29.1.07

hikâye

namık kemal

dil öyle taş kovuğundan yetişen incir ağaçları gibi kendi kendine olgunlaşmaz. yüzyıllarca fikirleri eğitmeye hizmet için ömrünü vermiş birçok edebiyatçı, filozof gerekir ki bir dil düzene, zenginliğe ulaşabilsin.

ayetle ve hikmetle ispatlandığı üzere bütün mahluklar, erkek-dişi olarak çift yaratılmıştır. bundan ötürü evrene muhabbetle bağlıdırlar, dünyayı sevmek fıtratlarında vardır. bunun için insan her şeyden fazla aşka meyleder.

bu sebepten hikâyelerin, tiyatroların içerdiği hikmeti genellikle aşka dair birçok kıssa içine gizlerler. onun için biz de şu aciz eserimizin [intibah] içerdiği yepyeni düşünceyi, hayali bir hikâyeyle sarmalamak istedik.

bundan başka hikâye yazmakta bir görev daha vardır: o da yalnız muhatabı ıslah veya eğlendirmek için eski beğeni tarzı olan yerli yersiz akla, ağza ne gelirse söylemeyi bırakarak insanın doğasını tahlile çalışmaktır.

avrupalılar taklit ederken bir şeyin gerçekten taklide değer olan yerlerini ediyorlar. işte o kabilden olarak kendilerine örnek olması için arap'ın acem'in ve diğer eski dillerin saygın eserlerini tercüme etmişler. mantık ve adaba uygun gördükleri yerlerini örnek almışlar. içlerinde akıl dışı, abartmalı, hiçbir şeye benzemez teşbih görmüşlerse ona uymamışlar; imalı, lastikli sözler gibi zevzeklikleri de makbul tutmamışlardır.

hint'ten batı'ya geçmiş bir hikâyedir: hakikat bir kız imiş. fakat çıplak gezermiş. nereye gittiyse kabul etmemişler. sonunda bir kuyuya saklanmaya mecbur olmuş. hikâye ise dişleri dökülmüş, yüzü buruşmuş, elleri çolak, ayakları paytak, beli kambur, ağzı kokar, burnu akar, gözü kör, kulağı sağır bir kocakarı imiş. fakat yüzünü düzgünler, takma dişler, vücudunu gayet güzel elbiselerle süslediğinden daima görenlerin makbulü olurmuş. sonunda bir gün, hakikate kuyusunda rastlamış. kendi elbisesini ve süslerini vermiş. ondan sonra hakikat de gittiği yerlerde kabul görmeye başlamış.

27.1.07

efsuncu baba

hüseyin rahmi gürpınar

her zamanın şairi lafını vaktinin gidişine uydurur. işte asıl kurnazlık da bundadır.

türkler için pösteki büyük bir şeydir. ne çıkarsa ondan çıkar. pöstekiye çok itibar ederler. sokaklarda "ya dost" bağıran saçaklı derviş babalar yok mudur ? işte onlar pöstekiyi sırtlarında taşırlar. padişahlar, şeyhler hep ona otururlar.

en kıyak defineler don içinde saklıdır.

bu dünya yüzünde gerçekleşen her hareketin uğurlu ve uğursuz olmak üzere iki manası vardır. rüzgârın uğultusu, ağaçların hareketi, bir kuşun ötüşü, kapı gıcırtısı, köpek havlaması ve bütün bu türlü sesler, hareketler hayır veya şerden haber veren birer faldır. insan uğursuzluklardan kaçıp rahat yaşayabilmek için tabiatın bu uyarılarını anlayarak her eylem ve hareketini "uğur" çerçevesine uydurmaya çalışmalıdır, aksi halde mahvolur, perişan olur.

mavi gözlülerle konuşmak insanı tehlikeye atar.

eski ve yeni dünyada en etkili ve kuvvetli sözlerin hangi dudaklardan çıktığını ve en ustalıklı entrikaların hangi fabrikaların ürünü olduğunu fark edenler hakikati sezmiş olurlar.

