29.5.07

koku

john kennedy toole

john milton: iyi bir kitap, daha sonraki bir yaşam için bilerek mumyalanıp saklanan ruhu besleyen can damarıdır.

schiller, yazabilmek için, masanın üzerinde çürümeye terk ettiği elmaların kokusuna ihtiyaç duyardı.

jonathan swift: dünyada gerçek bir dâhi varsa bunu anlamak kolaydır; çünkü bütün alıklar ona karşı birlik oluştururlar.

t.b. macaulay: büyük bir yazar okurunun dostu ve velinimetidir.

mark twain, çağdaş bilim adamlarımızın anlamlı olduklarını kanıtlamaya çalıştıkları o köhne ve sıkıcı yazıları ancak sırt üstü yatarak kotarabiliyordu. mark twain'i yüceltmek, şu anda yaşadığımız kültürel durgunluğun nedenlerinden biridir.

platon: kitaplar babalarına karşı gelen ölümsüz oğullardır.

boethius da roma'nın çöküşünde az çok benzer bir rol oynamıştı. tıpkı chesterton'ın dediği gibi, "boethius bir rehber, bir düşünür ve pek çok hristiyan için bir dost olarak içtenlikle hizmet etti; buna zorunluydu, çünkü yaşadığı devir yoz, kendi kültürüyse tamdı."

joseph addison: doğa bazen bir aptal yaratır; ama bir züppe her zaman insanın kendi eseridir.

27.5.07

hükümet

thomas bernhard

biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına. ama biz bu alçak, sahtekar, kötü, yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz.

ama bu diğer ülkeler bizi o kadar ilgilendirmiyor. yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki bu, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain, budala, sahtekar, yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz.

düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar, yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı, sahtekar, hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık durumu içinde seyretmek zorunda oluşumuz.

ama yalnız hükümet değil yalancı, sahtekar, hain ve alçak olan, parlamento da öyle ve bazen bana öyle geliyor ki parlamento hükümetten daha da sahtekar ve yalancı ve nihayet bu ülkedeki hukuk ve bu ülkedeki basın ve nihayet bu ülkedeki kültür ve nihayet bu ülkedeki her şey ne kadar yalancı ve hain; bu ülkede onlarca yıldır yalnız yalancılık ve sahtekarlık hakim ve hainlik ve alçaklık. gerçekten de bu ülke artık kesinlikle dibe vurdu ve yakında anlamından ve amacından ve aklından vazgeçecek.

ve her yanda şu demokrasi gevezeliği! sokağa çıkıyorsunuz ve durmadan gözlerinizi ve kulaklarınızı ve de burnunuzu kapatmanız gerekecek, sonunda bütünüyle toplumsal tehlikeye dönüşen bu devlette hayatta kalabilmeniz için. her gün gözlerinize inanamıyorsunuz ve kulaklarınıza inanamıyorsunuz. her gün bu mahvolmuş ülkenin ve bu rüşvetçi devletin ve bu budalalaştırılmış halkın çöküşüne giderek artan bir şaşkınlıkla tanıklık ediyorsunuz.

ve bu ülkedeki ve bu devletteki insanlar buna karşı hiçbir şey yapmıyorlar. işte bu, benim gibi bir insana azap veren şey. insanlar doğal olarak bu devletin her geçen gün daha da alçaldığını ve her geçen gün daha da hainleştiğini görüyor ve hissediyorlar ama buna karşı hiçbir şey yapmıyorlar. politikacılar katil, evet kitle katili her ülkede ve her devlette. yüzyıllardan beri politikacılar ülkeleri ve devletleri öldürüyor ve kimse onlara engel olmuyor.

