27.4.07

bir akşam sohbeti

ahmet haşim

montparnasse'ta, küçük rus lokantası cigit'te toplandık. bizi davet eden hanımefendi, onun ahbabı genç bir avusturyalı kadın, sanat akımlarını yakından takip eden iki fransız genci: doktor lacan, vikont de santak, ben.

cigit, düşkün rus asilzadelerinin bütün büyük şehirlerde açtığı malum müzikli, içkili lokantalardan biridir. duvarlar rusların pek sevdiği binbir gece masalları sahnelerini gösteren renkli resimlerle sıvanmış, beyazlıkları şüpheli örtüler altında saklanan küçük masalar üzerinde kırmızı abajurlu lambalar yanıyor. alttan gelen bu kırmızı ışıkla bütün lokantayı dolduranların çehreleri yukarı doğru uzanmış, sanki dünyaya yabancı, esrarengiz bir alem köşesi. kalabalık içinde güçlükle boş bir masa bulabildik. deli veya dahi türünden birtakım insanların toplandığı bu köşede bütün tuhaflıkların asil bir cazibesi var. tam fikir ve sanat sohbetlerine yakışan bir çerçeve içindeyiz.

yemek sırasında doktor lacan'a sordum:

"edebiyatınız ne halde? son manzarası nedir?"

"edebiyatımızın bugünkü timsali düz bir çizgi değil, bir ağaçtır. kütüğün ekseni etrafında muhtelif sanat akımları ayrı dallar şeklinde her istikamete doğru uzanmış, hava ve ışığı aynı zamanda emip duruyor. şahsiyete azami hürriyeti tanıyan bir devre yakışan da bu değil midir?"

"bu dalların isimleri?"

"saymakla tükenmez ki; başlıcaları kübizm, fütürizm, dadaizm, sürrealizm.. sembolizmin çürümesinden meydana gelen bütün bu mantar cinsinden ekollerin hemen hepsi birtakım yabancıların memleketimize getirdiği kahve ve meyhane hareketleridir. biz misafirperver bir milletiz. hapishanelerimiz yabancı suçlularla, hastanelerimiz yabancı hastalarla, mekteplerimiz yabancı öğrencilerle, akademilerimiz, enstitülerimiz yabancı alim ve sanatkârlarla doludur.

müzelerimizde kendi büyüklerimizin günden güne artan ürünlerine bile yer bulamazken legion d'honneur nişanıyla dehasına hürmetimizi ödediğimiz ve büyük hünerini şerefle benimsediğimiz japonyalı ressam foujita'nın şaheserlerine sanat hazinelerimizin en seçkin yerlerini ayırdık. aslen polonyalı landowsky bizim en büyük heykeltıraşlarımızdan biridir.

kübizmin bizde babası edebiyatta guillaume apollinaire ismiyle tanınan polonyalı wilhelm kostrowitsky'dir. kübizm başlangıçta yalnız resme mahsus bir yenilikti ve empresyonizme karşı bir tepki olarak vücuda getirilmişti.

resimde empresyonizm, modelin belirli bir ışık altında, bir ana mahsus şekil ve vaziyetini tespit etmeyi hedefler. kübistler ise modelin yalnız görünen cephesini değil, görünmez kısımlarını da, üç boyutunu da tabloda göstermek gayretine düştüler. bu suretle seyirciler bir gün aynı tablonun çerçevesi içinde bir keman parçasını, bir tarağı, bir çubuğu, bir bıyığı ve bir yarım insan çehresini toplanmış görmekle hayret içinde kaldılar. kübist ressam yaptığı bir şeklin ayağını resmetmek için şayet yer bulamazsa, bacağı başın yan tarafına uzatmakta hiçbir mahzur görmez. guillauma apollinaire ve arkadaşları bu düsturu ressamlardan kıskanarak onu yazı sahasına taşıdılar ve şiiri de tasvir ettiği konunun bütün ayrıntısını, karmakarışık nakletmeye mecbur ettiler."

"fütürizm?"

"dünya savaşı'ndan iki sene evvel beliren fütürizmin de fransa'da önayak olanı aynı guillaume apollinaire'dir. fütürizm aslen italyandır ve mucidi marinetti isminde biridir. fütüristlerin iddiası yalnız çağdaşlar tarafından değil, gelecek nesiller tarafından da anlaşılmaktır. bunlar geleceğin sözde habercileridir. fütürist şair makinelerden, fabrikalardan bahseder ve yeni hayatın süratini anlatmak maksadıyla tasvirlerini hiçbir bağla bağlamaksızın bir sinema dönüşü süratiyle sıralar."

