz renkli tavşanlarını
kimselere değişmem
onları göndereceğim kulağınıza
fısıldamaya
meremet yapan ermeni kadınları var kumkapı'da
arslan gibi kadınlar
memelerinden sert balıkçılar süt emmiş
ak düşmüş saçlarına erkek yürekleri açılmış
meremet yapan kadınlar
onlara da açtım bu sevdadan
hepsi
marmara
o canım su
sivriada
o yalnızlık, kimsesizlik, balıkçının hürriyet heykeli
dülger balığı
o canavar görünüşlü
uysal balık
o sandallar, o tavşanlar, o motorlar
hepsi hepsi gelecekler
deniz diplerinden yakamozlar
dikenleri batan süngerler
hepsi hepsi gelecekler
benim için konuşmaya, dinlersen
onlara da açtım bu sevdadan

5.11.2011

bilge

erasmus

stoisyenlere göre bilge olmak, aklını kendine kılavuz edinmek; deli olmaksa, ihtiraslarının keyfine kendini kapıp koyvermektir. onun için değil midir ki jupiter hayatın acılarını, tasalarını biraz yumuşatayım diye insanlara akıldan çok ihtiras vermiş? birinin ötekine oranı, bir tohum tanesinin bir dragmaya oranı gibidir. hem aklı kafanın bir köşeciğine attığı halde, vücudun geri kalanını ihtirasların sürekli çırpınışlarına bırakmıştır. sonra, yapayalnız kalan bu zavallı aklın karşısına pek haşin ve gazaplı iki zalimi çıkarmış: üst bölümde, yani hayatın kaynağı olan yürekte öfkeyi, vücudun en aşağı yerlerine kadar hükmü geçen şehveti. insanların hareket tarzı, bu iki kuvvetli düşmana karşı aklın elinden ne geldiğini her gün yeteri kadar göstermektedir.

var olması mümkün olsaydı, bu türlü bir insandan bir yaratılış azmanı gibi nasıl iğrenmezsin, korkunç bir hayaletten kaçar gibi nasıl kaçmazsın? tabiatın sesine kulakları tıkalı olduğundan, şefkat, merhamet, iyilikseverlik duyguları onun en sert kayadan yapılmış yüreği üzerinde hiçbir etki yapmayacaktır. hiçbir şey onun gözünden kaçmaz, hiçbir şey onu aldatmaz; bir vaşağın gözü bile onun gözü kadar keskin değildir. her şeyi kılı kırk yararcasına inceler, tartar. benzerlerine karşı müsamahası olmadığından, ancak kendinden hoşnuttur. tek zengin, tek sağlam, tek hür insan kendi sanır; sonucu, bu dünyada edinilecek her şeye sahip olduğunu sanır; ama buna inanan tek insan kendisidir. dost edinmek kaygısı olmadığından, kendisi de hiç kimsenin dostu değildir. hatta tanrıları bile hor görmeye yeltenir. dünyada olup biten her şey tenkitlerine, alaylarına sürekli bir konudur. stoisyenlerin mükemmelliğin, bilgeliğin bir örneği diye baktıkları hayvan işte böyledir. rica ederim, söyleyin, hangi halk böyle bir adamı başına hakim seçmek ister? hangi ordu onu başı olarak görmek ister? böyle bir kimse sofrasında kendisine yer verecek bir adam, kendisiyle evlenecek bir kadın, kendisine hizmet etmeye razı olacak bir uşak bulacak mı? rastgelip bulsa bile, hemen onlara yük, çekilmez insan olmayacak mı?

4.11.2011

akarsuya bırakılan mektup

hasan hüseyin korkmazgil


incecikti
gül dalıydı
dokunsam kırılacaktı
dokunmadım
kurudu

gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
ağaçlar bükmesinler n'olursun boyunlarını
neden akşam oluyorum tren kalkınca
kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki
az önceki çiçekler nasıl da diken diken
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç

o sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik, bitti
o elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
günler devlet alacağı, yıllar bir kadehçik buzlu rakı
oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
nerde şimdi nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç

kibrit çöpleri

murathan mungan

içinde yaşıyor olmanın bilgisiyle ne kadar tanıdık gelirse gelsin, "fotoğrafta başka çıkıyor o" dediğimiz şeydir hayat.

bazı erkeklerin hikayesini anmak bile yorucudur.