ve biz ülke ve devlet katilleri olan en kuş beyinli ve aynı zamanda en düşüncesiz politikacılara sahibiz. devletimizin doruğunda devlet katili olan politikacılar var, parlamentomuzda devlet katili olan politikacılar oturuyor, gerçek bu. her başbakan ve her bakan, bir devlet katili ve dolayısıyla da ülke katili ve biri gidiyor, diğeri geliyor. bir katil başbakan gidiyor, diğer bir katil geliyor başbakan olarak. bir devlet katili bakan gidiyor, bir diğeri geliyor. halk politikacıların öldürdüğü şey hep ama halk bunu görmüyor, hissediyor gerçi böyle olduğunu ama bunu görmüyor, trajik olan da bu.

bir devlet katili başbakanın ayrılışına sevindiğimiz anda hemen öteki geliyor bile, korkunç bu. politikacılar devlet katili ve ülke katili ve iktidarda oldukları sürece cinayet işliyorlar utanmadan ve devletin hukuku da onların hain ve alçak cinayetlerini destekliyor, onların hain ve alçak yolsuzluklarını. ama her halk ve her toplum sahip olduğu devleti hak ediyor ve böylece de politikacı olarak kendi katillerini. ne kadar hain ve dar kafalı devlet sömürücüleri ve hain ve düzenbaz demokrasi sömürücüleri!

25.5.07

hayal

goethe

yanıtların en ciddisi mezardır.

ruhlarını tümüyle merasime kaptırıp ziyafet sofrasında bir sandalye öteye gidebilmeyi düşlemekten başka bir şeyi yıllarca aklına getirmeyen, yalnızca bunun uğruna çaba harcayanlar nasıl insanlardır?

erkeklerin aklı, ev kadını arar; ama kalbi ve hayal gücü başka özellikler peşindedir.

nedir insan, hep övülen bu yarı tanrı? güçlerinden, tam da en gereken yerde yoksun kalmaz mı? ve sevinç içinde yükseldiği, acılarla yıkıldığı zaman, tam da sonsuzluğun bolluğunda kendini yitirmeyi özlediğinde, o vurdumduymaz ve soğuk bilinçliliğine geri dönmüyor mu hep?

isa bir daha gelse, onu ikinci kez çarmıha gererlerdi.

önemli çağdaş adamlar büyük yıldızlara benzerler; ufukta kaldıkları sürece veya gözden kaybolmadıkları sürece, bu tarz mükemmellikleri kavrama yetisine sahipsek, onları izler, güçlenir ve bilgileniriz.

koyundan çoban, herhalde sürünün hayrına değildir.

mutluluk üzerinde tiksindirici ve üstelik düş görme boyutunda hak iddia etme, bu dünyadaki her şeyi mahvediyor. kendini bundan kurtarabilen ve elindekinden başkasına heves etmeyen, kendine bir yol açabilir.

yaşamın tüm hazları, etrafımızdaki olayların düzenli bir biçimde tekrarına dayanır.

mükemmel olanı tanıyıp onu değersizden ayırmayı öğrenmemize yarayan duyu ve düşünce temrini, insanın sahip olduğu maddi zenginlikten daha değerlidir; çünkü bu tür eğitim sayesinde her türlü iyi şeyden pay alacak duruma geliriz.

inancın ve batıl inancın biçimleri tüm halklarda ve tüm zamanlarda hep aynıdır.

gençlerin, hatta her insanın mutlu yüzeyselliği: yaşamlarının her anında kendilerini mükemmel görebilirler ve ne doğruyu, ne yanlışı, ne yükseği ne alçağı sorarlar; sordukları sadece kendilerine uygun gördükleridir.

kendi yapamadıkları şeyleri oğullarının gerçekleştirdiğini görmek bütün babaların hayalidir.

