29.7.07

kadın

vincent van gogh

içinde yaşadığımız dönemde, bu toplumda -zayıfları koruyacağına ayaklar altına alan, zavallı bir kadını, düştü diye daha da ezen bu toplumda- bir kadın tek başına bırakılamaz.

kadınlar düşünce alanında erkekler kadar enerji ve esneklik göstermiyorlarsa da -erkekler irdeleme, uslamlama gibi şeylere daha yatkınlar- bundan dolayı onları suçlamamak gerek; çünkü güçlerinin çok büyük bir bölümünü -bizden çok daha fazlasını- acı çekmeye harcıyorlar. bizden daha çok acı çekiyorlar, bizden daha duyarlılar. aynı şekilde, her zaman düşüncelerimizi anlayamıyorlarsa da, onlara iyi davrandın mı, kimi kez gerçek bir anlama yeteneği çıkıyor ortaya. her zaman değil elbette; gene de, içlerinde bunu başarma hevesi var; bir de, garip bir iyi yüreklilik var kadınlarda bazen.

paul mantz: hayatta belki de en büyük zorluk kadınlardır.

her yerde aynı bu: ister kentte ol ister kırsal yörelerde; zamana ayak uydurmak istiyorsan eğer, kadınları mutlaka hesaba katacaksın.

antik kopya dersinde on erkek figürüne bir kadın figürü düşüyor. çok daha kolay tabii. son derece zor olabilir kadın; ama yaşamda da sanatta da onsuz ne yapardık?

27.7.07

hakikat

jean meslier

ey insan! sen arzın evladısın; arz, çalışkan evladından hiçbir nimeti esirgemeyen cömert bir anadır; gözlerini semaya dikme, sema boştur.

kısacası, peygamberleri ve tercümanları tarafından, her ülke için, zorbaların en acımasızı, en adaletsizi, en zalimi ve bununla birlikte yeryüzü sakinlerinin sözde kural ve yasaları olması gereken bir güçlü tanrı olarak tanımlanan bir tanrı kavramıyla, ahlak ve erdemin birleştirilmesinin olanaksız olduğunu her şey kanıtlamıyor mu?

gerçek ahlak ilkelerini görmek ve seçmek için insanlar ne teolojiye ne vahye ne de tanrılara muhtaçtır. ihtiyaçları yalnız ve yalnız sağduyudur. yalnızca kendilerine gelmeleri, kendi tabiat ve içeriklerini düşünmeleri, özel yararlarını incelemeleri, toplumun ve toplumu oluşturan üyelerden her birinin amacını göz önünde bulundurmaları yeterlidir. o zaman insanlar şunu kolayca onaylar: erdem oğulların kârı ve kötü ahlak oğulların zararıdır. insanlara, tanrılar öyle istediği için değil, insanların sevgilisi olmak için, adil, iyiliksever, anlayışlı, geçimli olmalarını söyleyelim. ahrette cezaya uğrayacakları için değil, sonucuna bu dünyada katlanacakları için kötülükten ve cinayetten çekinmelerini söyleyelim.

montesquieu der ki: "cinayetlere engel olmak için çareler vardır, bu çareler cezalardır; ahlakı değiştirmek için çareler vardır, bu çareler güzel örneklerdir."

gerçek sadedir. doğru yoldan sapma karmakarışıktır; seyir ve hareketinde güvenilir değildir, dolambaçları çoktur. gerçeğin doğal sesi kolay anlaşılır; yalanın sesi cinaslı, içinden çıkılmaz ve esrarlıdır. gerçeğin yolu doğrudur, hilenin yolu eğri büğrü ve karanlıktır. insana her zaman gerekli olan bu gerçek, adil ruhlara aittir, onlar tarafından hissedilir. aklın öğütleri bütün temiz ruhlar tarafından izlenir, onlara özgüdür. insanların mutsuz olması ancak cahil olmalarındandır. insanların cahil olması ise aydınlanmalarını yasaklamak için aleyhlerinde gizli fesat her şeyin çevrilmekte olmasındandır. insanların bu kadar yaramaz olması, akıl ve muhakemelerinin henüz yeteri kadar gelişmemiş olmasındandır.