"dadalar?"

"bir manası olmayan 'dada' tabiri 1916 senesinde isviçre'de, zürih şehrinde toplanan ve reisleri tristan tzara isminde bir romanyalı genç olan, muhtelif milletlere mensup küçük bir zümre tarafından icat edildi. bunlar iki sene sonra karargahlarını paris'e taşıdılar ve orada birtakım fransız gençleriyle birleştiler. guillaume apollinaire bu yeni grubun da içindeydi.

dadaizm esas itibariyle dünya savaşı neticesinde iflas eden bütün mantık ve felsefeyle alay ve sağduyuya hakaret için saçma sapan söylenmekten başka hiçbir şey değildir. bu mesleği, edebi bir ekol şeklinde değerlendirme ona hakaret etmektir. zira onuni iddiası hiçbir şey olmamaktır."

"sürrealistler?"

"sürrealizm oldukça makul bir esasa dayanır. bu ekolün kuramcısı ve önderi andre breton'a göre şiirin zevki bilinçaltı kaynaklarda gizlidir. bazen sırf tesadüf sevkiyle yan yana gelen iki kelimenin çarpışmasından fışkıran parıltı koca bir manzumenin yegane parlak şiir noktasını teşkil eder. sanat eserinin yaratımında sanatkârın iradesinden ziyade tesadüfün etkin bir rolü vardır. bundan dolayı kendimizi içgüdümüze bırakmak suretiyle bilinçaltı alemine temasımızı muhafaza edebiliriz.

bu kuram uygulamada şu suretle kullanılır: sürrealist şair önüne boş bir kağıt alır ve hiçbir şey düşünmeksizin, mekanik bir boyun eğişle kalemini beyaz sayfa üzerinde yürütür, satırlar aranmaksızın akla gelen birtakım kelimelerin sıralanmasından meydana gelmiştir. buna otomatik yazma usulü adı verilir. bu sistemle hiç de fena olmayan eserler vücuda getirilmiştir."

"halkınızın edebi zevkine şimdi hükmedenler hep bunlar mı?"

"fransız milleti kös dinlemiştir. bu tür zümrelerin yaygaraları ona vız gelir. fransız edebiyatının bu dakikada hükümranları şiirde özellikle valery, nesirde proust, morand, gide, claudel ve giraudoux'tur. ne gariptir ki bunlar evvelce sırayla, sembolist, dadaist, kübist ve son aşama olarak sürrealist idiler. fakat halk tarafından anlaşılır bir hale gelince ve rağbet bulmaya başlayınca arkadaşları onları gruplarından uzaklaştırdılar. anlaşılan bu yeni akımlara mensup olmak şerefi rağbeti ancak rüyada görmüş olmaya bağlıdır."

arkadaşımız genç kadını kedi gibi esnetmeye başlayan bu uzun edebi sohbeti burada bıraktık ve hayatın renkli helezonlarla açılıp kapandığı neşeli bir dans salonuna gittik.

25.4.07

sanat

goethe

sanatın en yüksek amacı güzelliktir ve en son etkisi de zarafet duygusudur.

dilde titiz arılaştırıcılık, anlam ve düşüncenin yayılmaya devamını saçma bir biçimde reddetmektir.

bütün kültürsüz insanların ilgisi malzemeye -konuya- yöneliktir, işleme tarzına değil.

konuyu herkes önünde hazır görür, özü ancak ona bir şeyler katabilen bulur; biçim ise çoğunluk için bir sırdır.

bir edebi eser ne kadar ölçüsüz ve akılla kavranamaz özellikteyse o kadar iyidir.

edebiyat dünyasının bir özelliği vardır: onda hiçbir şey, içinden bir yeni, hem de aynı tarzın yenisi oluşmadan yıkılmaz. onda bu sayede ebedi bir hayat vardır; aynı zamanda ihtiyar, hem olgun hem genç hem de çocuktur ve yıkılma sırasında hepsi değilse de çok şey elde kaldığı için onunla boy ölçüşecek başka şey yoktur. bu dünyada yaşayanların başkalarının bilmediği bir çeşit mutluluk ve kendine yetme haline ulaşmalarının da nedeni budur.

yazmak, dili kötüye kullanmaktır.

görülüyor ki edebiyatta, nereye düştüğünü çok sormadan sadece tohum eken çiftçiyi taklit etmeliyiz.

gramer, onu küçümseyenlerden fena öç alır.