23.5.07

junk

william s. burroughs

uyuşturucunun bağımlıya verdiği haz, uyuşturucu ihtiyacından kurtulmanın verdiği rahatlamadır.

junk bir anahtardır, hayatın bir ilkörneğidir. birisi junk'ın tam olarak ne olduğunu anladığında hayatın sırlarına, nihai cevaplara da ulaşmış olacaktır.

beş yıl önce güney amerika'da bannisteria caapi üzerine bir araştırma yapmıştım ve olası farklı sentetik varyasyonları hakkında bir şey keşfettim. insanların doğuştan sahip oldukları simgeleştirme ya da sanat yetisi -herkesin çocuk olarak bu yetilere sahip olduğunu biliyorum- yüzlerce kez güçlendirilebiliyordu. hepimiz shakespeare, beethoven ya da michelangelo'dan kat kat daha büyük sanatçılar olabiliriz. bu mümkün olduğu için tam tersi de mümkündür. bütün bir boyut kesilip atılınca simgeleştirme yetisinden mahrum da kalabiliriz; böylece tamamen aklıyla hareket eden, simgeler kuramayan yaratıklara döneriz belki de.

21.5.07

evlilik

amin maalouf

evlilik belalı bir kurumdur. düğünden önce her adam dikkatlidir, naziktir; göz koydukları genç kıza "kendi" karıları oluncaya kadar prenses gibi davranırlar; sonra hızla birer zorbaya dönüşürler, ona hizmetçi gibi davranırlar, tepeden tırnağa değişirler ve toplum da bu konuda onları yüreklendirir. düğünden öncesi oyun mevsimidir; sonra ciddi, karanlık ve üzücü şeyler başlar. kadınlar tarafında da manzara daha parlak değildir. kapılanacak bir yer aradıkları sürece şeker gibidirler. tatlı, uzlaşmacı, birlikte yaşamaktan zevk alınacak insanlar olurlar. damat adayı evlenme kararını verinceye kadar, onu rahatlatmak için gereken her şey yapılır. kadınlar o ana dek gizlemeye çalıştıkları gerçek tabiatlarını ancak düğünden sonra açığa çıkarırlar.

19.5.07

poetika

nazım hikmet

bugün, şiir dediğimiz ve vezinsiz, ölçüsüz, serbest yazıldığını iddia ettiğimiz şiirler de vezinli ve ölçülüdür. şiir, şekil bakımından, nesirden, ölçülü vezinli oluşuyla ayrılır.

şairin alim olması şart değildir ama, cahil olmaması şarttır.

şiir silahıyla yapılacak muhasebe, çok daha geniş meseleleri çok daha kısa, belki teferruatsız fakat kuvvetle, ana hattında vermek gibi bir imkana sahiptir.

doğru laf orijinal laftan daha değerlidir.

hikâye merakla okunmazsa hikâye değildir.

daktilo ile yazmak ne güzel şey; yeryüzünde mülkiyetini affedeceğim yegane istihsal aleti daktilo makinesidir.

"on şairlik bir çağdaş dünya şiiri antolojisi yapsanız nazım hikmet'i alır mısınız?"

pablo neruda: "tek şairlik bir çağdaş dünya şiiri antolojisi yapsam nazım hikmet'i alırım."

17.5.07

umut ve inanç

erich fromm

"yaşayan her şeye katılan kişi için vardır umut." (eski ahit)

umut ve inanç, yaşamın temel nitelikleri olduklarından doğaları gereği statükoyu bireysel ve toplumsal olarak yüceltme yönünde hareket ederler. sürekli bir değişme süreci içinde bulunmak ve asla herhangi bir belirli anda aynı kalmamak, yaşamın niteliklerinden biridir.

umut etmek, insan olmanın temel koşullarından biridir. insan umut etmekten vazgeçerse cehennemin kapısından girmiş demektir, kendi insanlığını geride bırakmış demektir.

inanç ve umut sahibi kişiler genellikle gerçekçi değillerdir. gerçekçilerdeyse inanç da umut da pek bulunmaz.

insan ve toplum, umut ve inanç edimi içinde, her an diriltilmektedirler. her sevme edimi, her farkındalık ve tutku edimi diriliştir. her durgunluk edimi, doymakbilmezlik, bencillik edimi ölümdür. varoluş her an bizi diriliş ve ölüm seçenekleriyle karşı karşıya getirir. her an bir yanıt veririz, birini seçeriz. bu yanıt, söylediğimiz ya da düşündüğümüz şeyde değil, ne olduğumuzda, nasıl bir edimde bulunduğumuzda ve nereye doğru hareket etmekte olduğumuzda yatmaktadır.