25.7.07

evlilik

thomas hardy

eğer bir kız bir başına hayatın üstesinden gelebilecek kadar yürekliyse, evsiz barksız da değilse, neden evlenir bilmem.

geceleyin, bir can yoldaşı isteyip umduğu yerde kendini yapayalnız bulmak kimini ürkütür. ne var ki, insanın içgüdüleriyle, duyuları, belleği, kıyaslama, kestirme, sonuç çıkarma yetenekleriyle görüş gücü -mantıkçının listesinde bulunan her tür kanıt- birleşerek onu yapayalnız olduğuna inandırmışken, birden gizemli bir can yoldaşının varlığını keşfetmek, çok daha sinir yıpratıcı bir durumdur.

çoğu erkek, kadına başka yoldan sahip olamayacakları için evlenir; çoğu kadın da bir erkeğe sahip olmadan evlilik durumuna geçemeyeceği için kocaya varır. amaçlar apayrı olmakla birlikte, iki tarafça kullanılan yöntemler birbirine eştir.

kırk yaşlarındaki evli erkeklerin, rastladıkları herhangi bir eli yüzü düzgün dişiye göz atmadan geçmeyecek kadar cömert oldukları söylenebilir. aşk karşılığında olasılıktan, yani bir bedel ödemek zorunda kalmaktan bütünüyle uzak olduklarını bilmek onlara aşırı bir atılganlık verir.

23.7.07

dayak birincisi

muzaffer izgü

her kente bir eğlence, her eğlence için bir deli gerek.

polisin her suç için önceden konmuş belirli bir dayak kontenjanı vardı. şu iş için şu denli dayak, bu iş için bu denli dayak. peki, hiç suç işlememiş bir insan için? işte en fenası bu ya. işlemediğin suç için atılacak dayağın ölçüsü yoktur. bazen yarım gün döverler, bazen bir gün, bazen de bir hafta.

geri kalmış uluslarda kadınlar daima aşağılanmıştır. aşağılandıkları için küfür denir denmez, hemen kadınlar akla gelmektedir. niçin küfreden biri, "senin babanı dedeni şöyle şöyle yaparım." demez de, "ananı avradını" der? kadın sövülerek de sömürülmektedir geri kalmış ülkelerde.

ama salt kadınlar mı ki? geri kalmış uluslarda bir güçlüler vardır, bir de güçsüzler. güçlüler azdır, güçsüzler çoktur. işte bu güçsüzler haklarını alamayınca küfrederler. örneğin, güçlü adalet önünde haklı çıkar, güçsüz haksız çıkar. güçsüz o zaman ne yapar, çıkar çıkmaz başlar küfretmeye. karakolda dayağı yer, eve gelir, başlar evde kendini dövenlere sövüp saymaya. patrondan hakkını alamaz, patronun yüzüne karşı sövse, işten derhal atılacağını bilir. onun için akşam bekler, eve gelince geçer pencerenin önüne, pencerenin pervazını patron yerine koyar, affedersiniz, ana avrat dümdüz gider. hastası hastane kapılarında sürünür, yatıramaz, koyar arabanın içine, eve dönüşünde başlar başdoktorundan hademesine dek küfretmeye.

21.7.07

şaka

spinoza: şaka, duygunun mezar yazısıdır.

sigmund freud: nerede bir yasak varsa, orada buna neden olan bir arzu, itiraf edilmeyen ve bilinç dışında kalan bir tamah vardır.

mayakovski: ve insan sözcüklerde sevince yürek bir yazı takımı olup çıkıyor.

gilles deleuze: çöküşümüz yozlaşmamış her yere acıyı, yalnızlığı, suçluluğu, iletişim dramını, içselliğin olanca trajedisini sokuşturmaya çalışmamızla kanıtlanır. büyük kitaplardan şizoid kahkaha ve devrimci sevinç doğar, o sefil özseverliğimizin acıları ya da suçluluğumuzun dehşeti değil.

