29.10.07

özgürce

marcus aurelius

bütün tedirginlikler içimizdeki düşünceden kaynaklanır. 

şeyleri, fikrini zorla kabul ettirmek isteyen kimsenin yargıladığı ya da senin onları yargılamanı istediği gibi değil, gerçekte oldukları gibi gör.

insanlar en kalıcı birlikteliği yaşadıkları şeyle uyuşmazlık içindedirler. her gün karşılaştıkları olayları kendilerine yabancı görürler. 

boş gurur korkunç bir yanıltıcıdır.

iyilik konusunda bazı insanlar üzüm üreten, bir kez meyvesini verdikten sonra başka bir ödül beklemeyen asmalar gibidirler.

başına ne gelirse gelsin felsefeden uzaklaşmamak, budalalarla ve cahillerle konuşmamak tüm felsefe okullarının ortak ilkesidir.

başına gelecek her türlü kötülük ya da zararın gerçek barınağı kendi zihnindir. 

öfke ve üzüntü, bizi öfkelendiren ya da üzen şeylerin kendilerinden çok daha fazla zarar verir.

iyi bir insanın nasıl olması gerektiğini tartışma artık, iyi bir insan ol.

herkes bağıra çağıra sana karşı dilediği suçlamayı yöneltse de, yabanıl hayvanlar seni saran şu yumuşak kili pençeleriyle parçalasalar da, özgürce, sevinç içinde yaşa.

27.10.07

sanat

wittgenstein: dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.

behçet necatigil: söylediğimiz her sözcük başka sözcükleri gereksinmektedir.

george thompson: şair daha üstün ruhsal ve toplumsal düzeye erişmiş bir bilicidir.

stephane mallarme: bir nesnenin adlandırılması şiirin doğurduğu hazzın üçte ikisini baskılar. o haz, anlamı parça parça tahmin etmenin mutluluğundan kaynaklanır.

michelangelo: davut mermerin içinde gizliydi; ben fazlalıkları attım.

hans-georg gadamer: şiirin dünyasını şiirin kendi içinden kurarız.

martin heidegger: düşünme ve şiirsel yaratı arasında gizli bir akrabalık vardır; çünkü her ikisi de dilin hizmetinde, dil için kullanılır ve harcarlar kendilerini. aynı zamanda bir uçurum bulunur bu ikisi arasında, apayrı dağları mesken edinmişlerdir çünkü.

max black: eğretileme bir bilgi barındırır; çünkü gerçekliği yeniden tanımlar.

melih cevdet anday: bir sanat yapıtının güzelliğini bilim açıklayamaz.

wassily kandinksy: renkler tuşlardır, gözler çekiçler, ruh ise birçok teli olan bir piyanodur. sanatçı, ruhtaki titreşimleri yaratmak için piyanoyu çalan eldir.

25.10.07

ölüm korkusu

yuval noah harari

sanatsal yaratıcılığımız, politik bağlılıklarımız ya da dindarlığımızın büyük bir kısmı esasen ölüm korkusuyla beslenir.

ölüm korkusu üzerinden müthiş bir kariyer çizen woody allen, "beyaz perdede sonsuza kadar yaşamayı diliyor musunuz?" sorusuna, "evimde yaşayabilmeyi tercih ederim." diyerek cevap verir ve ekler: "çalışmalarımla değil, ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum."

ebedi zaferler, milliyetçi anma törenleri ya da cennet hayalleri, allen gibi aslında ölmek istemeyen insanlar için oldukça zayıf alternatiflerdir. insanlar bir kere gerçekten ölümden kaçabileceklerine inanırlarsa -iyi ya da kötü sebeplerle- onların yaşama arzuları sanat, ideoloji ve dinlerin yükünden kurtularak ve karşısına çıkanı önüne katarak bir çığ gibi büyüyecektir.

insan en yüce değer olarak hayattan ziyade mutluluğu yüceltmiştir. antik yunan düşünürü epikuros, tanrılara tapınmanın zaman kaybı olduğunu, ölümden sonrasının olmadığını ve mutluluğun hayatın tek gerçek amacı olduğunu savunur.

psikolojik açıdan mutluluk nesnel şartlardan çok beklentilere dayanır. mutlu ve esenlik içinde bir düzeni yöneterek memnun olamayız. aksine, gerçeklik, beklentilerimizle buluştuğunda tatmin oluruz. kötü olansa şartlar iyileştikçe beklentilerin balon gibi şişmesidir.

orta çağ'da aç bir köylüyü memnun etmek için bir parça ekmek yeterliydi. peki sıkılmış, yüksek maaşlı, fazla kilolu bir mühendisin keyfini nasıl yerine getirebilirsiniz?

