29.8.07

seyir yerleri

namık kemal

insan uygarlık dünyasının lezzetlerine ne kadar alışık olsa da yine arada sırada ilk hali olan kırlarda oturma eğilimini bütün bütün aklından çıkaramıyor.

şimdi gurup zamanı bir su başında, bir çimenlikte, bir ağaç altında oturup da doğanın o yüce hüznünü seyretmek şehirlerin, evlerin hangi eğlencesine tercih olunmaz? ara sıra beldelerin o iğrenç havasından, uygunsuz manzarasından kaçar; rüzgârın, çiçeklerin gözeneklerinden henüz kurtulmuş parçalarıyla soluk almayı nasıl olur da gönül istemez? kırların birbirine benzemez nice yüz bin renk ve şekillerine dalmayı hangi bakış vardır arzu etmez?

seyir yerleri zevkim değildir. tatil günleri her türlü sevinçli haberden uzak, bir kuru hovardalık için renkli cellat kemendi denilmeye layık bir sıkı boyunbağı takarak, süslü tomruk niteliğine uyan bir çift dar potin giyerek, sabahtan akşama kadar araba arkasında dolaşarak günah toplamak, akşamdan sabaha kadar boğaz ağrısı eziyeti ve nasır cefasıyla yatakta inlemek gibi şeylerde bir gönül şenliği görmem.

27.8.07

aynalar

eduardo galeano

kakao güneşe ihtiyaç duymaz; çünkü onu içinde taşır. içindeki güneşten çikolatanın bize verdiği zevk ve keyif doğar.

bu dünyada yazılan ilk kitap, ölmeyi reddeden kral gılgamış'ın maceralarını anlatır.

dante, muhammed'in terörist olduğunu düşünüyordu. yoksa onu, sonsuza kadar işkence görme cezasına çarptırarak cehennemin katlarından birine yerleştirmezdi. onu gördüğümde, demişti "ilahi komedya" adlı eserinde, sakalından göbeğinin altına kadar bir yarık açılmıştı bedeninde.

homoseksüellerin cezadan kurtulmak için kadın kılığına girip fahişelik yapmalarından dolayı on beşinci asrın sonlarında venedik'te fuhuş sektörü çalışanlarına memelerini açıkta bırakma zorunluluğu getirildi. fahişelerin, çıplak göğüslerini müşteri çekmeye çalıştıkları evlerin penceresinden göstermeleri gerekiyordu.

işini kaybetme paniği, bu korku çağında bize hükmeden bütün korkuların içinde en güçlü hissedilen korkulardan biridir.

marşlar, genel bir kural olarak tehditler, küfürler, kendi kendini övmeler, savaşın yüceltilmesi aracılığıyla ve öldürmenin ya da ölmenin ne kadar onurlu bir görev olduğunun dile getirilmesi suretiyle ulusların kimliklerini teyit eder.

ilk özgür ülke, gerçek anlamda özgür ülke haiti olmuştur. köleliği ingiltere'den üç yıl önce, yeni kazandığı bağımsızlığını kutlarken ve unutulmuş yerli ismini tekrar elde ederken, şenlik ateşlerinin güneşinin aydınlattığı bir gecede kaldırmıştır.

şu cümle, ilk gastronomi kitapçığının yazarı brillat-savarin'e atfedilir: "bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim."

evrensel edebiyatın ilk aşk şiiri, yerle bir edilmesinden binlerce yıl önce ırak'ta doğdu:

"şarkıcı süslesin şarkılarıyla
sana anlatacağım öyküyü"

şiir, bir tanrıçayla bir çobanın buluşmasını sümer dilinde anlatır. tanrıça inanna o gece sanki ölümlüymüş gibi sevdi. çoban dumuzi ise bu gece boyunca ölümsüz oldu.

arthur conan doyle sir unvanı aldı ve bunu sherlock holmes'e borçlu değildi. yazarın soyluluk unvanı almasının sebebi emperyal davaya hizmet etmek için kaleme aldığı propaganda eserleriydi.

dünyanın güneyinde insan hayatı çok ucuzdur.

franco döneminde adalet yukarıda, kürsünün yüksek kısmında, kara cübbesine bürünmüş olan mahkeme başkanı oturuyor. onun sağında avukat, solundaysa savcı. daha aşağıdaki basamaklar, sanıkların oturduğu sıra henüz boş. yeni bir duruşma başlayacak. hakim alfonso hernandez pardo, mübaşire seslenir: "mahkumu getirsinler."

ilk başta bizim ebemiz olan zaman, gün gelecek celladımız olacak. dün, zaman bizi emzirdi ama yarın yiyecek.

biten aşk, sıkan hayat, ezip geçen ölüm. kaçınılmaz acılar vardır, bu böyledir, elden bir şey gelmez. ancak gezegendeki otoriteler acıya acı eklerler ve bize yaptıkları bu iyiliğin parasını alırlar. katma değer vergisini her gün, nakit parayla tıkır tıkır öderiz. katma acı vergisini her gün, mutsuzlukla tıkır tıkır öderiz. katma acı, hayatın geçiciliğinden doğan kederle işin geçiciliğinden doğan keder sanki aynı şeymiş gibi, kaderin kaçınılmazlığının kılığına giriyor.