sigmund freud: cinsel ihtiyaç insanları birleştirmez, ayırır.

paul valery: varoluşun saflığı içinde evren küçük bir kusurdur.

marquis de sade: suç, kösnüllüğün temel taşıdır. bizi gerçekte uyaran karşımızdaki zevk nesnesi değil, kötülük düşüncesidir. bir kadınla yatarken zorba olmayı istemeyen kimse erkek değildir.

lev troçki: çölde manzara resmi yapılamaz.

sigmund freud: toplum, artık ortak bir suça, ortaklaşa işlenmiş bir cürme; din, suçluluk duygusuna ve pişmanlığa; ahlak da bir yandan, bu toplumun gereklerine, öbür yandan da suçluluk duygusunun doğurduğu kefaret ödeme ihtiyacına dayanır.

19.7.07

kehanet

carl sagan

"korkmak için cesaret gerekir." (montaigne)

olymposlu apollon güneş tanrısıydı. aynı zamanda, içinde kehanetin de bulunduğu başka konulardan da sorumluydu. bu onun özel uzmanlık alanlarından biriydi.

aslında olympos tanrılarının hepsi geleceği biraz görebiliyordu ama bu hünerini düzenli olarak insanlara sunan sadece apollon'du. kutsal kehanet mekanları kurmuştu ve bunların en ünlüsü rahibesini kutsadığı delphoi'deki tapınaktı. rahibe, suretlerinden biri olan piton yılanından aldığı pythia adıyla anılıyordu.

krallarla soylular -arada bir de sıradan insanlar- delphoi'ye giderek geleceklerini öğrenmek isterlerdi. bunların arasında lidya kralı kroisos da vardı. onu hâlâ kullanılmakta olan "karun gibi zengin" deyiminden tanıyoruz.

kroisos'un zenginlikle ilişkilendirilmesi belki de madeni paranın ilk kez onun zamanında ve ülkesinde basılmış ve kullanılmış olmasından kaynaklanıyor (mö yedinci yüzyıl, lidya -günümüzde türkiye'nin yer aldığı anadolu-). kilden yapılan paralar çok daha önce sümerler tarafından kullanılmıştır.

kroisos'un hırsını doyurmaya kendi küçük ülkesinin sınırları yetmiyordu. ve böylece herodotos tarihine göre, o zamanlar batı asya'nın süper gücü olan pers imparatorluğu'nu işgal ederek egemenliği altına almanın iyi bir fikir olacağını kafasına koydu.

kyros ise perslerle medleri birleştirerek güçlü bir pers imparatorluğu kurmuştu. kroisos doğal olarak ondan korkuyordu. pers ülkesini fethetme düşüncesini danışmak üzere delphoi kahinine temsilciler gönderdi. heyet zengin hediyeler götürmüştü, bir yüzyıl sonra herodotos zamanında bunlar hâlâ delphoi'de sergilenmekteydi.

temsilcilerin kroisos adına yönelttikleri soru şuydu: "kroisos perslere savaş açarsa sonuç ne olur?"

pythia duraksamadan şöyle cevaplandırdı: "haşmetli bir imparatorluğu yok eder."

kroisos bu sözler üzerine şöyle düşündü: "tanrılar bizimle, işgale girişebiliriz."

ele geçireceği satraplıkları sayarak ağzı iştahla sulandı. paralı askerlerini topladı ve pers ülkesini işgal etti; ama onur kırıcı bir yenilgiye uğradı.

bu sadece lidya'nın yıkımına değil, kendisinin de ömrünün sonuna kadar pers sarayında, ilgisiz yöneticilere küçük tavsiyelerde bulunan çanak yalayıcı eski bir kral olarak zavallı bir halde yaşamasına yol açtı.

