27.11.07

neandertal

arthur koestler

neandertal dünyada ilk kez göründüğünde maymunlar gülmeyi biliyorlardı mutlaka. üst düzeyde uygarlaşmış maymunlar daldan dala zarafetle atlarken neandertal adam beceriksizce yerlerde sürünüyordu. doygun ve barışçıl maymunlar birtakım hoş oyunlarlarla vakit geçirir ya da felsefi bir dalgınlıkla sinek avlamakla oyalanırken asık suratlı neandertal elinde sopa oraya buraya vurarak dünyada kendine yol çizmeye çalışıyordu.

maymunlar dalgalarını geçerek ağaç tepelerinden onu seyrediyor, arada kafasına ceviz falan atıyorlardı. bazen de dehşete düştükleri oluyordu: kendileri ağaçlardan topladıkları meyveleri, buldukları tatlı taze bitkileri büyük bir zarafetle yerken neandertal'in çiğ etleri dişlediğini, başka hayvanları hatta kendi cinsini boğazladığını görüyorlardı. üstelik yıllar yılı aynı yerde durmuş ağaçları kesiyor, zamanın kutsallaştırdığı kayaları yerinden oynatıyor, ormanın her türlü yasa ve geleneğini fütursuzca çiğniyordu. kaba sabaydı, zalimdi, her türlü hayvansal vakardan yoksundu; üst düzeyde gelişmiş olan maymunların gözünde tarihin barbarlık dönemine dönüşünün simgesiydi.

şempanze türünün dünyada kalmış son örnekleri, bir insanoğlu gördüler mi hâlâ tiksintiyle başlarını çevirirler.

25.11.07

hûlya

ahmed arif

senin o anlatılması imkansız, dayanılmaz gözlerin, bütün kör, şaşı, şiş, alçak ve yere bakan gözleri bir kalemde kaldırır atar dünyadan. sabah gözlerimi sana açarım. akşam, uykularımı senden alırım. nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade baş dönmesini bulurum. böyleyken gene de şükretmem halime; hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getiririm. sana dert, sana ağırlık, sana sıkıntı olurum. nemsin be? sevgili, dost, yar, arkadaş.. hepsi. en çok da en ilk de leyla'sın bana. bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. uçan kuşum, akan suyumsun. seni, anlatabilmek seni. ben cehennem çarklarından kurtuldum, üşüyorum kapama gözlerini.

öylesine hûlya, kutsal ve uzaksın ki.. allah kahretsin beni.

23.11.07

hasan sabbah

amin maalouf

bütün zamanların en korkutucusu olan haşhaşi tarikatını 1090'da kuran hasan sabbah geniş kültürlü, şiire duyarlı, bilimin son gelişmelerine meraklı bir adamdır. 1048'de rey kentinde doğmuştur. burası birkaç on yıl sonra tahran kasabasının kurulacağı yerin hemen yanındadır. efsanede öyle anlatıldığı üzere, gençliğinde şair ömer hayyam'ın çok yakın dostu olmuştur. hayyam da onun gibi matematik ve astronomi tutkunudur. fakat böylesine bir dostluğun gerçek olup olmadığı tam bilinmemektedir. buna karşın, bu parlak adamın hayatını tarikatını örgütlemeye adamaya götüren koşullar bütün ayrıntılarıyla bilinmektedirler. onlara "batınîler" denilmiştir, yani "halkın önünde gözüktüklerinden farklı bir inanç taşıyanlar."

21.11.07

kaygı

ayn rand

kaygı, duygusal rezervlerin ziyan edilmesidir.

"hayatını seven onu kaybeder; bu dünyadaki hayatından nefret eden, ona ebediyete kadar sahip olur."

hayatta iki şey vardır ki onlardan erkenden kurtulmak gerekir. biri kişisel üstünlük duygusu, öteki de cinsiyete karşı olan abartılı saygımız.

insanlığın yozlaşmışlığından kaçamazsın.

eğer en büyük kaygın, nasıl düşündüğün, neler hissettiğin, neye sahip olup neye sahip olmadığınsa bencil biri olarak kalmışsın demektir.

insanlar aşağıya kayan birini asla bağışlamaz.

insanlar ancak diğer insanlarla ilişkileri açısından önemlidir. yararlılıkları açısından, sundukları hizmetler açısından. bunu tümüyle anlamadıkça bir mutsuzluktan diğerine kayarsın.

dürüstlük en iyi politikadır.

insanlara soylu görevler yüklerseniz sıkılıp bunalırlar; ama onları eğlendirmeye kalktığınızda da utanırlar. bu ikisini birleştirmeyi başardığınız anda onları ele geçirdiniz demektir.