23.10.07

gün ortasında karanlık

arthur koestler

kaos dünyaya egemen olduğu sürece tanrı tarihsel bir yanlıştır ve insanın kendi vicdanıyla uzlaşmalarının hepsi yalandır. içinden gelen o lanet olası ses her ne zaman yükselirse kulaklarını tıka.

yükseklerde oksijen azdır, başı dönen yitip gider.

hikâyenin sonu iyi bağlandığında çekilen çileler unutulur.

mutlak gerçek, hemen öncesinde bakıldığında her zaman yalandır. sonunda haklı olduğu ortaya çıkan kişi, o sona varılmadan önce haksız ve zararlı görülür.

peşine takıldığımız her yanlış fikir, ileriki kuşaklara karşı işlenmiş bir suçtur.

her alkol şişesinin içinde ölçülebilir miktarda duygusal taşkınlık bulunur.

saint-just: kimse suç işlemeden ülke yönetemez.

machiavelli: kimi kez sözcükler gerçekleri gizlemek amacıyla kullanılmalıdır. ancak bunu öyle bir biçimde yapmalı ki, ya kimse farkına varmasın ya da mutlaka birinin dikkatini çekecek olsun.

hapisteki insan için en korkunç şey birinin suçsuz olduğunu bilmektir. çevreye uyum sağlamasını engeller, moralini yerle bir eder.

dünya öyle bir hale geldi ki, zeka ile ahlak birbirine ters düşer oldu. hangi taraftaysan ötekinden vazgeçmek zorunda kalıyorsun. insanın kafasını fazla çalıştırması iyi değildir.

21.10.07

ben robot

isaac asimov

hiç kimse kendinden daha üstün bir varlık yaratamaz.

bir zamanlar insanlar kainatın karşısında yapayalnızdılar. hiç dostları yoktu ama şimdi ona yardım eden yaratıklar var. ondan daha güçlü, daha sadık, daha yararlı ve kendine son derece bağlı yaratıklar. insanlık artık yalnız değil.

kızımın bir makineye teslim edilmesini istemiyorum. onun çok zeki olması beni ilgilendirmiyor. nesnenin ruhu olmadığından kimse kafasından geçenleri anlayamıyor. bir çocuk madeni bir yaratık tarafından korunmak için yaratılmamıştır.

robotların hepsi mantıklı yaratıklardır.

bir robot tehlikeye atılmak üzere ve bunu da biliyor. üçüncü yasanın otomatik potansiyeli onun geri dönmesine neden olur. ama sen ona kendisini tehlikeye atmasını emrediyorsun. o zaman ikinci yasa bir öncekinden daha yüksek bir karşıt potansiyel sağlar ve robot kendini tehlikeye atarak emri yerine getirir.

bir robot, temelde daha çok demirden yapılmış bir makinedir.

bir robot yalnız kaldığı zaman vücut çalışma yoğunluğu hemen her alanda iyice artar. etkilenmeyen bir tek devre bile kalmaz. bir robotta bir tek bozuk parça bile bulunsa, çalışma yoğunlaştığı zaman hemen her şey olabilir.

hepimiz düşüncelerimizin gizli şeyler olduğuna inanmaya çok alışkınız.

normal canlılar, bilinçli ya da bilinçsiz olsun, başkalarının emrinde olmaktan hoşlanmazlar. onları yönetimine alan kendilerinden daha aşağı biriyse ya da öyle olduğu düşünülüyorsa, o zaman hoşnutsuzluk daha da artar.

aslında bir robot -herhangi bir robot- fizik ve bir dereceye kadar kafa bakımından insandan üstündür.