şimdi kitaplar okunmak, ders alınmak, yararlanılmak için yazılmıyor; yalnızca hakkında konuşulup yeniden fikir yürütülsün diye eleştirilmek için yazılıyor. kitaplar hakkında eleştiri yazıldığından bu yana eleştirmenlerden başka kimse okumuyor, onlar da şöyle böyle.

konuşacak olsan nasıl konuşurduysan öyle mektup yaz; o zaman güzel yazarsın.

konuya uygun bir genel tonu eserin tümüne yaymış olma görüntüsü kadar, büyük bir hayal gücü ve şairlik yeteneği gerektiren hiçbir şey yoktur.

23.4.07

veba

elias canetti

bir veba salgınının en iyi tasviri, bunu kendisi de çekmiş ve iyileşmiş olan thukydides tarafından yapılmıştır. thukydides'in çalışmasında bu fenomenin temel bütün yönleri özlü ve doğru bir biçimde bulunur:

"insanlar sinek gibi öldüler. ölenlerin bedenleri birbirinin üstüne yığılmıştı; sokaklarda sendeleyerek yürüyen ya da susuzluktan yanarak çeşmelerin etrafına üşüşen yarı ölü yaratıklar görülebilirdi. sığındıkları tapınaklar, orada ölmüş insan cesetleriyle doluydu. kimi aileler yaşadıkları felaketin ağırlığının altında öylesine ezilmişlerdi ki ölülerin arkasından alışıldık ağıt yakma adetinden fiilen vazgeçmişlerdi. eskiden beri görülen bütün cenaze törenleri artık karmakarışık olmuştu; yine de ölüleri ellerinden gelen en iyi biçimde gömmeye çalışıyorlardı.

ailelerinde zaten çok sayıda ölüm olduğu için gömme işlemi için gereken araçlardan yoksun bulunan pek çok insan, en utanmazca yöntemleri benimsediler. başkalarının, ölülerini yakmak için hazırladığı odun yığınına ilk onlar varır, bu yığının üstüne kendi ölülerini koyup ateşe verirler ya da yanan başka bir odun yığını bularak taşıdıkları cesedi diğerinin üstüne atıp giderlerdi.

ne tanrı korkusunun ne de insanların koyduğu yasa korkusunun kısıtlayıcı bir etkisi vardı. tanrılara gelince, insan iyilerle kötülerin ayrımsız öldüklerini görünce, onlara ibadet etse de etmese de fark etmez gibi görünürdü. insanların yaptığı yasalar karşısındaki suçlara gelince, hiç kimse mahkemeye çıkarılıp cezalandırılacak kadar uzun yaşamayı beklemiyordu; bunun yerine herkes kendisine çok daha ağır bir cezanın zaten verildiğini, bu ceza her an infaz edilebileceği için, o an gelmeden önce hayattan biraz zevk almanın doğal olduğunu düşünüyordu.

hastalara ve ölenlere en çok acıyanlar, kendileri de bu salgın hastalığa yakalanıp iyileşmiş olanlardı. bunun nasıl bir şey olduğunu biliyorlardı. ayrıca kendilerini güvencede hissediyorlardı; çünkü hiç kimse hastalığa iki kez yakalanmıyordu, yakalansa da ikinci atak asla öldürücü değildi. bu gibi insanlar her taraftan göklere çıkarılıyordu ve kendileri de iyileştikleri zaman öylesine bahtiyar oluyorlardı ki artık başka hiçbir hastalıktan ölmeyeceklerini safça hayal ediyorlardı."

21.4.07

cumhuriyet

kryzsztof pomian

toprağı olmayan, hükümeti olmayan ülke olan edebiyat cumhuriyeti, üyelerinden en az birinin olduğu her yerde vardır. yani mekanın dışında bir ülkedir. ayrıca hiçbir ayrıcalığın kabul edilmediği bir ülkedir: kişiler oraya bireyleri ayıran ve birbirine düşüren her şeyi; ailevi, toplumsal, etnik, siyasal, inançla ilgili bağları giriş kapısında bırakıp aklı başında, iletişim ehli varlıklar olarak katılırlar. bu anlamda zamanın dışında bir ülkedir; üyelerinin sadece hakikate hizmet ettiği, bir tür görünmez ve laikleşmiş evrensel kilisedir.