17.7.07

aşk sanatı

paulo coelho

aşk sanatı, resim yapmaya benzer: teknik ister, sabır ister, en önemlisi çiftin çaba harcamasını gerektirir.

bazı şeyler paylaşılmaz. kendi arzumuzla daldığımız okyanuslardan korkmayalım; korku, bütün oyunları bozar. insanoğlu, cehennem ateşlerinden geçince anlar bunu. birbirimizi sevelim; ama kimsenin sahibi olmaya çalışmayalım.

herkes sevmeyi bilir, doğuştan gelir bu. kimileri bunu kendi doğallığında yaşar; ama çoğunluk sevmeyi yeniden öğrenmek, hatırlamak zorundadır ve istisnasız hepsinin geçmiş heyecanların ateşinde yanması, mutlulukları ve acıları, düşüp kalkmaları yeniden yaşaması gerekir; ta ki her yeni karşılaşmanın ardında var olan ipucunu fark edene dek.

en güçlü aşk, kendindeki kırılganlığı ortaya koyabilendir. her ne olursa olsun, eğer aşkım gerçekse -ve yalnızca kendini oyalamanın, aldatmanın, zamanı geçirmenin bir yolu değilse- özgürlük kıskançlığı ve doğurduğu acıyı yenecektir.

15.7.07

suç

marquis de sade

suç birçok gözden sakınır ve hepsinden korkar. güvenliğinin, ancak gizemin karanlığında mümkün olduğunu hissedip ne zaman harekete geçmek istese gölgenin içine saklanır.

olağan kısıtlamaları ihlal etme alışkanlığı kısa süre sonra daha ciddi olanların ihlaline neden olur ve bir kişi hatadan hataya yakın zamanda dünyadaki her ülkede cezalandırılacak ve hangi ülkede yaşıyor olursa olsun dünyadaki her makul insanda korku uyandıracak türden suçlara ulaşır.

dünyada gerçek olan hiçbir şey yoktur; övgü ya da onay hak eden hiçbir şey, ödüllendirilmeye ya da cezalandırılmaya değer hiçbir şey, burada adaletsiz olup beş yüz fersah ötede tümüyle yasalara uygun hiçbir şey yoktur. sözün kısası hiçbir suç gerçek değil, hiçbir iyilik sürekli değildir.

13.7.07

en büyük katliam

yuval noah harari

geçtiğimiz iki yüz yıl boyunca tarım hızla sanayileşti. daha önce hiç yapılmayan veya kas gücüyle yapılan işleri traktör gibi makineler yapar oldu. tarlalar ve hayvanlar yapay gübreler, sanayi tipi böcek ilaçları ve sayısız hormon ve ilaç sayesinde çok daha üretken hale geldi. buzdolapları, gemiler ve uçaklar gıdaları aylar boyunca saklamayı, hızlı ve ucuz bir şekilde dünyanın öbür tarafına bile ulaştırmayı mümkün hale getirdi. avrupalılar akşam yemeklerinde taze arjantin bifteği ve japon suşisi yemeye başladılar.

bitkiler ve hayvanlar bile mekanikleşti. homo sapiens hümanist dinler tarafından ilahi mertebeye yükseltildiğinde, çiftlik hayvanları acı ve üzüntü hissedebilen canlı yaratıklar olarak görülmemeye ve makine gibi muamele görmeye başlamıştı. günümüzde bu hayvanlar, fabrikaya benzer tesislerde genellikle seri üretime tabi tutuluyorlar, vücutları da sanayinin ihtiyaçlarına göre şekillendiriliyor. hayvanlar tüm yaşamlarını üretim bandının önemsiz bir çarkı olarak geçiriyor ve hayatlarının uzunluğu ve niteliği şirketlerin karları ve zararları tarafından belirleniyor. sanayi onları sağlıklı ve iyi besleyerek hayatta tutmaya özen gösterdiğinde bile, eğer üretim miktarına doğrudan etki etmiyorsa, bu hayvanların sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarına özen gösterilmiyor.