robot tepkileri ne yazık ki insanlarınkine tamı tamına benzemez. insanlarda iradeyle yapılan bir hareket, refleks tepkiden çok daha yavaştır. ama robotlarda durum böyle değildir. çünkü bu onlar için yalnızca seçme özgürlüğü sorunudur. yoksa zorlama hareketle özgürce yapılanın hızları birbirinin aynıdır.

robot psikolojisi kusursuz değildir. ama bu psikoloji hakkında nitel terimlerden yararlanılarak tartışma yapılabilir. çünkü bir robotun pozitronik beyni çok karmaşık da olsa yine insanlar tarafından oluşturulmuştur. yani insanca değerlere göre yapılmıştır.

bir robotla çok iyi bir insanı birbirlerinden ayırt edemezsiniz.

imkansız bir durumla karşılaşan insan, çoğu zaman gerçeklerden uzaklaşmaya çalışıp hayaller dünyasına dalar. ya da içki içmeye başlayıp sinir krizi geçirir veya kendisini bir köprüden aşağı atar. ama bunların hepsi aynı şeydir. durumu olduğu gibi kabul etmeye yanaşmamak ya da bunu başaramamak..

robotun durumu da hemen hemen aynıdır. basit bir ikilem makinenin içindeki düzenleyicilerin yarısının arızalanmasına neden olur. karmaşık bir ikilem ise beyindeki bütün pozitronik yolları bir daha onarılamayacak biçimde yakar.

reformlar peşinde olan politikacıların geçmişlerinin iyice incelenmesinin her zaman yararı vardır.

bir robot, içinde insanlar bulunan bir evi yakmaya çalışan bir deliyle karşılaşırsa ne olur? deliyi durdurmaya çalışır. öyle değil mi? ve onu engellemenin tek yolu o deliyi öldürmekse, robot deliyi öldürmemek için elinden geleni yapar. eğer ölürse robotun psikoterapi görmesi gerekir. çünkü karşılaştığı çelişkiler yüzünden çıldırabilir.

19.10.07

can olsun

arkadaş z. özger


alnını
dağ ateşiyle ısıtan
yüzünü
kanla yıkayan dostum
senin
uyurken dudağında gülümseyen bordo gül
benim kalbimi harmanlayan isyan olsun
şimdi dingin gövdende
uğultuyla büyüyen sessizlik
bir gün benim elimde
patlamaya sabırsız mavzer olsun
başını omzuma yasla
göğsümde taşıyayım seni
gövdem gövdene can olsun

17.10.07

din ve ahlak

antonio lopez campillo / juan ignacio ferreras

inananlar bayıla bayıla tanrı olmadan ahlakın olmayacağını veya tanrı ölürse her şeyin mübah olacağını söyleyip dururlar.

vahiyli tüm dinler kendi ahlaklarının çok yüksek olduğunu ve dünyanın da o ahlaka çok ihtiyacı olduğunu iddia eder. oysa aç bir insana yiyecek bir şey vermek için tanrıya inanmak şart değildir.

yüzyıllar boyunca, uygarlaşan insanlık herhangi bir tanrı tarafından buyrulmayan, herhangi bir din tarafından dayatılmayan ama ortak hayatı ve uygar insanın gelişimini kolaylaştıran bir dizi kural geliştirmiştir ve dolayısıyla artık tanrıya inanmak zorunda değildir.

bilim ve akılcı düşünce var olabilmek için dinden ve inançtan kopmak, ayrılmak zorundaydı. bugün aynı şekilde ahlak da var olabilmek için dinden kopmak zorunda.

15.10.07

ali şeriati

karen armstrong

iran devrimiyle sonuçlanan yıllarda, genç laik felsefeci dr. ali şeriati, eğitimli orta sınıfın arasından çok büyük kalabalıkları peşinde sürükledi.

mollalar onun dinsel mesajının büyük bölümünü onaylamasalar da, şaha karşı halkı harekete geçirmekte büyük oranda onun payı vardı.

gösteriler sırasında, kalabalıklar ayetullah humeyni'ninkilerin yanında onun posterini de taşıdılar; oysa humeyni'nin iranlıyla nasıl geçineceği bile belli değildi.