özsaygı peşinde koşmak onun yokluğuna işaret eder.

ermişlerle dervişler ancak maddesel şeyleri feda eder. ruhun kurtulması için küçük bir fiyattır bu. ruhunu kendine saklar, dünyasal şeyleri feda eder.

bir şeyi gerçekten istemek çok büyük sorumluluktur.

her şeye ihanet edilebilir, herkes bağışlanabilir. ama kendi büyüklüklerinin cesaretine sahip olmayanlar bağışlanmaz.

19.11.07

tanrı

karen armstrong

baştan aşağı kötülük ve acıyla dolu bir dünya nasıl olur da iyi bir tanrı tarafından yaratılmış olabilir?

tanrı, kendi ön yargılarımızdan kurtulmanın ve bizleri eksikliklerimiz üzerinde düşünmeye zorlamanın bir simgesi olarak görülmeyip bencil nefretimizi meşrulaştırma ve mutlaklaştırmanın bir aracı olarak kullanılmaktadır.

tanrı yalnızca yararsız değil kesinlikle zararlıydı. laplace, tanrı'yı fizikten çıkardı. gezegenler sistemi, giderek soğuyan güneşten çıkan bir parlaklığa sahipti. napolyon ona "bunun yaratıcısı kim?" diye sorduğu zaman laplace basitçe yanıtladı; "bu hipoteze ihtiyacım yoktu."

neyse ki aydınlanma insanlığa, kendini bu çocukluktan kurtarma olanağını verecektir. bilim dinin yerini alır.

dünyaya yabancılaşma ve kendine yeterliliğin gururu çoğu kişiyi, insanı bağımlı olma koşuluna indirgeyen bir tanrı düşüncesini tümüyle yadsımaya götürecektir.

17.11.07

karanlık

nikiforos vrettakos

insanlar kurşuna diziliyor, asılıyor. her şey yok ediliyor. gerçek dışında, dökülen kan dışında, her şey. çünkü, kanın, bütün olup bitenleri algılama yeteneği vardır. gözü vardır, kulağı vardır, zalimleri adım adım izler. ölüler de yaşayanlar gibi gözüpek ve korkunçturlar.

hiçbir şeyden kuşkulanmak istemem ama, dimitri, bu karanlık nereden kaynaklanıyor? nedir ölçüsü bu karanlığın? yeryüzünde, yapacağı kötülük nereye dek varabilir? işte bu yüzden zaman zaman insanın kötürüm olduğu kuşkusu düşüyor içime. tüm beynimdekilerin yarım olduğu kuşkusu. bir an geliyor, her şeyi kırıp geçiren bu güçleri bütün dünyanın üzerine gerilmiş ateşten bir örtü gibi görüyorum. özgürlük, adalet, barış? yoktur bu denli sulanan başka ağaç. nerede çiçekleri? nerede ürünleri?

15.11.07

leonardo

eduardo galeano

kamu ahlakının koruculuğunu üstlenen gecenin bekçileri, daha yirmili yaşlarının başında olan leonardo'yu üstat verrocchio'nun atölyesinden alıp bir hücreye tıktı.

hiç uyumadan, doğru dürüst nefes almadan, canlı canlı yakılma korkusunu sürekli içinde hissederek orada iki ay geçirdi. homoseksüelliğin cezası odun yığınıydı ve isimsiz bir ihbar mektubu onun jacopo saltrelli'yle bir sodomist ilişki yaşadığını iddia etmişti.

delil yetersizliğinden serbest bırakıldı ve normal yaşama döndü. ve sanat tarihinde ışık-gölge oyununu ve bulanık tarzı başlatan neredeyse hiçbiri tamamlanmamış şaheserler yarattı; kıssalar, efsaneler ve yemek tarifleri yazdı; kadavralar üzerinde anatomi çalışmaları yaparak insan organlarını ilk kez mükemmel bir biçimde resmetti; dünyanın döndüğünü teyit etti.

