29.3.07

kitsch

thomas bernhard

on yıllardır bu ülkenin sanatçıları tarafından yalnızca kitsch pislik üretilir. bunların, bana kalsaydı eğer, gerçekten bok yığınına atılması gerekirdi. ressamlar pislik resmediyorlar, besteciler pislik besteliyorlar, yazarlar pislik yazıyorlar.

en büyük pisliği yontucular yapıyorlar. yontucular en büyük pisliği yapıyorlar ve buna karşılık en büyük beğeniyi topluyorlar. içinde yaşadığımız bu budala zamana özgü bir durum. bugünün avusturyalı bestecilerinin topu birden, yalnızca küçük burjuva tını budalaları. konser salonu pisliklerinin kokusu gökyüzüne ulaşır.

ve yazarların hiçbiri de söyleyecek bir şeye sahip değil ve söyleyecek şeyleri olmamasını yazamıyorlar bile. bugünkü yazarların hiçbiri yazamıyor, hepsi iğrenç duygusal bir ardıl edebiyatla kendini aldatıyor. nerede yazarlarsa yazsınlar yalnızca pislik yazıyorlar ve bu pisliği utanmadan ve şöhret düşkünlüğüyle kitap kapakları arasına kürekle dolduruyorlar.

belediye evlerinde ya da aylaklık ve utanmazlık arazilerinde ya da arka avlularında oturuyor ve pislik yazıyorlar. ardıl, pis kokan, kafa ve düşünceden yoksun yazar pisliklerini. yazdıklarında da bu insanların dokunaklı budalalıkları ayyuka çıkıyor. kitapları ikinci ya da neredeyse üçüncü kuşak pisliği; düşünmeyi öğrenmedikleri için yazmayı hiç öğrenmemişlerin, tamamen düşüncesiz ve felsefe ve memleket yalakalığı yapan, ardıl bir pislik yazıyor bütün bu yazarlar. 

üç aşağı beş yukarı hepsi iğrenç devlet eyyamcısı olan bu yazarların bütün kitapları kopya edilmiş kitaplardan başka bir şey değil. içlerindeki her satır çalınmış, her sözcük yağma edilmiş. bu insanlar on yıllardır yalnızca düşüncesiz bir edebiyat yapıyorlar, sırf hoşa gitmek için yazılan ve sırf hoşa gitmek için yayımlanan, dibe vurmuş budalalıklarını daktiloya çekiyor ve bu dibe vurmuş zevksiz budalalık için akla gelen her ödülü almaya çabalıyorlar.

şu sırada çok moda olan felsefe ve memleket yalakalığı, bu insanların pisliğinin içeriğini oluşturuyor. hiçbir özgün düşünceye yeteneği olmayan bu insanların kitapları kitapçılara konmamalıydı, hemen bok çukuruna atılmalıydı. tıpkı bugünkü tüm ülke sanatının bok çukuruna atılması gerektiği gibi. çünkü operada pislikten başka ne oynanıyor ki, müzik derneğinde pislikten başka türlüsü mü var ve kendilerini neredeyse utanmazca üstün görerek yontucu diye adlandıran şu kaba proleter adi yontu bıçaklı şiddet adamlarının ürettikleri pislik, mermer ve granit pisliğinden başka ne ki!

korkunç bu, yarım yüzyıl boyunca hep bu bunaltıcı orta kararlılık. bu ülke bir akıl hastanesi olsaydı bari; ama bir bakımevi. yaşlıların söyleyecek şeyleri yok ama gençlerin söyleyecek şeyleri daha az, bugünkü durum bu. ve doğal olarak da sanat yapan bu insanların hepsinin durumu iyi. bu insanların hepsi burslarla ve ödüllerle tıka basa dolduruluyor ve her an şurada bir fahri doktorluk, orada bir fahri doktorluk ve şurada bir şeref madalyası, burada bir şeref madalyası ve her an bir bakanın yanında oturmalar ve kısa süre sonra başka bir bakanın yanında ve bugün başbakanın yanında ve yarın meclis başkanının yanında oturup kendilerini kutlatır ve ağırlatırlar.

bugünün sanatçılarının yalnızca yapıtlarında değil böylesine yalancılık, yaşamları da aynı şekilde yalancı. yalan iş, onlarda yalan bir yaşamla durmadan yer değiştiriyor. yazdıkları yalan, yaşadıkları yalan.

