29.12.07

din ve kötülük

terry eagleton

1991 yılında protestan bir ingiliz piskopos, uygunsuz kahkahayı, kaynağı açıklanamaz bilgiyi, sahte gülüşü, iskoçya kökenli olmayı, kömür madeninde çalışan akrabaları ve giysi ile araba rengi olarak siyaha düşkünlüğü bir insanın bedenine şeytanın girdiğini gösteren işaretler arasında sayıyordu.

erdemlilik belli bir oranda maddi refaha bağlıdır. açlıktan ölmek üzereyken başkalarıyla makul ilişkiler kuramazsınız.

yobaz din propagandacıları ve sofu tüccarlar erdemi tutumluluk, ağırbaşlılık, iffet, perhiz, ciddiyet, alçak gönüllülük, irade ve nefse hakimiyet olarak tanımladıklarında, kötülüğün neden daha seksi bir tercih olarak göründüğünü anlamak zor değil.

öldürmek, tanrı'nın insan yaşamı üzerindeki tekelini kırmanın en güçlü yoludur.

tanrı hiroşima felaketini, belsen toplama kampını, lizbon depremini veya veba salgınını üstümüze salmakta haklıdır; yoksa gerçek dünyada değil de oyuncak bir dünyada yaşıyor olurduk, der richard swinburne.

muhafazakarların, öte yandan, insanda gördükleri gelişme potansiyeli de moral bozacak kadar azdır. muhafazakarlar ilk günaha inanırlar ama kefarete inanmazlar; pembe gözlüklü liberaller ise kefarete inanır, ilk günaha inanmazlar.

slavoj zizek, ölümsüzlük iyilikle bağlantılandırılsa da işin aslının hiç de öyle olmadığını belirtiyor. asıl ölümsüz olan kötülüktür: "kötü hep geri dönmekle tehdit eder bizi," der zizek, "fiziksel yok oluşunu mucizevi bir şekilde aşıp bizi bir türlü rahat bırakmayan hayaletimsi bir varlıktır kötü."

dinin hükümranlığının bittiği bir toplumda kalan tek aşkınlıktır kötülük.

artık kimse cennetin melek korolarına aşina değil ama herkes auschwitz'i biliyor.

alman filozof schelling kötülüğün iyilikten çok daha ruhani olduğu inancındadır; çünkü kötülük maddesel gerçekliğe yönelik kasvetli ve çorak bir nefreti simgelemektedir, nazilerin de az çok böyle düşündüğünü görebiliriz.

siniklerin dediği gibi din gündelik gerçeklerle çelişmeye başladığında, dinden vazgeçme zamanı gelmiştir.

hepimiz john milton'ın kayıp cennet'inde kabız bir memur gibi konuşan tanrı'yla sohbet etmektense dickens'ın fagin'iyle ya da emily bronte'nin heathcliff'iyle kadeh tokuşturmayı tercih ederiz. serserileri herkes sever.

adrian leverkühn'ün muhteşem müziğine bakılırsa şeytan bütün güzel melodileri bestelemiş gibi görünüyor. varoş erdemi, şeytani kötülüğün yanında sakil kalıyor.

27.12.07

yolculuk

carl sagan: olağan dışı iddialar olağan dışı kanıtlar gerektirir.

jacob bronowski: rüya ya da kabus, deneyimimizi olduğu gibi ve uyanık yaşamak zorundayız. bilimin en ince ayrıntısına kadar nüfuz ettiği, hem yekpare hem gerçek bir dünyada yaşıyoruz. şu ya da bu tarafı tutmaya kalkarak onu bir oyuna çeviremeyiz.

louise bogan: herhangi bir yolculuğa eşlik eden ilk gizem şudur: yolcu başlangıç noktasına en başta nasıl ulaşmıştır?

charles darwin: bugün hayatın kökenini düşünürsek çöpten ibaret olduğunu söyleyebiliriz; hayatın kökeni yerine maddenin kökeni de denebilir pekala.

christopher hitchens: bir yaratıcı ve bir plan olduğunu varsaymak, insanları, hasta olmak için yaratıldığımız, iyi olmamızın buyrulduğu zalimce bir deneyin nesneleri haline getirir.

jacob bronowski: rüya ya da kabus, deneyimimizi olduğu gibi ve uyanık yaşamalıyız. bilimin en ince ayrıntısına kadar nüfuz ettiği hem yekpare hem gerçek bir dünyada yaşıyoruz. şu ya da bu tarafı tutmaya kalkarak onu bir oyuna çeviremeyiz.

albert einstein: tanrı'nın evrenin yaratılışı sırasında bir seçeneği olup olmadığını öğrenmek istiyorum.

douglas adams: uzay büyüktür. öyle böyle değil, gerçekten büyüktür. ne kadar kocaman, devasa, insanın başını döndüren bir büyüklüğü olduğuna inanamazsın. demek istediğim, eczaneye varıncaya kadarki o uzun yol kadar olduğunu sanırsın; ama uzayla karşılaştırdığında o yol bir arpa boyu kalır.

jacob bronowski: deneyimlenmiş olgunun hakikatin bir yüzü olarak onaylanması derin bir konudur ve rönesans'tan bu ana medeniyetimizi hareket ettirmiş başlıca kaynaktır.

bir başlangıç, bir yaratılış, bir bitiş yoktur, der aristoteles.

christopher hitchens: bir şey evreninde yaşamamızı dikkat çekici bulanlar, bekleyin. hiçlik doğruca bizimle çarpışmaya doğru ilerliyor.