helikopteri, uçağı, bisikleti, denizaltıyı, paraşütü, mitralyözü, el bombasını, havan topunu, tankı, hareketli vinci, yürüyen kazıcıyı, spagetti makinesini, rendeyi icat etti.

ve pazar günleri kurulan pazardaki kuşları satın alıp onları özgür bıraktı.

onu tanıyanlar asla bir kadına sarılmadığını söylüyorlar; ama bütün zamanların en ünlü tablosu onun elinden çıktı. ve bu, bir kadının tablosuydu.

13.11.07

kitsch

thomas bernhard

genel olarak duygusallık, ki bu en korkuncu, şimdi çok moda, tıpkı kitsch olan her şeyin şimdi çok moda olması gibi.

yetmişli yılların ortalarından bugüne dek duygusallık ve kitsch çok moda; edebiyatta çok moda, resimde ve müzikte de öyle.

bugün yazıldığı kadar duygusal kitsch hiçbir zaman yazılmadı, hiç bu kadar kitsch ve duygusal resim yapılmadı. besteciler kitsch ve duygusallıkta birbirleriyle yarıştılar.

tiyatroya gidin bir, orada bugün toplumu tehdit eden kitsch'ten başka bir şey sunulmuyor, duygusallıktan başka. tiyatroda vicdansızlık ve vahşilik sunulsa da hepsi yalnızca haince kitsch bir duygusallık.

sergilere gidin, orada yalnızca en yoğun kitsch ve en çirkin duygusallık gösterilir. konser salonlarına gidin hele, orada da yalnızca kitsch ve duygusallık duyacaksınız. kitaplar bugün kitsch ve duygusallıkla doldurulmuş.

bugün yazan genç ve çok genç yazarlar, çoğunlukla yalnız düşüncesiz ve kafasız bir kitsch yazıyorlar ve kitaplarında neredeyse dayanılmaz boyutta dokunaklı bir duygusallık geliştiriyorlar.

nihayet sonunda her şey gülünçlüğe ya da hiç değilse zavallılığa dönüşüyor, ne kadar büyük ve ne kadar önemli olursa olsun.

hayır, hayır, sanatçılar, en önemlileri ve de en büyükleri denilenleri bile olsa, kitsch'ten, acıklıdan ve gülünçten başka bir şey değildirler.

toscanini, furtwangler; biri çok küçük, diğeri çok büyük, gülünç ve kitsch.

hele bir de tiyatroya gitmeye kalkın, gülünçlükten ve acıklılıktan ve kitsch'ten neredeyse mideniz bulanır. insanların söyledikleri şeyler ve bunu söyleyiş biçimleri midenizi bulandırır.

klasik tarzda konuşurlarsa mideniz bulanır, halk ağzıyla konuşurlarsa mideniz bulanır. ve nedir ki kuzum bu klasik ve modern diye anılan yüksek ve halk tipi oyunlar; teatral gülünçlüklerden ve kitsch acıklılıklardan başka?

bugün tüm dünya gülünç ve üstelik de derinlemesine acıklı ve kitsch, gerçek bu.

11.11.07

sanat

vincent van gogh

gerçekten sevilmeye değer şeyleri sadakatle sevmeyi sürdürebilirse kişi; sevgisini anlamsız, değersiz, önemsiz şeylere ziyan etmezse, zamanla daha çok ışığa kavuşacak, güçlenecektir.

sanat ne büyük zenginliklerle dolu! insan gördüklerini unutmadıkça hiçbir zaman verimli düşüncelerden uzak, gerçekten yalnız ya da tek başına kalamaz.

sanat söz konusu olduğunda o eski deyiş hep geçerli: dürüstlük en iyi yoldur. ciddi bir etüt üstünde çok uğraşmak, halkın hoşuna gidecek birtakım şıklıklar yapmaktan çok daha iyi.

jean-françois millet: kendimi kötü ifade etmektense hiçbir şey dememeyi yeğlerim.