örneğin tavukların çok karmaşık dürtülerden ve davranışsal ihtiyaçlardan oluşan bir dünyası vardır. çevrelerini keşfetmek, yiyecek toplamak, sağı solu kurcalamak, sosyal hiyerarşilerini belirlemek, yuva yapmak ve kendilerini tımarlamak gibi güçlü istekleri vardır ama yumurta endüstrisi genellikle bu hayvanları daracık kafeslere tıkıştırıyor. oldukça yaygın bir uygulama, her biri 25 santimetreye 22 santimetrelik alanlarda yaşayacak şekilde bir kafese dört tavuğun sıkıştırılmasıdır. tavuklar yeterince iyi besleniyor ama kendi arazilerine sahip olmaları, yuva yapmaları veya diğer doğal faaliyetlerde bulunmaları söz konusu bile değil ve kafesler o kadar küçük ki, çoğunlukla ayakta dik bile duramıyor veya kanatlarını bile açamıyorlar.

domuzlar en zeki ve meraklı memelilerdendir. belki bu konuda büyük maymunlardan hemen sonra gelirler. sanayi tipi domuz çiftlikleriyse dişi domuzları o kadar küçük kafeslere tıkmaktadır ki, bırakın yürümeyi veya gezinmeyi, etraflarına bile dönemezler. dişi domuzlar doğum yaptıktan sonraki dört hafta boyunca sabah akşam bu kafeslerde tutulur, yavruları kendilerinden alınarak semirmeleri için beslenir, bu esnada dişi domuzlar da tekrar hamile bırakılırlar.

pek çok süt ineği de kendilerine bahşedilen ömrün tamamını küçücük bir kafeste, kendi idrar ve dışkılarının içinde durarak, oturarak ve uyuyarak geçirir. bir grup makine gereken besini, hormonu ve ilaçları verir, diğer bir grup makine de birkaç saatte bir sütlerini sağar. makinelerin arasında kalan inek, hammaddelerin girdiği bir ağız ve ürün çıkan bir meme olarak muamele görür. karmaşık duygusal dünyaları olan canlı yaratıklara makine gibi davranılmasının, sadece fiziksel değil, ciddi sosyal stres ve psikolojik problemler yarattığı kesindir.

atlantik'teki köle ticareti nasıl afrikalılara yönelik bir nefretten doğmadıysa, modern hayvan sanayisi de hayvan düşmanlığından kaynaklanmaz. köle ticaretinde olduğu gibi, kayıtsızlıktan kaynaklanır. et, süt ve yumurta üreten ve tüketen çoğu insan, etlerini veya ürünleri yedikleri bu tavukların, ineklerin ve domuzların akıbetini düşünmez. düşünenlerin çoğu da, bu hayvanların duygularının olmadığını, acı çekmeyen makineler olduğunu iddia ederler. süt ve yumurta makinelerinin üretilmesini sağlayan bilimsel disiplinler yakın zamanda memelilerin ve kuşların son derece karmaşık duygusal yapıları olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtladı. bu hayvanlar fiziksel acı hissettikleri gibi, aynı zamanda duygusal sıkıntılar da yaşıyorlar.

evrimsel psikoloji, çiftlik hayvanlarının duygusal ve sosyal ihtiyaçlarının yabani hayat içinde geliştiğini ve hayatta kalma ve üreme için hayati önemde olduğunu gösteriyor. örneğin yabani bir inek, diğer ineklerle ve öküzlerle nasıl ilişki kurması gerektiğini bilmek zorundadır, yoksa hayatta kalıp üreyemez. bu becerileri edinmek için de evrim diğer tüm memeli yavrularına olduğu gibi, buzağılara da oyun oynama isteği (oyun, memelilerde sosyal beceriler edinmenin yoludur), hatta bu hayvanlara bundan da güçlü olan anneleriyle yakınlık kurma dürtüsü vermiştir. anne sütü hayatta kalmak için şarttır.

