25.2.07

çocukluğun soğuk geceleri

tezer özlü

ne olacaksam eksiksiz olmak isterim.

bekleyen gemiler. uzak limanların özlemi. düşlenen, erişilemeyen sevgililer.

arabulucu filminde çocuk, konuk olduğu aristokrat malikanesinin geniş tahta merdivenlerinden yukarıdaki odasına koşuyor. yalnız kaldığı an, perdeleri aralıyor. gökyüzüne bakıyor. ay bulutlar arasında. iyice belirgin. dünya ve evren nasıl bir bilmece. aynı çocuğun baktığı ay gibi. boşlukta.

mutfakta bir ıtır, konuk odasında da bir kauçuk evi süslüyor. (kauçuk ağacını bugün de hiç sevmem. orta sınıf evlerinin ağır, bunaltıcı havasını, ya da hiçbir işin yürümediği, memurların bütün gazeteleri evirip çevirdiği, duvarlara baktığı büroların sigara dumanlı havasını anımsatır bana.)

tanrıyla birleşmek yeryüzü verilerinin en güzeli, en kutsalıdır.

goethe'nin şiirlerine geçiyoruz: "tüm zirvelerde sessizlik, tek bir ağaç bile solumuyor, kuşlar ormanda susuyor, biraz daha bekle, yakında sen de gömüleceksin sessizliğe.."

hayalet ile yatmak bir kelebekle yatmak gibidir. insanın bacağına, ya da organına değer. hiç sesi çıkmaz. heyecanlandığı anlaşılmaz. boşaldığı, ıslaklığından belli olur. öylesi dostluklar vardır. o dostla konuşmak, o dostla yolda yürümek, bir lokantada yemek yemek, o dostla yatmak. o dosttan gizlenecek, o dosttan saklanacak, o dostla paylaşılmayacak hiçbir olgu yoktur. ne bir cinsel boşalma, ne de cinsel organ. hayalet bu dostlardandır.

hastalar ancak günlük yaşam içinde, yakınları arasında, davranışlarına hasta denilmeyen insanlar arasında iyi edilebilirler.

yatmaların hepsi aynı güzellikte değildir. düşünüldüğünde insanın tüm bedenini titreten, boşalmaya vardıran yatmalar vardır.

23.2.07

salon köşelerinde

safveti ziya

bazen bir kahkaha, bir gözyaşı her şeyi örter.

bir şeye başlamak hususunda benim kadar istidatsız, ahmak adam yok gibidir.

bana öyle geliyor ki bir erkeğin başka vazifeleri, başka emelleri, başka meşguliyetleri olmalı; bir erkek memleketinin, milletinin büyüklüğüne, şeref ve yükselmesine hizmet etmeli; insanlığa, insanlığın ihtiyaçlarına yardım edebilecek şeyler aramalı, bulmalı.

hiç kimseyi ve hiçbir şeyi dış görünüşüyle hükmetmemelidir.

bedbaht olanlar, bedbahtlığı arzu edenler, onu arayanlardır.

insanın hayatında bazı dakikalar vardır ki o dakikalarda mutlaka şefkat dolu bir kucağa, bir hakiki dostun samimi tesellisine ihtiyaç hissedilir.

insan bazen hayatın zulüm ve kahrı karşısında kırıp mahvetmek, bütün engelleri altüst etmek için böyle bir kuvvete, böyle yok edici bir güce sahip olmayı istiyor.

21.2.07

küçük şeyler

samipaşazade sezai

dünyada bir zerre yoktur ki güzel yazılmak suretiyle önemli bir konu olarak kabul edilmesin.

büyük adamların öfkesi de büyük olur.

şairlerin, âlimlerin en büyük eserleri, ümitsiz ve hiddetli zamanlarında yazdıklarıdır.

yirmi yaşında olmadığımız halde bizler de mutlu olduğumuz anları gözden geçirsek, bütün kâinatın karşısında titrediği şu kelimeye ulaşmaz mıyız: "hiç!"

şu gerçeği itiraf etmeliyiz ki bizler çoğunlukla en uzak bir yerde bulunan bir ailenin özel hayatını bildiğimiz halde oturduğumuz yerin bir saat ötesini bilmeyiz.