25.12.07

tembellik

louis-ferdinand celine

tembellik neredeyse yaşam kadar güçlüdür. oynamanız gereken yeni kaba güldürünün sıradanlığı sizi ezer ve sonuçta yeniden başlayabilmek için cesaretten çok alçaklığa gereksinim duyarsınız. sürgün, yabancılık budur işte, bir önceki ülkenin alışkanlıkları sizi terk ederken, diğerlerinin, yeni ülkeninkilerin, sizi henüz yeterince sersemletmediği insani zaman örgüsündeki o olağanüstü, şuurlu birkaç saat boyunca yaşamın gerçekten olduğu gibi amansız gözlemlenmesi. bu anlarda her şey o sefil telaşınıza eklenerek sizi, aciz bir halde, nesneleri, insanları ve geleceği gerçekte oldukları gibi görüp ayırt etmeye zorlar; yani aslında birer iskelet olarak, hiçlikten ibaret hiçler olarak; ama onları sanki varlarmış gibi yine de sevmeniz, yürekten bağlı olmanız, kollamanız, canlandırmanız gerekmektedir. başka bir ülke, insanın çevresinde biraz garip şekilde koşuşturan başka insanlar, bir iki ufak böbürlenmenin eksilmiş olması, dağılması, alışageldiği nedenlerini, yalanlarını, yankısını artık bulamayan bir gurur, bu kadarı yeter de artar bile, başınız dönmeye başlar, kuşku sizi içine çeker ve sonsuzluk sırf sizin için açılıverir, minnacık gülünç bir sonsuzluk ve birden içine düşüverirsiniz. yolculuk dediğiniz şey bu minnacık hiçliğin, dalyaraklara mahsus bu baş dönmesinin arayışıdır.

23.12.07

erkek vs. kadın

albert caraco

kadın dünyasının hoş ve yüce yanları vardır, her şeyi aşar, yeri doldurulamaz, incik boncuklar ve ıvır zıvır kendince bir belagat sürdürür, ortak paydaları mutluluktur.

erkek kadından vazgeçer, kadın geçmez, kadın erkeğe asılır ve erkek haksız yere kendisinin kadının peşinden gittiğini hayal eder; oysa kadın onu çağırır. erkek manastırları kadın manastırlarından son derece daha değerlidir.

erkeklerin aşka ihtiyacı yoktur, ten onların aklını başından aynı güçle almaz. erkek erkek olduğu için ıstırap çekmez, parasız kaldığı ya da gücü kudreti olmadığı için ıstırap çeker. kadın kadın olduğu için ve sevilmediği için ıstırap çeker. güzel görünüm, kahkahalar, oyunlar, ıvır zıvır ve sevimlilikler; derin denizin köpüğü ve köpüğün altında artık kendimize değil, türe ait olduğumuz siyah bir dünya.

21.12.07

sağ siyaset

uğur mumcu

"siyaset" arapça kökenli bir sözcüktür. "at bakıcılığı, seyislik" anlamına gelmektedir. türk-islam devletlerinde "siyaset" sözcüğü, "ceza vermek" anlamında kullanılmaktaydı.

selçuklularda ünlü vezir nizamülmülk, "siyasetname" adlı yapıtında, "siyasetten murat, ceza tertibidir." demekteydi.

osmanlı imparatorluğunda siyaset, siyasal nedenlerle verilen ceza anlamına gelmekteydi. padişah fermanlarında "siyaset olmayınca halkı alem ıslah olmaz; icra lazımdır." gibi buyruklara rastlanırdı. bir padişah fermanında "siyaset icrası" denildi mi, ölüm cezasının yerine getirilmesi istenmiş demekti.

türkiye'de hukuk devletinde siyaset yapmak, şüphesiz bambaşka anlama gelmektedir. fakat yıllar yılı, siyaset yapmak bazı insanlar için ceza yaptırımlarıyla sonuçlanmış, bazılarına da ayrıcalıklar, ödüller, armağanlar sağlamıştır. siyaset adamlarının dillerinden düşürmedikleri sözcüklere bakarsanız hemen hemen hepsi, demokratik düzeni yerleştirmeye çalışmaktadır.

"çok partili düzen.. hür demokrasi.." gibi kavramlar siyasal parti liderlerinin dillerinden hiç düşmemiştir.

hür demokratik düzenden amaç batı demokrasileridir. batı demokrasileri bugünkü aşamalarına ekonomik ve siyasal liberalizmle ulaşabilmiştir. ekonomik liberalizm, sermayenin özgürce yatırım yapıp kazanç sağlamasını öngörür. siyasal liberalizm ise her türlü düşüncenin özgür ve serbestçe konuşulabilmesini içerir.

batı demokrasilerinin bu koşulları yozlaştırılmakta ve türkiye'de bütün alaturkalığı ile uygulanmaktadır. denklem ters çevrilmekte ve sıkça "hür teşebbüs" deyip teşvik tedbiri, yatırım indirimi, kredi vergi bağışıklığı gibi olanaklarla özel kesime ayrıcalıklar tanıdıktan sonra, "zehirli fikir.. yıkıcı düşünce.. aşırı akım.." gibi demagoji ipotekleriyle emekçi sınıfların söz ve örgütlenme özgürlükleri yok edilmektedir.

sağcı partilerin temel felsefesi bu yasak düzeninde yatmaktadır. sermayeye alabildiğine özgürlük, özgür düşünceye ceza yasası, iş adamına kredi, ilerici aydına cezaevi hücresi ve kelepçe..

sağcılığın özeti budur türkiye'de.

özgürlükten, barıştan ve emekten yana olanlar cezalandırılmış, sermayeden yana olanlar ise ödüllendirilmiştir. ceza yasasında yer alan, "sosyal bir sınıfın, öteki sosyal sınıflar üzerindeki tahakkümü" tanımı, işçi sınıfından yana olanlar için bir suç gerekçesi olmuş, burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki egemenliği görmezlikten gelinmiştir. var olan "tahakküm" adına düşünüldüğü sanılan "tahakküm" ceza yaptırımına bağlanmıştır.

sağcılığın ceza anlayışı da budur.