27.3.07

serseri ruhum

hadrianus


benim küçücük, serseri
ve kırılgan ruhum,
bedenimin misafiri ve yoldaşı,
nereye gideceksin şimdi?
hangi loş, sert, çorak yerlere gideceksin?
artık şakalar yapamayacaksın.

25.3.07

insan

hüseyin rahmi gürpınar

insanlarda bir kural vardır. önlerine doğal bir sakınca, giderilmesi mümkün olmayan bir kuvvet çıktığı zaman ona karşı yenilgiyi itiraf etmezler, ikiyüzlülük gösterirler. o gerçeği diğer bir şekle sokmaya uğraşırlar. gerçek şeklini örtbas etmek isterler. o fenalık yine bakidir. onlar yalnız görüntüyü kurtarmaya çabalarlar.

özel menfaatlerimiz ikiyüzlülük ve dalkavukluk en büyük marifetimiz diplomatlığımızdır. çünkü dün istibdat döneminin parçası olan beyinler, bugün meşrutiyet hizmetkârı kesildi. bu iki zıt durumun birinden diğerine geçişte çarçabuk eski ve kötü alışkanlıktan kurtulabilmek mümkün müdür? mademki o uzun istibdat sona erdi, bu kısa komediler de geçer; zaman her şeyin foyasını meydana çıkarmak kuvvetine sahiptir.

23.3.07

yaşam hakkı

carl sagan

bugün dünyadaki hiçbir toplumda yaşam hakkı yoktur, geçmişte de olmamıştır (hindistan'daki jainizm az sayıdaki istinadan biridir.)

kesmek için besi hayvanı yetiştiririz, ormanları yok ederiz. akarsu ve gölleri hiç balık yaşayamayacak kadar kirletiriz. spor olsun diye geyik, kürkü için leopar, gübre yapmak için balina öldürürüz. yunusları dev balık ağları içine hapsedip soluksuz bırakırız. fok yavrularını sopayla öldürürüz ve her gün bir canlı türünün soyunun tükenmesine sebep oluruz.

tüm bu hayvanlar ve bitkiler bizim kadar canlıdır. sözümona korunan yaşam değil, insan yaşamıdır.

21.3.07

gerçek doğa

ahmet haşim

derler ki aynı ağaçların, aynı tepelerin ve aynı simaların uçsuz bucaksız bir tekrarından başka bir şey olmayan kır âleminin saadetleri sırf şairane bir yaratıcılığın eseridir. doğrusu yaşamak hünerindeki aczi yüzünden şehirde mesut olamayan şair, şehir sınırı haricinde bir cennet mevcut olabileceğini zannetmiş ve başkalarını da buna inandırmak için asırlardan beri manzum sözün telkin kudretinden yardım dilemiştir. bu itibarla şairin kırı, olsa olsa kolay et, ekmek, peynir ve bal temin eden bir çiftlik olabilir. fakat kır, hakiki kır, sert toprakla sert insanın boğuştuğu alemdir.

19.3.07

sanat

henri bergson

kavranması somut bir yarar getirmiyorsa eşyanın ve varlıkların bireyliğini fark etmeyiz. ve bunu fark ettiğimiz hallerde de gözümüze çarpan şey bireylik, yani renklerin ve biçimlerin tümüyle özgün belli bir ahengi değil, sadece pratik tanımayı kolaylaştıracak bir iki özelliktir.

şekil, esasın önüne geçmek ister, lafız anlamı kovar.

resim olsun, heykel, şiir ya da müzik olsun sanatın yegane amacı pratik bakımdan faydalı sembolleri, uzlaşımsal ve toplumsal kabul görmüş genellikleri, kısacası gerçekliği bizden gizleyen her şeyi silip süpürerek bizi gerçeklikle yüz yüze getirip bırakmaktır.

sözcüklerin anlamıyla hiç oynamaksızın denebilir ki realizm yapıttayken idealizm ruhtadır ve realiteyle sadece idealite üzerinden temasa geçilebilir.