25.8.07

aşk ve tabiat

hüseyin rahmi gürpınar

hep aşk evladıyız. aşk konusunda doğulu, batılı olmaz. hepsi onun zayıflığının fermanı altındadır.

tabiat öylesine etkilidir ki uyulması gereken kurallara herkesi ortak eder. şimdi burada içen, söyleyen, çağıran, bağıran, oynayan, sevişen, öpüşen zarafet'le şaban değil, işte bu tabii kuvvettir. schopenhauer'in dediği gibi, bu âşıkların vücutlarında, damarlarında, kanlarında insan nesillerinin tohumları var. işte onlar vücut âlemine ermek için duvarları kırmaya uğraşıyorlar. varlıklarına sebep olacak iki vücudu birbirine yaklaştırmaya çabalıyorlar. âlemin, hovardalık, kadınseverlik, çapkınlık, aşk, sevda, -edebi ya da sıradan- daha türlü ada yâd ettikleri hakikat işte bundan ibarettir.

doğa, evren defterinde ithalat, ihracat hanelerindeki gerekli oranı düşünür eşsiz bir iktisatçıdır.

en büyük üstadımız tabiat, ders kitapları, öğretim ve teknik kitabımız yine tabiattır. her varlık yaratılışın anlamlı satırlarıyla dolu birer ezeli sayfadır. fakat onda bulunan maddeler her zaman açık değildir. bunu her göz göremez, herkes okuyamaz. insan yaratılışın, çevrenin, öğrenimin lütuf ve yardımıyla açılır. dünyaya gelmiş ne bakar körler vardır. bilgin, cahil, genç, ihtiyar.. hepimiz bu bakar gözlerimizle her gün ne büyük hakikatleri çiğneyip geçiyoruz. pasteur'ler, curie'ler gibi deha şimşekleri yüzyıllarda ancak birkaç defa çıkıyor.

allah bazı gönülleri birbiri için yaratmıştır. tabii yasal muhabbet böyle olumlu olumsuz iki kalbin birleşmesinden meydana gelendir. yoksa sırf nikâhla, dua ile birleştiği varsayılan gönüllerde evlilik hayrı aramak abestir.

"aşk neslin devamı için doğanın insanlara verdiği kuvvetli bir duygudur. bu duygunun meşru olmayan bir biçimde tatmini erkekler için adeta bir çeşit âşıkane zafer, kadınlar için ise affolunmaz bir yüzkarasıdır. mesele tarafsızca incelenirse bu kararda erkeklerin büyük bir haksızlığı görülür. bu haksızlık doğu'da, batı'dan daha büyük bir ölçüde hüküm sürüyor. evli, bekâr her erkeğin cinsel heveslerini yatıştırmak için göze aldırdığı cinnetler, sefahatler, meşru olmayan muhabbetler, vicdani suçlar hep eğlence adı altında adeta mubah sayılacak birer olay gibi görünüyor. bırakın ayıplamayı, bu duruma şaşırmak bile kimsenin aklına gelmiyor. kadınların sevda konusunda en ufak bir hevese tutulmaları suçların en büyüklerinden sayılır. bu emirdeki üstünlük aksine, yani kadınlarda olaydı, dünyada genelev adı duyulmaz, bütün insanlık rahat ederdi."

ilişki macerası.. dünyada her iyilikle beraber her kötülük de işte bu kelime ile başlar.

bencilliğin en vahşi bir sureti de aşk ve ilişkide görülüyor. bir kadını artık senden esirgemeye başladığı öpücükleri başkasına verirken yakalamaktan doğan bir üzüntüyle canını feda ahmaklığına kadar varılır mı? güzel bir kadının güzellik zekâtı yok mu? varsın birkaç öpücük de başkasına versin. ne olur? yanakları aşınmaz ya. elbette gönlü olur, bir gün sana da verir.