15.5.07

din

philip roth

dinin yalan dolan olduğunu hayatta erken fark etmişti ve bütün dinleri saldırgan buluyordu. batıl inançlı boş laflarının anlamsız, çocukça olduğunu düşünüyordu. bütün o yetişkinleşememe durumuna -bebek konuşmalarına ve doğruculuğa ve koyunlara ve içleri coşku dolu inançlılara katlanamıyordu. onun için tanrı ve hayata dair bir el çabukluğu veya modası geçmiş cennet fantezileri söz konusu değildi. bizden önce yaşamış ve ölmüş bedenler tarafından konmuş kurallara uygun biçimde yaşamak ve ölmek üzere doğmuş olan bedenlerimiz vardı yalnızca. hayatta felsefi bir pozisyonu varsa şayet, işte buydu -buna erken bir zamanda, sezgileriyle ulaşmıştı ve ne kadar basit olsa da, tamamı buydu. eğer bir öz yaşam öyküsü yazacak olsa ismini "bir erkek bedeninin yaşamı ve ölümü" koyardı. ama emekli olduktan sonra yazar değil, ressam olmaya çalıştı ve böylece, bu başlığı bir dizi soyut resminde kullandı.

13.5.07

haşereler ve mikroplar*

hüseyin rahmi gürpınar

doğa; sineklere, mikroplara bahşettiği rızk kolaylığı nedeniyle bahşettiği bahtiyarlığı diğer mahlukatın pek azına nasip etmiştir. insanlığın hırsızlık hakkında yürürlüğe koyduğu şiddetli kanunlardan bu haşereler muaftır. çünkü akıllıların hiçbiri yürürlükteki kanunların bunları kapsaması ve bunlara tatbik edilmesi imkanını keşfedememiştir.

bu seçkin mahluk için bütün aşçı, sütçü, tatlıcı, manav dükkanlarından rızk toplamak mubah gibidir. müşterilerin gönüllerini bulandırmamak için bu esnaftan bazıları şişe kapanlar, eczalı kâğıtlar, tozlar çeşidinden imha edici araçlarla bunları yok etme yolunu düşünür ise de çoğu da bu konuda kayıtsız bulunur. çünkü  bu haşereler tatlıdan, ekşiden, bütün nefis yiyecekten ne kadar ziftlenseler, yedikleri şeyler ölçüde hiç belli olmaz. mesela bir üzüm küfesini beş yüz arı, sinek istila ile bir saat tıkınsalar, üzümcü tartıda yine bir şey kaybetmez. gayet ustalıklı yerler.

işte bunun için esnafın çoğu bunların üşüşmelerine pek aldırmaz. hücumlarından usanç oluştuğu zaman bir iki defa sineklik sallamakla yetinirler. o anda ölçüde bir eksilme görülmüyor ama bu kanatlı haşereler çeşitli atıktan ve kirden kalkıp yiyeceğe konarak bazı hastalıkların bulaşmasına aracı oluyorlar. bundan birçok sağlık tehlikesi ortaya çıkıyor. bu fenalıktan esnafın haberi yok.

bu çeşit mahlukatın kayıt ve sıkı düzen altına alınması mümkün olamadığı için bunlar âlemin doğal bir çeşnisi olmak ayrıcalığı ile her tarafta dolaşır dururlar. bazen kaynar çorba tenceresinde can verenler, köpek ağzına düşenler, başka kazalara uğrayanlar da olur ama bu olaylar devede kulak, benzerine ibret olacak kadar sık görülen olaylardan değildir.