çiftçiler bir buzağıyı annesinden ayırıp küçük bir kafeste besledikten sonra yeterince büyüyen buzağı bir dişiyi döllediğinde yavruya ne olmaktadır? nesnel bir bakış açısıyla buzağının artık hayatta kalmak ve üreyebilmek için annesiyle yakın olmaya ve diğer buzağılarla oynamasına ihtiyacı yoktur. öte yandan öznel bir bakışla buzağının hâlâ annesiyle yakın olmak ve diğer buzağılarla oynamak için yoğun bir istek duyduğu kesindir, bu istekler giderilmezse buzağı acı çeker. bu, evrimsel psikolojinin en temel mesajıdır: yabani hayatta şekillenmiş ihtiyaçlar, sanayi çiftliklerinde hayatta kalmak ve üremek için artık gerekmese de hissedilmeye devam eder. endüstriyel tarımın trajik yanı, hayvanların görünürdeki ihtiyaçlarıyla ilgilenilirken, duygusal ihtiyaçların göz ardı edilmesidir.

bizi hastalıktan ve kıtlıktan koruyan zenginliğin büyük kısmı laboratuvar maymunları, süt inekleri ve üretim bantlarındaki tavukların çektiği acılar sayesinde elde edildi. bu hayvanların on milyarlarcası son iki yüz yılda dünya tarihinde görülmemiş zalimlikte bir endüstriyel sömürüye tabi tutuldular. hayvan hakları aktivistlerinin söylediklerinin onda birini bile doğru kabul edersek, modern sanayi tarımı dünya tarihindeki en büyük katliam olabilir. küresel mutluluğu değerlendirirken sadece üst sınıfların, avrupalıların veya erkeklerin mutluluğunu dikkate almak yanlıştır; hatta sadece insanların mutluluğunu değerlendirmek de yanlıştır.

11.7.07

yalnızlığın keşfi

paul auster

her kitap bir yalnızlık imgesidir.

gerçek şu ki, uzayın sonsuz boşluğunda ilk kıvılcımın ilk patlayışında oluşan maddeden yapılmışız hepimiz.

insan büyüse bile, babasının sevgisine duyduğu açlık tükenmez.

bir anne ya da baba için çocuklarının hastalığından doğan çaresizlikten daha büyük acı olamaz. zor gelse de bunu kabul etmek zorunda kalırsınız. kabul ettikçe de umutsuzluğunuz büyür.

parası olmak, bir şeyleri satın alabilmenin ötesinde bir anlam taşır: dünya size asla bir şey yapamaz.

bir sihirbazdan daha az alaycı kimse olamaz. yaptığının bir aldatmaca olduğunu hem kendisi hem de başkaları bilir. marifet onları gerçekten aldatmak değil, aldatılmak istemekten zevk almalarını sağlamaktır. birkaç dakika süreyle neden-sonuç bağı gevşesin, doğanın kuralları yok sayılsın diye. pascal'ın söylediği gibi: "mucizelere inanmamanın akla uygun temelleri olması olanak dışıdır."

bazen kentin içinde dolaşırken hiçbir yere gitmiyor, yalnızca vakit geçirmenin bir yolunu arıyor gibiyizdir, nerede, ne zaman durmamız gerektiğini bize bildiren de duyduğumuz yorgunluktur. ama nasıl ki bir adımın ardından kaçınılmaz olarak ikincisi atılırsa, bir düşünce de bir öncekinden doğar.

don quijote düşler aleminde sapıtmış bir bilinçliliktir. kişi dünyada deli birine bakar ve hiçbir şey söylemez. bu belki de boşa harcanmış bir yaşamın üzüntüsüdür, başka bir şey değil.

sonra günün birinde evinizin duvarları çöküverir. ama kapı hâlâ yerinde duruyorsa, yapacağınız tek şey, o kapıdan geçmektir, böylece yine evin içinde olursunuz. yıldızların altında yatıp uyumak çok hoştur. yağmura ise aldırmayın. çok uzun sürmez nasılsa.