"ortalıklara çıkıp ne denli çırpınsalar da bazı insanlarda star tohumu yoktur, bir türlü olamazlar. bakma çıkardıkları gürültülere."

dünyada en zor şeylerden biri iyilikle başetmektir.

sabahları aksi nobran uyanan kişiler için en büyük mutsuzluklardan biri, yanıbaşlarında güne ışıl ışıl başlayan insanların varlığıdır. bazı insanların sabaha alışması, hayata hazırlanması zaman alırken, diğerleri neredeyse bir konserve açacağının tek bir hareketiyle hayata ve güne hazır uyanırlar.

"kişi zaman içinde parça parça ölür."

bazı şeyleri bazı insanlarla konuşmanın hiçbir olanağının kalmadığı durumlar vardır.

akıldışılığın zehri çabuk yayılır.

ilk: genç kız "biraz daha tanısaydık birbirimizi" diye itiraz edecek oldu. cılız bir ses, kararsız bir itirazdı bu. "ya o zaman birbirimizden hoşlanmazsak" dedi genç adam. sözlerini tartmasını bekleyip ardından ekledi: "bence bunu riske etmeye değmez; gel sevişelim. sonra boşu boşuna birbirimizin aklında kalacağız." ilk sevişmeleri böyle oldu. sonradan her ikisi de farklı nedenlerle doğru yapmış olduklarını düşündüler.

"en iyi şeyler beklenmedik zamanlarda olur."

"insan, yaşamı boyunca, nereden geldiğinin ve nereye gideceğinin korkusunu gidermeye çalışır."

kar yoksulluğa en dokunaklı görünüşünü verir.

dünyanın bütün hikayeleri aile yaralarıdır. orada başlar, orada gelişir, oraya dönerler. birikmiş ev içi kinleri, mutsuzluk fazlası, kirli sırlar, açık ya da örtük şiddet, aşırı sevginin yaraladığı benlikler, istenmezlikler, yetmezlikler, erken kayıplar, öksüzlüğün, yetimliğin, üveyliğin saymakla köpüren, köpürdükçe birbirine benzeyen nedenleri.. mutlu ya da mutsuz bütün sonlar kaçınılmazdır. bunu bilince daha rahat anlatır insan bir başkasına kendi hikayesini.

en kısa hikaye parçasına an denir.

bir öykünün ön koşullarını yerine getirmeden yola çıkanlar, öykülerinin neden yollarda kaldığını anlamakta güçlük çekerler.

unutma, sır başkalarına vermek içindir.

taş bina ve diğerleri

aslı erdoğan

şu dünyada bir parçacık mutluluk istiyorsan, oradan oraya hoplayıp zıplayan bir kız çocuğuna dönüşmelisin.

"yaşam güzeldir. keder ve neşeyle doludur; ama gene de güzeldir. mutlu olmayı istemekten utanma."

olgular açık, uyumsuz, kaba.. yüksek sesle konuşmaya hevesli. dev taşlar gibi yığılmış olguları, önemli şeylerle ilgilenenlere bırakıyorum. beni çeken yalnızca aralarındaki mırıldanma. belli belirsiz, saplantılı. kayalar dolusu olguyu eşeleyerek elde edebileceğim bir avuç hakikatin -ya da eskiden öyle denirdi; şimdiyse bir adı yok- peşindeyim. bir ışıltının ardından derinlere, en derinlere dalıp diplere ulaşır da geriye dönmeyi başarırsam, parmaklarımın arasından kayıp gidecek bir avuç kumun, kumların ezgisinin peşindeyim. "gerçeği söylemiş olur gölgeden söz eden." hakikat, gölgelerle konuşur.

sonuçta her insan hayatı bir yenilgidir; ama bazılarınınki daha görkemli bir yenilgi.

hepimiz insanız; masaların, evrakların, kilitli kapıların, ışıkla karanlığın zıt köşelerinde bulunuşumuz yazgının talihsiz bir oyunu. yoksa özünde hepimiz aynıyız, hepimiz birer kurbanız.

sözcüklere bile geçit vermeyen gecede seslendiğin şafak, bu dünyanın henüz görmediği bir şafaktır.

hayat. o görkemli harf şöleni adına çırpınır, anlatır, dönüşür, atlatırsın.

güzel bir şey insanın geçmişi olması, gerçekten güzel hikayesini geçmiş zamanda anlatabilmesi. yoksa, insan dediğin nedir ki? yersiz bir kahkaha işte.