sözün gelişini başka vadiye kaçırmadan şunu faydalı bir tembih olarak arz edelim ki ulemanın sözüne göre, mikroplar kolaylıkla beslenme konusunda sineklerden daha şanslıymış. çünkü sinek, arı ve karınca çeşidinden haşere, hisselerine düşen rızkı ele geçirmek için etrafı dolaşarak erzak toplamaya uğraştıkları, yani bir dereceye kadar geçim derdiyle uğraştıkları halde mikroplar bulundukları yeri, o noktayı yiyecek yeri kabul ederek rızk arama zahmetiyle yorulmaksızın yaşarmış. fakat allah korusun, böyle üşüşüp kendilerine yemek sofrası edindikleri yerden de artık hayır kalmazmış. cenabı hak kullarını bunların şerrinden korusun, âmin.

sinekler bu ızgara civarındaki kahvehanelerin önlerinde keyif çatan zevk erbabının üzerlerine saldırırlar. fakat bunların kimlerden meydana geldiğini söyledik ya. o yerin güzelliğinden, serinliğinden, kokularından faydalananlar tramvay arabacıları, kondüktörleri, kılavuzlarından ibarettir. bunlar o koca çizmeli ayaklarını yarım arşın ileriye uzatarak ufak bir yoğurt kâsesi büyüklüğündeki okkalı kahve fincanlarını höpürdeterek keyif yetiştirirler. zavallı kahveci on, hatta beş paraya bile böyle kâse kâse kahve satar fakat bunun neresinden ve ne miktar kâr eder bilinmez.

sinekler bu ağaların orasına burasına konar. lakin bunların elleri o kadar nasırlanmış, yüzleri o geçim zahmetlerinin sıcak ve soğuk havasıyla öylesine sertleşmiştir ki sinek gezintisi bunlara vız gelir. bir şey hissetmezler. sinekler, o köseleşmiş enselerde, o pöstekileşmiş yanaklarda, o abanozlaşmış parmaklarda rızk tanesi toplamak üzere bir iki kolaçan ederler. fakat hiçbir tarafa diş geçiremezler; çünkü tramvay idaresi bunlardaki hayat özsuyunu o her günkü sıkıntı ve üzüntüyle kurutmuş gibidir. 

sinekler hiçbir yöne hortum işletemeyince kahve fincanına arsızlanmaya başlarlar. kenarında bir iki piyasa falan derken ayakları mı kayar, nasıl olur, cup diye içine düşerler. bunun kaza olduğuna kimsenin şüphesi yok; çünkü hayatından bezmiş olarak intihara cüret edecek kadar sineklerde henüz yüksek düşünceler olmadığını herkes bilir.

intihar çoğunlukla geçim darlığından yahut sevda yüzünden ileri gelir. avrupa'da, özellikle ingiltere'de bazı lordlar, kontlar varlıklarının çokluğuna rağmen bunları harcayacak yer bulamamak sıkıntısıyla intihar ederlermiş. bu rivayet bize yalan hatta rüya gibi gelir. çünkü doğu'da hüküm bütün bütün aksinedir.

zavallı sinek, içinde kahveden ziyade kaynamış arpa bulunan o koyu renkli sıcak havuza düşünce kurtulmak ümidiyle vızır vızır en kesin narasını atmaya başlar. ne yazık ki, boru sesiyle duyma nezaketinden kendinde eser kalmamış olan tramvay ispiri (sürücüsü) bu vızıltıyı duymaz. kazazede son umutsuz gayretiyle debelene debelene canını kurtarmaya çalışırken birinciden büyük ikinci bir kazaya uğrar. ispir fincanı höpürdetir. çok defa sinekçeğiz ilk nefeste gırtlağa iner. oradan uğurlar olsun, ikinci istasyonda mideyi bulur. nadiren arabacı kahve yudumu içinde yabancı bir cisim hisseder. dilinin ucuyla boğulmuş olanı dışarı çıkarır, parmağına alır.

kazazede siyah yahut yaldızlı parlak çeşidinden midir? sakırga mıdır nedir?  kimliğini araştırmayı hiç merak etmeksizin bir fiske ile zavallıyı karşıya fırlatır. fakat o sinekten de artık hayır kalmaz.

bu boğulma hadisesi bir fincanda bazen iki üç defa tekrar eder. fakat müşteri aynı kayıtsızlıkla sinekleri ya yutar ya çıkarır. o kadar küçük bir şeyden tiksinmeye düşmek münasebetsizliğinde bulunmaz. bu hali pek tabii görür. iğrenmeye kalksa bundan kimi sorumlu tutmalı? havadaki sinek fincana düşmüş. o kahveyi murdar saymak lazım gelse, kahve içmekten vazgeçmekten başka çare kalmaz. 

