27.9.07

kadınlar

eduardo galeano

arjantin'in patagonya bölgesindeki arazilerde çalışan tarım işçileri çok düşük ücretler ve çok uzun çalışma saatleri yüzünden greve gidince, ordu düzeni yeniden sağlamak üzere devreye girdi.

kurşuna dizmek insanı yorar. 1922 yılının 17 şubat gecesinde onca insanı öldürmekten bitkin düşen askerler hak ettikleri ödülü almak için san julian limanı'ndaki geneleve gittiler. ama orada çalışan beş kadın kapıyı suratlarına kapadı ve "katiller, katiller, defolun gidin buradan!" diye bağırarak onları kovdu.

osvaldo bayer o kadınların isimlerini sakladı. isimleri consuelo garda, angela fortunato, amalia rodriguez, maria juliache ve maid foster'di. fahişeler. saygıdeğer kadınlar.

***

birleşik devletler'de her altı dakikada bir kadın tecavüze uğruyor. meksika'daysa her dokuz dakikada bir. bir meksikalı kadın şöyle diyor: "daha sonra adamların sana hoşuna gitti mi diye sormasının dışında, tecavüze uğramakla bir kamyonun çarpması arasında bir fark yok."

***

1901 yılında, elisa sanchez ve marcela grada isimli kadınlar galiçya bölgesindeki a coruna şehrinin san jorge kilisesi'nde evlendiler. elisa ve marcela gizlice sevişiyordu. düğün, papaz, imza ve fotoğraflarla falan durumu normalleştirmek için bir koca icat etmek gerekti: elisa ismini mario yaptı, damat kıyafeti giydi, saçını kestirdi ve sesini kalınlaştırarak konuştu.

daha sonra gerçek ortaya çıkınca bütün ispanya'nın gazeteleri bu iğrenç skandal ve utanmaz ahlaksızlık karşısında yeri göğü inlettiler ve bu acıklı fırsattan istifade, hiç satmadıkları kadar sattılar. bu arada iyi niyeti suistimal edilen kilise, işlenen bu kutsala saygısızlık suçunu polise ihbar edecekti. ve sürek avı başladı.

elisa ve marcela portekiz'e kaçtılar. porto'da yakalandılar. hapisten kaçınca isimlerini değiştirdiler ve denize açıldılar. kaçakların izi buenos aires'te kaybedildi.

***

toplumsal psikolojinin kurucularından biri olan gustave le bon, akıllı bir kadının iki kafalı goril kadar ender bir şey olduğunu kanıtlayabildi. charles darwin kadınların, mesela sezgi gibi bazı erdemlerini kabul ediyordu ama bunlar "aşağı ırkların karakteristik özellikleriydi."

***

alarm: bisikletler! "dünyadaki kadınların eşit haklara ulaşması yolunda bisikletin yaptığını ne başka bir şey ne de başka bir kimse yaptı." diyordu susan anthony. mücadele arkadaşı elizabeth stanton da şöyle diyordu: "biz kadınlar oy kullanma hakkına doğru pedal çeviriyoruz."

philippe tissie gibi bazı doktorlar bisikletin düşük ve kısırlığa sebep olabileceği konusunda uyarırken, başka meslektaşları bu edepsiz aletin ahlaksızlığı teşvik ettiğini, zira mahrem yerleri seleye sürtündükçe kadınların zevk aldıklarını savunuyorlardı.

gerçek şu ki, bisiklet yüzünden kadınlar kendi başlarına çıkıp dolaşıyor, evden uzaklaşıyor ve özgürlüğün tehlikeli zevkini tadıyorlardı. ve yine bisiklet yüzünden, pedal çevirmeyi engelleyen o bunaltıcı korse elbise çıkıp müzedeki yerini alıyordu.

***

1951 yılında kahire'de bin beş yüz kadın parlamentoyu işgal etti. saatlerce orada kaldılar, çıkarılmalarının bir yolu yoktu. parlamentonun bir yalandan ibaret olduğunu, çünkü halkın yarısının seçme ve seçilme hakkından mahrum olduğunu haykırıyorlardı. göğün temsilcileri olan dini liderlerin yanıtıysa gökten bile duyuldu: "oy kullanmak kadını alçaltır ve doğaya aykırıdır!"