19.12.07

tanrı'nın enkazı

scott adams

en basit açıklama genellikle doğrudur.

deneyimlerim bana, bu karmaşık dünyada en basit açıklamanın genellikle büsbütün yanlış olduğunu söyler. fakat fark ettiğim şey, en basit açıklamanın genellikle kulağa doğru geldiği ve herhangi karmaşık bir açıklamadan çok daha ikna edici olduğuydu.

bilinçaltımızın belirli bir seviyesinde, kendi türümüzden korunma ihtiyacı duyduğumuza inanmıyoruz.

yaşlılar, gençlik hallerinin yansımasına düştüklerinde ürkütücü olurlar. dilbilgisel açıdan mantıklı gelen fakat gerçeklikle her zaman bağlantı kurmayan şeyler söylerler.

tüm diğer soruların "neden?"e verecek bir yanıtı vardır. sadece olasılık açıklanamaz.

eğer bir sihirbaz bir kaplanı yok ederse ve sen de bu numaranın gerçek sihir olmadan nasıl yapıldığını bilmiyorsan, bu durum onu gerçek sihir mi yapar?

mutlak güç, göründüğünden daha aldatıcıdır.

fiziksel biçimi olmayan bir şeyin, nasıl olur da fiziksel şeyler üzerinde bir etkisi olur?

çevremizdeki her şeyi derecelendirebileceğimize duyduğumuz inanç, eşit ölçüde kibir ve içgüdüden oluşan insani bir dürtüdür.

önem, evrenin özünde olan bir nitelik değildir. o sadece bizim ilüzyon dolu akıllarımızda vardır.

insanlar, hiç bir şekilde kayalardan veya direksiyonlardan veya motorlardan daha önemli değildir.

her şey bir başka şeyden oluşmuştur ve bu şeyler de karşılık olarak diğer şeylerden.

17.12.07

karakış

w.h. auden



tam ortasında göçtü karakışın
dereler donmuş, neredeyse bomboştu havaalanları
yağan kar bir başka biçime sokmuştu anıtları
cıva düşmüştü ölen günün ağzına
ah, bütün göstergeler birleşiyor işte
öldüğü günün soğuk, karanlık bir gün olduğunda

15.12.07

herakleitos

john fowles

herakleitos, isa'dan beş yüz yıl önce küçük asya'da efes'te yaşamıştı. burası kesin; geriye kalan her şey ise az çok gerçeğe yakın efsane.

yönetici sınıfa ait bir aileden olduğu ama yönetmeyi reddettiği, en iyi okullara gittiği ama kendi kendini eğittiğini iddia ettiği, çocuklarla oynamayı yeğlediği ve seçkin çağdaşlarının parlak boş sözlerini dinleyerek dağlarda dolaştığı, darius tarafından sarayına davet edildiği ama reddettiği, bilmeceleri sevdiği ve "karanlık" diye çağrıldığı, gününün kitlelerinden, çoğunluk'tan nefret ettiği ve sefalet içinde öldüğü söyleniyor. öğretisinden geriye kalan her şey bir düzine sayfa içinde dile getirilebilir.

aşağıdakiler öğretisinin ana fragmanlarıdır, bazıları özgündür ve bazıları ise hippokrates'in görüşlerinin süzgecinden geçmiştir:

herkes için aynı olan bu dünya, ne bir tanrı ne de bir insan tarafından yaratılmıştır.

adaletsizlik olmasaydı, insanlar adaleti tanımazlardı.

çoğunluk kendilerini en çok ilgilendiren şeye sırtını döner.

çok ünlü olan, ünlü olmak nedir bilir ve başka bir şey bilmez. ancak adalet yalancıları ve şarlatanları her zaman alt edecektir.

çoğunluk ne dinlemeyi ne de konuşmayı bilir.

çoğunluk, sanki evlerle konuşabileceklermiş gibi imgelere dua eder. tanrıları da filozofları da anlamazlar.

çoğunluk, yaşamlarının olaylarını yanlış yorumlar; şeyleri öğrenirler ve sonra onları bildiklerini düşünürler.

eşekler bile samanın altından daha değerli olduğunu bilir.

âdet ve doğa uyuşmaz; çünkü çoğunluk, âdeti doğayı anlamadan oluşturmuştur.

bilgelik bir şeyden oluşur: her şeyi her şey aracılığıyla neyin yönettiğini bilmekten.

en büyük erdem, gerçeği doğanın sınırları içinde söylemek ve yapmaktır.

altın madencileri çok kazarlar, az bulurlar.

dinsel ritler kutsal değildir.

insan en küçük şeyinden en büyük şeyine aşırılıkları yok ederek ve yetersizliklerine çare bularak büyür.

çoğunluk hayvanlar gibi midelerini doldurur.

bir şehir yasalarına sıkıca nasıl bağlı kalırsa insan da herkes için ortak olana sıkıca bağlı kalmalıdır.

zaman, zar atan bir çocuktur.

köpekler de tanımadıkları bir adama havlarlar.

eğer beklemiyorsan beklenilmeyeni bulamazsın.

yukarı çıkan yol ve aşağı inen yol aynı yoldur.

13.12.07

onlar

umay umay

insan hayatını yaşatmak için yirmi cezaevine giren devlet müdahalesinde, geriye göz yaşartıcıların, gaz bombalarının, kendini diri diri yakan mahkumların bedenlerinden yükselen duman ve dayanılmaz koku kaldı. geriye ambulansların önüne oğlunu ya da kızını görmek için atlayan annelerin yine maalesef yanıtsız çığlıkları kaldı. geriye siyah çelenk kravatlar taşıyan bürokratların sözleri kaldı.

onlar ne sağcı, ne solcu, ne ülkücü, ne sanatçı ne de.. ne de.. yanlışlıkla bir şey olmuşlar. ayaklarının kokusunda bile bu şey var. sıradanlık, ödleklik, kötülük mayasıyla doldurulmuş topluluklar. onlar için komik bir duyguyu ifade etmek bile çok zor. önlerinde ne varsa onunla savaşıyorlar. seçmiyorlar, düşünmüyorlar, elemiyorlar, sevmiyorlar, görmüyorlar. sadece yalan ve yavan olanı estetize ediyorlar. temkinli hayaller kuruyorlar. buna gerçekçilik ismini takmışlar. ama rengi bozuk bir sürahi kadar gerçekler. varlığı dışında hiç bir anlam taşımayan boş vitrin sürahileri..