şeriati, batılılaştırmanın müslümanları kendi kültürel köklerine yabancılaştırdığına inanıyordu ve bu düzensizliği ortadan kaldırmak için müslümanlar inançlarının eski simgelerini yeniden yorumlamalıydılar.

muhammed, eski putperest ritlerinden hacca tektanrıcı bir anlam verdiği zaman aynısını yapmıştı. kendi kitabı hac'da şeriati, okurlarını mekke'ye hacı olmaya götürüyordu; giderek, her bir hacının kendi imgelemine dayanarak dinamik bir tanrı yaratması gerektiğini söylüyordu açıkça. böylelikle, kabe'ye vardıklarında, kutsal yer boş olduğundan hacılar bunun ne kadar yerinde olduğunu anlarlardı:

"bu sizin son gideceğiniz yer değildir; kabe bir işarettir, yani yol kaybolmamıştır; o size yalnızca yönü gösterir."

kabe, kendi başına amaç olmaması gereken bütün insan açıklamalarının aşılmasının önemine tanıklık ediyordu.

niye kabe, hiçbir düzenlemenin ya da süslemenin olmadığı basit bir küptür? çünkü o "evrende tanrı'nın gizini" yeniden sunar: 'tanrı biçimsiz, renksiz, benzersizdir, insanın seçtiği, gördüğü veya düşlediği biçim veya durum ne olursa olsun, tanrı değildir."

haccın kendisi, eski sömürge devrinde birçok iranlının yaşadığı yabancılaşmanın antiteziydi.

o, yaşamını sözü edilemez tanrı'ya doğru ve onun çevresinde döndüren her insanın varoluş yönünün temsilidir. şeriati'nin eylemci inancı tehlikeliydi:

şah'ın gizli polisi kendisine işkence edip sınır dışı etti ve hatta 1977'de londra'da ölümünden onlar sorumlu olabilirler.

13.10.07

zaman

norbert elias

kaynakları ve özellikleri ne olursa olsun, zaman belirlemeye hizmet eden araçlar, istisnasız her zaman sadece insanlara hitap eden mesaj kaynaklarıdır. saat denen mekanizmalar insanlarca düzenlenmiş olsalar bile bir yönüyle hareketli olayları, yani bir fiziksel ilişkiyi temsil ederler. ama bunlar belli bir yoldan, örneğin akrep ve yelkovanın değişen konumlarına göre insanların semboller dünyasının, sosyal dünyanın içine yerleştirilmiş fiziksel kökenli enstrümanlardır.

salt fiziksel süreçlerin belirlenmesi amacıyla saatlerin kullanılması alışkanlığı esas galileo'yla başladı. yani fiziksel zamanın sosyal zamandan oldukça geç ayrılmış bir gelişme olduğunu daha önce de söylemiştik. gelgelelim fizikçiler ile filozoflar, daha yolun başında, kendi uzmanlık alanlarının üzerinde kafa yorarlarken, gelişen insan toplumunun bilgiyi besleyen toprağı ile kendi bilgileri arasındaki bağı kaybettiler. bu gelişmenin yapısı, gene fizikçilerin ve filozofların meseleyi yanlış kavramaları yüzünden, yapıdan yoksun bir tarih anlayışına kurban gitti. yapısı bulunmayan, salt geçmişe ilişkin bir gelişme olarak değersizleştirildi bu süreç. sosyologlar da zamana gereken ilgiyi göstermeyince, zaman bir bilmece, bir muamma olma özelliğini korudu.

11.10.07

rüya

lawrence krauss

fizikçi richard feynman insanlara "bugün başıma ne geldi, anlatsam inanmazsın! inanamazsın!" demeye bayılırdı. ne olduğunu soranlara da "kesinlikle hiçbir şey!" cevabını verirdi.

söylemeye çalıştığı şey şuydu: bazen anlamlı gibi görünen bir rüya gördüğümüzde insanlar ona bir anlam verirler. ama hiçbir şekilde hiçbir öngörüde bulunmayan onlarca saçma rüya gördüklerini unuturlar.

gün içinde çoğunlukla dikkat çekici hiçbir şey olmadığını unuttuğumuzdan, olağan dışı bir şey gerçekleştiğinde olasılığın doğasını yanlış okuruz: yeterince çok sayıda olay arasında olağan dışı bir şeyin kazara gerçekleşmesi kaçınılmazdır.