23.8.07

neden servet peşinde koşarız?

john fowles

hiçbir şey servetten daha fazla farklılaştırmaz, hiçbir şey yoksulluktan daha fazla benzer kılmaz.

işte bu yüzden hepimiz zengin olmak isteriz. farklı olmak isteriz. ihtiyacımız olan güvenliği de eğlenceyi de sadece para satın alabilir. bu nedenle paranın ardından onursuzca koşma, aynı zamanda onurlu bir şekilde hem eğlencenin hem de güvenliğin ardından koşma anlamına gelir.

para gizil güçtür, rastlantının kontrolü ve rastlantıya erişmedir, seçme özgürlüğüdür, iktidardır.

zenginler bir zamanlar parayla cennete gidebileceklerini düşünüyorlardı, şimdiyse cennet yeryüzüne taşınmıştır. ama zengin adam değişmemiştir ve hâlâ parayla yeryüzündeki cennete gidebileceğine olan inancı kanıtlanmış gözükmektedir.

hem zenginler hem de yoksullar servetin dağılımındaki var olan orantısızlığı karşılıklı olarak desteklemektedirler. siyasal bir sistem servetin dağılımını ne kadar fazla eşitlerse böylesi bir eşitlikten kaçınma yolları o kadar fazla yaygınlık kazanmaktadır. nasıl yoksul bireyler zengin bireyleri karşılıklı olarak destekliyorsa yoksul ülkeler de dünya ülkelerindeki servet farklılığını öyle desteklemektedir. amerika ve batı avrupa ülkelerinden nefret edilmekte ama kıskanılmakta ve taklit edilmektedir.

zenginler eğlence satın alırlar. kapitalist toplumların büyük yasası budur. bu toplumlarda psikolojik hayal kırıklığından kaçmanın tek yolu zengin olmaktır. bütün öteki çıkışlar kapalıdır. daha soylu insani niteliklerin herhangi birinin para kazanması zorunlu olarak gerekmez. bu yüzden paranın kazanılması bir çeşit eşitleyici ögedir. bir insanın, eğer paralı doğmamış ise, herhangi bir koşulda hiçbir zaman elde edemeyeceği bir şeyle değil de elde edebileceği şeyle -yani parayla- yargılanması gerekliliği doğallaşır.

sözlüklerde paraya "bir alışveriş aracı" deniyor. ben buna, varoluşa egemen olan insan dışı rastlantıya verilen insani yanıt diyorum. deha, zeka, sağlık, bilgelik, istenç ve beden gücü, iyi fiziksel görünüm; bütün bunlar doğumumuzdan önce gerçekleşen piyangoda çekip kazandığımız ödüllerdir.

iyi bir toplumun karşılıksız sağlayacağı şu şeyleri satın alabilmek için parayı istiyoruz: yani bilgiyi, anlamayı ve deneyimlemeyi, dünyanın sonları hakkında okumayı ve dünyanın sonlarına gitmeyi, görülen şeylerin çoğunu anlamayarak ve dolayısıyla da bakılan şeylerin çoğunu görmeyerek yaşamın deneyimine varmamayı.

para, ilk kozmik piyangoda başarısız olanları yarı yarıya telafi eden, geçici bir çare anlamında insani piyangodur. ancak para kötü bir piyangodur; çünkü doğum öncesi ilk piyangoda kazanılan ödüller daha sonraki piyango için bol keseden verilen bedava bir bilet oluştururlar. eğer ilkinde şanslıysanız mutlaka ikincisinde de şanslı olursunuz.

yoksullar serveti şu sırayla hoşgörürler: en çok, doğumdan sonra tamamen şans eseri olarak kazanılan serveti; sonra, var olan sisteme göre adilce kazanılan serveti; en az da, doğumda edinilen serveti, miras kalan serveti. en yüce rastlantı, olduğum kişi olmamdır: teksaslı bir multimilyarderin ya da orta afrikalı bir pigmenin çocuğu.

21.8.07

uyum

herakleitos

"en güzel uyum karşılıklı gerilimden doğar."

yaşam, taşları ileri geri sürerek oynayan çocuktur. krallık çocuğundur.

savaş her şeyin babası ve kralıdır: kimini tanrı, kimini insan olarak ortaya çıkarır; kimini köle, kimini özgür kılar.

iyi ile kötü bir ve aynı şeydir.

ana babasını dinleyen çocuklar gibi olmamalıyız; yani bize aktarıldığı gibi.

ahmak insanlar her söz karşısında şaşırmayı sever.

aynı ölümlü bedene doğası gereği iki kez dokunmak olanaksızdır.

köpekler tanımadıklarına havlar.

çemberin çevresinde başlangıç ve son ortaktır.

her arzu edilenin elde edilmesi iyi değildir.

ölçülü olmak en büyük erdemdir. bilgelik doğaya kulak vererek hakikati söylemek ve doğru olanı yapmaktır.

insanın karakteri kaderidir.

soğuk ısınır, sıcak soğur, nemli kurur, kuru nemlenir.