***

elisa lynch mezarı tırnaklarıyla kazmaktaydı. hayretler içindeki muzaffer askerler bunu yapmasına izin vermişlerdi. bu kadının pençe darbeleri yerden kırmızı toz bulutu kaldırıyor ve yüzüne dökülen kızıl perçemleri titretiyordu.

solano lopez hemen yanı başında yatıyordu. eşini kaybetmiş olan elisa, ona ağlamıyor, ona bakmıyordu: sadece, nafile bir çabayla, onu kendi toprağı olmuş olan toprağa gömme isteğiyle üzerine avuç avuç toprak atıyordu.

solano artık yoktu, paraguay artık yoktu. savaş beş yıl sürmüştü. bankacılara ve işadamlarına boyun eğmeyi reddeden yegane latin amerika ülkesi yenilmiş ve katledilmişti. elisa, erkeği olmuş adamın üzerine avuç avuç toprak atmaya devam ederken, güneş gidiyordu, güneşle birlikte 1870 yılının bu lanet olası günü de. cora tepesi'ndeki ağaçlarda tünemiş birkaç kuş ona elveda diyordu.

***

1876'da mata hari doğdu. lüks yataklar, birinci dünya savaşı sırasında onun savaş alanları oldu. üst düzey askerler ve kudretli şahsiyetler silahlarının büyüsüne teslim oldular ve fransa, almanya ya da en çok verene satacağı sırları onunla paylaştılar. 1917'de ölüme mahkum oldu. dünyanın en çok arzulanan casusu, kurşuna dizme mangasına veda öpücükleri gönderdi. on iki askerden sekizi atışı ıskaladı.

25.9.07

gerçek yaşam

alain badiou

yaşam, bizim toplumumuzda, belli ölçülerde, satın alma olanağıdır.

bizim dünyamızda sadece fiyatı olan şey dikkate alındığından, hiçbir düşünceye, hiçbir fikre sahip olmamak gerekir. bize, "eğer imkanın varsa tüket, yoksa kapa çeneni ve yok ol!" diyen dünyaya ancak o zaman itaat edebiliriz.

oyuncaklar, elbette; kocaman oyuncaklar, hoşumuza giden ve başkalarını etkileyen şeyler.. çağdaş toplum bize bu nesneleri satın almayı, mümkün olduğunca çok satın alabilme arzusu duymayı emreder. oysa bir şeyler satın alma fikri, yeni şeylerle -yeni arabalar, marka ayakkabılar, kocaman televizyonlar, güneye bakan apartman daireleri, altın kaplama akıllı telefonlar, hırvatistan tatilleri, imitasyon iran halıları- oynama fikri, çocukluğun, ergenlik arzularının karakteristiğidir.

gerçek yaşam, günümüzde, piyasa yansızlığının ve eski hiyerarşik ideaların ötesinde yer alır.

23.9.07

yazmak

charles bukowski

sabahın altısında ayakta yazan birinin mizah duygusu olamaz. bir şeylerin üstesinden gelmeye çalışıyordur.

sözü besleyen, hayattayken ölmeye karşı seni koruyan içgüdüsel şeyleri yaparak yazar olursun. herkes için farklıdır ve herkes için değişir. bir zamanlar içmekti benim için, delilik derecesinde içmek. dünyayı sivriltir, belirginleştirirdi. tehlikeyi severdim, kendimi tehlikeli durumlara sokmayı. erkeklerle. kadınlarla. arabalarla. kumarla. açlıkla. her şeyle. sözü besliyordu. otuz yıl sürdü. şimdi değişti. daha ince, daha görünmez bir şey şimdi aradığım. havadaki bir his. sarf edilmiş sözler, duyulmuş sözler. gözlemlenmiş şeyler. birkaç kadehe ihtiyaç duyuyorum hâlâ. ama nüanslar ve gölgeler ilgilendiriyor artık beni. söz, tam da bilincinde olmadığım bir yerden besleniyor. bu iyi bir şey. farklı tür bir bok yazıyorum şimdi. farkına varanlar var.

insanı yazmaktan alıkoyabilecek tek şey kendisidir. yazma isteğini gerçekten duyan kişi mutlaka yazar. reddedilme ve aşağılanma onu güçlendirir sadece. ve engellenişi ne kadar uzun sürerse o kadar güçlenir, barajda yükselen su gibi. yazmakla kaybedilecek hiçbir şey yoktur. uyurken parmaklarınızı güldürür, insanı kaplan gibi yürütür, gözlerini ateşleyip ölümle yüz yüze getirir. bir savaşçı gibi ölür, cehenneme şeref konuğu olursunuz. sözün kumarı. oyna, çevir çarkı. karanlıktaki palyaço ol. gülünçtür. gülünçtür. yeni bir dize daha.