çiftini on paraya ufak kâse büyüklüğünde fincanlarla kahve içip de her sinek düşünce fincanların içindekini yenilemeye kalkışmak pek insafsızlık olur değil mi? ama herif içine arpa katıyormuş. arpa bedava mı? onu yemeye hak kazanabilmek için tramvay beygirleri ne azap, ne yorgunluk çekiyorlar. kira hayvanları hep bu nimeti yemek hülyasıyla nal paralıyorlar da, zavallıların içinde sahiplerinin avuçlarından bunu koklaya koklaya yiyenler akran arasında bahtiyar sayılıyorlar.

arabacı üç beş ahbabıyla bir iki söz edip birkaç sinek yutuncaya kadar hareket nöbeti de gelir. o pis kahvenin içilme süresi, bu adam için tramvay ispirliği denilen yorucu sanatın o bitmez tükenmez seferleri arasında nasıl gönül okşayan bir ara olur bilseniz! zavallı ayağa kalkar, dirseklerini kıvırıp kollarını uzatarak bir iki gerinir. o kısa dinlenme ve o acı kahve ile yeni bir seferin sıkıntısına göğüs germek için gereken kuvveti kazanır. ağır, bir çeşit gururlu adımlarla yürür; özel yerine çıkar; boynundaki borusunu düzeltir; kırbacını muayene eder; terbiyeleri eline alır. kulağı kondüktörün çalacağı düdüktedir.

o koca oda kadar araba, öndeki dört hayvanın gayreti ve bu adamın çaba kırbacı ile o yokuşları çıkıp inecektir. bu beş mahluk birbirleriyle o derece uyumludur ki beyinlerinde özel sesler ve işaretlerden oluşan bir çeşit dil peyda olmuştur. icabında kamçının o şakırtılı ucu, açık ve etkili cümleler söyler. dikkat edilse hayvanların da aynen arabacı gibi hareket için öttürülecek düdük sesini bekleyerek kulak kabarttıkları görülür.

düdük ötünce beşi birden gayretle görevlerini yapmaya girişir. geçim derdi, o adamı bu hayvanların idaresi başına geçirmiş. biri sürecek, ötekiler çekecekler. kaderin hikmeti bunları çalışmada müşterek bulunduruyor. ispir; yaşamak, belki birkaç çocuğunu da yaşatmak için kırbacı eline almış, esarete mahkûm hayvanları yürütüyor. ekmek parası tedarikine uğraşıyor. fakat beygirler seyyar bir eve benzeyen o koca arabayı niçin akşama kadar belli bir yere getirip götürdüklerini biliyorlar mı?

bu hayvanları bırakalım da kendimizi düşünelim. başından sonuna kadar bu hayat sıkıntısını niçin çektiğimizi biz biliyor muyuz? varlığımızı yokluğumuzu bütünüyle kuşatan yaratılışın müşkül muammalarından hangi birini halledebiliyoruz? tahammül derecemizi sormaksızın bizi beladan belaya sürükleyen nasibi ispire, zayıf sırtımızdaki hayat yükünü tramvaya benzetirsek bizim de o hayvanlardan hiç farkımız kalmaz.

insanlar bir felakete, bir üzüntüye uğradıkları zaman olanca öfkelerini altlarındaki zayıflardan çıkarmak, güçleri erdiği mahlukatı o hınç ve öfkeyle insafsızca ezmek cibilliyetindedirler.