19.8.07

çizgili pijamalı çocuk

john boyne

bir ev; bir sokak, bir şehir ya da tuğla ve harç gibi yapay şeyler değildir. ev, insanın ailesinin olduğu yerdir.

bir adamın geceleri gökyüzüne bakması onu astronom yapmaz.

bay liszt, özellikle tarih ve coğrafyaya meraklıydı, oysa bruno okumayı ve sanatı tercih ediyordu. "o şeylerin sana faydası yok." diye ısrar etti öğretmen. bu çağda, bu zamanda sosyal bilimleri iyi anlamak çok daha önemli.

iyi asker diye bir şey yoktur.

"kitaplar önemli değil mi?" diye sordu bruno. "dünya için önemli olan şeylerle ilgili kitaplar, elbette önemli." diye açıkladı bay liszt. "hikâye kitapları değil. hiç olmamış şeyleri anlatan kitaplar değil."

keşfetmekle önemli olan, keşfettiğin şeyin bulunmaya değer olup olmadığı. bazı şeyler orada kendi hallerinde duruyor ve keşfedilmeyi bekliyor, amerika gibi. bazı şeyleri de keşfetmemek daha iyi, bir dolabın arkasındaki ölü fare gibi.

ben büyüyünce kaşif olacağım, dedi bruno, başını hızla sallayarak. şu anda kaşiflerle ilgili okumaktan başka bir şey yapamıyorum; ama en azından bunun da iyi bir yanı var; kaşif olduğumda onların yaptığı hataları yapmayacağım.

öyle anlar vardır ki abla ile kardeş işkence aletlerini bir kenara bırakıp uygar insanlar gibi konuşabilirler.

"düşünme lüksüne sahip değiliz." dedi anne, evlendiklerinde büyükanne ve büyükbabanın verdiği 64 bardaklık setin bulunduğu kutuyu açarken. "bazı insanlar bizim için bütün kararları veriyorlar."

tam olarak fark neydi? kendi kendine düşündü: hangi insanların çizgili pijama, hangilerinin üniforma giyeceğine kim karar vermişti?

bu, bruno ile ailesinin hikâyesinin sonu. elbette tüm bunlar çok uzun zaman önce oldu ve böyle bir şey bir daha asla olamaz. bu zamanda ve bu çağda tabii ki.

17.8.07

sokaktaki adam

philip roth

göz alıcı biçimde iyi insanlar vardır, gerçekte birer mucizedir onlar.

hayatta en üzücü şey sıradanlıktır, her şeyi alt eden ölüm gerçeğini bize bir kez daha hatırlatır.

"burada, insanların oturup birbirlerinin inlemelerini dinlediği bu yerde; felcin, geride kalmış birkaç kederli, kırlaşmış saçı titrettiği, gençliğin hayalet gibi incelerek solgunlaştığı ve öldüğü; yalnızca düşünmenin bile, acıyla dolu olmak anlamına geldiği bu yerde." (john keats)

amatörler ilham arar, geri kalanlarımız ise kalkar ve çalışmaya koyuluruz yalnızca.

çalışan insanlar için bir pırlanta satın almak büyük bir olaydır. pırlanta ne kadar ufak olursa olsun. pırlantayı eşler, güzel görünmek için veya bir statü sembolü olarak takabilirler. ve eşi pırlanta taktığında bir adam artık yalnızca bir tesisatçı değildir, karısı pırlanta sahibi olan bir adamdır. karısı, yok olmayacak bir şeye sahiptir. çünkü güzelliği ve statüsü ve değerinin ötesinde, pırlanta yok olmayacak bir şeydir. önemsiz, ölümlü bir insan dünyanın yok olmayacak bir parçasını koluna takıyordur.

yalan söylemek -yalan söylemek, diğer insanın üzerinde ucuz, aşağılık bir egemenlik kurmak anlamına gelir. karşındakinin yarım yamalak bilgilerle hareket etmesini, bir başka deyişle kendini aşağılamasını izlemektir. yalan o kadar sıradandır ve yine de yalan söylenen kişi eğer sensen bu öylesine hayret verici bir şeydir ki.. siz yalancıların ihanet ettikleri insanlar, siz onlar hakkında artık kötü şeyler düşünmeden edemeyene dek bir hakaretler listesini sineye çekmek zorundadırlar.

yaşlılık bir savaştır canım, bir şununla, bir bununla savaşırsın. acımasız bir savaştır ve en zayıf halindeyken, eski halinden eser yokken verdiğin bir savaştır. yaşlılık bir savaş değildir, yaşlılık bir katliamdır.

gençken önemli olan vücudunun dışı, dıştan nasıl göründüğündür. yaşlandığındaysa içte olan önemli oluyor ve insanlar nasıl göründüğünü önemsemeyi bırakıyor.