şiddet ceza vermiyor. şiddet öldürüyor. toplumun "ölüseviciliğini" destekleyen, körükleyen bir süreç yaşıyoruz. bir kez daha şairlerin kalemi kırılmıştır. bir kez daha cezaevlerinin insanların diri diri yakıldığı, gömüldüğü ya da yaşayan ölü haline getirildiği yerler olduğu ispatlanmıştır. bir kez daha birbirimize sarılamayacağımız mesafeler, duvarlar örülmüştür.

11.12.07

grup deneyimi

carl gustav jung

bir grubun deneyimi, bireyinkinden çok daha düşük bir bilinç düzeyinde gerçekleşir. çünkü çok sayıda bireyin bir araya gelmesiyle ve ortak bir ruh halinde birleşmesiyle oluşan ortak ruhun, tek tek bireylerin düzeyinin altında olduğu bir gerçektir. eğer grup çok büyükse, ortak ruh bir tür hayvan ruhu gibidir. büyük örgütlerin ahlakının daima şüpheli olmasının nedeni bu olsa gerek. bir insan kalabalığının psikolojisinin avamınkinin düzeyine inmesi kaçınılmazdır.

ortak deneyim denen şey bir grup içinde yaşandığında, bu deneyim nispeten düşük bir bilinç düzeyinde gerçekleşir. grup içindeki deneyimin bireysel deneyime göre çok daha sık gerçekleşmesinin nedeni budur. zaten ulaşılması da çok daha kolaydır; çünkü birçok kişinin birlikteliğinden büyük bir telkin gücü doğar.

kalabalık içindeki birey, telkine açıklığının kurbanı olur. herhangi bir şeyin olması, örneğin bir öneride bulunulması, bu öneri ne kadar ahlak dışı olursa olsun, bireyin de buna katılması için yeterlidir. kitle içinde insan bir sorumluluk duymadığı gibi korku da duymaz.

dolayısıyla, grupla özdeşleşme basit, kolay bir yoldur; ama insanın zaten bulunduğu durumdan daha derinlere inmez. insanda bir şeyleri değiştirir ama değişim kalıcı değildir. aksine, deneyimi sürekli kılmak ve ona inanabilmek için kitlenin verdiği sarhoşluğun tekrar tekrar yaşanması gerekir. zira insan artık kitle içinde yer almadığında, önceki ruh halini yeniden üretemeyen bambaşka bir insandır. kitle içinde, bilinçdışı bir kimlikten başka bir şey olmayan mistik katılım hüküm sürer.

insan, örneğin tiyatroya gittiğinde, bakışlar bakışlarla karşılaşır. herkes herkesin nasıl baktığına bakar ve karşılıklı bir bilinçdışı ilişkinin ağına yakalanır. bu durum daha da kuvvetlendiğinde, insan adeta özdeşliğin genel akıntısına kapılır. bu duygu güzel olabilir -on binlerce koyunun içinde bir koyun. hele hele bu kalabalığın büyük, harika bir birlik olduğunu düşünüyorsam, o zaman bir kahramanım ben, grupla birlikte yücelen.

kişiliği daha üst düzeye taşımanın en kolay yolu bu olduğu için, insan, genellikle vecd içinde ortak dönüşümler yaşanmasını mümkün kılan gruplar oluşturmayı tercih etmiştir. bilincin daha alt ve ilkel düzeyinde yaşanan gerilemeli özdeşleşme, yaşam duygusunun artmasına neden olur, taş çağında yarı hayvan atalarla gerilemeli özdeşleşmenin diriltici etkisinin nedeni budur.

grupta kaçınılmaz olan psikolojik gerileme, kısmen de olsa ritlerle, yani kutsal eylem ve olayları grup aktivitelerinin odak noktası haline getirerek, grubun bilinçdışı bir güdüselliğe dönmesini engelleyen kült törenlerle önlenir. bireyin ilgi ve dikkatini gerektiren ritüeller, grup içinde de nispeten öznel bir deneyim yaşanmasını ve bir ölçüde bilinçli kalınmasını sağlar. fakat simgeciliği aracılığıyla bilinçdışını ifade eden bir merkezle bağlantı yoksa, kitle ruhunun hipnotizma etkisi yapması ve kişileri etki altına alması kaçınılmazdır. bu nedenle, psişik epidemilerin kuluçka yeri kitlelerdir. bunun klasik örneği, almanya'da yaşanan olaylardır.

kitle psikolojisinin bu hayli olumsuz değerlendirmesine, bireyi soylu amaçlara yönelten coşku ya da dayanışma gibi olumlu deneyimler de yaşandığı söylenerek itiraz edilebilir. bu gerçekler yadsınamaz elbette.

topluluk insana, yalnızken kolayca yitirebileceği bir cesaret, metanet ve asalet verebilir. içinde, insanlar arasında bir insan olduğu anısını canlandırabilir. fakat bu ona, bir birey olarak sahip olamayacağı özellikler atfedilmesini engellemez. hak etmediği bu armağanlar insana başta büyük bir lütuf gibi gelse de, uzun vadede bunların bir kayba dönüşmesi tehlikesi vardır. çünkü insan doğasında armağanları doğal saymak gibi bir zaaf vardır. sıkıntı anında bizzat çaba göstermek yerine, bunlar üzerinde hak iddia eder. her şeyi devletten bekleme eğilimi maalesef bunun en belirgin örneğidir.

oysa en nihayetinde devlet de bu talepkâr bireylerden oluşur. bu eğilimin doğal sonucu, her bir bireyin toplumu köleleştirdiği, toplumun ise bir diktatör, bir köle sahibi tarafından temsil edildiği komünizmdir. komünist toplum düzenine sahip tüm ilkel kabilelerin başında da sınırsız güçte bir reis vardır. komünist devlet, yurttaşların değil, yalnızca serflerin olduğu mutlak bir monarşiden başka bir şey değildir.