ispirin dişi, başı ağrıdığı, bir şeye canı sıkıldığı, manevi ve maddi mustarip olduğu günler kaderine karşı olan kızgınlığını beygirlerden çıkarmak ister, o gün kamçıyı fazla vurur. zavallı hayvanlar çekme görevlerini her günkü gayretle yapmaya çalıştıkları halde, o gün dayağı niçin fazla yediklerinin hikmetini anlayamazlar. akıl ve dirayetçe kendinden aşağı gördüğü bazı zatların nasıl olup da talihin izniyle refaha düştüklerinin nedenini de ispir anlayamaz.

ispir beş on dakikalık istirahat arasına nail olduğunda yine bahtiyardır. zavallı biletçi için hiç nefes alacak zaman yoktur. o biçare, tramvay durunca doğru idare şubesine, hesap memurunun karşısına gider. bu hesap ahret hesabından daha zordur; çünkü o ne kadar dakik olursa olsun bir defa sorulacaktır; bu, her gün hem de tekrar tekrar sorulur. çantanın mevcut nakdi satılan biletlerin sayısıyla karşılaştırılacak; bu ince hesap, kontrol memurlarının listeye al, mor, kısacası renk renk kalemlerle yaptıkları denetleme işaretleriyle de tatbik edilecek. ortaya çıkacak eksiği keseden ödemeden başka çare yok.

ispir yalnız idare ettiği hayvanlara meram anlatacak. zavallı biletçi her seferde önce adedini saptama mümkün olmayan garip huylu, meram anlamaz birçok adama söz dinletecek, nefes tüketecek.

* yazarın notu: "alafranga" (şıpsevdi) romanının 1901'deki ilk yayınında sansür buradaki "haşere" ve "mikrop" terimlerinden "hafiyeler" hakkında bir ima kokusu alarak bu ilk kısmı tamamıyla ortadan kaldırmıştı.

11.5.07

yaşamak

ismet özel


adını "bir gün fazla yaşamak" koyduk
ey merak, ey zafer haykırışı, oğlum
ellerin ve doğurtucu erkin baş döndüren macerası
ey toprağın ve rahmin tükenmez hünerleri
güz ki ancak hainin yüreğini soğutur
bir korkağı mahzun kılar kırlangıç sürüleri
sabırla, kin tutarak
gülen günlere ulaşan sesleri bulduk
adına "yaşamak" diyoruz
"düşmana inat bir gün fazla yaşamak!"

partizanlığım dalaşmak istiyor anla
bu sarsak hırgürüyle dünyanın

yürüyorum
azarlanıyorum fışkıran başaklarla
iki bomba gibi taşıyorum koltuğumdaki bir çift somunu
hurdahaş bir sancıyla geçiyorum badem çiçekleri altından
gözlerim nemli değil
gözlerim namlu

sarp bir güvercin düşüyor yüreğimden
buna dayanmalıyım
ölünce bir partizan gibi ölmeliyim
sabahın kuşluk vaktine savrulan
savrulan savrulan ergen ölüleri gibi
kentin şarkısını söylediğim zaman
yağız bir kımıltı oluyor sesim

merak
bir devrimcinin hazırlığıdır
ve alçacık bir sesle uçar üzerimden
kanser, begonya, ölüm.

9.5.07

yoksul

walter benjamin

"hiç kimse." der pascal, "öldüğünde arkasında bir şey bırakmayacak kadar yoksul değildir."

servet ve yoksulluk karşısında duyulan soylu kayıtsızlık, üretilen şeyleri terk etti. her biri sahibine damgasını vurarak ona yalnızca bir çulsuz ya da bir dolandırıcı gibi görünme seçeneğini tanıyor. aslında zekâ ve sıcakkanlılık gerçek lükse nüfuz edip onu unutturabilir; ama önümüzde resmi geçit yapmakta olan lüks mallar öylesine yüzsüz, öylesine kesif ki, zihnin fırlattığı bütün oklar bu sert yüzeye çarpıp parçalanıyor.

bir atina töresi, sofradan ekmek kırıntılarını toplamayı yasaklıyordu; çünkü bunlar kahramanlara aitti. eğer toplum zorunluluk ve açgözlülüğün baskısı altında, doğanın armağanlarını ancak yırtıcı bir hırsla alacak, en yüksek kârla satabilmek uğruna dalından ham meyvayı koparacak, karnını tıka basa doldurmak uğruna her çanağı sıyıracak kadar soysuzlaştıysa, o zaman dünya yoksullaşacak, toprak kötü hasat verecektir.