hayatın en rahatsız edici gücü ölümdür. çünkü ölüm çok adaletsizdir. çünkü insan bir defa yaşamın tadına varınca ölüm doğal dahi gözükmez ona.

herkes bir noktada, şu anda yaşayan kimsenin yüzyıl sonra bu dünyada olmayacağını düşünür -o karşı konulamaz güç, ortamı temizleyecektir.

gerçekliği yeniden yapamaz insan. olduğu gibi kabul etmeli onu. insan durduğu yeri muhafaza edip yaşananları olduğu gibi kabul etmeli. başka yolu yok.

ama babasının jersey paralı otoyolu'nun hemen sonundaki özel kabristanda annesinin yanına gömüldüğü gün, neye inanıp neye inanmadığının hiçbir önemi kalmamıştı.

tehlike içermeyen hiçbir şey yok. hiçbir şey, hiçbir şey yok -başarısızlığa uğramayan hiçbir şey yok, o aptal resimler bile başarısızlığa uğradı.

15.8.07

kapitalizm

john fowles

kapitalizmin büyük kötülüğü onda sadece mutluluk kaynaklarına eş ölçüde erişme olanağına sahip olamayışımız değil, içinde başlıca mutluluk kaynağının ona erişme olduğu bir dünya yaratılmış olmasıdır.

her çağın kendi mitik mutlu adamı vardır: bilgeliğe sahip adam, dehaya, ermişliğe, güzelliğe, ender olan ve çoğunluğun sahip olamadığı ne varsa ona sahip olan adam. yirminci yüzyılın mutlu adamı paraya sahip olan adamdır.

ticaretin amacı her zaman olası her hazzı pazarlamak ve olabildiğince çok kişiye satmak olmuştur. üretici ve perakendeciler nötraldirler, hiçbir ahlaklılık iddiasında bulunmazlar; sadece halkın arzusunu tatmin ederler. ne var ki bize ticaret tarafından gitgide artan bir şekilde önerilen şey haz değil, onun yeniden üretimidir. saman yığınları arasında öten tarla kuşu değil, bir plaktaki tarla kuşudur; özgün bir renoir değil onun basılı bir "kopya"sıdır; tiyatrodaki bir oyun değil, onun bir "televizyon versiyonu"dur; gerçek çorba değil, "hazır" çorbadır; bermuda adaları değil, onlar üzerine belgesel bir filmdir.

uzay yolculuklarına harcanan insani ve ekonomik servet ile nükleer silah yarışı, uygarlık insanlık tarihinde yok olma noktasına gelmişken boş şeylerle uğraşmanın en görkemli örneğidir.

13.8.07

hiç yoktan bir evren

lawrence krauss

bilimde büyük etki yaratmanın yolu, sürüyle birlikte gitmekten değil, ona ayak diremekten geçer.

"nasıl oluyor da hiçbir şey olmayacağına bir şey var?"

kapalı bir evrende bir yönde yeterince uzağa bakarsanız kafanızın arkasını görürsünüz.

karanlık enerjinin kökeni ve doğası hiç kuşkusuz bugün temel fiziğin en büyük muammasıdır. nereden kaynaklandığına ya da neden sahip olduğu değerde olduğuna dair temel bir anlayıştan yoksunuz. evrenin genişlemesine neden nispeten yakın bir dönemde, yalnızca son 5 milyar yıl içinde hakim olmaya başladığına dair de bir fikrimiz yok bu yüzden. karanlık enerjinin niteliğinin evrenin kökeniyle temel bir bağı olduğundan kuşkulanmamız gayet doğal. öyle sanıyoruz ki geleceğimizi karanlık enerji belirleyecek.

matematiksel bakımdan güzel olan yegane evren, düz bir evrendir.

kesin olan bir şey vardır: toplam enerjinin tam ve kesin olarak sıfır olduğu tek bir evren vardır.

bilim, fizikçi steven weinberg'ün vurguladığı üzere tanrı'ya inanmayı imkansız kılmaz, daha doğrusu tanrı'ya inanmamayı mümkün kılar. bilim olmaksızın her şey bir mucizedir. bilimle birlikte hiçbir şeyin mucize olmaması olasılığı kalır. bu durumda dini inanç giderek gereksiz ve ilgisiz bir hal alır.

hiçlik kararsızdır. hiçlik, bir anlığına bile olsa her zaman bir şey üretir.

ilahiyatçılar toplu iğnelerin başı üzerine oturan melekler ya da bugünkü eşdeğeri her neyse onun hakkında fikir yürütebilirler. ilahiyat ondalık basamaklardan yoksun olmakla kalmıyor: gerçek dünyayla en ufak bir bağıntıdan da yoksun. thomas jefferson'ın virginia üniversitesi'ni kurarken dediği gibi:

"ilahiyat profesörlüğünün kurumumuzda yeri olmayacak."