9.12.07

cinsiyet karmaşası

yuval noah harari

kadının doğal fonksiyonunun çocuk doğurmak olduğunu, eşcinselliğin doğal olmadığını iddia etmenin pek bir anlamı yoktur. erkekliği ve kadınlığı tanımlayan yasaların, normların, hakların ve zorunlulukların çoğu, biyolojik gerçekliklerden ziyade insanın hayal gücünün ürünüdür.

bütün bu karmaşayı hafifletmek için akademisyenler biyolojik bir kategori olan "cinsiyet"le kültürel bir kategori olan "toplumsal cinsiyet"i ayırırlar. cinsiyet erkekler ve dişiler arasında ayrılır ve bu ayrımın ölçüleri tarih boyunca aynı kalmıştır. toplumsal cinsiyetse erkekler ve kadınlar arasında ayrılmıştır (ve bazı kültürler başka kategorileri de tanımlar). "erkeksi" ve "kadınsı" özellikler kişilere özgüdür ve daima değişim geçirir. örneğin klasik atina kadınlarıyla modern atina kadınlarından beklenen davranışlar, arzular, kıyafetler ve hatta vücut duruşları arasında büyük çaplı farklar söz konusudur.

cinsiyet çocuk oyuncağı, toplumsal cinsiyet ise ciddi iştir. erkek cinsinin üyesi olmak dünyadaki en basit şeydir; tek yapmanız gereken bir x, bir de y kromozomuyla doğmuş olmaktır. dişi olmak da aynı derecede basittir; çünkü bir çift x kromozomu yeterlidir.

buna karşılık, bir adam veya kadın olmak çok ciddi ve karmaşık bir şeydir. çoğu erkek ve kadın özelliği biyolojik olmaktan çok kültüreldir. hiçbir toplum kendiliğinden her erkeği adam, her dişiyi de kadın olarak saymaz. dahası, bu sıfatlar bir kere kazanıldığında ebediyen de sürmez. erkekler erkeksiliklerini hayatları boyunca sonsuz bir performans, tören ve ritüeller aracılığıyla sürekli olarak kanıtlamak zorundadır. bir kadının da işi hiç bitmez, sürekli kendini ve başkalarını yeterince kadınsı olduğuna ikna etmek zorundadır.

bu çabaların başarılı olması da kesin değildir. özellikle erkekler erkeksilikle ilgili iddialarının boş çıkmasından ödleri koparak yaşarlar. tarih boyunca erkekler hayatlarını riske atarak hatta feda ederek erkekliklerini kanıtlamaya çalıştılar, insanlar "tam bir erkek!" desinler diye.

7.12.07

müzik endüstrisi

thomas bernhard

bugün her yerde müzik dinliyorsunuz. nerede olursanız olun müzik duymak zorunda kalıyorsunuz. her mağazada, her doktor muayenehanesinde, her sokakta.. bugün artık müzikten kurtulamazsınız. ondan kaçmak istersiniz ama ondan kaçamazsınız. bu çağın fon müziği oldu müzik, felaket işte burada.

çağımızda total müzik belirdi, kuzey kutbu ile güney kutbu arasında her yerde, ister kentte ya da taşrada, ister denizde ya da çölde bunu dinlemek zorundasınız.

bu sürekli müzik insanlığın bugün taşımak ve katlanmak zorunda olduğu en vahşi şey.

dünya tamamen total müzik tarafından işgal edildi, felaket de burada. her kavşakta şaşırtıcı ve olağanüstü bir müzik duyuyorsunuz. öylesine bir oranda ki, delirmemek için çoktan tüm işitme organlarınızı tıkamak zorunda kalırdınız.

bugünün insanları, artık başka bir şeyleri kalmadığı için, hastalıklı bir müzik tüketimine yakalanmışlar.

bugünün insanını yöneten endüstri, bu müzik tüketimini bütün insanları mahvedinceye kadar ileriye götürecek.

insanlar bugün her şeyi berbat eden çöp ve kimyadan ne çok söz ediyorlar ama müzik çöp ve kimyadan daha çok mahvediyor. sonunda her şeyi ve her şeyi toptan mahvedecek olan müzik, inanın bana.

müzik endüstrisi tarafından önce insanların işitme organları mahvediliyor, sonra da bunun mantıksal sonucu olarak insanların kendileri, gerçek bu.

hassas bir kulağa sahip olan bir insanın yakında sokağa çıkması olanaksız olacak. bir kahveye gidin bakalım, bir lokantaya gidin, bir mağazaya gidin; her yerde isteseniz de istemeseniz de müzik duyacaksınız ve trenle bir yere gidin ya da uçakla uçun, müzik sizi her yerde izleyecektir.

5.12.07

gandhi

carl sagan

"şiddete başvurmama dersini, karımı kendi isteğime göre yoğurmaya çalıştığım sırada ondan öğrendim. onun, bir yandan benim irademe karşı kararlı direnişi, diğer yanda benim aptallığımın sebep olduğu eziyet karşısındaki sessiz boyun eğişi, sonunda kendimden utanmama sebep oldu ve beni, onu yönetmek üzere doğduğuma inanma aptallığından kurtardı." (gandhi)

gandhi bile, bağlı oldukları davranış kuralları o kadar yüce olmayanlar karşısında, şiddeti dışlama kuralını savunmanın gerekleriyle bağdaştırmakta zorluk çekiyordu: "ben kendi yaşam felsefemi öğretmek için gerekli niteliklere sahip değilim. ancak, benimsediğim felsefeyi uygulayabilmek için gereken niteliklere sahibim. ben.. düşüncede, sözde ve eylemde bütünüyle doğru ve bütünüyle şiddeti dışlayan ama ideal olana hiçbir zaman ulaşamayan bir insan olmak için uğraşan zavallı bir ruhum."