17.3.07

tılsım

roberto bolano

birleşen halk asla yenilmez.

insan riske girer. doğruya doğru. riske girer ve en beklenmedik anlarda kaderinin kurbanı olur.

bazı şairler ve şiirleri her şeye dayanır ama onlar istisnadır; çoğu dayanamaz.

açlığını çekmiyorsanız aşk yoktur.

sivil polisleri tespit etmenin ne kadar kolay olduğunu herkes bilir. bir trafik polisini ele alın, üniformasını çıkardığında rahatlıkla işçi numarası yapabilir, bazıları sendika liderlerine bile benzer; ama sivil polisler her zaman sivil polis gibi görünür.

mutlu insanlarla güzel yerleri gezmenin tadına doyum olmaz.

aşk böyledir dostlarım. bana, bütün şairlerin anasının sözüne kulak verin. aşk böyledir, argo böyledir, sokaklar böyledir, soneler böyledir ve sabahın beşinde gökyüzü böyledir. dostluksa, tam aksine, böyle değildir. dostu olan asla yalnız kalmaz.

kötü ödenmiş bir borçtan daha küçük düşürücü bir şey olamaz.

"çok önemli bir sırrı keşfetmiştim, evrensel gerçeklik denilen şeyin anlamını çözmeye yaklaşmıştım. ve bu yüzden beni yakalayıp ölüme mahkum ettiler." (remedios varo)

daha da kaybolmuş haldeydim; çünkü uyurgezerler her zaman eve dönüş yolunu bulur.

zaman geçtikçe bir şeyler değişiyor. bir şeyleri var edenin, değiştirenin, mekân değil zaman olduğunu biliyorum. daha önce de pek çok şey oldu; ama bir anlamda her şey her zaman ilk kez olur, hep ilk defadır; bu yüzden deneyimin hiçbir anlamı yok, ki sonuçta böylesi daha iyi; çünkü deneyim genelde sahtekârlıktır.

hiçbir şeyi mezara götürmenin anlamı yoktur.

yıkılan her duvarın küllerinden yenileri doğuyordu; her şey anlamsızdı, hepsi umutsuz, boş çabalardı, ağlamanın bile bir anlamı yoktu; çünkü zirvelerde yaşayanlar ağlamaz, sadece soru sorar.

machu picchu irtifasında ağlanmaz ya da belki soğuk gözyaşı bezlerini etkiliyordur veya mesele zirvelerin bakış açısıyla gözyaşlarının yararsız olmasıdır.

aşk "iyi"yi getirmez. aşk her zaman "daha iyi"yi getirir. ama kadınsan daha iyi bazen daha kötü demektir. hele ki mutsuz ispanyolların saldırısına uğramış ve yoldan çıkmış uzak doğuluların doluştuğu bu kıtada yaşıyorsan, daha iyi bazen felaket demektir.

zekâ, hiçbir zaman güçlü özelliklerimden biri olmamıştır.

15.3.07

kadın

doris lessing

kim bir genç kadından daha coşkulu bir gurur yaşayabilir?

"her kadının bir kürtaj öyküsü vardır."

kadınlar komedyen olamaz. bugüne kadar hiçbir kadın komedyen olmadı. bunun nedeni, espri anlayışlarının olmamasıdır.

akıllı bir genç kadının bütün gününü küçücük bir çocukla geçirmesinden daha sıkıcı bir şey olamaz.

dünyanın hiçbir yerinde, sevgilisi diğer herkesi bırakarak kendine ayrı bir ev tutmasında ısrar edince, aklı başka bir şey söylese de, bunu bir vaat olarak görmeyecek bir kadın yoktur.

kadınlar çoğu zaman hafızalardan, sonra da tarihten silinir giderler.

bahse girerim hayal edebileceği en eğlenceli geceden sonra ikisi de birbirinin adını bilmese veya öğrenmek istemese bile, adam -kadının özgüveni karşısında sevgi, hayranlık ve minnet dolu bir halde- gittikten sonra aniden bir boşluk, bir uyuşukluk hissetmeyen kadın yoktur. zira içindeki gerçek kişiliğe aykırı hareket etmiştir ve yarım saatliğine bile olsa bunun bedelini ödemelidir.