"daha iyi bir yolu
zamanı ve dünyayı yenmenin
geçip gitmek ve iz bırakmamak olmalı
geçip gitmek ve bir gölge bırakmamak
duvarlarda" (marina tsvetayeva)

9.7.07

kahkaha

nilgün marmara

ben yalnızca güneşten utandım, hayatım boyunca.

düz duvara tırmanan bir aklım olsaydı diyorum, hiç durmadan koşuşturan, atlayan zıp zıp bir akıl. her şeyin ötesine berisine sıçrayan akılların havsalaların alamayacağı bir akıl. bu eksiksiz gediksiz kaydeden vücudun, bu anı deposunun tüm koordinatlarını belirleyebilecek, yaşarken sonsuzca, sonsuzca yazabilecek bir akıl.

uçurumlar var diyorum, insanla insan arasında, kendiyle kendi arasında insanın.

kızıl yapraklar hep bir olup dönüyorlar bir yerlerde, boğazımıza birer düğüm yerleştirmek için, sonra uzaktan uzağa hep bu düğümleri bilmemiz, bildirmemiz, yaşatmamız, öldürmemiz için. konuklarız yani yeryüzünde, gökyüzünde verilmiş yaşam payında.

bir kakül kestim alnıma geri döndürmek için el yazısını garip imlere. yüzüme düşen besleme perçemi çocuk taşkınlığı şimdi, hüznüyle birlikte.

çok üzüldü zaman, bir çift hünsa terlikte uzlaştı ve ay çarpmasıyla kendine döndü, uzun bir gece ışığında yitebilir pervanenin utkusuz uçuşu bir cam ağacına yapıştı. gün boyu pinası bir bir kırıldı zamanın, mavi pembeye karıştı, sonra yine ay camına tırmandığında terlikler, üzüntüsü zamana vardı.

her yüzeyi tahtadan küçücük bir ev içi kızıyım ben şimdi.

bu parçaları ruhuna bir japon'un ruhu değmiş biri olarak size göndermekle göneniyorum. okuyun, okuyun da anlayın "anlamak" nasıl bir şeydir bu dokusundan bal rengi sonsuz bir acı sızdıran yerküredeki kusurlu varoluşumuzu.

üzerimden trenler, kamyonlar, tırlar ve tüm araçlar geçiyor sana doğru yürürken bu sonsuz evcilik oyununda.

dilsizliğimi, uzam ve insanın eksikliğinin genliğinde öğrendim.

içimdeki tüm çerçöp, kırpıntı, talaş, çapak vb. "dozu arttırın" diye emrediyor ve çok ilaçlar içiyorum. ve her gün nasıl yaşadığıma, yaşayabildiğime, her an, her durumda yine ve yeniden usanmadan bitimsiz şaşırıyorum.

ölürken kahkahamı ona bırakacağım.

7.7.07

okumak

alberto manguel

teoloji ve fantastik edebiyat dışında, evrenimizin belli başlı özelliğinin anlam eksikliği ve gözle görülür amaç yoksunluğu olmasından kuşku duyan birkaç kişi ancak çıkar. yine de şaşırtıcı bir iyimserlikle yazı tomarlarından, kitaplardan, bilgisayar yongalarından, ister somut olsun ister sanal ya da başka türlü, dünyaya akıl ve düzen kazandırmak gibi acınası bir çabayla kütüphane raflarından sonra kitaplıklardan toplayabildiğimiz kadar kırpık bilgileri bir araya getirmeyi sürdürürüz; aksine inanmak istesek de uğraşlarımızın başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkum olduğunu bile bile.

seneca, önem vermemiz gerekenlerin yalnızca çağdaşlarımızın ve kendi yurttaşlarımızın yazdıkları olduğunu reddediyordu. seneca'ya göre bir kütüphanede gönlümüzün çektiği herhangi bir kitabı seçebiliriz; her okur, diyordu, kendine ait geçmişi yaratabilir. ana-babalarımızı kendimiz seçmediğimiz yollu yaygın kanının aslında gerçek olmadığını belirtmişti; kendi atalarımızı seçme gücümüz vardı. kendi kitaplığına işaret ederek, "işte doğuştan soylu olan aileler" diye yazar. "hangisine mensup olmayı diliyorsanız onu seçin. böyle bir kabullenme size yalnızca ün kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda mal mülk kazandırır; üstelik bunu aşağılık veya değersiz bir ruhla kollamanız gerekmez; ne kadar çok insanla paylaşırsanız o kadar büyüyecektir. ölümlülüğünüzü uzatmanın biricik yolu budur, onu ölümsüzlük kılmak değil. bu gerçeği anlayan herkes, insanlığın sınırlarından muaftır."