9.10.07

aşk ayrı

ismet özel


o zaman
senin çardağına çıkarken
karıştırırken şarapla kendimi sana
varsın gün geçtikçe her şeyde biraz kahır
biraz bakır çalığı olsun lokmamızda
bana soru sor artık
beni kurtarma, konuştur
beni yaz geceleri patlayan sağanaklara bağışla

ki ölüm her yerde uyanıktır
alestadır korkunun yardakçıları
tez kızaran güllerden kendini sakın
sevgiler ürkütsün seni, aşk ayrı
aşktır diye geri geldin o çekiç seslerine
bıraktın vazgeçilmez ırmakları
gönlüne kar yağdırıyorsa çocuk sesleri yetsin
dikkat et hiçbir şey ıslatmasın namluları

7.10.07

müzisyen

erik orsenna

müzik de bir tür soyluluktur.

kral bile olsalar, amatörlerin tellerden çıkardıkları gıcırtılar, hırıltılar, en alışkın kulakları bile tırmalar niteliktedir.

bir müzisyen, tanrı'ya, müziğe, italyan konteslerine ve çalgı çalabildiğine şükran duymaktan başka ne yapabilir? bir sır verir gibi usulca çalmak. yavaş yavaş dünyanın gürültüsü uzaklaşır. insan kendini yalnız, seçilmiş, güvende hisseder. gitar ıssız adalar yaratmasını bilir.

gitar dünya kadar yaşlıdır. kanunların genellikle gerçeği maskelediğini ve en iyi görünenlerin, aslında içlerinde en kötüyü de barındırabileceğini bilir.

tabii ki gitar köleliğin bitişini dört elle alkışladı. ama o, bir yeni yetme değildir. gitar dünya kadar yaşlıdır. kanunların genellikle gerçeği maskelediğini ve en iyi görünenlerin, aslında içlerinde en kötüyü de barındırabileceğini bilir.

eğer teninin rengi kötüyse dans eden parmaklara ihtiyacın vardır. dans eden parmaklar müzik üretirler. ve müzikte derinin renginin önemi yoktur.

tanışmalar, tokalaşmalar, anılar.. müzik başlangıçların yardımcısıdır. aynı kapalı ışığın çekingen bir çiftin ilk sevişmesine yardımcı olduğu gibi. ne sözcüklere, ne hareketlere ne de hatta gülümsemelere gerek kalır. bir nota, bir akor yeterlidir; bir başkası ona yanıt verir, her şey düğümlenir, sarmaş dolaş olur: iş bitmiştir.

5.10.07

kötülük problemi

jean meslier

tanrı her şeyin yaratıcısıdır derler; bununla birlikte kötülüğün tanrı'dan gelmediği de iddia edilir. o halde kötülük nereden geliyor? insanlardan mı? peki ama insanları kim yarattı? tanrı yarattı; o halde kötülük tanrı'dan geliyor demektir. eğer tanrı insanları şimdi oldukları gibi yaratmamış olsaydı, dünyada ahlak bozukluğu ya da günah olmazdı.

şeytan semavi din için, en azından tanrı kadar gereklidir. semavi dinler; rahipler, hocalar, hahamlar vb. tanrı'yla şeytan arasındaki bozukluktan çok hoşnutturlar. iki düşman arasında bir uzlaşmaya aracılık etmeyecek ölçüde hoşnutturlar. varlıkları ve gelirleri bu iki düşmanın çatışmaları, düşmanlıkları üzerine kurulmuştur.

insanlar baştan çıkarmaya ve günah işlemeye yöneltilmezse, rahiplerin yönetimi ve gücü, insanlar için gereksiz olur. manicilik bütün dinlerin kuşkusuz eksenidir; ancak ne çare ki, tanrısallığı, kötülük kuruntusunda haklı çıkarmak için icat edilen şeytan, göksel düşmanının aczini ya da beceriksizliğini bize her an her dakika kanıtlar.