13.3.07

fahişe

hüseyin rahmi gürpınar

has bahçenin baldıranı, çöplüğün gül fidanı olur.

içimizde en talihsiz olanlar bir erkeğe cidden gönül vermek felaketine uğrayanlardır. bir erkeğe âşık olmak bizim gibi kadınların yıkımına yol açar. samimiyetle seven, çoğunlukla aşağılanır, ihanete uğrar. işte bu sebeple, sevilip sevmemek, aldatıp aldanmamak, uymaktan hiç vazgeçmemeye uğraştığımız bir kuralımızdır. bizce sevmek ahmaklık, merhamet kabahattir. bize göre ahlaka aykırı hareket işte bu kuralın dışına çıkmaktır.

bizim oyunumuz gönülleri eğlendirmek, sermayemiz kurnazlıktır. işin içine samimiyet, sevgi gibi budalalıklar girse işin sonu korkunç olur. bu çağın medeni ilerlemelerinin etkisiyle her şeyde görülen değişim, aşk ve sevgide de kendini gösterdi. eski saf ve masum sevgiler şimdi yalnız modası geçmiş bazı hikâyelerde kaldı. şimdi hayvan gibi sevişiyorlar.

11.3.07

insan

nabizade nazım

insanın hiçbir halinde sebat yoktur.

ah hayatın bazı mecburi şartları vardır ki insanın en ziyade hürmet ettiği bir saadeti mahveder.

insan denilen aciz yaratık mekan gibi zaman gibi sonsuzluk içinde serseriyane gezip dolaşan ve her an binlercesi kıyamete uğrayıp binlercesi yeniden vücuda gelen bütün âlemler arasında sonsuz derecede küçüklük mertebesine ancak sahipken göz açıp kapamaya denk düşen ömrü boyunca âlemler kadar sıkıntılar geçiriyor.

insanın bazı halleri var ki hakikat pek gariptir.

ah insanlar ah! ona nail olmuşken kanaat etmeyip yüze göz dikerler. ellerine yüz geçince bine doğru can atarlar.

insan hayattan ne kadar bıksa yine ondan mahrumiyeti bir türlü kabul veremez. insanlık budur. insanı insan olarak tasvir etmek istersek böyle tasvir etmeliyiz. aşk ise tabiidir. tabiat terk olunamayınca aşk terk olunamaz. o halde canan da terk edilemez. mademki aşk, can, canan terk olunamaz; sevmeli, tahkir görmeli fakat daima sevmeli. işte aşkın özeti! işte aşk insana böyle zillet talim eder.

insan o kadar gariptir ki hiçbir tavrına güven olmaz.

âlemde hiç keder görmemiş bir insandan daha bedbaht kimse tasavvur olunamaz. zavallı, nail olduğu isirahatin sefasını takdir için her türlü mizandan, ölçüden mahrumdur.

insan bazen bir felaketten kaçarken daha zalim bir felaketin kucağına atılır.

9.3.07

aşk

halit ziya uşaklıgil

aşk, geçici bir neşe, bir hayal değil midir?

aşk! o, gençlerin dudakları titreyerek, kalpleri çarparak, gözleri yanarak söyledikleri kelime, o gençliğin ruhsal bir hastalığından, beynin gelip geçici bir ateşli hastalığından başka bir şey midir? aşk! gençler, bu kelimeyi söylerken zihinlerinde yüce, ilahi, meleklere özgü bir kuvvet hayal ederler; kalplerinde o kuvvete bir mabet meydana getirirler. bütün fikirleri, bütün hisleri ona tapınmaya adanmıştır. fakat ihtiyarlara sorulsun; öfke zamanları, heyecanlı fikirleri dinginlikle son bulmuş o ihtiyarlara sorulsun da görülsün, aşk ne demektir!

aşkın taşmasına hiçbir şey bir felaketten daha çok yardımcı olamaz.

aşk, bir şişe parçasına benzer. insanın gözlerinde ruh okşayan, hayal uyandıran renklerden oluşan bir sihir âlemi gösterir. insan, saadeti bu renklerden, bu ışıklardan, onların içinde uçuşan gülüşlerden oluşmuş zanneder; fakat bir kaza dokunup da o şişe düşüp kırılsa, o hayali saadet, bir rüyadan sonra kalan hatıra kalıntısı gibi silinir, elde şişenin kırıklarından başka bir şey kalmaz.