her insanı, hatta her toplumu hoşlandığı yemle avlarlar. mesele, böyle oltalara tutulmayacak kadar insanlığımızı terbiye edebilmektedir.

henüz çoğumuz hayatın özünü anlayamayarak havada saadet, kuyu dibinde cennet arayan, birbirimizden keramet bekleyen, boş şeylere kapılan, vaatlere aldanan saf kimseleriz.

bu dünya henüz büyük komik moliere çağından üç adım ileri gitmedi. daima üstadın ebedi komedyaları tekrarlanıp duruyor. yalnız sahnenin dekorları değişti. tarzlar başkalaştı. insanın mayası hep o maya. kötüler daha kurnazlaştı. birbirine arar verme ilerledi. fenalık büyüdü.

25.1.07

modern çağın sorunları

yuval noah harari

kim bilir kaç üniversite mezunu genç çok çalışıp iyi paralar kazanacaklarını düşünerek büyük firmalara giriyor ve ancak otuz beş yaşından sonra bu işlerden ayrılarak gerçek istediklerini yapmaya çalışıyor.

öte yandan, bu yaşa gelinceye dek kredi ödemeleri, okul yaşına gelen çocukları, ödemeleri gelen arabaları ve yurt dışında tatiller veya kaliteli şaraplar olmadan yaşamın çok da anlamlı olmadığına dair geliştirdikleri bir anlayışları oluyor.

ne yapabilirler? geri dönüp kök bitkilerini mi eşelesinler? elbette öyle yapmayıp daha da büyük bir çabayla köle gibi çalışıyorlar.

tarihin en kesin yasalarından biri şudur: lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. insanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.

son birkaç on yılda hayatı daha çok rahatlatacağını varsaydığımız sayısız şey icat ettik: çamaşır makineleri, elektrikli süpürgeler, bulaşık makineleri, telefonlar, cep telefonları, bilgisayarlar, e-posta vs.

eskiden bir mektup yazıp zarfa koymak, üstüne pul yapıştırıp posta kutusuna atmak insanı epey uğraştıran bir işti. mektuba cevap almak günler veya haftalar, hatta aylar alabiliyordu. günümüzdeyse bir dakika içinde çabucak bir e-posta yazıp dünyanın öbür ucuna gönderebiliyorum ve eğer gönderdiğim kişi çevrim içiyse anında cevap alabiliyorum. böylece mektup yazmanın aldığı tüm zamanı ve çabayı ortadan kaldırmış oldum. peki bugün daha rahat bir hayat mı yaşıyorum?

maalesef cevap hayır. klasik posta çağında insanlar yalnızca gerçekten söyleyecekleri önemli bir şey olduğunda mektup yazarlardı. akıllarına gelen ilk şeyi yazmak yerine ne söylemek istediklerini ve bunu nasıl aktaracaklarını önceden dikkatli bir şekilde düşünürlerdi. bunun sonucunda da, aynı şekilde düşünülmüş bir cevap almayı beklerlerdi. zaten çoğu insan ayda birkaç mektuptan fazlasını yazmıyordu ve gelen mektuplara da hemen cevap vermek gibi bir zorunluluk duyulmuyordu.

bense bir gün içinde düzinelerce e-posta alıyorum ve bunların hepsini hızlıca cevaplandırmam gerekiyor. bu icatları yaparken zaman kazanacağımızı düşünüyorduk; ancak aslında günlerimizi daha endişeli ve kaygılı geçirmemize sebep olacak şekilde hayatın hızını normalin on katına çıkartmış olduk.