insan belli bir meslek ya da belirli bir zanaatte ne denli erken usta olmaya çalışırsa, mümkün olduğunda bağımsız bir düşünce ve davranış tarzı benimserse, kendi kesin kurallarını ne kadar eksiksiz uygulayabilirse, o kadar sağlam bir karaktere sahip olabilir; bütün bunları yaptı diye dar kafalı olması da gerekmez ayrıca.

figürde olsun, peyzajda olsun, duygusal bir melankoliyi değil, gerçek ve derin acıyı anlatabilmek isterdim.

yapıtında bir düşünce iletmek bir ressamın görevidir. aynı zamanda, soylu bir şey, büyük bir şey var ki, sonunda solucanlar kemirsin diye verilmemiş insanoğluna.

kalıcı bir şeyler yapmak istiyorsak eğer, bir köylü kadar çok ve özentisiz çalışmamız gerek.

gerçekten anlam taşıyan az söz söylemek, kuru gürültüden başka bir şey olmayan, kolay söylendiği kadar yararsız olan bir araba laf etmekten daha iyidir.

jean richepin: sanat sevgisi gerçek sevgiyi ortadan kaldırır.

eskinin büyük ustalarını dikkatle izlerse insan, hepsini de, belirli anlarda gerçekliğin ta içinde bulabiliyor. onların yaratıları olarak adlandırdığımız şeyler gerçek dünyada görülebilir, onların gözleri gibi gözlerle, duyguları gibi duygularla yaklaşırsa insan.

desen için olsun, renkler için olsun insanlar değil de belirli kurallar ya da ilkeler ya da temel doğrular var ve kişi gerçek bir doğru yakaladı mı ancak bunlara tutunabilir.

özellikle dikkatimi çeken bir şey var: tüm o akıl dışı resimler atölyede yapılmışlardır.

akademik bir figür ne kadar doğru biçimlendirilmiş olursa olsun, isterse ingres'in elinden çıkmış olsun, temelde çağdaş bir şey yansıtmıyorsa, bir mahremiyeti yoksa, gerçek hareket göstermiyorsa, günümüz resim sanatında yeri yoktur bence.

güzel olan her şey; ama gerçekten güzel olan her şey, aynı zamanda doğrudur da.

onu doğrudan doğruya eyleme sürükleyen bir içsel sessizliği olsun: insan ancak bu yolla büyük şeyler başarabilir. neden mi? çünkü "ne olursa olsun" diyen bir duygu vardır içinde.

9.11.07

itiraf

trevanian

akademik tipler arasında yararsızlık esastır.

her çocuk kendini anasına babasına ebediyen borçlu sanır ama bu doğru değildir. eğer ortada bir borç varsa, anayla baba borçludur çocuğa. onu bu acılar, savaşlar, nefretler dünyasına getirdikleri için. hem de bir anlık zevk uğruna.

itiraf ruha iyi gelir. ruhu boşaltır, yeni günahlar için yer hazırlar.

öğüt, vermesi almasından zevkli olan tek şeydir.

yetişme tarzını ve sosyal sınıfı en iyi ortaya koyan şey insanların konuşma biçimidir.

cesaretin nerede bitip duygusuzluğun nerede başladığı belli değildir.

mantıksız şeyler beni korkutuyor. gaddar ve zalim bir adamın yanındayken, bir delinin yanında ettiğimden daha çok rahat ederim.

insanın kendini farklı sanmasından daha sıradan, daha olağan bir şey yoktur.

erkek milleti asla tam anlamıyla büyümüyor.

gençlik insana geçici bir konuktur. yaşlılık ise ölene kadar sizinle beraberdir.

acaba neden insana iyi gelen her şey ya sıkıcıdır ya da acı verir? neden bedene kötü gelen her şeyin ruha iyi geldiği varsayılır?

güzelliğin fazlası zekayı köreltir. şekerin dişleri bozması gibi.

ah, bu orta çağ insanlarının tanrısı gerçek bir tanrıymış kuşkusuz! ırmaklarda, yağmurlarda varmış o. bizim tanrımız gibi uzakta var olan, yalnızca ebedi mutlulukla ebedi ceza arasında bir tür komisyonculuğa benzer iş yapan bir varlık değilmiş.