19.4.07

cinslerin savaşı

r. w. connell

tüm toplumlar, kendilerini ve üyelerini yeniden üretmek ve bu yüzden de yeni insanlar üreten cinsel ve toplumsal ilişkileri barındırıp ayakta tutmak zorundadır. işte bu nedenle, tüm toplumların kendilerini cinsiyetin biyolojik olgularıyla bağdaştırması gerekir. bundan genellikle, tüm toplumların çekirdek aile veya onun bir türü üzerinde temellenmek zorunda olduğu düşüncesi çıkarılmaktadır.

toplum, cinsiyetler arasındaki ayrımı kültürel olarak ayrıntılandırır. giysi bildik bir örnektir. insan vücudunun ortalama biçim ve görünümü açısından erkekler ve kadınlar arasında çok az farklılık vardır. toplum, söz gelimi kadınların göğüslerini veya erkeklerin penislerini vurgulayan giysilerle bu farklılıkları abartır ya da kadınlara etek, erkeklere de pantolon giydirerek onları kategorikleştirir.

herhangi bir öneme sahip işi almak için girilen rekabette erkekler kendine güvenme ve iddialı olma açısından daha üstündür. kendilerini hormonları yüzünden sürekli zayıf düştükleri bir iktidar çekişmesinde tüketmektense, tabi kılındıkları bir konumu kabul etmek kadınlar için akılcıdır. işte bu yüzden, yuva yapmayı kadınlara, iş dünyasının rekabetçi uğraşını erkeklere tahsis eden toplumsal düzenlemelerimiz var.

kategoricilik iktidarı kabul edebilir ama pratik politika unsurunu (seçim, kuşku, strateji, planlama, hata ve dönüşüm gibi) analizinden siler atar. geleneksel popüler kültürdeki "cinslerin savaşı" komedisi, tam da bu tür bir silme işlemiyle cinsel politikanın düşüdür. kocalar yanılır, karılar dırlanır, kaynanalar çekiştirir, kızlar kırıştırır, oğlanlar çocukluktan çıkamaz ve bu kesinlikle hep böyle gider. insanlar ne tür girişimlerde bulunurlarsa bulunsunlar hiçbir şey değişmez. kategoriciliğin daha karmaşık biçimlerinde pratik politikayı marjinalleştiren keyif değil mantıktır.

17.4.07

gecede

cesare pavese

her caddenin kendine özgü bir görüntüsü vardır. her tepe başlı başına bir kişiliktir.

her zaman diğerinden daha boş bir cadde vardır. zaman zaman böyle bir caddeye bakmak için duruyorum. çünkü böyle bir anda, yitikliğim içinde, o caddeyi tanımıyor gibiyim. güneş, hafif bir esinti ya da gökyüzünü boyayan renklerin biraz başka oluşu yetiyor ve ben nerede olduğumu bilemiyorum.

o gün, mısır tarlalarında durakladığım, uzun ince sapların hışırtısına kulak verdiğim o gün, o dallar havada çalkalanırken bir şeyi anımsadım. çoktandır unuttuğum bir şeyi. tarlanın gerisinde, yamaçlara doğru yükselen tarlanın gerisinde, boş, bomboş gökyüzü duruyordu.

çocuk, çıplak pencereden serin ve siyah tepelerdeki geceye bakıyordu ve gözleri önünde açılan bu görünümü şaşkınlıkla algılıyordu: puslar üzerinde hareketsiz bir berraklık. karanlıkta hışırdayan yapraklar arasında tepeler beliriyordu. günün tüm izleri, yamaçlar, ağaçlar, üzüm bağları, tepeler üzerinde renksiz ve ölüydü ve yaşam yalnız rüzgâr, yalnız gökyüzü, yalnız yapraklar ve yalnız hiçti.

birdenbire önünde açılan gecenin gökyüzü olduğunu kavradı. ve gözü ancak sabah ağarırken bir trende oturacağını ve yaz günleri altındaki topraklarda ilerleyeceği kadarını görüyordu. bağımsız geçip gideceği, o görünmeyen insan duvarları gerisine her zaman için kapanacağını görüyordu. işte sınır buydu ve tutukevinin tüm suskunluğu hiçlikte yitti. gecede.

via tezer özlü

15.4.07

felsefe

louis-ferdinand celine

fikirmiş falan, bende yok öyle şeyler. bir tanecik fikir bulamazsınız bende. ve benim gözümde hiçbir şey ama hiçbir şey, şu fikir denen şeylerden daha aşağılık, daha boktan, daha tiksinç değildir. kütüphaneler ağzına kadar fikir dolu. kafelerin bahçeleri de. bütün çöpten çelebiler fikir zengini olmuş. hele o felsefeciler!