23.1.07

refet

fatma aliye

misafire en büyük ikram temiz yataktır. süslü, kıymetli yatak değil, temiz yatak.

ancak bizim gibi fakirler öğretmen olurlar. zenginler öğretmen olmak için okumazlar. bilgi edinmek için oraya gelirler.

benim kazanmaya çalıştığım huylar ve erdemlerin en büyük ve en güzel süsleri, derin düşüncelerle buruşmuş alın ve ilim uğrunda ağarmış saçlardır.

zannedilir ki genellikle kadınlar şirinlik ve güzellik konusunda kendilerini beğenmekte ve kendilerinden başka güzel görememektedirler. bu sanı doğrudur ama genelleme kısmı doğru değildir. pek çok şeyde veya her şeyde kadınla erkeğin farkı olmadığı gibi bu meselede de yoktur.

nice güzel olmayanlar vardır ki birtakım güzel duygularla hislendikleri, yüce düşünceler düşündükleri zaman hoş ve güzel olurlar. tavırlarına o anda düşündükleri ve hissettikleri şeylerin büyüklüğünün şanı ve heybeti yansır.

her cani, cinayet işlemeden önceki haliyle kıyaslanamayacak bir çirkinlik peyda eder.

asıl güzellik tende değil, candadır. ama candaki güzelliğin tene çarpması için o canın coşması gerekir.

her bakış insana her şeydeki hikmet ve ibreti göstermez. ancak dünyayı bir evren kitabı olarak görenler, her şeye dikkatlice ve ibretle bakanlar o kitabın sayfalarında neler görürler, ondan neler öğrenirler!

zenginlerin gösterişi ne kadar gözlerimizi kamaştırsa da fakirlerin üzücü ıstırapları da yüreğimizi acıtmalıdır.

zenginlik denilen şey sonradan gelir ve gidebilir şeylerdendir. aslında kibarlıkla zenginliği, fakirlikle adiliği fark edebilmeli. kibarlık, servet gittikten sonra da kaldığı gibi bazı fakirlerde de yaratılıştan kibar bir mizaç ve tabiat bulunur. nasıl ki bazı zenginlerde kibarlıktan eser olmaz.

okul bizi çalınmaz, kaybolmaz bir servet olan ilimle süsleyecek ve fazilet yolunu gösterecek bir edep evidir. okulun terbiye edemediğini dünya ve zaman terbiye eder. zamanın terbiyesine kalmaksa pek büyük bir felaket ve talihsizliktir.

darülmuallimat bir bilgi evidir. nice senelerden beri osmanlı kızları bilgi sahibi olmak için buraya koşuşuyorlar. bu kadar sürede birçok öğretmen meydana getirmişse yüzlerce de bilgili osmanlı kızı yetiştirmiştir.

21.1.07

amentü

ismet özel


insan
eşref-i mahlukattır, derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
bu söz asıl anlamını kavradı
geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
kararmış rakamların yarıklarından sızarak
bu söz yüreğime kadar alçaldı
damar kesildi, kandır akacak
ama kan kesilince damardan sıcak
sımsıcak kelimeler boşandı
aşk için karnıma ve göğsüme
ölüm için yüreğime sürdüğüm ecza uçtu birden
aşk ve ölüm bana yeniden
su ve ateş ve toprak
yeniden yorumlandı

19.1.07

kediler

samipaşazade sezai

"hanım! en son cevabını isterim. ya ben, ya kediler!"

"kediler!"

bir kocanın ümitsizliği, bir kadının kararsız arzuları, sevginin mutluluk çayırı üzerine temellerini gül fidanlarından, sevda rüzgârının tutarsızlığına karşı camlarını nurdan, eşyalarını tülden inşa edip döşediği evlilik sarayının çöküşü, hep bu birkaç kelimeden ibaret olan konuşmada saklıydı.

kediler! öyle mi? demek ki otuz üç sene yan yana geçen bir beraberliğin sonucu, evlilik bilmecesinin çözümü bu cevap oluyor. otuz üç sene önce, evliliğin ilk aylarında sevginin sonsuzluğuna, aşkın ölümsüzlüğüne yeminler eden âşığının ağzından, kendisinin kedilere, her türlü mana ve yetenekten yoksun keyfi bir ilgi için feda edildiğini işitmek onurunu kırdığından, artık bu hale bir son vermek üzere kesin karar almıştı.