7.11.07

budala

cenap şahabettin

daima sanırız ki mesleğimizi biz seçtik; oysaki çoğu kez meslek bizi seçmiştir.

genellikle geçmişi düşününce "o zaman ne budala imişim!" deriz. yarın, şimdiki zamanı düşününce yine diyeceğimiz budur.


yüzünüzdeki bugünkü gülümseme, yarınki buruşukluğu hazırlar.


dayanıklı dediklerimiz, genellikle duygusuzlardır.


akıl bazen mantığın dilemediğini söyler; ama kalp mantığa her zaman kendi istediğini söyletir.


herkesi kör, âlemi sersem sanmak da bir mutluluktur.


gözlerimizden akabilen yaşların acılığı hiçtir, insanı asıl ruhunda hapis kalan yaşlar zehirler.


her ıstırap çeken sanır ki çektiği acıyı başka hiç kimse tatmamıştır.


mutluluğa bir düş diyorlar. belki doğrudur ama o düşü ancak uyanıklar görür.


çoğumuz için dünya, içinde yaşadığımız kasaba ya da köydür.


akıl yaşta değil baştadır; ama aklı başa yaş getirir.


adaletin bulunmadığı yerde para en büyük silahtır.


zehri hiçbir zaman teneke kupa içinde sunmazlar.


kötülüğün büyük kaynağı ahmaklıktır. cezaevlerini kötülerden daha çok budalalar doldurur.


öğüt, kalp paraya benzer. kimse kabul etmez.


dilimize en çok dolanan sözcükler, en büyük güçlükle tarif edebileceğimiz kavramlardır: özgürlük, ödev, aşk, yurt, kamuoyu..


sağlıklarında saygı göstermek istemediğimiz büyük adamlarla ölümlerinden sonra övünmeye hakkımız yoktur.


anlamayanların övgüsü, kötülemesinden ağır gelir.


kavak ağacını beğenen ve seven pek az kişi gördüm; çünkü dosdoğrudur.


eski ve yeni şeyler, ne tümüyle iyi ne tümüyle kötüdür. gerek gençlerin gerek yaşlıların en büyük hataları, bunu bilmemekten ileri gelir.

5.11.07

insan

yuval noah harari

insanlar bilinmeyenden korktukları için değişimden kaçınırlar. ancak tarihin tek değişmezi, her şeyin değiştiğidir.

insan türünün geçtiğimiz yıllarda yaşadığı şartlardaki belirleyici iyileşmeler, biraz daha kanaatkâr bir tavır yerine daha büyük beklentilere dönüştü. bu konuda önlemler almazsak gelecekteki kazanımlarımız bizi her zamankinden daha da doyumsuz hale getirecek.

bilim insanları beyindeki belirli bir bölgede bir elektrik fırtınası koptuğunda öfkelendiğinizi, bu fırtına dinip başka bir alan aydınlandığında âşık olduğunuzu biliyor artık. hatta doğru nöronları uyardıklarında aşk ya da öfke hissetmenizi bile sağlayabiliyorlar.

zihnimiz hazların geçici ve anlamsız titreşimlerden ibaret olduğunu kavradığında, duyduğumuz arzuyu da kaybederiz. hızla ortaya çıkıp kaybolan bir şeyin peşinde koşmanın ne anlamı olabilir?

bu sürecin çoktan hastanelerin geriatri bölümlerinde işlemeye başladığını görebilirsiniz. insan hayatının kutsallığına sarsılmaz bir inançla bağlı hümanist bakış yüzünden insanları " bunun nesi kutsal?" diye sormak zorunda bırakan acınası bir seviyeye varana dek onları hayatta tutuyoruz.

hassasiyetiniz olmayan bir konuyu deneyimleyemezsiniz, tıpkı uzun bir deneyimleme sürecinden geçmeden hassasiyet geliştiremeyeceğiniz gibi.

insan budur işte; kötü maddi bir ruha sıkışmış iyi bir ruh.

insan bir şempanzeden ya da kurttan bireysel olarak çok daha zeki olduğu ya da daha becerikli parmakları var diye değil, homo sapiens kalabalık gruplarla bile esnek iş birliği yapabilen tek tür olduğu için dünyaya hükmediyor.

insan toplumları değer yargıları olmadan ayakta kalamazlar.

modern kültür büyük kozmik bir plana duyulan inancı reddeder. hayattan daha üstün bir dramada yerimiz olmadığı kanısındadır. hayat bir senaryo, bir tiyatro değildir; yönetmeni, yapımcısı ve anlamı da yoktur. bilimsel bilgilerimiz ışığında söyleyebileceğimiz tek şey, evrenin hengameden ibaret ama hiçbir anlam taşımayan amaçsız bir süreç olduğudur. minicik bir gezegendeki kısacık varlığımızla, o veya bu şekilde böbürlenip söylenip sonra da göçer gideriz.