"gönlümü dûçar eden bu hâle hep
kara kaşlım kara gözlümdür sebep
ettiğim âh u figâna rûz u şeb
kara kaşlım kara gözlümdür sebep" (şevki bey)

ah kadınlar! anlaşılmaz bir muamma.. bazen vahşet ve şiddeti zayıf okşayışlara, küçük iyiliklere tercih ederler.

"kimseler gelmez senin feryad-ı ateş-bârına
yandın ey biçare dil yandın melamet nârına" (ahmet rasim)

19.2.07

hazan bülbülü

hüseyin rahmi gürpınar

bu dünyanın üstü varsa altı da vardır.

gençlik, dönüşü imkansız olan hayat bölgelerinin uzaklık sisleri içine gömülmüş, her an bizden kaçan bir varlığımızdır.

aşk için pek tatlı şeydir derler. bunun tadı neresinde anlayamadım. insan yattığını, kalktığını, yediğini, içtiğini, hasılı ne yaptığını bilmiyor. bütün duyguları, bütün emelleri, varlığı bir güzellik ilahesinin cazibesine esir oluyor.

iki ruhun uyuşmasıyla gerçekleşen muhabbetlere hakikaten doyulmaz. böyle karşılıklı sevgilerin şevk ve lezzetine son olmaz.

sarhoşlar için uyulması zorunlu bir şart varsa, o da içtikten sonra ayık adamlarla görüşmemektir. bir sarhoş, ayıklar meclisinde ne kadar can sıkarsa, ayıkların sohbetinden de o kadar rahatsız olur.

namus meseleleri derhal kangren olmaya yatkın olan ölümcül yaralara benzer. çıktığı anda hemen tedavi edilmezse, istila ettiği aile bireyinin mahvıyla sonuçlanır.

en masum kalpler bazen yalanda bir tür vicdan selameti bularak oraya sapmaya mecbur oluyorlar.

kalp yaraları diğer bir aşkın iksirinin verilmesiyle tedavi edilir.

17.2.07

piyale

ahmet haşim

hiçbir çehre hayalde göründüğü kadar hakikatte güzel değildir.

şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belagatli insan ne de bir kanun koyucudur. şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil; fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, ortalama bir lisandır.

şiir, düzyazıya çevrilemeyen nazımdır.

şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin manası değil, cümledeki telaffuz kıymetidir.

şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır.

mânâ araştırmak için şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını titreyiş içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. et zerresi, o susturulan sihirli sesi telâfiye kâfi midir?

15.2.07

tanrı olmak isteyen otobüs şoförü

etgar keret

insanların akıllarından geçenleri asla kestiremezsin.

iki tür insan vardır, duvar yanında uyuyanlar ve onları yataktan aşağı iten birinin yanında uyuyanlar.

nefret ettiğim bir şey varsa o da karılarını aldatan erkeklerdir.

cehennemden çıkan insanlar birbirlerinden çok farklı olmakla birlikte, kolay tarif edilemezler. şişman/zayıf, bıyıklı/bıyıksız – çok farklı bir güruh oluştururlar. ortak bir özellikleri varsa şayet, o da davranış biçimleridir. sessiz ve kibardırlar, her zaman bozuk para taşırlar, her şeyin ücretini tam olarak öderler. asla pazarlık etmezler, ne istediklerini de mutlaka bilirler –kem küm etmezler. dükkâna girerler, fiyatı sorarlar, hediye ambalajı yapın/yapmayın, o kadar.

bir kokarcayla yatağa girersen çocukların koktuğunda şikâyet edemezsin.

insanların hafızaları zayıftır, özellikle kötülük söz konusu olduğunda. insanlar unutmaya meyillidir.

"intiharların," dedi sırtını başı tahıl rafına değinceye kadar doğrultarak, "üçer üçer geldiği söylenir, bilirsin. boş laf değilmiş. etrafındaki insanlar ölmeye başlar ve kendine onlardan ne farkın olduğunu, neden hayatta olduğunu sormaya başlarsın.