tabii fikir deyip geçmeyin, heriflerin geçim kaynağı! gençlerin aklını alıyorlar fikirlerle. hepsini bağlamış pezevenkler! eh gençler zaten dünden hazır önüne konanı yalayıp yutmaya. her boku şahane bulmaya. pezevenklerin işi çocuk oyuncağı tabii! ömrü hayatlarının en deli zamanları. bu çocuklar ne yapıyor, anca ya çadır dikiyor ya fikirlerle gargara!

fikir dediğim de başka şey değil beyefendi, felsefe işte! bunların işleri güçleri felsefe! bayılıyorlar kandırılmaya, yavru köpek gibi bunlar, onlar da bayılır ya sopalara, kemik zannederler, yeter ki birileri fırlatsın, bunlar da peşinden koştursun! atlasınlar oradan oraya, havlasınlar, ömürlerini tüketsinler, dünya bu!

ah o üçkağıtçı şerefsizler yorulmak da bilmezler ki üstelik, sabah akşam oynatırlar gençleri parmaklarında. içi kof bir sürü felsefi sopaları var bunların, fırlatır dururlar. gençler de yakalayacağım diye helak olurlar oradan oraya! ha ama ağızları da kulaklarındadır safların! üstüne bir de minnet duyarlar! pezevenkler iyi biliyor tabii bunların ihtiyacını! fikirlere ihtiyaçları var! olanı da kesmez ki bunları, hep daha fazla fikir lazım illa bunlara! bir sürü sentez lazım! ussal dönüşümler lazım! arada da vur kadehi şaraba! yaslan şaraba sabah akşam! yaşasın mantık! şahane! ne kadar kof, o kadar iyi, rahat geçer boğazdan! yalayıp yutsunlar! o kof sopaların dibinde ne bulurlarsa. fikirler! oyuncak oldular ellerinde!

13.4.07

karanlık

john milton



benim içimde karanlık var
aydınlat, alçak olanı yükselt ve destekle

bu karanlıkta sadece elem, keder, üzüntü var
acı, keder dolu bu yerler, barış ve huzur
asla duramaz buralarda, umut asla uğramaz
burada olan, buraya gelen hep sonsuz işkence
hâlâ zorluyor, kışkırtıyor ve korkunç bir tufan geliyor
hep yanan sülfür bir türlü tükenmiyor

ey vicdan, beni nasıl sürdün bu korku ve dehşet uçurumuna
daldığım ve bir türlü çıkış yolu bulamadığım bu korkunç yere

11.4.07

vahiy

william s. burroughs

vahiy, beyinleri yıkanmış insan bozuntularından oluşan nüfusa bir tek adamın kontolünü sağlamalıdır. vahiyci bölünmüş yaşam yok edilene kadar istila edip her şeyi ele geçirir. bizi hakikat dışında hiçbir şey kurtaramaz.

einstein da hakikatin ilk peygamberidir. elbette herkes kasti olarak deliliği seçebilir ve evrenin kare ya da kalp şeklinde olduğunu söyleyebilir ama aslına bakılırsa evren eğridir.

"vahiyciler son çözümlemede asıl düşman olarak çıkar karşımıza, vahiy ise kontrolün bütün kötülüğüne işaret eder. çıplak şölen'de vahiy bir bağımlılık, bir illet ve son olarak insan virüsü olarak adlandırılır."


ahlak -ki şu anda vasıfsız bir şeytandır- etik, felsefe ve din, artık fizyolojinin, vücut kimyasının, lsd'nin, elektroniğin ve fiziğin sunduğu gerçeklerden bağımsız olarak varlığını sürdüremez. artık psikoloji de varlığını sürdüremez; çünkü zihnin bilimi anlamsızdır. sosyoloji ve sözümona diğer sosyal bilimler, yapmacık safsatalar pazarlayan şarlatanlar olarak şüphe altındadır.