21.9.07

duvar

murathan mungan


deniz kokulu taşlar döşenmişti yollara
ben bile bilmiyordum nerde ayrıldık
söndür küllenmiş sözcüklerini geçmiş zaman
sararan firezleri geç
yorumu gökyüzüne bırakılmış uçurtmalı tepeleri
uzun bir yol için aldığın ne varsa bırak ardında
saklayabilseydim dalgın bakışlarımı böyle zamanlar için
saçlarını taradığım sular, rüzgâr ve karanlık
bak adın yazılı yeşim taşından örülü duvarda

19.9.07

aşk, lüks ve kapitalizm

werner sombart

bir toplumda özgür aşk, bağımlı aşkın yanında yuvalanmaya başladığında, bu yeni aşka hizmet edecek kadınlar da ya namuslu ailelerin baştan çıkartılmış kızları ve zina düşkünleridir ya da orospulardır.

la bruyere: maliyeci başarısızlıkla pençeleştiğinde saray adamları onun içn "o bir burjuva, bir hiç, bir hödüktür." der; başarılı olduğunda ise hemen gidip kızını isterler.

montesquieu: maliyecinin kazanç getiren mesleği nihayet saygıdeğer bir meslek olmayı da vadettiğinde her şey kaybedilmiştir artık. o zaman bir tiksinmedir sarar bütün diğer mevkileri; tüm anlamını yitirir şeref; ağır işleyen ve doğal olan araçlar kendilerini göstermekten yoksun kalır, yönetim ise temelden sarsılmıştır artık.

tarihin değişik dönemlerine has özelliklerin ayrımını yapabilme gücü ve sezgisi yalnızca en iyi tarihçilere özgüdür.

lorenzo valla: hazdan başka bir şey değildir aşk; şaraba, kumara ve bilime nasıl aşıksam kadınlara da öylece aşığım: diyeceğim o ki: şarap, kumar, bilim ve kadınlar gönlümü hoş eder. haz almanın kendisi yaşamda erişilebilecek nihai anlamdır. insan öyle üstünkörü bir amaç uğruna bir şeyden haz almaz. hazzın kendisidir amaç.

aşk, doğası gereği gayri meşrudur ya da daha doğrusu, meşruluğa karşıdır. ve bir kadın, dişi olma, güzel ve sevilmeye değer olma özelliklerini, evlilik gibi herhangi bir toplumsal kuruluşun uyguladığı baskı sonucunda ne kaybeder ne kazanır.

baldassare castiglione: hiçbir saray, dilediği kadar büyük olsun, kadın olmadan görkem veya şatafat yönünden gelişemez, ne de bir saray adamı, kadın aşkıyla dolup taşmaksızın hiçbir anlam ifade etmez veya yaptıklarında bir anlam olmazdı.

mme. d'oberkirk: bu zamanın en şiddetli iptilalarından biri, her şeyle kendini helak etmektir.

zengin tüccar müsveddelerine lüks gelişiminde körü körüne ayak uydurma saplantısı içindeki soylulara, burjuva zenginliğinin birdenbire artış gösterdiği bütün ülkelerde her zaman rastlarız.

montesquieu: pekala lüks olmalıdır! eğer zenginler bu denli harcama yapmasaydı yoksullar aç kalırdı.

"israf, insana zarar verici bir kusurdur; ama ticarete değil."

wilhelm von schröder: lüksün taşrada çok daha büyük olmasını arzulardım; çünkü zenginlerin görkemi, çok sayıda zanaatkar ve yoksulu besliyor.

kendisi gayri meşru aşkın meşru bir çocuğu olan lüks, kapitalizmi doğurmuştur.

17.9.07

insan

erich fromm

insanoğlunun bilinçlilik için ödediği bedel güvensizliktir.

yaşam kararsız ve tutarsızdır, yarının neler getireceği bilinemez. yaşamı yaşamanın tek yolu, onu mümkün olduğunca ve elden geldiğince korumaktır.

insanoğlu, kendi evriminin üst aşamasına varmadığı sürece öndere gereksinme duymuştur ve her zaman için kralın, tanrının, babanın, padişahın, rahibin yasallığını kanıtlayan düş ürünü öykülere inanmaya dünden hazır durumda olmuştur. bu önder gereksinmesi, günümüzün en bilgili, en aydın toplumlarında hâlâ vardır.

insanlar artık yaşamı sürdürme sanatıyla uğraşmayı bıraktığında, her türden zihinsel kültüre, ahlaksal ve toplumsal gelişmeye, yaşama sanatını geliştirmeye her zamankinden fazla yer verilebilecek ve yaşama sanatını geliştime olasılığı da her zamankinden fazla olacaktır.

hiçbir şeye karşı bir amaç beslemiyoruz ya da her şeye karşı amaçsızlık içindeyiz. karar verme sorumluluğundan yoksun bırakılışımızın yarattığı edilginlik yüzünden tinsel ölüm tehlikesiyle ve ayrıca nükleer silahlarla yok edilme tehlikesiyle karşı karşıyayız.