zavallı koca! karısının söz sahibi olduğu eve getirip topladığı yirmi otuz kedinin verdiği sıkıntı ve rahatsızlıktan artık usanmıştı. evin içinde ev sahibinden bile havalı bir yürüyüşle kuyruklarını kaldırıp bu bahtsız kocaya küçümsercesine bakışlar atarak dolaşan bu kibirli hayvanlar kanepelerini istila etmiş, koltuk sandalyelerinde uyurlar, o senenin soğuk kışında ısınmak için yaktığı ateşin karşısında düşünürler; sofalarında, odalarında kulak tırmalayıcı seslerle kavga ederlerdi. günden güne küstah tavırlarını artırarak çoğalan kediler bu adama evinde ayakta duracak bir yer bırakmamaya başladılar.

bir sabah gayet erken uyanarak kendi âleminde bir kahvaltı etmek için küçük odasına çekildiği zaman, sokakta birtakım çocukların ağladığını işiterek pencereden dışarı baktı. kulağına gelen seslerin kedilerin birbiriyle dalaşırken çıkardığı sesler olduğunu anlayınca, aldandığından dolayı büyük bir öfkeyle iskemlesine oturdu. iskemleye oturduğunda, yüzünün iki uç noktası olan alnıyla çenesinin geriye doğru çekik, gözlerinin büyük ve biraz fırlak olmasıyla bir arayıcılık hali kazanan yüzünü iki tarafa döndürerek hayretle etrafına bakınıyordu; zira kedinin biri ekmeğini çalmış, diğeri sütlü kahvesini içmiş, öteki de fincanını kırmıştı. kendi kendine üzüntü ve şaşkınlıkla, "kime dert anlatmalı! bu kibirli, vefasız, değer bilmez hayvanların kadınlar elbette taraftarı olur! zaten kedi, kadındır." diyordu.

bir günlük emeğiyle elde ettiklerinin böyle ziyan olmasının verdiği üzüntüyle başını eline dayayarak pencerenin önünde oturdu. işte orada, duvarın altında, kahvesini içen, ekmeğini çalan, fincanını kıran, kendisini sabah keyfinden mahrum eden, velhasıl bütün rahat ve huzurunu elinden alan kediler, güneşe karşı abanoz gibi parlak siyah, kar gibi beyaz, sarı benekli, göz alıcı renkleri ve her an ve saniye renkleri değişen ışıl ışıl gözleri gökkuşağı gibi görünürken ön ayaklarını önce ağızlarına götürüp kadınlara has işveli bir tavırla yüzlerini temizleyerek huzur içinde kahvaltısını hazmetmekte ve öğle yemeğine hazırlanmaktaydılar.

evin sahibi tarafından kendisine tercih edilen bu yırtıcı hayvanların kayıtsız halleri sinirine dokunarak sofaya çıktı. orada, merdivenin orta basamaklarında, bıyıkları, yüzü, başı siyah lekelere boyanmış beyaz kediyi görür görmez, "kahvemi sen içtin! fincanımı sen kırdın! öyle mi?" diyerek odasından bastonunu alıp ayaklarının ucuna basarak yavaş yavaş kedinin yanına sokuldu. hazır eline fırsat geçmişken istediği gibi intikamını almak için vücudunun en can alacak yerini nişanladı. bastonunu kaldırdı. kedi kımıldıyor. kaçacak. değneğini şiddetle üzerine indirir indirmez, pek çevik olan bu afacan hemen sıçrayınca ayağı kayarak büyük bir gürültüyle merdivenlerden aşağı yuvarlandı. merdivenin altında kolunun sızladığından şikâyet ederken varlığının diğer yarısı olan karısı karşısına çıkarak, "hiç kediye öyle vurulur mu? ya bir yeri kırılsaydı..." deyince zavallı herif şiddet ve öfkeyle "ben sana şimdi gösteririm!" diyerek odasına çıktı. karısı da kendisini takip ederek gayet sakin ve yumuşak biçimde diyordu ki, "ne yapacaksın? ne yapabilirsin? söyle de ben de anlayayım!"