3.11.07

öğretmen

fatma aliye

bir sanatkârı güzel görmek isterseniz onu sanatı başında görünüz. bir ressamın en güzel resmine sahip olmak isterseniz şövalesi önünde, fırçası elinde olduğu ve işine daldığı anda bir fotoğrafını çekiniz. hiç de dikkati çekmeyen bir piyanist, piyanosunun başına geçtiği ve artık zihni parmaklarının meydana getirdiği havayla uğraştığı, gözleri belirlemesi güç bir noktaya dalgın baktığı zaman öyle bir letafet ve öyle bir güzellik alır ki o kadın sanki başka biriymiş gibi gelir. sanki müzik perisi orada güzelliği keşfe çıkmış zannedilir.

sanatını sevmeyen kişi sanatkâr olamayacağı gibi, öğrencilerini sevmeyen öğretmen de iyi bir öğretmen olamaz.

1.11.07

fransız ihtilali

charles dickens


olaylar çok sert ve hızlı bir şekilde gelişiyordu. yeni bir dönem başlamıştı. kral yargılanmış, idama mahkûm edilmiş ve kellesi uçurulmuştu. dünyaya kafa tutup "ya zafer ya da ölüm!" diyerek özgürlük, eşitlik, kardeşlik ya da ölüm cumhuriyeti ilan edilmişti. kara bayrak gece gündüz notre dame'nin yüksek kulelerinde dalgalanıyordu.

fransa'nın dört bir yanından üç yüz bin adam, toprak sahiplerine karşı ayaklanmak için toplanmıştı. ejderhanın toprağa ekilen dişlerini toplama vakti gelmiş gibiydi. bunlar dağda, ovada, kayada, çakıllıkta, alüvyonlu çamurda, güney'in parlak göğünün ve kuzey'in bulutlarının altında, otlakta ve ormanda, bağlarda, zeytinliklerde ve biçilmiş çimlerle mısır tarlalarında, geniş nehirlerin verimli kıyılarında ve deniz kenarındaki kumsallarda, akla gelebilecek her yerde eşit ölçüde mahsul vermişti.

daha özgürlüğün ilk yılındaki bu sele -ki bu sel yukarıdan akmıyor, aşağıdan yukarı taşıyordu ve gökyüzünün pencereleri açık değil, kapalıydı- kim tek başına karşı koyabilirdi ki?

ne bir duraksama, ne acıma, ne huzur, ne insafa gelip bir ara vermek ne de zaman mefhumu vardı. gece ve gündüz birbirini eski zamanlardaki düzenleriyle takip etseler de, aynı gün içinde gene bir sabah ve bir akşam yaşansa da, başka hiçbir zaman ölçüsü kalmamıştı. tıpkı ateşli bir hasta gibi, halk bu deli öfkenin ateşinde zamanı tamamen unutmuştu. şimdi cellat, koskoca şehrin alışılmamış sessizliğini bozarak halka kral'ın kellesini gösteriyordu -ve şimdi, hemen peşinden olmuş gibi gelse de insana, dul bir kadın olarak hapiste geçirdiği zorlu ve ıstıraplı sekiz ayın ardından, güzel karısının saçları ağarmış başını elinde tutuyordu cellat.

böylece, bu tür durumlarda kaçınılmaz olan tezatlıklar yasasına uygun olarak, aradan uzun bir zaman geçti ve ateş kısa sürede her yanı sardı. başkentte bir ihtilal mahkemesi, ülke genelinde de elli bine yakın ihtilal komitesi kuruldu. şüpheliler için çıkan yasa, hem özgürlükleri hem de hayatı tehlikeye atmıştı; bu yüzden iyi ve masum kişilerin, kötü ve suçlu kişilerin eline düştüğü oluyordu. hapishaneler hiçbir günahı olmayan ve kendine savunma şansı verilmemiş insanlarla tıka basa doluydu. artık düzen buydu ve işler böyle yürüyordu ve daha aradan yalnızca birkaç hafta geçmişken eskiden beri süregelen bir âdet gibi görülüyordu.