11.8.07

gerçek yaşam

alain badiou

filozofun görevi daima gençliği yoldan çıkarmaktır.

"yaşam" diye adlandırılan şey, az çok iyi, az çok kötü anlara bölünmüş bir zamandır ve sonuçta, aşağı yukarı iyi kabul edilebilir olası en fazla ana sahip olmak: işte, hayattan beklenebilecek tek şey budur.

paul nizan: yirmi yaşındaydım. bunun yaşamın en güzel çağı olduğunu kimsenin söylemesine izin vermem.

gençlik -der bize nizan- kesinlikle yaşamın en iyi kısmı değildir. o halde, gençlik bir zafer midir, yaşamın bir zaferi midir, yoksa çelişik bir dönem, bir kafa karışıklığı dönemi olduğundan, belirsiz, daha ziyade dayanması güç bir dönem midir?

arthur rimbaud: vaktiyle, eğer yanlış hatırlamıyorsam, bir şölendi yaşamım; bütün kalplerin açıldığı, bütün şarapların aktığı.

daha ileride, metnin sonuna doğru, uçup gitmiş güzel günleri güçlükle hatırlayan bir yaşlı gibi yine şöyle diyecektir rimbaud: vaktiyle, bir gençlik yaşamadım mı, öyle altın sayfalara yazılacak, sevilmeye değer, yiğit, masalsı?

"muzaffer sabahları vardır gençliğimizin 
bir zafer gibi sıyrılıp çıkar gündüz geceden" (victor hugo)

"aşk sabahlarını, şehvet zaferinin tadıldığı sabahları hem ölçülü hem de güçlü bir şekilde anıştırarak, gençlik bir zaferdir." der hugo.

sizi siz yapan özneyi asla kendi evinizi sağlam bir şekilde inşa ederek gerçekleştiremezsiniz; aynı zamanda kendinize doğru yola çıkmayı da bilmeniz gerekir.

sokrates: hiçbir şeyi abartmayalım. iktidar âşıklarının iktidara gelmemesi gerektiğini veri kabul edelim; çünkü eğer iktidara gelirlerse, iktidar talipleri arasındaki savaştan başka bir şey olmaz.

esasen, der sokrates, -şimdilik sadece onun söylediklerini izliyorum- gerçek yaşamı fethetmek için, ön yargılara, basmakalıp düşüncelere, kör itaate, keyfi gelenek göreneklere ve sınırsız rekabete karşı mücadele etmek gerekir.

"anabasis" yunancada "yeniden yükselerek geri dönmek" anlamına gelir; erişilmesi güç bir istikamete doğru geri dönen ya da yeniden yükselen bir gezginliktir. bu anlamda bir gençlik metaforudur bu. anabasis, pers ülkesinde bir iç savaşa katılmış paralı askerlerin öyküsünü anlatan yunanca bir kitabın adıdır. bu kitabın yazarı, paralı askerlerin komutanı olan ksenofon'dur.

kadın, kendi içinde daima tanrı'nın var olmadığının, var olma ihtiyacı duymadığının dünyevi kanıtıdır. tanrı'dan rahatlıkla vazgeçebileceğimize derhal ikna olmak için bir kadına bakmak, ona gerçekten bakmak yeterlidir. geleneksel toplumlarda kadın bu yüzden gözden uzak tutulur. bu, sıradan bir cinsel kıskançlıktan çok daha ciddidir. gelenek, tanrı'yı ne pahasına olursa olsun hayatta tutabilmek için kadınları kesinlikle görünmez kılmak gerektiğini bilir.

9.8.07

hızlandırılmış ateizm dersleri

antonio lopez campillo / juan ignacio ferreras

"din, ilk sahtekarın ilk geri zekalıyla karşılaştığı günden beri var olmuştur." (voltaire)

ateizm, özgül öğretisi olmayan bir "izm"dir; başkalarının, yani fizikçiler, kimyacılar, biyologlar, jeologlar, sosyologlar, antropologlar, tarihçiler ve dünyanın diğer araştırmacılarının düşünce ve keşiflerinden beslenir ateizm.

entelektüel bakımdan kimsenin otoritesine sığınmayan ateizm, dörtbaşı mamur bir öğretiye dönüşme tuzağına düşmez ve böylelikle, düşüncesini dogmatikleştirme eğiliminden kurtulmayı başarır. ateizmin özgün yanı, terimin etimolojik anlamıyla, laik bir ahlakının olmasıdır: laik, köken olarak, sınıfsız anlamda halka ait demektir.