3.12.07

merak

richard feynman

bilmemek umrumda değil. bu beni korkutmuyor.

insanlar bana "nihai fizik kanunlarını mı arıyorsun?" diye soruyorlar. hayır aramıyorum. ben sadece dünya hakkında daha fazla şey bulmaya çalışıyorum, her şeyi açıklayan basit bir nihai kanun olduğu anlaşılırsa, olsun tamam. bunu keşfetmek çok hoş olurdu. milyonlarca katmanı olan bir soğan gibi olduğu anlaşılırsa, bizler de o katmanlara bakmaktan yorulmuş, bezmişsek, o zaman öyledir. benim bilime duyduğum ilgi sadece dünya hakkında daha fazlasını bulmaktan ileri geliyor, daha fazlasını buldukça daha çok iyileşiyor, bulmayı seviyorum.

1.12.07

devrim

mihail bahtin: mizah değerli bir devrim silahıdır.

wittgenstein: devrimler iki türlüdür: her şeyi olduğu gibi bırakanlar, bir de durumu iyice kötüleştirenler.

james connolly: kriz de her şeyin aynen sürüp gitmesi demektir zaten.

bahtin: trajedi, egemen sınıfın bir komplosudur.

connolly: komedi, yolun sonunda ortaya çıkan bir şeydir.

bahtin: ne zaman ki ağırbaşlılığı rüzgâra savurur, hiçbir zafer şansı olmadan ayaklanırsınız, işte o zaman özgürsünüzdür.

connolly: savaş alanındaki ot, darağacındakinden daha çabuk büyür. özgür olmak için unutmamak zorundasınız. insanları isyan ettiren şey, özgürleşecek torunları hakkındaki düşler değil, köleleştirilmiş ataların anılarıdır.

bahtin: bizim memlekette papazlar sosyalistlere şeytanın dölleri gözüyle bakarlar, sosyalistlerin tek dilediği de bütün ruhban sınıfını çan kulelerinden sallandırmaktır.

connolly: egemen sınıf ancak zaferin dilinden anlar, yenilginin gücünü küçümser. yenilgi, işçi sınıfının çok yakından tanıdığı bir tablodur. ezilen halklar silaha başvurma konusunda ne kadar gönülsüzlük gösterdiyse yöneticiler de her zaman o kadar kan dökmeye hazır olmuşlardır.

bahtin: insan kaçınılmaz olana karşı çıkmadıkça kaçınılmazın ne kadar kaçınılmaz olduğunu bilemez.

27.11.07

neandertal

arthur koestler

neandertal dünyada ilk kez göründüğünde maymunlar gülmeyi biliyorlardı mutlaka. üst düzeyde uygarlaşmış maymunlar daldan dala zarafetle atlarken neandertal adam beceriksizce yerlerde sürünüyordu. doygun ve barışçıl maymunlar birtakım hoş oyunlarlarla vakit geçirir ya da felsefi bir dalgınlıkla sinek avlamakla oyalanırken asık suratlı neandertal elinde sopa oraya buraya vurarak dünyada kendine yol çizmeye çalışıyordu.

maymunlar dalgalarını geçerek ağaç tepelerinden onu seyrediyor, arada kafasına ceviz falan atıyorlardı. bazen de dehşete düştükleri oluyordu: kendileri ağaçlardan topladıkları meyveleri, buldukları tatlı taze bitkileri büyük bir zarafetle yerken neandertal'in çiğ etleri dişlediğini, başka hayvanları hatta kendi cinsini boğazladığını görüyorlardı. üstelik yıllar yılı aynı yerde durmuş ağaçları kesiyor, zamanın kutsallaştırdığı kayaları yerinden oynatıyor, ormanın her türlü yasa ve geleneğini fütursuzca çiğniyordu. kaba sabaydı, zalimdi, her türlü hayvansal vakardan yoksundu; üst düzeyde gelişmiş olan maymunların gözünde tarihin barbarlık dönemine dönüşünün simgesiydi.

şempanze türünün dünyada kalmış son örnekleri, bir insanoğlu gördüler mi hâlâ tiksintiyle başlarını çevirirler.

25.11.07

hûlya

ahmed arif

senin o anlatılması imkansız, dayanılmaz gözlerin, bütün kör, şaşı, şiş, alçak ve yere bakan gözleri bir kalemde kaldırır atar dünyadan. sabah gözlerimi sana açarım. akşam, uykularımı senden alırım. nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade baş dönmesini bulurum. böyleyken gene de şükretmem halime; hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getiririm. sana dert, sana ağırlık, sana sıkıntı olurum. nemsin be? sevgili, dost, yar, arkadaş.. hepsi. en çok da en ilk de leyla'sın bana. bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. uçan kuşum, akan suyumsun. seni, anlatabilmek seni. ben cehennem çarklarından kurtuldum, üşüyorum kapama gözlerini.

öylesine hûlya, kutsal ve uzaksın ki.. allah kahretsin beni.

23.11.07

hasan sabbah

amin maalouf

bütün zamanların en korkutucusu olan haşhaşi tarikatını 1090'da kuran hasan sabbah geniş kültürlü, şiire duyarlı, bilimin son gelişmelerine meraklı bir adamdır. 1048'de rey kentinde doğmuştur. burası birkaç on yıl sonra tahran kasabasının kurulacağı yerin hemen yanındadır. efsanede öyle anlatıldığı üzere, gençliğinde şair ömer hayyam'ın çok yakın dostu olmuştur. hayyam da onun gibi matematik ve astronomi tutkunudur. fakat böylesine bir dostluğun gerçek olup olmadığı tam bilinmemektedir. buna karşın, bu parlak adamın hayatını tarikatını örgütlemeye adamaya götüren koşullar bütün ayrıntılarıyla bilinmektedirler. onlara "batınîler" denilmiştir, yani "halkın önünde gözüktüklerinden farklı bir inanç taşıyanlar."