13.2.07

hayalet şehir

patrick mcgrath

kızlar genç taylar gibidirler.

insanoğlu yeryüzüne yıkımla damgasını vurur, denetimi kıyıyla son bulur.

babalar oğullarından neden nefret eder? oğullar onları tehdit eder. içlerinde ölüm korkusu yaratır. kendileri artık o güç olanağına sahip olmadıkları için içerlerler.

bir çocuk için, bir odaya girince büyüklerin susup konuyu değiştirmesinden daha hayal kırıcı bir şey yoktur. bir çocuğun iştahını, ortalıkta bir sır olduğunu bilmekten daha güçlü bir şekilde kışkırtan başka bir şey de yoktur.

insanın çalışmasına engel olan aynı keder, daha önceleri hayatına anlam vermiş olan tasarıların keyif vermez oluşu ve hevesinin kırılması. insanı güçten düşüren aynı öfke, perişanlık ve umutsuzluk dalgaları.

yeni bir ulus, kendi gerçek ruhunu yansıtan bir sanat geleneğini gerektirir. amerika'nın gerçek ruhu da sınırsız, el değmemiş yabanıl topraklarının ulviliğindeydi. emerson'dan alıntı yapmıştı: öyle hissediyorum ki oralarda başıma hiçbir kötü şey gelemez -doğanın tamir edemeyeceği hiçbir utanç, hiçbir felaket (gözlerim hariç).

ben bir psikiyatrım. kötülüğe inanmam, bütün insan deneyiminin, geçmiş olayların insan zihninde bıraktığı izlere dayandığına inanırım.

orospular ve psikiyatrlar -erkeklerin içlerini dışlarını onlardan daha açık olarak kim görür?

aşkın ya da daha doğrusu belirli aşk durumlarının nefrete yakın olduğu ya da başka bir düzlemde nefret olduğu bir klişe sözdür; ama gerçek olduğu için klişedir.

11.2.07

maaşlı müdavimler

mizancı murat

doktorluk mesleğinden, mektepten, talebelerinden, derslerinden, mehmet efendi'yle kurduğu ortaklıktan fazlasıyla memnun olan mansur'un dairedeki memuriyetinden henüz bir lezzet aldığı yoktu. lezzet yoktu fakat birçok ıstıraplar, ümitsizlikler baş göstermişti.

mansur daireye giderken, memur olduğu kalem odasında, kalem efendilerinin hepsini birer "işe memur" zannetmişti. bunun için kendisi de vazifesinin neden ibaret olduğunu kalemin reisi olan sakallı kâtipten sormuştu.

müstakil bir vazifesi olmadığı ve tercüme ve yazıdan bir iş çıkınca diğer kâtipler gibi kendisine verileceği cevabını almıştı.

akşama kadar bekledi. kendisine bir iş göstermediler. çoktan beri oraya devam edip kıdem almış olanların da işsiz oturduklarını görüyordu.

yalnız onu görse! oturdukları resmi koltukta pervasızca sütlaç, muhallebi, yemek yemek, şerbet, kahve, sigara içmek, bol bol esnemek, bazen ikişer ikişer kol kola olarak oda dışarısındaki aralıkta gezmek.. meşguliyetleri hep bu yoldaydı.

hatta mansur, genç bir efendinin o gün, bir defa yemekten başka hemen birer saat arayla iki defa toz şekeri ekilmiş muhallebi, bir tabak sütlaç yediğini ve üç defa portakal şerbeti istediğini görüp şaşmıştı. mansur gayet iyi görüyordu ki bunlar arzu ve iştiha şevkiyle değil, işsizlikten, vakit geçirmek için, zoraki yeniliyordu.

dehşet içinde kaldı. bu hallerde bulunan adamın fikren gelişmesine imkân olmadığını ve bilakis insanın bildiğinden ve öğrendiğinden de birçok şeyler kaybedeceğini düşündü.

mansur bunun sebeplerini araştırmaya başladı. kalem işlerinin her gün öyle geçtiğini, o halin yalnız o güne mahsus olmadığını hayretle öğrendi. tabii olarak kalemin vazifesini, hal ve durumunu, kâtiplerin hangi lüzum üzerine tayin edildiklerini soruşturdu. gördü ki kalemde mümeyyizden başka bir mütercim ile bir kayıt memuruna lüzum var, geri kalanların hepsi fazladır.

mansur zannetmişti ki odadaki otuz kâtibin otuzu da lazım, her birinin vazifesi ve mesuliyeti ayrıdır. halbuki efendilerin yirmi yedisi ayrı vazifesi ve mesuliyeti olmayan "maaşlı müdavimler"di. kendisi de onlardan olacaktı!

mansur'un yüreğine darlık geldi. mutlaka o kalemden çıkıp başka kaleme gitmek lüzumunu hissetti. fakat hal ve keyfiyetin başka kalemlerde de aynı olduğunu anlaması uzun sürmedi.