9.4.07

halk

cenap şahabettin

halk, yalanla avutanı, gerçek ile korkutana yeğler.

bir ulus için herçek çöküş eseri odur ki içerisinde gelişmeye elverişli ruhların gelişmesini engeller.

halkı umutlu oldukça bir toplum ölmez. en kötü yönetim, halkı umutsuzluğa düşürendir.

halkın takdirine dayanarak üstün kişilere değer biçmek, ayak parmaklarından kafa hakkında görüş toplamaya benzer.

halk, iyi anladığına değil, iyi işittiğine inanır. ona bağırmalı.

halk sanır ki ayın on dördü kendisine boğaziçi'nde mehtap safası hazırlamak için gelir.

halk, çocuk gibidir; her zaman gürültü ister. gürültülü eğlenceyi, gürültülü yası ve hatta gürültülü yönetimi sever.

bizim ülkede söyleyeni değil, bağıranı dinlerler.

halk, her dönemde ve her yerde, ateşle ışığı yanlış anlamıştır. her kensidini yakanı güneş sanır.

halkın ezici çoğunluğu aptallığı sayesinde ve ancak küçük bir azınlığı zekâsı sayesinde geçinir.

halkın tat alma duyusu gerçeğin tadından hoşlanmaz.

gerçek bile ayak takımına düşünce değerden düşer.

ı. dünya savaşı'nda almanların yenileceklerini kestirenlerimiz ancak yüzde, binde bir kişi idi: işte çoğunluk oyunun değeri.

körler, el ele de yürüseler, er geç düşecekleri ya bataklık ya uçurumdur.

7.4.07

aşk

namık kemal

ayetle ve hikmetle ispatlandığı üzere bütün mahluklar, erkek-dişi olarak çift olarak yaratılmıştır. bundan ötürü evrene muhabbetle bağlıdırlar, dünyayı sevmek fıtratlarında vardır. bunun için insan her şeyden fazla aşka meyleder.

akşamdan sonra her hastalık doğal olarak artar. sevda ise ilacı zor bir hastalıktır.

kadınlara göre en can yakıcı davranış bir rakibin üstünlüğü gücüyle yenilmektir.

gönülde bir garip durum vardır ki, sevmekten aldığı fayda sevilmekten gördüğü en küçük bir nişaneyle boy ölçüşemez.

saf olmayan bir aşkın ne zaman kesilmeye kalkışılırsa şefkatsiz bir kine dönüşmesi doğaldır.

hain bir gönül tereddüt devresini geçirip de bir fikirde karar kıldığında ne kadar korkak olursa o derece hilekârlığa başlar.

insan dünyada bir kere yaşadığı gibi, ömründe bir kere sever.

5.4.07

âlim ve şair

samipaşazade sezai

bir âlimin varlığın iç yüzüne bakışıyla bir şairin kâinata bakışı aynı mıdır?

ilkinin gerçeği araştırmaya adanmış bakışlarında küçük bir kırgınlık, büyük bir sükûnet görülürken ikincisinin benzersiz bir cennetin hayaline dalmış kararsız gözlerinde bir hüznün, bir ıstırabın varlığına şahit olunmaz mı?

ikisi de ihtiyar olmuş bir şairle bir âlime ilm-i kıyafet açısından bakalım. âlimin beyaz başı, hiçbir hararete karşı erimez karlarla örtülmüş bir dağ başı gibi hissiz, soğuk, büyük görünmez mi?

şairinki ise sisler, dumanlar içinde kalmış dağların doruklarını andırmaz mı?

3.4.07

heves

murathan mungan


etimden uçurduğum uçurum
meşhurdum, meçhuldüm, mahsurdum
bir hafızken eskiden
mecnun kaldım şimdi
aşktan, senden, kendimden
n'olur sevmeden öldürme beni
alacânım
söyle, indi mi göğsüne heves

1.4.07

din

jean meslier

din pandora'nın kutusudur ve bu uğursuz kutu açılmıştır. 

din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında, onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

tanrıların tümünün kaynağı vahşettir. bütün dinler dipsiz cehalet, hurafe, kan dökücülük abideleridir ve yeni dinler de yeniden gençleşmiş eski deliliklerdir.

din, ahlakı felce uğratır. ancak dinin bulutlarını bertaraf ederek doğrunun, akıl ve insafın, ahlakın, bizi erdeme götürecek gerçek nedenlerin kaynaklarını ortaya çıkarabiliriz. bu din, hem dertlerimizin nedenleri, hem de bu dertlere karşı kullanabileceğimiz doğal çareler hakkında bizi aldatır. iyileştirmek şöyle dursun, din, dertlerimizi şiddetlendirmekten, çoğaltmaktan ve daha çok sürdürmekten, daha çok uzatmaktan başka bir güce sahip değildir.