21.11.07

kaygı

ayn rand

kaygı, duygusal rezervlerin ziyan edilmesidir.

"hayatını seven onu kaybeder; bu dünyadaki hayatından nefret eden, ona ebediyete kadar sahip olur."

hayatta iki şey vardır ki onlardan erkenden kurtulmak gerekir. biri kişisel üstünlük duygusu, öteki de cinsiyete karşı olan abartılı saygımız.

insanlığın yozlaşmışlığından kaçamazsın.

eğer en büyük kaygın, nasıl düşündüğün, neler hissettiğin, neye sahip olup neye sahip olmadığınsa bencil biri olarak kalmışsın demektir.

insanlar aşağıya kayan birini asla bağışlamaz.

insanlar ancak diğer insanlarla ilişkileri açısından önemlidir. yararlılıkları açısından, sundukları hizmetler açısından. bunu tümüyle anlamadıkça bir mutsuzluktan diğerine kayarsın.

dürüstlük en iyi politikadır.

insanlara soylu görevler yüklerseniz sıkılıp bunalırlar; ama onları eğlendirmeye kalktığınızda da utanırlar. bu ikisini birleştirmeyi başardığınız anda onları ele geçirdiniz demektir.

özsaygı peşinde koşmak onun yokluğuna işaret eder.

ermişlerle dervişler ancak maddesel şeyleri feda eder. ruhun kurtulması için küçük bir fiyattır bu. ruhunu kendine saklar, dünyasal şeyleri feda eder.

bir şeyi gerçekten istemek çok büyük sorumluluktur.

her şeye ihanet edilebilir, herkes bağışlanabilir. ama kendi büyüklüklerinin cesaretine sahip olmayanlar bağışlanmaz.

19.11.07

tanrı

karen armstrong

baştan aşağı kötülük ve acıyla dolu bir dünya nasıl olur da iyi bir tanrı tarafından yaratılmış olabilir?

tanrı, kendi ön yargılarımızdan kurtulmanın ve bizleri eksikliklerimiz üzerinde düşünmeye zorlamanın bir simgesi olarak görülmeyip bencil nefretimizi meşrulaştırma ve mutlaklaştırmanın bir aracı olarak kullanılmaktadır.

tanrı yalnızca yararsız değil kesinlikle zararlıydı. laplace, tanrı'yı fizikten çıkardı. gezegenler sistemi, giderek soğuyan güneşten çıkan bir parlaklığa sahipti. napolyon ona "bunun yaratıcısı kim?" diye sorduğu zaman laplace basitçe yanıtladı; "bu hipoteze ihtiyacım yoktu."

neyse ki aydınlanma insanlığa, kendini bu çocukluktan kurtarma olanağını verecektir. bilim dinin yerini alır.

dünyaya yabancılaşma ve kendine yeterliliğin gururu çoğu kişiyi, insanı bağımlı olma koşuluna indirgeyen bir tanrı düşüncesini tümüyle yadsımaya götürecektir.

17.11.07

karanlık

nikiforos vrettakos

insanlar kurşuna diziliyor, asılıyor. her şey yok ediliyor. gerçek dışında, dökülen kan dışında, her şey. çünkü, kanın, bütün olup bitenleri algılama yeteneği vardır. gözü vardır, kulağı vardır, zalimleri adım adım izler. ölüler de yaşayanlar gibi gözüpek ve korkunçturlar.

hiçbir şeyden kuşkulanmak istemem ama, dimitri, bu karanlık nereden kaynaklanıyor? nedir ölçüsü bu karanlığın? yeryüzünde, yapacağı kötülük nereye dek varabilir? işte bu yüzden zaman zaman insanın kötürüm olduğu kuşkusu düşüyor içime. tüm beynimdekilerin yarım olduğu kuşkusu. bir an geliyor, her şeyi kırıp geçiren bu güçleri bütün dünyanın üzerine gerilmiş ateşten bir örtü gibi görüyorum. özgürlük, adalet, barış? yoktur bu denli sulanan başka ağaç. nerede çiçekleri? nerede ürünleri?

15.11.07

leonardo

eduardo galeano

kamu ahlakının koruculuğunu üstlenen gecenin bekçileri, daha yirmili yaşlarının başında olan leonardo'yu üstat verrocchio'nun atölyesinden alıp bir hücreye tıktı.

hiç uyumadan, doğru dürüst nefes almadan, canlı canlı yakılma korkusunu sürekli içinde hissederek orada iki ay geçirdi. homoseksüelliğin cezası odun yığınıydı ve isimsiz bir ihbar mektubu onun jacopo saltrelli'yle bir sodomist ilişki yaşadığını iddia etmişti.

delil yetersizliğinden serbest bırakıldı ve normal yaşama döndü. ve sanat tarihinde ışık-gölge oyununu ve bulanık tarzı başlatan neredeyse hiçbiri tamamlanmamış şaheserler yarattı; kıssalar, efsaneler ve yemek tarifleri yazdı; kadavralar üzerinde anatomi çalışmaları yaparak insan organlarını ilk kez mükemmel bir biçimde resmetti; dünyanın döndüğünü teyit etti.

helikopteri, uçağı, bisikleti, denizaltıyı, paraşütü, mitralyözü, el bombasını, havan topunu, tankı, hareketli vinci, yürüyen kazıcıyı, spagetti makinesini, rendeyi icat etti.

ve pazar günleri kurulan pazardaki kuşları satın alıp onları özgür bıraktı.

onu tanıyanlar asla bir kadına sarılmadığını söylüyorlar; ama bütün zamanların en ünlü tablosu onun elinden çıktı. ve bu, bir kadının tablosuydu.