3.11.2011

entelektüel ahlak

edward said


bütün entelektüel hilelerin en bayağılarından biri, bir başkasının kültüründeki bozukluklar hakkında ahkam keserken kendi kültüründeki tam tamına aynı uygulamalara mazeretler bulmaktır.

klasik liberal ve batılı demokratik değerlere inanmak üzere eğitilmiş olan çoğumuz için söz konusu değerleri neredeyse harfi harfine cisimleştiren olağanüstü 19. yüzyıl fransız entelektüeli alexis de tocqueville, bunun en klasik örneğidir. tocqueville amerika'daki demokrasiyle ilgili değerlendirmesini yazıp amerikalıların kızılderililere ve siyah kölelere reva gördükleri kötü muameleyi eleştirdikten sonra, 1830'ların sonlarıyla 1840'larda fransızların cezayir'de izledikleri politikayla da ilgili bir şeyler yazmıştır. bu dönemde mareşal bugeaud'nun komutası altındaki fransız işgal ordusu cezayirli müslümanlara karşı vahşice bir sindirme savaşı yürütmüştü. tocqueville'in cezayir hakkında yazdıklarını okurken, amerikalıların kötülüklerine insani bir biçimde itiraz ederken kullandığı normları fransızların eylemleri karşısında askıya aldığını görürüz birdenbire. birtakım gerekçeler sıralamadığı söylenemez; sıralar sıralamasına da bunlar, tocqueville'in milli gurur dediği şey adına fransız sömürgeciliğini haklı göstermeyi amaçlayan sudan mazeretlerden başka bir şey değildirler. katliamlar karşısında kılı kıpırdamaz; müslümanlar, der, aşağı bir dine inanırlar ve disiplin altına alınmaları gerekir. kısacası, amerika hakkında yazarken kullandığı dilin görünüşteki evrenselciliğini kendi ülkesine kasten uygulamaz; hem de kendi ülkesi fransa da benzer insanlık dışı politikalar izlediği halde.

temel sorun kişinin kendi kimliğine ve kendi kültürüne, toplumuna ve tarihine ilişkin gerçekleri diğer kimlikler, kültürler ve halkların gerçekliğiyle nasıl uzlaştıracağıdır. bu, kişinin tercihini zaten kendisinin olandan yana yapmasıyla asla çözülemeyecek bir sorundur: "bizim" kültürümüzün ihtişamı ya da "bizim" tarihimizdeki zaferler yüzünden şişinmek entelektüelin enerji harcamasına değmez; hele birçok toplumun hiçbir formüle indirgenemeyecek ölçüde farklı ırklardan ve tarihlerden oluştuğu günümüzde hiç değmez.

ırak'ın uluslararası hukuku hiçe sayarak kuveyt'i işgal etmesinden hemen sonraki dönemde batı'da kamusal platformda yapılan tartışmalar haklı olarak, inanılmaz bir vahşetle kuveyt'in varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan saldırının kabul edilemezliği üzerinde odaklandı. amerika'nın aslında ırak'a askeri güç kullanma niyetinde olduğu açıklığa kavuştukça, bu tartışmalarda -bm anayasası'na dayanarak- bm tarafından ırak'a karşı çeşitli yaptırımlar uygulanmasını ve gerekirse güç kullanılmasını talep eden kararlar alınması istendi. hem ırak'ın yaptığı işgale hem de sonrasında çöl fırtınası harekatı'nda büyük ölçüde amerikan kuvvetlerinin kullanılmasına karşı çıkan az sayıda entelektüel arasından, benim bildiğim kadarıyla hiç kimse ırak'ın yaptıklarını mazur göstermeye çalışmadı.

fakat bush yönetimi karşı saldırının başladığı 15 ocak tarihinden önce işgale müzakereler yoluyla son verilmesi yolundaki sayısız olanağı görmezden gelip bm'nin bizzat abd'nin ya da onun bazı yakın müttefiklerinin karıştığı diğer yasa dışı toprak işgali olaylarında aldığı kararları tartışmayı reddederek, sahip olduğu o muazzam güçle bm'ye savaşa girilmesi yönünde baskı yaptığı andan itibaren amerika'nın ırak'a karşı savunduğu davanın gücünü büyük ölçüde yitirdiği haklı olarak belirtilmişti. tabii ki abd açısından körfez'deki asıl mesele bush yönetiminin beyan ettiği ilkeler değil, petrol ve stratejik güç hesaplarıydı; ülke çapında, güç kullanarak toprak elde etmenin kabul edilemez bir şey olduğunu tekrar tekrar vurgulayan entelektüel tartışmalar bu düşünceyi evrensel olarak geçerli görmeme gibi bir hatayla maluldü. savaşı destekleyen birçok amerikalı entelektüel, abd'nin kendisinin daha yenilerde egemen bir devlet olan panama'yı işgal etmiş olmasını meseleyle alakalı görmüyor gibiydiler. eğer ırak eleştiriliyorsa abd'nin de aynı eleştiriyi hak ettiği açık değil miydi? ama hayır: "bizim" daha yüce gerekçelerimiz vardı, saddam, hitler'den farksızdı; oysa "biz" büyük ölçüde özgeci ve çıkar gözetmeyen saiklerle hareket ediyorduk; bu yüzden de haklı bir savaştı bu.