7.5.07

burjuvazi

vladimir ilyiç lenin

burjuva topluma özgü merkezi devlet iktidarı, mutlakiyetin çöküş döneminde ortaya çıkmıştır. bu devlet makinesinin en ayırt edici iki kurumu bürokrasi ve sürekli ordudur. marx ve engels, yapıtlarında birçok kez, bu kurumları burjuvaziye bağlayan binlerce bağın sözünü ederler. her işçinin deneyi, bu bağlılığı açıklıkla ve göze çarpar bir biçimde gösterir. işçi sınıfı, kazık yiye yiye bu bağı tanımayı öğrenir. bu nedenle işçi sınıfı, bu bağın kaçınılmazlığını açıklayan bilimi, küçük-burjuva demokratların, ondan pratik sonuçlar çıkarmayı unutarak, onu genel olarak kabul etmek gibi daha da büyük bir hafifliğe düşmedikçe, bilisizlik ve hafiflik yüzünden yadsıdıkları bu bilimi, büyük bir kolaylıkla kavrar ve iyice sindirir.

5.5.07

dönüşüm

jodi picoult

eşcinsel olan çoğu insan bir heteroseksüele âşık olma türünden talihsizlikler yaşamıştır. böyle bir şeyi ilk yaşadığınızda şöyle düşünürsünüz: "onu değiştirebilirim; onu kendisini tanıdığından daha iyi tanıyorum." ve kaçınılmaz olarak kırık bir ilişki ve daha da kırık bir kalple baş başa kalırsınız. bunun heteroseksüel karşılığı, sevdiği ve onu her gece döven erkeğin bunu yapmayı bir yerde keseceğinden her nasılsa emin olan kadındır. sonuçta iki durumda da insanlar değişmez; ne kadar çekici olursanız olun, ne kadar çok severseniz sevin, bir insanı olmadığı bir şeye dönüştüremezsiniz.

3.5.07

taşra

doris lessing

taşrada, içinde biraz hayat belirtisi olan kızlar, seks delisidir.

taşrada insanlara sizi nasıl tanıdıklarını sormayın bile. can sıkıntısı, dedikoduya en güçlü kanatları takar.

taşrada, çenenizi kapalı tutmayı öğreniyorsunuz.

taşrada eğer genç bir kadın, bir örgüte giriyorsa, erkek arıyordur. taşrada bir kadın, sadece başka bir erkek bulduğu için kocasını terk eder.

taşrada hiçbir şeyi gizli tutabileceğinizi sanmayın.

1.5.07

seccade

direktör ali bey

vapurda fırtına esnasında su içinde kalmış olan sandığımı açarak rutubet çeken eşyayı kurutmak için oteldeki odama serdiğim sırada başkonsolos ismail bey'in rehber ve tercüman gibi hizmette bulunmak üzere tavsiye etmiş olduğu bağdatlı bir adam bu eşya arasında bulunan ipekli bir iran seccadesini görüp "burada ingilizler bu seccadeye hayli para verirler. eğer satmak isterseniz bazılarına göstereyim." dedi. seccadeyi dört liraya almıştım. tercümanın kırk elli liraya satılabileceğini söylemesine tamah ederek kendisine teslim ettim. seccade şurada burada dolaşarak bombay'dan hareket edeceğim güne kadar dönmedi ve hareket günümde "kayboldu" cevabı alındı! davaya kavgaya vakit yok. ismail bey de bu işten pek fazla mahcup olduğu için ses çıkarmamaya mecbur oldum; ama doğrusu bu dolandırıcılığın acısını hâlâ unutamadım.