15.9.07

hakikat

hüseyin rahmi gürpınar

bazı hakikatler vardır ki söylenmemeleri yeğ sayılır. fakat bu ihtiyat ham kulaklar içindir.

çoğu hakikatlerin aleyhimize çıkmalarından dolayı değil midir ki biz hemen her zaman onları örtmeye uğraşırız.

söylenmemesi yeğ sayılan hiçbir hakikat yoktur. ifşasından korkulanlar hakikat kisvesine sokulan fesatlıklardır. ne ilim ne de alim safsatalardan ürkmez. ürken hayvan, ürküten de onunla aynı durumda olandır. am olmayan kulaklar olgun lakırdı isterler.

13.9.07

ölüm

thomas bernhard

insanlar bir yakınları öldüğünde korkunç bir fırtına koparıyorlar. ben her şeyi olabildiğince basit tuttum.

mezarlıklarda son derece vahşi biçimde insanlığın zevksizliğini görürüz.

basit, olabildiğince az kişiyle isteriz ama yine de bunaltıcı olanını hazırlarız.

korkunç olan zaten her zaman gülünçtür de.

müziksiz diyelim, konuşmasız diyelim ve düşünelim, o zaman en basiti ve biz böyle olursa en iyi biçimde dayanabiliriz; ama gene de bunaltır bizi derinlemesine.

yalnız yedi ya da sekiz kişi, gerçekten en yakınlar, mümkünse akrabalar değil ve yalnız en yakınlar diye düşünürüz ve sonra bu en yakınlar gelir. onlara çiçek getirmeyin, hiçbir şey getirmeyin de demişizdir ve gene de her şey çok bunaltıcı olur.

biz tabutun ardından gideriz ve her şey bunaltıcıdır. her şey çabuk olur, üç çeyrek saat bile sürmez ve bizi bunaltır ve biz sonsuza kadar sürdüğünü sanırız.

insanın yıllarca en yakını olmuş birinin yitirilişinin doğal olarak avuntusu yoktur.

hızlı ve acısız bir ölüm dileriz kendimize ve yine de, olasılıkla, uzun, yıllarca süren bir hastalığın içine düşeriz.

11.9.07

epikuros

yuval noah harari

insan en yüce değer olarak hayattan ziyade mutluluğu yüceltmiştir. antik yunan düşünürü epikuros, tanrılara tapınmanın zaman kaybı olduğunu, ölümden sonrasının olmadığını ve mutluluğun hayatın tek gerçek amacı olduğunu savunur.

epikuros hayatın tek gerçek amacı olarak mutluluğu tanımlarken takipçilerini mutluluğa ulaşmanın çok zor bir uğraş olduğu konusunda uyarır. maddi kazançların tatmini uzun soluklu değildir. öyle ki para, ün ve keyif peşinde körlemesine koşmak bizi sadece daha da aciz kılacaktır. örneğin epikuros ölçülü yemeyi ve içmeyi, cinsel dürtülere gem vurmayı salık verir. derin bir dostluk uzun vadede çılgın eğlencelerden daha fazla mutlu edecektir. epikuros yapılması ve sakınılması gerekenlerin kapsamlı bir etik haritasını oluşturarak mutluluğa giden güvenilmez patikada insanlara yol gösterici olmaya çalışmıştır.

biyolojik olarak hem beklentilerimiz hem de mutluluğumuz ekonomik, sosyal ya da politik koşullarla değil biyokimyamızla belirlenir. epikuros'a göre haz aldığımız ve acı çekmediğimiz sürece mutluyuzdur.

epikuros'un bir bildiği var, bu açık. mutlu olmak hiç de kolay değil. geçtiğimiz yıllarda edindiğimiz benzeri görülmemiş kazanımlarımıza rağmen, günümüzdeki insanların mazide kalmış atalarından hatırı sayılır derecede daha mutlu olduğunu söylememiz pek de mümkün değil. hatta yüksek refah, güven ve huzura rağmen gelişmiş dünyadaki intihar oranlarının geleneksel toplumlara kıyasla çok daha yüksek olması da bu görüşü destekler.