bir camın arkasından görülen kıvılcım gibi, renkli güzellikten akseden bir damla yaşın durduğu büyük gözlerini; altmış senenin üzerinde izler, lekeler bırakarak geçtiği karısının yüzüne çevirerek, "ne mi yapabilirim? kaymakamlığa başvuracağım. senin kedilerini, yiyecek hırsızlığı, gasp ve haneye tecavüzden dava edeceğim! bakalım, o zaman bu hırsızların, bu haydutların bir tanesini burada görebilir misin?"

paltosunu, şapkasını giydi, kapıyı kıracak gibi şiddetle çekerek evden çıkıp gitti.

17.1.07

çingene

ahmet mithat efendi

güzel sanatlarla uğraşanların çoğunun ahlakı güzel olur.

meşhur atasözüdür ki kocadığı, kuruduğu zaman eğilmeyen ağaç, tazeyken istenildiği şekilde eğilir derler.

"ağaç yaşken eğilir." derler ki gerçek atasözlerindendir. lakin sanayideki gelişmeler kuru ağacı da ıslatıp ateşe göstermek suretiyle eğmek, bükmek imkanını bulmuştur. hele buharla ısıtıldıktan sonra en kalın direkler bile eğiliyor.

çingenelerin erkekleri karıları kadar rezil ve yüzsüz olmazlar. erkekler, insanlar arasındaki mertebeleri karılarından daha iyi takdir ettiklerinden, büyük küçük ne demektir anlarlar.

insanın böyle kendisini yine kendisince bir alemde bulması ne lezzetli bir şeydir! buna bazı seçkin kişiler "kesret içinde vahdet" derler ki insanlar onu kendileriyle beraber zannettikleri halde o adam cihanı dolaşır da yine bulunduğu yerden ayrılmamış olur.

efendilerin, beylerin en küçüğüne varmak, bizim çingenelerin en büyüğüne varmaktan daha iyidir.

evlilik denilen şey ne anadan doğmaya benzer ne de ölmeye. bunlar insanın tercihi dışında şeyler oldukları halde evlilik doğrudan doğruya insanın kendi tercihine bırakılmış bir haktır. o haktan niçin şöyle faydalanmıyorsun, böyle faydalanmıyorsun diye kimse kimseye baskı yapamaz.

dünyada nice olaylar vardır ki hiç de üstüne yüklenen adamların sebep oldukları şeyler değildirler. başkaları kaş yapalım derken göz çıkarmak türünden o olayların meydana gelmesine sebep olmuşlardır.

birkaç bin sene sonra insanoğlu tümüyle yeknesak bir medeniyete tabi olacak ve insanlar arasında ne kavmiyetçe, ne medeniyetçe hiçbir fark kalmayacak kadar medeniyet yaygınlaşacaktır. dünya bir insan memleketi ve insan da medeni bir aileden ibaret sayılacaktır.

iş bir kere halkın meşguliyet konusu olunca şairler ve kibar takımı bile onu malzeme edinmekten geri kalırlar mı? zevzeklerin en büyüğü bunlar arasında bulunur.

zayıfları ezmek insanlığımızın en parlak şiarlarındandır. bir adamı ezmek lazım gelince dünya kahraman kesilir.

bir hatayı daha büyük bir hatayla düzeltmeye kalkışmak o hatadan daha korkunç neticelere yol açar.