ya da sovyetler'in aynı ölçüde yanlış ve aynı ölçüde mahkum edilmesi gereken bir biçimde afganistan'ı işgal etmesi olayını düşünelim. fakat ruslar afganistan'a girmeden önce abd'nin israil ve türkiye gibi müttefikleri de uluslararası hukuku hiçe sayarak başka ülkelerin topraklarını işgal etmişlerdi. keza abd'nin bir başka müttefiki endonezya 1970'lerin ortalarında doğu timor adalarını işgal ederek yüz binlerce timorluyu katletmişti; abd'nin doğu timor savaşı dehşetini bildiğini ve desteklediğini gösteren yeterince kanıt vardır; ama her zamanki gibi sovyetler birliği'nin suçlarıyla meşgul olan abd'nin hindiçin'i işgal edip zaten kötü durumda olan küçük, çoğunlukla köylülerden oluşan toplumlara yıkımdan başka bir şey götürmediğini de kimse unutmadı.

eskiden nesnel ahlaki normlar ve makul otorite diye bilinen şeylerin ortadan kalkmasıyla kafası zaten karışmış olan bir dönemde yaşayan çağdaş entelektüelin kendi ülkesinin davranışlarını körü körüne desteklemesi ve işlediği suçları görmezden gelmesi ya da lakayt bir tavırla "bütün ülkeler böyle yapıyor herhalde, dünyanın kanunu bu" demesi kabul edilebilir şeyler midir? oysa burada söylememiz, söyleyebilmemiz gereken şey, entelektüellerin aşırı hatalar yapan iktidara yaltaklanarak hizmet ettikleri için entelektüel vasıflarını yitiren profesyoneller değil, sonuç olarak iktidara hakikati söylemelerini sağlayan alternatif ve daha ilkeli bir duruşu olan entelektüeller olduklarıdır.

meyve tabağı

emre kongar

her yemekte masaya en son olarak meyve tabağı gelirdi. tabak, o sırada bulunan çeşitli meyvelerle ağzı ağzına dolu olurdu. bizim evde beslenme önemli olduğu için yemekte, büyük-küçük protokolü tersine uygulanır, önce ben ve ağabeyim başlardık yemeğe. yemeğin en güzel yeri ağabeyime ve bana verilirdi ve bu, özellikle de belirtilirdi. anne babamızı bekleyecek olursak, "hadi evladım siz başlayın" denilirdi. meyvelerin de en güzellerini önce ağabeyim ve ben seçerdik.

işte böyle bir akşam yemeğinde, bir kış günü, yemek sonrası yemek tabağı yine portakal ve mandalina dolu olarak masaya geldi. tabağın en üstüne sapında yeşil bir yaprak olan bir portakal yerleştirilmişti. ben son derece doğal bir biçimde derhal uzandım, o portakalın yeşil yaprağını kopardım ve sonra da, aklım sıra temizlediğim portakalı yerine bıraktım. o anda babamın büyük bir düş kırıklığını yansıtan yumuşak ve üzgün sesini işittim:

"ne yaptın oğlum!" dedi.

ben sofraya bir hizmet yaptığımı düşünerek yaprağı kopardığım için babamın uyarısından hem çok şaşırmış hem de çok utanmıştım. şaşkın ve utanmış; ama evdeki özgürlük havasının alışkanlığı içinde kendimi açıklama hakkımı da kullanarak, biraz titreyen bir sesle "yaprağı temizledim" dediğimi anımsıyorum.

babam, "ben yaprağı kopmasın diye o portakalı kese kağıdına koydurmadım, manavdan eve kadar elimde taşıdım" dedi.

annem de sıcak ve sevecen sesiyle "evladım, ben de en üste yerleştirmiştim ki tabak güzel görünsün" diye ekledi.

ağabeyim de onlardan aşağı kalır mı, benim eğitimime katkıda bulunacak ya, son derece bilgiç bir tavırla; ama sevecen ve sabırlı bir öğretmen sesiyle "bir yeşil yaprağın doğal güzelliğini başka nerede bulabilirsin ki?" diye ekledi.

böylece ben günümüzdeki yeşiller hareketi ile, doğayı korumak bağlamında değil ama, güzellik kavramı çerçevesinde tanıştım.