9.9.07

insan, hayat

john fowles

insan bir fail arayıcısıdır. kör bir rüzgarın içindeki bu oluş için, bir salın üzerindeki bu oluş için bir fail ararız. gizemli gücü, neden olanı, tanrıyı, varlığın ve yokluğun gizemli maskesinin ardındaki yüzü ararız.

hiçliğe doğru inşa ederiz, sürekli inşa ederiz.

ölüm hücresinde doğmuşuz gibi; tehlikeli bir çağa, kaçınılmaz bir felakete; anlamlı tek özellikleri gülünç bir biçimde kısa ömürlü olmak ve zevk alma gücünün tamamen ortadan kalkmasıyla son bulmak olan bir varlığa mahkum olmuşuz gibi davranıyoruz.

bizi oyan şey, bir kunduracı tığı gibi, aynı anda iki doğrultuda işliyor. bizim sadece istediğimiz her şeyi elde edebilme konusunda çileden çıkartıcı bir yeteneksizliğimiz yok, aynı zamanda, elde etmeyi istediğimiz şeylerin, şöyle bir farkına varılan, ama çok daha zengin bir insan gerçekliği açısından, değersiz olduklarını, içimizi delik deşik eden bir korkuyla da hissediyoruz.

kısa yaşamımız bir kez yanıp kül olunca, ölüm sonu gelmeyen bir uykudur.

teknolojideki bütün büyük başarılarımıza karşın bizler, dar profesyonel alanlarımızın dışında, zihinsel olarak şimdiye değin var olmuş en tembel ve en koyunsu kuşaklardan bir tanesiyiz.

bütün haz deneyimlerimiz zayıf ancak korkunç şekilde, bir mahkumun son kahvaltısı unsurunu, öleceğini bilen şairin, savaşta ölmeye yazgılı genç askerin yoğunluk duygusunun bir yankısını içerir.

yaşam, ölüme ödediğimiz bedeldir, tersi değil. yaşamımız kötüleştikçe daha fazla öderiz; daha iyiye gittikçe ucuzlar. evrim deneyimin, zekanın, bilginin büyümesidir ve bu büyüme kavrayış anları, daha derin amaçlar, daha doğru davalar, daha istenen etkiler gördüğümüzde ortaya çıkan anlar yaratır. şu anda büyük kavrayış anında durmaktayız: ölümden sonra yaşam yoktur.

kendimizi ne denli küçük hissedersek yaratıcı olmak için o denli az güçlü oluruz. işte bu nedenle boş yeni üslupların, boş yeni modaların ardına takılarak, tıpkı yanan bir binada paniğe kapılmış çocuklar gibi kendimizi her çıkış kapısına atarak kaçmaya uğraşırız.

ne denli aptal olursak olalım, içinde açık bir biçimde iyi bir eylem tarzı gördüğümüz ama yine de yapmaktan kaçındığımız basit durumlar vardır; ne denli bencil olursak olalım, hiçbir özveri gerektirmeyen ama yine de kaçındığımız iyi eylem tarzları vardır.

insan daha duyarlı oldukça, kendisinin ve başkalarının bilincine daha fazla vardıkça, bugünün kötü örgütlenmiş dünyasında, daha fazla kaygılı olacaktır.

insanlar yiyecekten daha fazla şeye ihtiyaç duyarlar ve ihtiyaç duydukları bütün öteki şeyler ancak, kalabalık en az olduğunda; yani, barış, eğitim, yaşanacak yer ve bireysellik olduğunda en iyi gerçekleşebilir.

biz istemek üzere tasarımlanmışızdır: isteyecek hiçbir şey olmazsa, rüzgârsız bir dünyadaki rüzgâr değirmenleri gibi oluruz.

insan sürekli bir eksikliktir, sonsuz bir yoksunluktur, bireysel şeylere görünüşte sonsuz bir kayıtsızlık içinde bulunan görünüşte sonsuz bir okyanusta sürüklenmektedir.

sonuç olarak niçin var olduğumuzu, niçin herhangi bir şeyin var olduğunu ya da olması gerektiğini hiçbir zaman bilemeyeceğiz. bütün bilimimiz, bütün sanatımız, maddenin bütün engin yapısı, temellerini bu anlamsızlıktan alıyor; onun hakkında ileri sürebileceğimiz biricik varsayımlar onun maddenin süregiden varoluşu için hem zorunlu hem de duygudaş olduğudur.

dünyada hiçbir zaman bu kadar çok içi boş insan olmamıştı ve bu dünya tıpkı boş deniz kabuklarıyla dolu büyük ve yükselen bir kıyıya benziyor.