5.7.07

aklın kapısında

john milton


bilgi gıdadır
aklın alabileceği her şeyi yeterince öğrenmek gerekir
ve sıkıntı yaratır her şeyin fazlası da

içten iyi olursan hiçbir dış yardım gerekmez
tüm kötülük eğilimleri senden kaçar, uzaklaşır
ve genellikle şüphe uyur ama akıl yine de uyanıktır
aklın kapısında
hayatı ne çok sev ne de nefret et ondan ama iyi yaşa

3.7.07

sanat

walter benjamin

her gerçek hikâye, açık ya da örtük biçimde, yararlı bir şeyler barındırır.

büyük yazarlar tamamlanmış yapıtlardansa ömür boyu üzerinde uğraşmaya devam ettikleri fragmanların yükünü daha çok hissederler. çünkü sonuçlardan benzersiz bir haz duyanlar, ancak nispeten zayıf ve kafası karışık olanlardır; bu bütünlenmenin kendilerini hayata iade ettiğini düşünürler. oysa deha her kesintiyi, kaderin her vuruşunu, işliğinde çalışırken dalıverdiği müşfik uyku gibi karşılar. ve bunlardan fragmanlarla tılsımlı bir çember örer. "deha zahmettir."

yapıtlarımda alıntılar silahlı eşkıyalara benzer, gelip geçenleri kanaatlerinden ederler.

aslında, "sonra ne oldu" sorusunun geçerli olmadığı hiçbir hikâye yoktur.

paul valéry: sanat yapıtını, bizde uyandırdığı hiçbir fikrin, bize salık verdiği hiçbir davranış tarzının onu tüketmeye, onu bitirmeye yetmemesinden tanırız. hoş kokulu bir çiçeği istediğimiz kadar koklayabiliriz; içimizde arzu uyandıran bu kokuyu bırakıp, gidemeyiz ve hiçbir hatıra, hiçbir fikir, hiçbir davranış tarzı onun bu etkisini silemez ya da bizi üzerimizdeki iktidarından kurtaramaz.

bir sanat yapıtı yaratmayı amaç edinen kişi de aynı etkinin peşindedir.

"onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine," der masal. bir zamanlar insanlığın ilk hocası olan, bu yüzden de bugüne kadar çocukların ilk hocası olarak kalan masal, hikâyede gizlice sürdürür yaşamını.

1.7.07

hayat

henry miller

"hayat" demiş emerson, "insanın sabahtan akşama kadar düşündüklerinden ibarettir." öyleyse gerçekten, benim hayatım devasa bir bağırsaktan başka bir şey değil. bütün gün yemek hayalleri kurduğum yetmezmiş gibi, geceleri de düşünü görüyorum.

hayatını kahramanca sürdürecek ve dünyayı kendi gözünde daha dayanıklı kılacak bir adamım ben. eğer, bir zayıflık ya da rahatlama ya da ihtiyaç anında buharımı, sözcüklerle soğutulmuş kor halinde öfkemi salıyorsam; canım, ister alın, ister almayın.. ama beni rahatsız etmeyin! ben özgür bir adamım ve özgürlüğüme ihtiyacım var. yalnız kalmaya ihtiyacım var. yalnız kalıp utancımı ve umutsuzluğumu sorgulamaya ihtiyacım var. güneş ışığına ve kaldırım taşlarına yanımda kimse olmaksızın ihtiyacım var; konuşmaksızın, kendimle yüz yüze, yüreğimin müziği eşlik etsin bana yeter. ne istiyorsunuz benden? söyleyecek bir şeyim olduğu zaman yazıp yayınlatıyorum zaten. verecek bir şeyim olduğunda, veriyorum. gözetleme merakınızdan iğreniyorum. övgüleriniz beni aşağılıyor. çayınız zehirliyor!