aşkta saadet aramak, şarapta neşe aramaya benzer. onun sarhoşluk lezzeti uçtuktan sonra ruhta acıklı bir uyuşukluk bırakır. seviyorum, seviliyorum, mesudum zannedersiniz; elinizde henüz dolu duran, size neşe veren kadehi bitiriniz, onun dibinde sizi bekleyen şey üzüntüden başka bir şey değildir.

kalbimizdeki hisler yine bizden gördükleri izin üzerine ortaya çıkmışlar, var olmuşlar, yayılmışlardır. her arzumuzu kendimiz icat ettiğimiz gibi aşkımızı da kendimiz icat ederiz.

doğrudur, gençlik her şeye inandırır. gençler sevdiklerine, sevildiklerine, sevmek dedikleri o kuruntu, gerçek olmayan, hayali şeyin hakikatine, biraz şiirli, biraz hayalli, biraz tatlı olan şeylerin hepsine inanırlar. kendilerine hülyadan kurulu, yapma bir hakikat icat ederler; fakat o hakikate biraz ihtiyar gözleriyle bakınız, ne kadar hayale dayalı olduğunu anlarsınız.

7.3.07

karşılık

ismet özel


sana bir karşılık vereceğim
toprağın deşen boğuk sesimle
sana bir karşılık vereceğim
amansız kum fırtınası altında
sana bir karşılık vereceğim
birbiri üstüne yığılırken günler
ey taşan suların imkanı
ey taşan suların bekareti sana
bir karşılık vereceğim

5.3.07

karabibik ve diğer hikâyeler

nabizade nazım

izdivaç muhabbetin mezarıdır.

asıl kahramanlık, uğursuz duygulara karşı koyabilme gücüdür.

bir an içinde vücuda gelip yokluğa giden böceklerin asırlar kadar sürekli, asırların tahammül edemeyeceği derece şiddetli bir azaba uğraması fikirlere durgunluk verir.

halkımızın çocuk terbiyesi gayet gariptir. terbiye edelim derken terbiyesini bozarlar da haberleri olmaz. bizde çocuk terbiyesi mutlaka umacıyla, çarşamba karısıyla sınırlıdır. bunun içindir ki hepimize ağırbaşlılık, cesaret denilen şeyler pek zayıf özelliklerden sayılır.

bahtiyarlık istirahat-i fikirdedir.

gönül arsız bir çocuk gibidir ki demin kendisini hakaret yumruğuyla ağlatan bir zalim eli, şimdi bir oyuncak gösterdiği için sevinçle öpmeye başlar.

kadınların ahlakını en ziyade bozan şey süse düşkünlüktür.

gönlüm bile onunla gizliden gizliye ittifak edip duruyor. o da aleyhime isyan eylediği takdirde ben yalnız başıma ne yapabilirim?

ah ekmeğimi güneş altında alnımın teriyle kazanır bir işçi olsaydım!

tecrübe ettim ki yaradılış bakımından mutlu olmayı bilmeyenlere tesadüf, bir bahtiyarlık gösterecek olsa bu bahtiyarlığın aşırılığı mutlaka işaret-i felakettir.

gençlerin hissiyatça en ziyade korkulacak zamanları yatağa girdikten sonra başlar. özellikle insanın yatak içindeki vaziyeti tahayyül için en müsait vaziyettir.

3.3.07

elektra

sophokles

iyi cins bir at, yaşlansa da yitirmez cesaretini hiçbir tehlike karşısında.

ve nasıl hâlâ dimdik tutarsa kulaklarını, sen de öyle cesaret vererek bize, peşinden yürüyorsun önden gidenin.

derslerini ver onların, yüce tanrısı olimpos'un azap, ıstırap veren acılar çektirerek! hiçbir zaman sevinç getirmesin size, değil mi ki giriştiniz böyle melun bir işe?

toprağın altında gömülmüş yatarken ölü, bir hiç olarak, unutulmuş ve olmayanlar onun kanından ödemezlerse kanlarıyla günahlarını ölür utanma denen şey ve bütün insanların onuru.