7.9.07

anne kafamda bit var

tarık akan

açık mavi, sivil plakalı, kısa burunlu bir minibüse bindim. kapının karşısına denk gelen yerdeki koltuğa oturdum; şoförün arkasına, cam kenarına. yanıma pasaport işlemlerimle ilgilenen polis oturmuştu. bir tanesi en öndeki tek kişilik koltuğa, elinde akrep taşıyan üç dört polis de arkamdaki koltuklara yerleştiler. işin ciddiyetini biraz daha hissettim. öndeki polis, telsiziyle talimat geçti:

".. numaradan .. numaraya.."

biraz sonra yanıt geldi:

"dinlemedeyim."

"müdürüm, malı aldık, yola çıkıyoruz."

"anlaşıldı, tamam."

***

beni gene aynı minibüse bindirdiler. bu kez beş polisle yola çıktık. önümüzde, arkamızda renault arabalar yoktu. sirkeci'den girip sahilden ilerledik. telsizle sürekli olarak müjdat'ın [müjdat gezen] evini soruyorlardı. hiç konuşmuyordum. az önceki kaygısız halimin aksine telaşlı ve moralsizdim. cankurtaran'a yaklaşırken polislerden biri, "yahu çok acıktık, şurada köftecide yemek yiyelim, ne dersin?" dedi. hemen atıldım: "tabii, çok iyi olur, ben de çok acıktım." cankurtaran'ın hemen köşesindeki lokantaya girdik. her şeyi ben ısmarladım, onlar yediler. telsiz sürekli çalışıyordu. müjdat'ın adresi telsizle bulundu, yazdılar. polisler köfteleri yedikçe gevşemişlerdi; davranışları değişti, sanki biraz yumuşadılar.

yemeğin sonunda gelen hesaba ise şaşıp kalmamak mümkün değildi, inanılmaz bir rakam vardı faturanın üstünde. altı üstü köfte yemiştik ama lokantanın iki üç akşamlık hesabı kadar bir para tutmuştu.

polislerle lokanta sahibinin içli dışlı olduklarını düşünmeden edememiştim.

***

fotoğrafçı beni evirip çevirdi. o ana kadar duvara dönük olan gözlerim, yerde oturmuş, yaşları yirmi dolayındaki üç çocuğu gördü sonunda. gözleri bağlıydı. bakışlarım, ekmek gibi kabarmış tabanlarına takıldı. bakakalmışım. bir ayak tabanının bu denli şişebileceğini aklım almamıştı. dehşete kapılmıştım. gözlerimi çocuklardan alamıyordum.

fotoğrafçı elime rakamlı bir tabela tutuşturup sağlı sollu fotoğraflarımı çekti. bakışlarım hâlâ çocuklardaydı. ürkütücü ayrıntılar görmeye başlamıştım; şiş tabanlarda içlerinden sızan kanın kuruyup siyaha dönüşmüş olduğu yarım ya da birer santimlik yarıklar vardı. çocukların sakalları uzamıştı. birinin elinde de bir şişlik olduğunu gördüm.

***

gözaltı süresi kırk beş gündü; bu süreden fazla siyasi şube'de tutmaya hakları yoktu. ama kırk beş güne yaklaşırken sıkıyönetim'e sevk çıkarılıyordu, selimiye'de savcı serbest bırakıyordu, çocuk da seviniyordu serbest kaldım diye. oysa çocuğu getiren ekip selimiye'nin kapısında bekleyip serbest kalanı tekrar tutukluyor, gene siyasi şube'ye getiriyordu; ikinci bir kırk beş gün başlamış oluyordu.

***

akşama doğru, saat beş gibi, yavaş yavaş sorgudan dönüşler başladı. ben 2 numaralı hücrede kalıyordum. kapı açıldı. bir çocuğu içeri attılar. arkadaşları hemen çocuğu tutarak yere yatırdılar. çocuk pelte gibiydi. yalnızca inliyordu. hücrenin tam ortasında uzunca yatıyordu. hepimiz ayaktaydık. görünürde herhangi bir şey yoktu; kan, morluk gibi. sonra çocuklardan biri, "elektrikten geliyor." dedi.