9.2.07

tarihte anlar

eduardo galeano

1919'da, devrimci rosa luxemburg berlin'de katledildi. katiller onu dipçik darbeleriyle öldürüp bir kanalın sularına attılar.

daha henüz matbaa yokken, imparator şarlman, aachen şehrinde avrupa'nın en iyi kütüphanesini yaratan çok sayıda metin kopyalayan ekipler oluşturdu.

1553'te, brezilya'nın ilk piskoposu pedro sardina, bu topraklara ayak bastı. üç yıl sonra, alagoas'ın güneyinde, caetes yerlileri tarafından yendi.

dünyanın sahibi, petrolün kralı, standart oil company'nin kurucusu john d. rockefeller 1937'de öldü. neredeyse bir asır yaşamıştı. otopside vicdan namına herhangi bir şeye rastlanmadı.

2008 yılında birleşik devletler hükümeti, nelson mandela'yı tehlikeli teröristler listesinden silmeye karar verdi. dünyanın en saygın afrikalısı altmış yıl boyunca bu uğursuz katalogda yer almıştı.

1967'de bolivya'da, quebrada del yuro'da, bin yedi yüz asker che guevara ve az sayıdaki gerillanın etrafını sardı. tutsak alınan che ertesi gün katledildi.

tüm insanlık tarihinde ilk sürgüne mahkum edilenlerin adem ve havva olduğunu hatırlatmak fena olmaz.

görerek yaşadı. görmeyi bırakınca, 1630 yılında bugün öldü. johannes kepler'in mezar taşında şöyle yazar: "gökleri ölçtüm. şimdi karanlıkları ölçüyorum."

25 kasım 1960 günü, dominik cumhuriyeti'nde generaller generali trujillo'nun diktatörlüğüne karşı çıkan üç militan öldüresiye dövüldükten sonra bir uçurumdan atıldı. bunlar mirabal kız kardeşlerdi. o kadar güzeldiler ki, onlara kelebekler diyorlardı.

2010 yılında rus hükümeti, katyn, kharkov ve miednoje'deki on dört bin beş yüz polonyalı mahpusun ölümünün sorumlusunun stalin olduğunu resmen kabul etti. polonyalılar 1940 ilkbaharında enselerine sıkılan kurşunla öldürülmüş ve suç nazi almanyası'nın üzerine atılmıştı.

kosta rika devlet başkanı don pepe figueres şöyle demişti: "burada kötü giden yegane şey, her şey." ve 1948 yılında silahlı kuvvetleri kaldırdı. birçok kişi bunun dünyanın sonu ya da en azından kosta rika'nın sonu olduğunu söyledi. ama dünya dönmeye devam etti, kosta rika da savaşlardan ve askeri darbelerden kurtuldu.

7.2.07

felâtun bey

ahmet mithat efendi

felâtun: "o, birader! allah versin, allah versin! kibarlık başka şey, eski dostları göremez olurlar."

râkım: (ıstırabından ne söylediğini dahi bilemeyerek) "estağfurullah birader! bugün zihnim pek perişandır. şu ziklas'ın kızı yok mu? büyüğü! hani ya şu can!"

felâtun: "evet, insanın canına sokacağı gelen can, değil mi? canına yandığım, anasını karanlıkta kucaklamak hatası olmamış olsaydı.."

râkım: "bırak allah'ı seversen! kızcağız can üzerinde."

felâtun: "niçin?"

râkım: "bilir miyim ben, niçin? galiba verem olmuş! hekimler aşk halidir diyorlar."

felâtun: "işte gördün mü? senin gibi filozofların yapacağı iş bu kadar olur. iffeti muhafaza edelim, edebi muhafaza edelim diye böyle körpecik kızları verem eder bırakırlar. bana ilgi duymuş olaydı, bak hiç böyle verem olur muydu? turp gibi yaşardı, turp!"