epikuros: şayet tanrılar bizimle ilgilenseydi mükemmel olmazlardı; çünkü bu durumda bizim için kaygılandıklarını söyleyebiliriz ki, tanrıların kaygısının olmaması gerekir.

genel olarak, dinin toplumsal olarak baskın olduğu yerlerde, bilimi yok etmek pahasına teoloji her şeye kadir bir konuma yükseltilmiştir. çok daha nadiren tersi olduğunda ise, eski yunan'da olduğu üzere bilimler serpilip akılcı düşünce gelişebilmiştir.

komşunu sevmek artık tanrısal bir buyruk değil, toplumsal bir uzlaşımdır.

agnostiklerden meydana gelen bir toplum, dinsel bir ulustan çok daha az yatkındır kandırılmaya, aldatılmaya. bilim insanı yabancılaştırmaz; oysa hangisi olursa olsun din yabancılaştırır.

din insanların düşüncesinde doğal bir süreçtir. içinde yaşadığımız bu ızdıraplar dünyasında duyulan teselli ihtiyacını ifade eder din: "ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir ortamın ruhudur. din halkın afyonudur." (karl marx)

7.8.07

yoksulluk

john fowles

yoksulluğun korkunç yanı, insanı aç bırakmasından çok aç bırakırken durağanlaştırmasıdır.

yoksul bir ülke, zengin olmayan zengin bir ülkedir. piyango çekilişleri, spor totolar, şans oyunları ve buna benzer şeyler, modern zenginlerin modern yoksulların öfkelerine karşı başlıca korunma aracıdır. insan nefret ettiği kişiyi lamba direğine asar, olmak istediği kişiyi değil.

kapitalist toplumlar harcama için maksimum bir fırsatı gerektirirler, hem doğaları gereği ekonomik nedenlerden ötürü hem de çoğunluğun başlıca zevki harcamada yattığı için. bu hazzı kolaylaştırmak için taksitle satın alma sistemleri geliştirilmiştir. bir zamanlar gezgin panayırların pırıl pırıl aydınlatılan barakalarının köylüleri büyülemesi gibi çeşitli piyango biçimleri zengin adaylarını büyülemektedir.

böylece tüketici nevrozu adıyla sınıflandırılan bütün o semptomlar ortaya çıkmaktadır; ama bunlardan çok daha kötü bir etki vardır. bu, hazzın parasallaşmasıdır; hazzı ele geçirme ve harcamayla bir şekilde bağlantılı olarak görmenin dışında tasarlayamama yeteneksizliğidir. bir nesne üzerinde uzun zaman kullanılmasıyla oluşan görülmez parlaklık, onun gerçek içsel güzelliği değil, şimdi onun değeridir.

şimdi bir deneyim, satın alınan bir nesnenin sahip olunabileceği gibi sahip olunması gereken bir şeydir; hatta öteki insanlar, kocalar, karılar, metresler, sevgililer, çocuklar, arkadaşlar bile insanlık dünyasından çok, para dünyasından türetilen değerlerle bağlantılı olarak sahip olunan ya da olunmayan nesneler olup çıkmaktadırlar.

bir zamanlar insan kendi hazlarını yaratabileceğine inanıyordu, şimdi onların bedelini ödemesi gerektiğine inanıyor. sanki çiçekler artık tarlalarda ve bahçelerde değil de sadece çiçekçi dükkanlarında yetişiyormuş gibi.

5.8.07

milyarlarca ve milyarlarca

carl sagan

devletin temel görevlerinden biri zayıfı güçlüden korumaktır.

dünyanın içinde bulunduğu nüfus bunalımının temel nedenlerinden biri yoksulluktur.

iş birliği yapma eğilimi evrim sürecinden zahmetle çıkarılmış bir derstir. iş birliği yapmayan, birbiriyle ortaklaşa hareket etmeyen organizmalar yok olmuştur. iş birliği, yaşamda kalanların genlerine yazılmıştır. iş birliği yapmak doğalarının gereği, var oluşlarının anahtarıdır.

shakespeare: varlığın çerçevesi olan bu güzelim dünya, gözüme çorak bir toprak yığını gibi gözüküyor artık. şu görkemli sema, şu hava, işte bak, şu anlı şanlı gök kubbe, altın alevlerle süslü olan şu heybetli çatı yok mu, sadece murdar, illetli bir duman kumkuması gibi görünüyor bana.