önce savunma içgüdüsüyle onlara karşı çıkmayı sürdürdüm. yenecek olan bir meyvenin yaprağı nasıl olsa koparılacak değil miydi? yanıt ağabeyimden geldi: "o zaman güzel görünüşlü yemekler yapmanın da bir anlamı olmaz; nasıl olsa hepsini yiyeceğiz."

1.11.2011

zor zamanlar

jacques prevert


bu uyarı size eh ihtiyarlar
duyduk duymadık demeyin babalar
oğullarınızı
güvercinlere yem verir gibi
ateş hattına saldığınız günler
artık bir daha gelmeyecek geri
razı olun kaderinize
dönüş yok artık sizin devrinize
yakınmayın boşuna
uyku akıyor gözlerinizden
haydi yallah yataklarınıza
yeni ütülendi kefeniniz
zuhur edecek birazdan azrailiniz
hazırlayın çene bağlarınızı
lağımcı gelip götürecek sizi
geçti üç silahşörler demi
şimdi lağımlar dönemi

ağzınız kulaklarınıza vararak
ilk durakta inecek misiniz diye
nazikçe soruyordunuz bize
ilk durak derken
savaştı sözünü ettiğiniz
ama sırtımıza saplanmayacak artık hançeriniz
hayır binbaşım
hayır sayın bayım
hayır sayın peder
hayır sevgili anamız
inmeyeceğiz ilk durakta
ya da önce sizi indireceğiz
fırlatıp atacağız vagon kapısından
mezara gömülmekten daha kolay
daha eğlencelidir
insan çarçabuk kurtuluverir
ucuzdur üstelik

yeter bozuk para gibi harcadığınız bizleri
yeter yutturduğınız köpüklü sabun
geçti artık eğlenceli deniz kazalarının vakti
amiraller düşünce denize
şamandıra atarız diye
güvenmeyin bize
sadece taştır, demirdir
atacağımız size
geçti kocamış bayların vakti
razı olun bundan böyle kaderinize

dönerken
omuzlarınızda çocuklarınızla
geçit töreninden
içmeden sarhoştunuz
kışlanın önünde
sevinçten çılgınlar gibi
zıplıyordunuz
zırhlı süvariler
geçerken bando eşliğinde
okşanıyordu gururunuz
ve omuzlarınızda taşıdığınız çocukları
üç renkli bayrak çamuruna
ölüler balçığına salmıştınız
omuzlarınızı eğip
gençliğin önünde durulmaz deyip
onları öte dünyaya kışkışlamıştınız

anlı şanlı pek sayın baylar
buluşup mahallenizde
kutluyordunuz birbirinizi
çünkü
taş bağlamış yüreklerinizi
yazık! yazık! sayın bay babylas *
verdim vatan uğruna
üç oğlumun üçünü
yazık! yazık! anasını sattığımın herifi
bense vatana
verdim gitti üçün birini
herkes ne verebilirse onu verir
fazlasını istemek enayiliktir
sızlıyor mu hala dizleriniz
ve yaşlı mı gözleriniz
şapkada siyah şerit
ayaklar sıcacık
cenaze çelenkleri
ve sarımsaklı koyun budu
savaş öncesini hatırlıyorsunuz
pelinli kaşıklar, atlı arabalar
saç tokaları
fener alayları
ah ne kadar güzeldi
o eski günler
ey sayın moruklar
kapatın çenenizi
takma dişleriniz arasında
kımıldatmayın ölü dilinizi
artık bir daha gelmeyecek geri
fener alayları
atlı arabalar devri
sağa çark edip
yoklayın kocamış kemiklerinizi
geldi hapishane arabası
geldi zenginlerin cenaze arabası
kutsal louis oğulları
yallah gökyüzüne
oyun sona erdi

dürüldü bu dünyada defteriniz
adliye sarayı avlusunda
aynasızlar allahının
yanındadır yeriniz

dedeler
nineler
köhne ana babalar
eski muharipler
köhne rahipler
köhne rahibeler
bir daha gelmeyecek geri
oyun sona erdi
çocuklara gösteri başlayacak şimdi

vay kurban

ahmed arif


dağlarının dağlarının ardı
nazlıdır
uçurum kıyısında incecik bir yol
gider dolana dolana
bir hastan vardır umutsuz
belki ayşe belki elif
endamı kuytuda başak
memesinin memesinin altında
bir sancı
bir hayın bıçak