15.1.07

halk

hüseyin rahmi gürpınar

halk şakalı, mizahlı sözlere, iğrenç tuhaflıklara, birkaç kaba taklitle başlayan eserlere bayılıyordu. niçin böyle faydalı, ciddi makalelere rağbet yoktu? hiçbir sağlam ilmi esasla ilgisi olmaksızın hemen her gün fikirce, üslupça aynı bayağı tarzda tekrarlanan olağan şeyleri hastalıklı bir alışkanlıkla okuyorlar, bu bayağı yazıların okurları ilk bakışta anlaşılır olamayan bir tamlamaya, yabancı gelen yeni bir şiveye, anlaması beyin gücü sarfına bağlı bir cümleye tesadüften adeta korkuyorlar. beynin de kullanılmayan diğer bir uzuv gibi zayıf düşeceğini bilmeyerek bilgilerini arttıracak, zihinlerini takviye edecek ciddilikle okumaya üşeniyorlar.

ey hemşeriler! niçin uyanıp bu sefalet tozundan silkinmeye uğraşmıyorsunuz? kabahat herkesten çok kendinizde. siz, sizi bu cehalet ve geriliğe bağlayan fikirlere destek ve taraftarsınız. cidden fikirlerinizi aydınlatmaya uğraşanlara sövüp onların iyi, yeni, besleyici, güzel telkinlerini adeta cinayet sayıyorsunuz. onlar, sizin cahilce kunamalarınızdan korkmasalar, lanetlemelerinizden çekinmeseler, kaç zamandır artık kangrene dönmüş, çürüyüp kokmaya başlamış bu derin gerilik yarasının kaynağını size pek büyük bir açıklıkla gösterecekler. duyduğumuz her yeni fikre kızmayınız. onları güzelce kabul için anlama kabiliyeti edinmeye uğraşınız.

13.1.07

kadın

safveti ziya

hissiz kadınlar bana mevcut değillermiş gibi gelir. bir kadının en büyük meziyeti hassaslık, ince kalpliliktir. doğrusu hissiz kadınları nefrete değer bulurum.

bazı kadınlar görüldüğü dakikadan itibaren sevilirler; çünkü bazı kadınlar bazı erkekler tarafından çıldırırca sevilmek için yaratılmışlardır. sanki o kadınların sevgisi o biçarelerin kalbinde uyanan ilk sevda hissiyle beraber doğmuştur. birlikte vücuda gelmiştir.

genç kızların yerleşmiş hiçbir tabiatları yoktur. onlar için her gün, her saat yeni bir şey hazırlar. bugün neşeli, yarın mahzundurlar. şimdi hayattan bezgin görünürlerken biraz sonra hayata dört elle sarılırlar. her defasında da "ne yapalım, tabiatımız böyle!" diyerek kendilerini anlatmak isterler. sözün kısası, genç kızlar saygıya ve sevgiye değer oldukları kadar sakınılacak, çekinilecek varlıklardır. başkalarına karışmam; fakat ben onlardan pek korkarım.

bazen, aynı tuvaleti giymiş iki kadından birinde fevkalade bulduğumuz şeyler diğerinde dikkatimizi çekmez. bunun sebeplerini teferruatta aramak lazımdır.

namuslu kadınlarla aşüfteler arasında sürekli bir çekişme, karşılıklı bir nefret vardır ki son bulması imkansızdır ve bu iki sınıf kadınları sonsuza kadar birbirlerine gizli bir gıptayla bakan birer hasım eder bırakır. tesadüf bu kadınları ne vakit birbirlerinin karşısına getirecek olsa bu rekabetin birincilerde tenezzül etmiyormuş gibi bir tecessüs halinde, ikincilerdeyse aşüfte tavırlar, mütecaviz bakışlar biçiminde ortaya çıktığı görülür.