çok az şey var söyleyebileceğim sana. çoğu zaman az, önemsiz bir söz devirmiştir yere insanları ya da kaldırmıştır ayağa.

asla unutmayacak baban seni helenlerin güçlü hükümdarı, ne de o eski, çift ağızlı tunç baltayı, utanç vererek öldüren onu. evet yüzlerce ayağıyla ve eliyle intikam tanrıçası erinye, tunçtan ayaklarıyla insafsız tuzakların içinden çıkıyor ortaya. çünkü cinayetle lekelenmiş evliliğe, üç kuruşluk yatağa duyulan iğrenç arzu kışkırttı onları. bu nedenle güveniyorum, bu işaret hiçbir zaman, faillere ve suç ortaklarına, yaklaşmayacak onları kahretmeden. gece görünen bu yüz, doğru hedefe götürmezse bizleri, ne dehşet verici bir rüya ne de bir tanrı kehaneti bir daha, bildirir geleceği.

işte her şey böyle başladı. ancak yazmışsa sana felaketi bir kez tanrılar, en güçlü insan bile kaçamaz bundan.

anne kanı güçlüdür. fenalık da görse çocuklarından, nefret etmez hiçbir zaman onlardan.

alçakça yaşamak alçaklıktır soylular için.

insanlar için daha iyi bir kazanç yoktur, kurnazca temkinden ve akıllı düşünceden.

sadece ölüler acı çekmekten kurtulurlar.

1.3.07

turfanda mı yoksa turfa mı?

mizancı murat

doktor; her memleket, her cemiyet için yararlı bir insan olabilir.

ümitsizlik doğuran fikirler cahillik ve aczin neticesi bulunan vehimlerden ibarettir.

bütün kainat nizamını kuran mutlak hikmet sahibi cenab-ı allah, hiçbir şahsı, hiçbir cemiyeti hayatı boyunca ehemmiyetli, ehemmiyetsiz bir arızaya uğramaktan masun kılmamıştır. bu, tehlikesiz bir geçici arızadır. ilkbaharı müjdeleyen ve ihtiyatlı olmaya sevk eden bir kıştır. maarifin çiçek açmasıyla yeniden kendini gösterecektir.

zamanımız maarif zamanıdır. kültürsüzler için kuru ekmek bile güç bulunacaktır.

lala, hami, baba veya bunlara benzer bir kimsenin yardım ve himayesi altında bulunanların hayat tecrübeleri pek eksik olur.

hareketimi şunun bunun bileceğine, diyeceğine göre ayarlamıyorum. vicdanımın hükmü onu icap ettiriyor.

içeriye giden mehmet efendi, bir müddet sonra gayet kalın birer çarşafa bürünmüş iki kadın heykeli getirdi. önce gelenlerden hangisinin kızı, hangisinin annesi olduğu belli değildi.

"çapkın" ve "fahişe" isnadı pek ucuz alınıp verilir.

cemiyet içindeki hastalıklar hakkındaki düşüncelerim yanlışmış. cemiyetimizin düzeltilmesi için ben çok şey lazım zannederdim. cemiyetteki bozuklukları zannettiğimin iki misli buldumsa da, onların düzeltilmesi çarelerinin de tahminimden pek az olduğunu anladım.

mevcut anlaşmalar aleyhinde bir harekete, bir kavmi kışkırtmaktan hiçbir vakitte o kavme hizmet çıkmaz, aksine kışkırtıcı kendi haris heveslerine o kavmin huzur ve selametini kurban etmiş olur.

düşünmeksizin, sadece bugünü gözeterek hissi davranmaktan tahmin edilemeyecek neticeler çıkabilir. olgun insan için yarını düşünmek lazımdır. uyanmış insanlar her tarafa dağılarak komutansız, merkezsiz, disiplinsiz harekete kalkışırlarsa tek ve ortak bir gayeye varılamaz. tek başına gayret neticesiz, faydasız olarak muhalefet denizinde kaybolup gider.

iffetli ve namuslu insanların en düşkün olanı bile kalbinin en derin köşesinde, ahrette mükafat görmek ümidini taşır.

ilerleme ve kalkınma için, din ve ahlak sayesinde devlette, millette eşsiz bir kabiliyet varken, durgunluk çökmesine tamamıyla mana veremiyordum. işte şimdi anladım! müthiş hakikati öğrendim: devletin, padişahın sadık kullarına, sevenlerine hizmet meydanı kapatılmıştır.