"insan yalnız yaptığı kötülükten değil, yapabildiği halde yapmadığı iyilikten de sorumludur."

yasaklamaya muktedir olduğu hataları suçlayan ve cezalandıran bir tanrı, benliğinde budalalıkla zulmü birleştirmiş bir delidir.

oluşmasını yasaklayabileceği kabahatleri suçlayan bir tanrı, insafı, iyiliği ve doğruluğu olmayan bir varlıktır. öngörülü bir tanrı, kabahatin önüne geçer ve böylece kendisini kabahati suçlama sıkıntısından da uzak tutar. kerim bir tanrı insan tabiatının gereği olduğunu bildiği zayıflıkları, günahları cezalandırmaz. adil bir tanrı, eğer insanı yaratmışsa, gelip geçici isteklerine direnecek derecede metin olarak yaratmamış olduğu için, yarattığını cezalandırmaz. zayıflıkları suç saymak, zorba yönetimlerin en zalim olanıdır.

bilinen bir kötülüğe göz yummak ya zayıflık ya kararsızlık ya da danışıklılık belirtisidir. yasaklamak gücüne sahip olduğu bir kötülüğe göz yummak, kötülüğün yapılmasına razı olmaktır.

hiç kimse tanrı'nın adaleti hakkında kuşkuya düşmeye cesaret etmiyor; bununla birlikte adil bir tanrı'nın hakimiyeti altında adaletsizlikten, zulümden başka bir şey görülmüyor. kuvvet, kavimlerin alın yazısına hakim oluyor; hakkaniyet dünyadan sürülmüş gibi görünüyor. birkaç kişi bütün insanların rahatını, mallarını, özgürlüğünü ve hayatını cezaya çarpılmaksızın kendine oyuncak ediyor. "tanrı tarafından yönetilen" bu alemde her şey bozuk ve karmakarışıktır.

hayvanların öteki türlere karşı zulüm ve saldırganlıklarının nedeni açlık ve beslenme ihtiyacıdır. insanın insana karşı zulüm ve saldırganlığının nedeni ise, efendilerinin kavga çıkarmak isteğinden, açgözlülüğünden ve saygısız, batıl inançlarının azgınlığından başka bir şey değildir.

her çıplak gözün de rahatlıkla görebileceği gibi, sonsuz erdeme sahip olan tanrı bu kadar açık bir adaletsizliği yaratamaz, kutsayamaz ve ayakta tutamaz.

her ne zaman bu yeryüzünün neresinde göz gezdirecek olsam vahşi ve uygar insanı, "lütfü rabbani" ile sürekli bir mücadele içinde görürüm. tanrısal lütfün kasırgalarla, fırtınalarla, donlarla, dolularla, su baskınlarıyla, kuraklıklarla, insanın çalışmasını çoğu kez yararsız kılan ve emeklerini berhava eden afetlerle yönelttiği darbelere karşı, insan, savunma durumu almak zorundadır. sözün kısası, insan türünün mutluluk nedenini hazırlamakla meşgul olduğu iddia edilen bu tanrısal lütfun kötülük dolaplarından korunmak için insanoğlunun durmadan meşgul bulunduğunu görüyorum.

yeryüzünde hiçbir insan, evlatlarının %99'u için, gerek süresi ve gerek şiddeti itibariyle sonsuz cezalar, süresiz azap ve eziyetler veren bir tanrı hakkında en küçük bir sevgi kırıntısı bile besleyemez.

doğada bir tek adam var mıdır ki, hemcinsim demiyorum, herhangi bir duygulu varlığı, kin olmaksızın, misilleme olmaksızın, merak etmeksizin ve hiçbir korkusu olmaksızın, yani kendini koruma durumunda bulunmaksızın, soğukkanlılıkla üzmek isteyecek kadar kendisini zalim hissetsin? böyle bir varlık, sizin ilkelerinize göre insanların en kötülerinden daha kötüdür.

paganizm'in bitmesinden sonra, sağlam inanışa muhalif saydıkları bir görüş, bir anlayış tarzı her ortaya çıktığında, kavimler çıldırmayı, öfkeli delilikler geçirmeyi alışkanlık haline getirdiler. görünüşte, yararlı güzel işlerden, uyumdan, barıştan başka bir şey getirmeyen bir dinin mensupları, hocalar, ruhaniler, kardeşlerini yok etmeye kışkırttıkça, yamyamlardan ya da vahşilerden daha kan dökücü olmuşlardır. tanrısallığın hoşuna gitmek ya da gazabını yatıştırmak için, insanların işlemeyeceği hiçbir cinayet yoktur.