"yalnız kendi canıdır tuzağa düşürdüğü." (süleyman'ın özdeyişleri)

aristoteles: kendisine hiçbir şey olmayacağına inanan kimse korkmaz. korkuyu, kendilerine bir şey olabileceğine inananlar hisseder. insanlar çok zengin olduklarında ya da öyle olduklarını sandıklarında ve bu yüzden küstah, kibirli ve pervasızken buna inanmazlar. ama eğer belirsizliğin acısını hissedecek olurlarsa, az da olsa bir kurtuluş beklentisi olmalıdır.

papa ii. jean paul: bilim dini, hatadan ve boş inançtan, dinse bilimi putperestlikten ve doğru olmayan kesin yargılardan arındırabilir. her ikisi de diğerini, ikisinin de serpilip gelişebileceği daha büyük bir dünyaya taşıyabilir. bu tür köprü görevi yapan hizmetler desteklenmeli ve teşvik edilmelidir.

john dewey: insanoğlu zıt uçlar temelinde düşünmeyi sever. inançlarını ya öyle ya da böyle diye oluşturur ve bir ara olasılık tanımaz. aşırı uçların uygulanamayacağını anlamak zorunda bırakıldığında da, bunların kuramsal olarak doğru olduğunda, ancak iş uygulamaya gelince şartların bizi uzlaşmaya zorladığında ısrar etmek eğilimindedir.

cicero: ahlaken doğru olan her şey şu dört olgudan birinden kaynaklanır: gerçeğin tam olarak algılanması ya da zihinde geliştirilmesi; ya da her insanın hakkını aldığı ve bütün yükümlülüklerin sadakatle yerine getirildiği örgütlü toplumun korunması; ya da soylu ve yenilmez bir ruhun yüceliği ve gücü; ya da her sözde ve işte düzen ve itidalin getirdiği dinginlik ve öz denetim.

gottfried wilhelm leibniz: tanrı'nın eserlerinin evrensel güzelliğini ve kusursuzluğunu kendi bütünlüğü içinde kavrayabilmek için, tüm evrenin sürekli ve tamamen özgür bir ilerleme içinde olduğunu fark etmeliyiz. sonsuz boşlukta her zaman, uyanma zamanı henüz gelmemiş, uykuda olan şeyler vardır.

thomas jefferson, insanlar eğitilmedikçe demokrasinin mümkün olmayacağını söylemişti.

3.8.07

yazgı saati

comte de volney

ah! yeryüzünde derin düşünceli, gözü pek insanlar olsa.. öyle büyük, öyle onurlu işler var ki.. ama şimdiden yazgı saati çalıyor. savaş çığlığı kulağıma çarpıyor. yıkım neredeyse başlayacak.

sultan, ordularına boşuna karşı çıkıyor; onun cahil askerleri yenilip dağıldılar. uyruklarını boşuna çağırıyor. yürekler donmuş, uyruklar karşılık veriyor: "alnımızda böyle yazılı, efendimiz kim olursa olsun, ne çıkar? onun değişmesiyle bir şey yitirmeyiz."

gerçek inananlar, gökleri ve peygamberi boşuna yardıma çağırıyorlar. peygamber ölmüş, gökler de acımasızca yanıt veriyor: "bizi yardıma çağırmayı bırakın; acılarınızı kendiniz doğurduğunuz gibi kendi kendinize iyi edin. doğa yasalar koydu, onları uygulamak size düşer. inceleyin, düşünün, deneyimlerden yararlanın.

insanı yıkıma götüren kendi deliliğidir; kurtaracak da kendi bilgeliği. halklar cahil mi, okuyup öğrensinler. önderleri mi bozulmuş, kendilerini düzelterek iyileşmeye baksınlar. çünkü doğa şu kararı vermiştir: topluluğun acıları hırstan ve cehaletten geldiğine göre, insanlar aydın ve bilge olmadıkça, aralarındaki ilişkilerin, örgütlerindeki yasaların bilgisine dayanan adalet sanatını uygulamadıkça acı çekmekten kurtulamayacaklardır."

güçlü olanların hırsını kim dizginleyebilecek? zayıfın cehaletini kim aydınlatacak? yığınlara haklarını kim öğretecek? önderleri görevlerini yapmaya kim zorlayacak?

böylece insanlar her zaman acı içinde kalacaklar. böylece, insanın insanı ezmesinin, bir ulusun başka bir ulusa saldırmasının sonu gelmeyecek. hiçbir zaman bu ülkeler için o şanlı bolluk günleri geri gelmeyecek. yazık! fatihler gelecekler, ezenleri kovarak yerlerine geçecekler. ama onların yetkisini alırken hırslarını da alacaklar. kıyıcılık yine o kıyıcılık. yeryüzü yalnızca kıyıcılarını değiştirecek.

1.8.07

kimse

osip mandelstam


ruhum, yaşım
kim senin gözlerine bakabilecek
acımasız ve kötü, geri dönüp bakacaksın
yarım akıllı birinin gülüşüyle
bir zamanlar koşabilen bir hayvan
kendi izlerine bakacak