en kötüsü, bir iğrenç figür vardı ki, sanki dünya kurulalı beri varmış gibi aşinaydı artık halk buna -sert bayan, giyotinin ta kendisiydi bu.

bununla ilgili bir sürü şaka yapılıyordu. baş ağrısına iyi geldiği, saçların ağarmasını önlediği, cilde özel bir zarafet verdiği söyleniyordu. çok temiz tıraş eden "milli ustura" deniyordu hatta ona. bayan giyotini öpenler, ufak pencereden bakıp çuvala aksırmış oluyordu. insan ırkının yenilenmesinin sembolü olmuştu bu. haçın yerini almıştı bir bakıma. insanların göğüslerinde, haçtan boş kalan yerde, çeşit çeşit giyotin modelleri asılıydı artık ve haçın inkâr edildiği her yerde bunun önünde eğiliniyor, buna inanılıyordu.

devrim o kadar fazla kelle uçurmuştu ki, hem kendisi hem de kirlettiği toprak kıpkırmızı olmuştu artık. genç bir şeytan için düzenlenmiş oyuncak bir yap boz gibi parçalara ayrılmıştı ve gerektiğinde yeniden birleştiriliyordu. güzel konuşanı susturuyor, güçlüyü deviriyor, güzeli ve iyiyi ortadan kaldırıyordu. halka mal olmuş yirmi iki arkadaş, yirmi biri hayatta, biri ölü, derken bir sabah peş peşe hepsinin kafaları uçuyordu. kralın başını uçuran güçlü kuvvetli cellat, baş görevli mertebesine inmişti ama silahlı olduğu için adaşından hem daha güçlüydü hem de daha kördü ve her gün tanrı'nın kendi mabedinin kapılarını yıkmakla meşguldü.

gelgelelim zaman öyle güçlü ve derin akıyor ve her şey öyle büyük bir hızla olup bitiyordu ki, doktor'un hâlâ sağlam ve kendinden emin adımlarla ilerlediği günlerde charles, bir yıl üç aydır hapisteydi. aralık ayında devrim öyle zalim ve çılgın bir hal almıştı ki güney nehirleri geceleyin boğulup feci şekilde can vermiş cesetlerden geçilmiyordu ve mahkumlar güneyin kış güneşinin altında topluca kurşuna diziliyorlardı. ama doktor, tüm bu vahşetin içinde hâlâ başı dik ilerliyordu.

o günlerde paris'te herkes biliyordu artık onu. herkesten başkaydı. sessiz, insancıl, hem hastane hem hapishane kapılarında, mesleğini hem katiller hem de kurbanlar için eşit derecede icra eden bambaşka bir insandı. iş başındayken hali tavrı ve bastille mahkumu hikayesi onu diğer herkesten farklı kılıyordu. kimse ondan şüphelenmiyor, kimse bir şey sormuyordu ona. tek bilmek istedikleri gerçekten on sekiz yıl önce hayata döndürülüp döndürülmediği ya da faniler arasında dolaşan bir ruh olup olmadığıydı.

ölüm arabaları paris caddeleri boyunca gıcırtılar ve gümbürtüler eşliğinde ilerliyor. günün şaraplarını giyotine altı araba taşıyor. akla hayale sığmaz bütün o açgözlü, her şeyi silip süpüren canavarlar sanki tek bir bedende toplanmış, giyotine dönüşmüştür. fransa'nın o zengin topraklarında ve çeşitli ikliminde bile bu korkuyu yaratan şartlardan daha belirgin bir şekilde olgunlaşacak hiçbir çalı, yaprak, kök, filiz ya da biber tanesi yoktur. insanlığı, benzer şekilde, çekiçlerle ezecek olsan gene eski sıkıntılı haline döner. aynı açgözlülük ve baskı tohumunu eksen belli ki yine aynı sonucu elde edersin.