din, kan dökücülüğü meşrulaştırarak acımasızlık dizginini gevşetir ve ilahi amaçlar için gerekli olabileceğini öğreterek cinayeti mübah kılar.

pascal der ki, "insan, kötülüğü yanlış bir vicdan ilkesiyle yaptığı zaman olduğu kadar, hiçbir zaman tam bir zevkle yapmaz."

halkın kan dökücülük dizginini gevşeten ve en kara cinayetlerini gözünde haklı gösteren bir din kadar tehlikeli bir şey yoktur. kendisine, çıkarlarının her eylemi meşrulaştırdığı söylenen bir tanrı tarafından izin verildiğine inanan halk, kötülüklerine artık sınır çekmez. din mi söz konusu oluyor? o zaman en uygar kavimler bile hemen tekrar gerçek vahşiler olur ve kendisi için her şeyin mübah olduğuna inanır.

ne kadar zalimce hareket etseler, tanrılarının davasını ne kadar çok hararetle savunsalar tanrılarının o kadar beğenisini kazanacaklarını, o kadar hoşuna gideceklerini varsayarlar.

dünyanın bütün dinleri, hadsiz hesapsız cinayetlere izin vermiştir. yahudiler, tanrılarının vaadiyle sarhoş olarak, bazı milletleri bir kişi kalmayıncaya kadar yok etme hakkını benimsediler. ilahlarının kehanetleri üzerine dayanan romalılar, dünyayı haydutça ele geçirdiler ve kırıp döktüler. ilahi peygamberleri tarafından yüreklendirilen araplar, hristiyanları ve putperestleri kılıçtan ve ateşten geçirdiler. hristiyanlar, sözde kutsal dinlerini yaymak bahanesiyle yerkürenin her iki yarısını da yüz kez kana boyadılar.

insanlara; "tanrısallık bu dünyada cinayetleri cezalandırır." demek, tecrübenin her gün yalanladığı bir iddiada bulunmaktır. insanların en kötüleri, genellikle dünyada keyfince hüküm sürenler ve şansı tarafından nimet ve bağışlara boğulan kimselerdir, tanrı'nın hakimlerin en güçlüsü olduğuna inandırmak için, bizi ahirete sevk etmek, yani "tanrı kötülerin cezasını ahirette verir." demek ise, kuşku götürmez olayları, kesin emirleri yok etmek kastıyla, bizi varsayımlar peşinde koşturmaktan başka bir şey değildir.

ey insanlar! siz hâlâ vahşisiniz! ey insanlar! din konusu açılır açılmaz, sizler birer çocuktan başka bir şey değilsiniz!

din pandora'nın kutusudur ve bu uğursuz kutu açılmıştır. 

din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında, onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

3.10.07

felsefe

ludwig wittgenstein

insanlar hayatlarının o basit apaçıklığı içinde yaşarlar. onları teyakkuz durumuna sokanlar sizin gibi filozoflardır.

insan hayatında bütünsel bir kopuş olabileceği fikri bir yanılsamadır. kopulacak bir bütün de yoktur zaten. sanki şu an bildiğimiz her şey sona erebilir, tamamıyla farklı bir şey başlayabilirmiş gibi. saçma bu. günümüzden tamamen farklı bu yeni geleceği tanımlamaya bile kalkışamayız.

bütünsel kopuş gibi, saf süreklilik de bir yanılsamadır.

özel olan bir şeyler olduğu düşüncesi felsefi bir yanlıştır.

bir şeyin kendisiyle özdeş olduğu kadar işe yaramaz bir önerme yoktur.

duygulanımlar özel mülkiyet gibi bireylere ait değildir. bu, felsefi bir yanlıştır.

her şey tam da olduğu gibidir, başka biçimde değildir.

felsefenin hayatla hiç ilgisi yok! felsefe, her şeyin tıpkı olduğu gibi olduğunu görmemizi engelleyen bir şeydir yalnızca. her şey göz önündedir, hiçbir şey gizli değildir. temeller, özler, ilk ilkeler yoktur. felsefenin kavrayamadığı şey, bu tür günlük hareketlerdir.

1.10.07

mesaj

özdemir asaf


ölebilirim genç yaşımda
en güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim
şimdi kavak yelleri esiyorken başımda
sevgilim
seni bir akşamüstü düşündürebilirim