çocuğa güçlükle su içirdiler. çevresine çömelmiştik. uzun bir süre uyudu. akşam uyandığında kollarının tutmadığını gördüm. filistin askısına almışlar. kaygılanacak bir şeyi olmadığını, ertesi gün hareket edebileceğini söylediler.

yemeğini arkadaşları yedirdi. çocuk yerde yattığı için dört beş kişi ayakta duruyor, sırayla yere çömeliyorduk. zaman geçsin diye her şeyden konuşuyorduk. bazen espriler yapılıyor, fıkralar anlatılıyordu. geçici de olsa bir an rahatlıyorduk.

***

geç bir saatte bir kızın uzaktan gelen çığlıklarını duyduk. uzun uzun bağırıyordu. sesi bir süre kesiliyor, sonra yeniden başlıyordu. kimi zaman çığlıkları çok derinden geliyordu, duymak için kulak kabartmak gerekiyordu; bazen de sesler iyice yükseliyordu. bu sesi sabaha kadar dinledik. işkenceden gelen çocuğun anlattığına göre bir eve yapılan operasyonda polislerin elinden kaçan genç bir kız ikinci kattan aşağıya atlamış, bir yerleri kırılmış. kızın kırıklarıyla oynayarak işkence yapmışlardı. inanılacak gibi değildi ama insan çığlıkları duyunca başka bir şey olamayacağını düşünüyordu. sabaha doğru ses kesildi.

***

akşam oldu, uyku saati geldi ama ne mümkün. balık kasalarındaki palamutlar gibi dizilmiş durumdaydık. yüz üstü ya da sırt üstü yatıyorduk. duvarın biri işkenceden gelenlere ayrılmıştı. uyumak çok önemliydi; çünkü ertesi gün kimin sorguya gideceği belli değildi. dinç ve dayanıklı olmak gerekliydi. bütün bir gece deliksiz uyumak olanaksızdı oysa. bitler ve pireler, kalabalık ve havasızlık, tek tip besin.

aynı hücreyi paylaştığım kimya mühendisi hüseyin'den sonradan öğreniyorum; besinlerin hiçbirinde tuz yok, beden terliyor, tuz kaybediyor, tuz alamıyor. bu da bedendeki direnci kırıyor, zihni yoruyor. besinler bilinçli seçilmiş. cia'nin deneylerinden alınan baskı ve işkence yöntemleri de dahil olmak üzere direnci kırmak için her yol uygulanıyor. besinlerin hepsi uyumayı da, dinlenmeyi de güçleştiriyormuş.

sabaha kadar debelendik durduk. tam uykuya dalacakken yan hücrenin kapısı açılıyor ya da kapanıyor, bir demir gürültüsü duyuluyor ya da uykudayken hücredeki birisi fenalaşıyor, kapıya vuruluyor, polis çağrılıyor, yardım isteniyor. tabii polis hemen gelmediği için uzun bir süre kapı yumruklanıyor, hücredeki herkes uyanıyor. bu hücrede iki ya da üç gece kaldım. işkenceye en çok bu hücreden adam götürdüler. yedi sekiz kişi gidiyor, dört beş kişi geliyordu. gelenler perişan durumda oluyorlardı. kan işeyenler, eli kolu tutmayanlar, sabaha kadar inleyenler, zaman zaman ağlayanlar. annesine ya da kız kardeşine yapılan işkenceyi kimilerine zorla seyrettirdiklerine tanık oldum.

sabah güne her zamanki gibi başladık; tuvalet, bakkal, sorguya gidenler. kapının üstünden baktım; zayıf, kısacık boylu kızlar, polis önde onlar arkada sorguya gidiyorlardı. hücremin sağ yanında tümüyle kızlara ait olduğunu düşündüğüm beş ya da altı hücre vardı. solumdaysa bir tek hücre. kızlar akşama döndüler. durumları içler acısıydı. birbirlerine yardım ediyorlardı. biri ayakkabılarını eline almıştı. hepsinin gözlerinin feri sönmüş, ağır ağır yürüyorlardı.

***

ranzamda oturmaya başladım. saatin bir hayli geç olduğunu tahmin ediyordum. dış kapının kapandığını duydum. kulağım dışarıdaydı. derken hücremin önünden iki polis geçti. kızların hücrelerine doğru gidiyorlardı. gözümü onlara diktim. iki kızı aldılar. kızlar gitmek istemiyordu. polisler çekiştirdi. her şey tam benim hücremin önünde olup bitiyordu. kızlardan biri bağırdı:

"bu saatte sorgu olmaz! ben sizin amacınızı biliyorum! beni bu saatte götüremezsiniz!"

bir yandan polis çekiştiriyor, bir yandan kızlar bağırıyordu:

"yeter artık! sizi şikayet edeceğiz! terbiyesizler!"

polisler ve kızlar gözden kayboldular. ortalık sessizleşti.