ölüm bu
fukara ölümü
geldim geliyorum demez
ya bir kuşluk vakti ya akşamüstü
ya da seher mahmurlukta
bakarsın olmuş olacak
bir hastan vardı umutsuz
hasreti uykularda
hasreti soğuk sularda
gayrı iki korku çiçeğidir gözleri
iki mavi kocaman korku çiçeği
açar derin kuyularda

dağlarının dağlarının ardı korkunçtur
hiç akıl edip de düşünen var mı
gün kimin hesabına tutar akşamı
rahmetinden kim demlenir bulutun
hayırlı evlat makina
nasıl canavar kesilir
kurdun karıncanın rızkını veren
toprak nasıl ayartılır
yüz vermez topal öküze
ve almaz koynuna karasabanı

sepetçioğlu'm bir kömür işçisidir
mavzer değil kürek tutar urfalı nazif
mal haraç mezattır
can pazar pazar
kırmızı ak ve esmer
yumuşak ve sert buğdaları
yaratan ellerin sahibidir bu
kör boğaz nafaka uğruna
haldan düşmüş tebdil gezer

dağlarının dağlarının ardı
nasıl anlatsam
ağaçsız kuşsuz gölgesiz
çırılçıplak
vay kurban
"kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda"
yiğitlik, sen cehennem olsan da bile
fedayı kabul etmektir
cennet yapabilmek için seni
yoksul ve namuslu halka
budur ol hikayet
ol kara sevda

seni sevmek
felsefedir kusursuz
imandır korkunç sabırlı
ipin kurşunun rağmına
yürür pervasız ve güzel
sıradağları devirir
akan suları çevirir
alır yetimin hakkını
buyurur kitabınca

gün ola devran döne umut yetişe
dağlarının dağlarının ardında
değil öyle yoksulluklar hasretler
bir tek başak bile dargın kalmayacaktır
bir tek zeytin dalı bile yalnız
sıkıysa yağmasın yağmur
sıkıysa uykudan uyanmasın dağ
bu yürek ne güne vurur
kaçar damarlarından karanlık
kaçar bir daha dönemez
sunar koynunda yatandan
hem de mutlulukla sunar
beynimizin ışığında yeraltı

her mevsim daha genç daha verimli
sunar pırıl pırıl sebil
ömrünün en güzel aşk hasatını
elimizin hünerinde yeryüzü
dolu sofra gülen anne gülen çocuklar
bire on bire yüzle akşama gebe
şafakla doğan işgücü
yalanım yok sözüm erkek sözüdür
ol kitapta böylece yazılıdır
ol sevda böyledir çünkü

31.10.2011

uzun lafın kısası

carlos fuentes: kapitalizm varsa çürüme de vardır.

montaigne: dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi kıçımızla oturacağız.

hermann hesse: haz denilen şey sürüp gitmez, seni yine çöl ortasında bırakıverir.

arthur cravan: çok yakında sokaklarda sadece sanatçıları göreceğiz ve artık sıradan insan bulmakta güçlük çekeceğiz.

talat sait halman: müziği baştacı etmeyen toplumlar, yaygaraya mahkum kalır.

lucretius: tüm dinler aynı ölçüde, cahiller için görkemli, siyasetçiler için kullanışlı ve filozoflar için gülünçtür.

paulo freire: mücadele, insanların, başkalarınca mahvedilmiş olduklarını görmeleriyle başlar.

sigmund freud: bazı bilinmeyen sinir sistemi bozukluklarının histerik semptomlara yol açması durumunda olay her zaman cinsel bir şeydir. her zaman.. her zaman..

alberto moravia: herkes kendi cennetini başkalarının cehennemine koyar.

tarık buğra: iyi yetişmemiş insanların ülkesinde düzen bir bozuldu mu, mağara devri, taş devri hortluyor.

thrasymakhos: doğru olmayan doğru olandan daha iyi yaşar.

dragan babic: insan, bir mahkumun başını soktuğu bir barınak olarak kabul ettiği ve dışarıya oranla daha rahat ettiği hücresine bağlandığı gibi, neden hayata bağlanır ki?