5.2.07

the end of the f***ing world

insan kendini kötü hissedince her türlü boku yer.

sonuçta bir önemi kalmamıştı. james'le vakit geçirmiş olmam iyi bir şeydi. yürümediğini öğrenmek iyi olmuştu. tahmin etmiştim zaten. böyle anlar, yara bandını söküp çıkarmak gibidir. asıl sorun o yara bandının altının bir sürü bok püsür dolu olması.


bazen doğru şeyi yapmak suç işlemek gibi hissettiriyor.


korku, çok yavaş baş gösterebiliyor. öyle sessiz ki duymazdan gelebiliyorsunuz. ama sesi yükseliyor. çok yükseliyor. artık duymazdan gelemiyorsunuz.


hayatı kontrol edemediğiniz hissine kapılabilirsiniz. çünkü edemezsiniz. hiçbir şeyin önüne geçemezsiniz. sadece olan bitenle başa çıkabilirsiniz. bir şeyden kaçtığınızı sanabilirsiniz. ama aslında kaçtığınız şey hep yanınızdadır. hiç farkına varmadan bir yerde sıkışıp kalabilirsiniz. dikkat etmezseniz sonsuza kadar mahsur kalırsınız.


kendimi tanıdığımı sanırdım. ama bir süredir sanki kendi vücudumda değilim.


öleceğini bilmek garip bir his. dünyayı çözdüğünü düşünüp hiçbir şeyi siklemiyorsun.


ölü olmak berbat, değil mi? her şeyi kaçırıyorsun.


"özür dilerim." "ne için?" "seni çözüm yapmaya çalıştığım için."


sevgi açlığı çekenlerin sorunu, sevginin neye benzediğini bilmemeleridir. bu yüzden kandırılmaları da kolaydır. olmayan şeyleri görmeleri de. ama düşününce, hepimiz kendimizi kandırmıyor muyuz?

3.2.07

bize göre

ahmet haşim

seyahat, hele deniz seyahati ruhun bütün dertlerine devadır.

nietzsche'ye göre milletleri birbirine düşman yapan yegane kuvvet tarihtir. geniş bir insani anlaşmaya vücut verebilmek için yapılacak ilk iş tarih öğretiminin el birliğiyle ortadan kaldırılmasıdır.

eti tadan, artık kuru ekmeğe dönemez.

dünya basınına göz atılınca hükmedilir ki zamanımızda mide ve bağırsak beyinden çok daha şerefli birer organ derecesini almıştır.

on on beş seneden beri aynı nağmeyi geveleyip durduğumuzun bariz alametlerinden biri, okurun yeni ürünlere karşı gösterdiği hayretsizlik ve alışkanlıktır. bu alışkanlık ancak âdet şekline dönüşmüş bir hassasiyetin uysallığı değil midir?

"şimdi boyanmamış bir kadın yüzü, insana bir türlü medeni bir çehre hissini vermiyor."

çingene, insanın tabiata en yakın kalan güzel bir cinsidir. zannedilir ki bu tunç yüzlü ve fağfur dişli kır sakinleri insan şekline bürünmüş birtakım neşeli yeşil ağaçlardır.

âşık, yüz bulamayan adamdır.

maddi menfaatlerini müdafaada gösterdiği vahşet ve kabalık kabiliyetiyle yaradılışı hakkında akıllıyı bazen ümitsiz bırakan insan, ara sıra gösterdiği ulvi dayanışma manzaralarıyla, kurt ve sırtlanın iğrenç cinsinden olmadığını gösteriyor. ilkel hırsların çamurdan tabakası üstünde evrensel bir manevi ve medeni insanlık var.

leylek yaz mevsiminin kuşu değil, bizzat yazdır. kırmızı gagasının takırtısı sese dönüşmüş bir sıcak temmuzdur.

meyhane mukassi (kasvetli) görünür taşradan amma
bir başka ferah, başka letafet var içinde (nedim)

ciddi görünmek için soluk bir lisanla konuşmanın elzem olduğunu zannetmek, kibrin başlıca belirtilerinden biri ve belki de birincisidir.

ateşin kırk derecesi! bu çin, japon, amerika ve afrika'dan ziyade bir insan için görülmesi elzem, meraklı bir cihandır.