5.9.07

junk

william s. burroughs

nasıl başlamıştı? delikanlılığımdan beri bir sırrın, en temel bilgilere ulaşmamı, en temel bazı soruları yanıtlamamı sağlayacak bir anahtarın peşindeydim. ne var ki tam olarak ne aradığımı, en temel bilgi ve sorularla ne kastettiğimi tanımlamakta güçlük çekiyordum. bir dizi ipucunu takip ediyordum.

uyuşturucunun bağımlıya verdiği haz, uyuşturucu ihtiyacından kurtulmanın verdiği rahatlamadır.

belki de bütün hazlar rahatlamadır ve basit bir formülle ifade edilebilir. haz, rahatlamayı sağlayan huzursuzluk ya da gerilimle doğru orantılı olmalıdır. bu, junk'ın verdiği haz için de geçerlidir. adamakıllı junksızlık illetine tutulana kadar hazzın ne olduğunu anlayamazsınız.

uyuşturucu bağımlılığı belki de hazzın ve bizzat hayatın temel formülüdür. bir kez yakalanmayagör, alışkanlığı kırmanın bu kadar güç olmasının ve kırıldığında ise ardında bir boşluk hissi bırakmasının nedeni budur. bağımlı, bu formülü, hayatın özünü ucundan köşesinden kavramıştır ve bu bilgi, onun için hayatı katlanılabilir kılan sıradan doyum kaynaklarını kurutmuştur.

bir adım daha ileri gitmek, gerilimin ve hazzın ne menem bir şey olduğunu anlamak, bu faktörleri denetim altına almanın yollarını keşfetmek.. nihai sırrı bir türlü ele geçiremedim ve arayışımın simyacıların felsefe taşını aramaları kadar kısır ve saptırılmış bir şey olduğu sonucuna vardım. bir sır, bir anahtar, bir formül gibi kavramlarla düşünmenin bir hata olduğuna karar verdim: sır, hiçbir sırrın olmamasıdır.

ama yanılıyordum. bir sır var ve şimdi cahil ve şeytani insanların elinde; öyle bir sır ki, atom bombası bile onun yanında gürültülü bir oyuncak kalır. ve hoşunuza gitsin ya da gitmesin ben de bu işin içindeydim. çoktan bu yolda hayatımı ortaya koymuştum. popomu kımıldatmadan oturmaktan başka bir şey elimden gelmezdi.

junk bir anahtardır, hayatın bir ilkörneğidir. birisi junk'ın tam olarak ne olduğunu anladığında hayatın sırlarına, nihai cevaplara da ulaşmış olacaktır.

3.9.07

robinson crusoe

vincent van gogh

en kibar ve kültürlü ortamlarda, en iyi çevrelerde, en rahat durumlarda bile kişi içinde robinson crusoe'nun esas özelliklerinden, doğaya bağlı münzevilikten bir şeyler taşımalı; yoksa kendi köklerini yitirir. ruhumuzdaki ateşi hiçbir zaman söndürmemeli, her an körüklemeyi sürdürmeliyiz. kim kişisel yoksulluğu bilinçle seçer ve severse büyük bir hazineye sahip demektir ve her an vicdanının sesini işitebilecektir. bu sesi işiten ve ona itaat eden kişi ise tanrı'dan en değerli armağanı almış olacak, onda en iyi dostu bulacak, hiçbir zaman yapayalnız kalmayacaktır.

ah oğlum ah, bazen ne istediğimi o kadar iyi biliyorum ki.. yaşamımda olsun, sanatımda olsun tanrısız çok rahat idare edebilirim; ama ne kadar hasta olursam olayım benden daha büyük bir şey olmadan dayanamam -ki asıl yaşamım o benim, yani yaratma gücüm. ve insan, fiziksel olarak bir şey yaratma gücünden yoksun olduğu için, çocuk yerine düşünce yaratabiliyorsa, gene de insanlığın bir parçası değil midir?

1.9.07

sonsuz

turgut uyar


nedense
bir kadını sevmeye hep memelerinden başlanır
bir şeyi hatırlatmak mı ona
yoksa bir şeyi hatırlamak mı
bilmiyorum
ama nasıl bir şeyse güzel bir şey
üstelik sonsuz da