11.1.07

a'mâk-ı hayal

filibeli ahmet hilmi

âlem yine o âlem, devran yine o devran.

insanoğlu o kadar aciz, zayıf ve muhtaçtır ki hayatını ricayla geçirir.

dünyada yalnız iki istek, iki maksat vardır, kalanı yalandır. bunlardan biri kibir, diğeri şehvettir. bu iki isteğe insanı sevk eden benliktir. bu iki maksada nail olmaya çalışın, nefsinizi her şeye tercih edin. en küçük bir zevkiniz için binlerce insan telef olsa bile hiçbir önem vermeyin. tabiatınızın gereği budur, doğanın gereği de budur.

insanların gözü hakikatleri görmekte arpacık soğanı kıymet ve nispetindedir.

hippolyte taine: insanlar yaratılış ve terbiye bakımından delidir. tesadüfen akıllı bulundukları anlar pek kısadır.

şüphe yok. bu âlemin bütün zevki yokluk ümidiyle vardır.

hakikat bu. hayatın zevki ölüm sayesindedir. eğer ölüm olmasa, hayatın hiçbir kıymeti olmazdı.

ilim bizatihi kıymetli bir şey olmayıp iş bilen adamların işlerini kolaylaştırmak bakımından önemi vardır. bu hakikate vakıf olmayan alimler, züğürtlerin takdirine mazhar olsa da kendileir de züğürtlükten kurtulamaz. parasız ve faydasız takdirler ise züğürt tesellisinden başka bir şey değildir.

insanın yegane marifeti bir şey bilmediğini itiraf ve tasdikidir.

dünyada görüp bildiğimiz her şey yüce ve yüksek âlemde ruhlarımızın gördüğü gerçeklerin sönük birer hayal ve hatırasıdır.

9.1.07

şeytankaya tılsımı

ahmet mithat efendi

evlilik iki vücudun buluşması demek olduğu gibi iki talihin de birleşmesi demektir.

karşılık verme ve konuşma hususunda asıl manidar olan şey anlamın kılıfı denilen sözlerden ibaret değildir. istenilen anlamı, hükmü asıl yerine getiren şey, sözü söyleyen adamın sesiyle hali, tavrıdır.

insan kısmı korktuğundan kurtulmaya ve umduğuna erişmeye gayet istekli bulunur. eğitimin ışığıyla zihni ve gözü aydınlanmış olmazsa insanı korkutmak da kolaydır, hırslandırmak da.

bir kadının güzelliğinden bahsetmek ve bu şekilde o kadını hoşnut etmek o bahsi eden erkeğe de zevk verir.

okurlarımız bazı falcı, bakıcı, büyücü gibi insanların hal ve tavırlarını ve zekalarının şeklini tecrübe etmişlerse, mutlaka bilmeleri lazım gelir ki bu şarlatan alçaklar leb demeden leblebiyi anlamak ve soğuktan nem kapmak derecelerinde şeytan şeyler olurlar. yapacakları şeyleri açıkça ve kesinlikle belirmeyip net olmayan sözlerle işi daima ret ve kabulün ortasında, ümitsizlik ve ümidin ikisine de yakın bir noktada bırakırlar. hile ve aldatmalarının sonucu her neyi gösterirse kolayca bir çevirmeyle güya önceden belirleyip haber vermiş oldukları şekle uygun görünebilmesi için en büyük tedbirlere göre davranırlar.

sihir denilen şeyde ciddi bir nitelik ve gerçeklik aranması gerekirse sihirbazın zeka ve şeytanlığından başka hiçbir şey bulunamaz. hokkabazların birçok seyirci huzurunda herkesi hayrette bırakan mucizevi başarılarına "ne sihirdir ne keramet! el çabukluğu marifet!" derler. ya bu el çabukluğuna karşılık ve o maharete eşit bir maharetle akıl çabukluğu yapanlar ne gibi sonuçlar elde etmeye kadar varabilirler? işte bu nokta üzerinde biraz derin düşünülecek olursa zeka ve şeytanlık mahsulü olan hilelerin, aldatmaların hakikaten en büyük akıllıları bile hayrette bırakacak sonuçların alınmasına yeterli olacağını teslime mecburiyet elverir.