kadınlar için hakiki cazibenin ezeli düsturu bize göre daima şundan ibaret kalacaktır: çok konuşmamak ve yılışmamak. nice ilahi başların pembe dudakları her açılışta zihinden inen koca bir ahmaklık öküzüne yol veren bir kapı vazifesini görür. bu itibarla bazı kadın başları hakikatte altın, elmas ve yakuttan yapılmış tiksindirici birer alıklık yığınıdır.

seyahate çıkan bir dostunuzun size her vardığı yerden düzenli olarak mektup, kart yazarken birdenbire susması ya öldüğüne veyahut paris'e vardığına delalettir. paris'in havasına giren adam mektup yazmak için artık vakit bulamaz, böyle şeylerle meşgul olmayı hiç düşünemez.

bütün verimli hayat hırslarının harekete geçiricisi ettir ve hareketi ağır sebze yiyiciler etle beslenmeye alışıncaya kadar pençeli hayvanların aciz bir avı olmaya mahkumdur.

timur aydın: haşim'in üslubunu metaforik bir şölen olarak tarif etmek mümkündür. "üslup hakkında bir düşünce"de çocukluğunda çok sevdiği bir şiir dergisini yaşlılığında tekrar eline alan haşim, şiirlerdeki sıfatların, teşbihlerin, istiarelerin böcek koleksiyonlarında toplu iğneyle tutturulan ölü kelebekler gibi sayfalarda renkli birer naaş şeklinde durduğunu söyler.

1.2.07

gönül bir değirmendir

hüseyin rahmi gürpınar

insana her cüreti veren, her fenalığı yaptıran zarurettir.

halkın en büyük, en vazgeçilmez ihtiyacı bu iki şeyden ibarettir: ekmek ve sevda.

iki alim birbiriyle iyi geçinemez. iki güzel, iki çirkin, iki zeki, iki ahmak daima uygun birer çift teşkil etmez. bu aynılıkta bir kaynaşma olmaz.

aşk daima ikiyi birleştiren bir cazibedir.

akıllı adam kendi menfaatine uymayan noktalarda hiddetlenmemeyi bilendir. öfkeyle ağızdan kaçan sözlerden insan genellikle büyük zararlara uğrar.

dünyada iyi veya kötü öyle tesadüfler vardır ki bunlar yıldırım gibi bir anda insanın alın yazısına hakim olurlar.

sanatın başlıca maksadı duyguların ifadesidir. çünkü bütün hayatı canlandıran ve ona hakim olan duygulardır.

yaygın olarak yanlış bir kanı vardır. büyük yazarların dehalarının kıymetini eserlerinin çokluğuyla tartarlar. edebi şan ve şerefi eserlerin sonsuz çokluğunda ararlar.

insan kardeşlerine nasihat vermekle meşgul olanların cümlesi, sözlerini kendileri yarı yarıya tutmak insafını gösterselerdi çoktan bu âlem düzelmeye yüz tutardı.

alim, alimle kolay fikir teati eder ve çabuk anlaşırlar. hüner, cahili ikna edebilmektedir.

asıl hürmet edilecek adamlar zararlarına yaşadığımız kimselerdir.

sağlam, kuvvetli, dolgun bir hayat yaşamak estetiktir. hayatın yayılma vasıtası aşktır.

kolayca tatmin edilen sevdalarda şehvetin seri titremelerinden başka ne lezzet var? bütün bu tatminler kolaylıkları nispetinde aşkı öldürerek gönlünüzü çoraklık içinde bırakırlar.

seni büyük gösteren kendi ilmin değil, etraftakilerin cehaletidir.

ahlaksızlık en bulaşıcı hastalıktır.

kanun ve kamuoyu yanılmaz olsaydı o kanunun maddeleri daima hal ve zamanın icabına göre değiştirilmez ve çoğunluğun anlayışı orta çağ'daki bütün vahşet ve dehşetiyle sabit kalırdı. bunlar her milletin adet, ahlak ve medeniyetteki kıvamına göre değişen zihniyetlerdir.

genellikle çirkin şeyler saklanır.

hayatta bir hazır vardır, bir de gaip vardır. hazır görerek, hissederek, zevk veya ıstırap duyarak yaşadığımız andır. gaip ise hayal şeklinde yaşadığımız var olmayan bir ikinic hayattır. bu ikinci hayali yaşayışın da zevkleri, elemleri vardır. bazen insana pek garip şeyler hissettirir.