7.1.07

şair evlenmesi

şinasi

aşk ve sevgisiz evlenen geçinebilirse aşk olsun!

insan kısmının yediği bir nem var ya, adına para derler.

böyle bir karıyla bir evde yatmaktansa gönül hoşluğuyla hapiste yatmak bence daha hayırlıdır.

refik durbaş: şinasi tarafından 1860'ta yazılan tek perdelik "şair evlenmesi" adlı komedi, batılı anlamda ilk türkçe oyun kabul edilir. anlatımdaki yeniliklerin yanı sıra tema bakımından da türk tiyatro edebiyatının öncüsü sayılır. bir töre komedisi özelliği taşıyan yapıt, görücü usulüyle evliliğin sakıncalarını anlatır.

5.1.07

dolaptan temaşa

ahmet mithat efendi

herkes bir ümide hizmet eder.

her şey asrın mizacına, istidadına göre olmak veyahut erbabının terbiye derecesine tabi bulunmak zorundadır.

gerçi kadın kısmı süslenmeli ama süsten evvel kendisinde de bir varlık olmalı da süsü onun üzerine ilave etmeli. yoksa maymun gibi surata düzgünü (fondöteni) sıvacı takozuyla badana eder gibi sürseler bir akçe etmez.

erkekler arasında karının söz söylemeye hakkı yoktur.

aslan gibi adamların namuslarını çiğneyen o aşağılık kadında ne yürek kalmıştır ki onun hissiyatı hakkında zihin yormaya lüzum görülsün? ne kocasının namusunu ne kendi haysiyetini koruma kabiliyeti olan bu gibi çirkeflerle aklını, fikrini asla yormamak gerekir. onların pislik ve iğrençliği akla fikre serpilip bulaşacakmış gibi bir ihtimalle kirletmelerinden de korkulur.

"bir ağızdan çıkan bin ağıza yayılır."

3.1.07

ömer'in çocukluğu

muallim naci

bir felaketzedeyi en fazla, teselli eden ağlatır.

ah, insan böyle gafil olmasa da daima herkese iyilik etse ne kadar kazanacak!

"bir damla gözyaşı, ebedi saadetin vesilesi olabilir."

makbule, pek güzel bir kızdı ya da bana öyle görünüyordu. zaten iş görünüştedir. hakikati -çocuklar şöyle dursun- çoğunlukla çocuk babaları bile göremezler.

bu hatıraları niçin yazdığımı sorsalar belki de hiçbir cevap vermeye lüzum görmem. arzu ettim, yazdım. diyelim ki bu da bir nevi çocukluktur.

"ya hâlîye'l-bâl, kad belbelet bi'l-bilbâli bâl" (tantaranî)
(ey gönlü aşk derdinden uzak kişi, gönlümü aşka salıp allak bullak ettin)

1.1.07

sırça köşk

sabahattin ali

sanat, yeryüzünde ve insanların içinde olup bitenleri, çöplükle sarayı aynı hakikatten uzak ve güzelleştirici örtüye bürüyen ay ışığı gibi, tatlı bir yalan bulutunun arkasından göstermeye mecburdur.

ruhumuz gökyüzünde uçup dururken birdenbire yere inip insan küçüklüğü ile karşılaşmak ne tuhaf oluyor!

bu memleket bu aşağılık duygusundan ne zaman kurtulacak bilmem. gavur olsun da kim olursa olsun. hemen baş tacı ederiz.

kaza kaymakamı ile parti erkanı, devri cumhuriyette böyle güzel bir vatan köşesinin adını çirkince olarak bırakmayı muvafık bulmadılar. dahiliye vekaleti'ne müracaat ederek değiştirttiler. şimdi oranın ismi şirince'dir.

böyle yerlerde beklemek, her an bir şey olması ihtimali içinde, saatlerce, günlerce hiçbir şey olmadan beklemek azapların en korkunçları arasındadır. bir kapının önünde, bir hücrede, neden olduğunu bilmeden beklemek. kafanıza dolmak isteyen türlü ihtimallerle zaman zaman yüreğinizin çarpıntısı artarak beklemek.