13.11.07

kitsch

thomas bernhard

genel olarak duygusallık, ki bu en korkuncu, şimdi çok moda, tıpkı kitsch olan her şeyin şimdi çok moda olması gibi.

yetmişli yılların ortalarından bugüne dek duygusallık ve kitsch çok moda; edebiyatta çok moda, resimde ve müzikte de öyle.

bugün yazıldığı kadar duygusal kitsch hiçbir zaman yazılmadı, hiç bu kadar kitsch ve duygusal resim yapılmadı. besteciler kitsch ve duygusallıkta birbirleriyle yarıştılar.

tiyatroya gidin bir, orada bugün toplumu tehdit eden kitsch'ten başka bir şey sunulmuyor, duygusallıktan başka. tiyatroda vicdansızlık ve vahşilik sunulsa da hepsi yalnızca haince kitsch bir duygusallık.

sergilere gidin, orada yalnızca en yoğun kitsch ve en çirkin duygusallık gösterilir. konser salonlarına gidin hele, orada da yalnızca kitsch ve duygusallık duyacaksınız. kitaplar bugün kitsch ve duygusallıkla doldurulmuş.

bugün yazan genç ve çok genç yazarlar, çoğunlukla yalnız düşüncesiz ve kafasız bir kitsch yazıyorlar ve kitaplarında neredeyse dayanılmaz boyutta dokunaklı bir duygusallık geliştiriyorlar.

nihayet sonunda her şey gülünçlüğe ya da hiç değilse zavallılığa dönüşüyor, ne kadar büyük ve ne kadar önemli olursa olsun.

hayır, hayır, sanatçılar, en önemlileri ve de en büyükleri denilenleri bile olsa, kitsch'ten, acıklıdan ve gülünçten başka bir şey değildirler.

toscanini, furtwangler; biri çok küçük, diğeri çok büyük, gülünç ve kitsch.

hele bir de tiyatroya gitmeye kalkın, gülünçlükten ve acıklılıktan ve kitsch'ten neredeyse mideniz bulanır. insanların söyledikleri şeyler ve bunu söyleyiş biçimleri midenizi bulandırır.

klasik tarzda konuşurlarsa mideniz bulanır, halk ağzıyla konuşurlarsa mideniz bulanır. ve nedir ki kuzum bu klasik ve modern diye anılan yüksek ve halk tipi oyunlar; teatral gülünçlüklerden ve kitsch acıklılıklardan başka?

bugün tüm dünya gülünç ve üstelik de derinlemesine acıklı ve kitsch, gerçek bu.

11.11.07

sanat

vincent van gogh

gerçekten sevilmeye değer şeyleri sadakatle sevmeyi sürdürebilirse kişi; sevgisini anlamsız, değersiz, önemsiz şeylere ziyan etmezse, zamanla daha çok ışığa kavuşacak, güçlenecektir.

sanat ne büyük zenginliklerle dolu! insan gördüklerini unutmadıkça hiçbir zaman verimli düşüncelerden uzak, gerçekten yalnız ya da tek başına kalamaz.

sanat söz konusu olduğunda o eski deyiş hep geçerli: dürüstlük en iyi yoldur. ciddi bir etüt üstünde çok uğraşmak, halkın hoşuna gidecek birtakım şıklıklar yapmaktan çok daha iyi.

jean-françois millet: kendimi kötü ifade etmektense hiçbir şey dememeyi yeğlerim.

insan belli bir meslek ya da belirli bir zanaatte ne denli erken usta olmaya çalışırsa, mümkün olduğunda bağımsız bir düşünce ve davranış tarzı benimserse, kendi kesin kurallarını ne kadar eksiksiz uygulayabilirse, o kadar sağlam bir karaktere sahip olabilir; bütün bunları yaptı diye dar kafalı olması da gerekmez ayrıca.

figürde olsun, peyzajda olsun, duygusal bir melankoliyi değil, gerçek ve derin acıyı anlatabilmek isterdim.

yapıtında bir düşünce iletmek bir ressamın görevidir. aynı zamanda, soylu bir şey, büyük bir şey var ki, sonunda solucanlar kemirsin diye verilmemiş insanoğluna.

kalıcı bir şeyler yapmak istiyorsak eğer, bir köylü kadar çok ve özentisiz çalışmamız gerek.

gerçekten anlam taşıyan az söz söylemek, kuru gürültüden başka bir şey olmayan, kolay söylendiği kadar yararsız olan bir araba laf etmekten daha iyidir.

jean richepin: sanat sevgisi gerçek sevgiyi ortadan kaldırır.

eskinin büyük ustalarını dikkatle izlerse insan, hepsini de, belirli anlarda gerçekliğin ta içinde bulabiliyor. onların yaratıları olarak adlandırdığımız şeyler gerçek dünyada görülebilir, onların gözleri gibi gözlerle, duyguları gibi duygularla yaklaşırsa insan.

desen için olsun, renkler için olsun insanlar değil de belirli kurallar ya da ilkeler ya da temel doğrular var ve kişi gerçek bir doğru yakaladı mı ancak bunlara tutunabilir.

özellikle dikkatimi çeken bir şey var: tüm o akıl dışı resimler atölyede yapılmışlardır.

akademik bir figür ne kadar doğru biçimlendirilmiş olursa olsun, isterse ingres'in elinden çıkmış olsun, temelde çağdaş bir şey yansıtmıyorsa, bir mahremiyeti yoksa, gerçek hareket göstermiyorsa, günümüz resim sanatında yeri yoktur bence.

güzel olan her şey; ama gerçekten güzel olan her şey, aynı zamanda doğrudur da.

onu doğrudan doğruya eyleme sürükleyen bir içsel sessizliği olsun: insan ancak bu yolla büyük şeyler başarabilir. neden mi? çünkü "ne olursa olsun" diyen bir duygu vardır içinde.

9.11.07

itiraf

trevanian

akademik tipler arasında yararsızlık esastır.

her çocuk kendini anasına babasına ebediyen borçlu sanır ama bu doğru değildir. eğer ortada bir borç varsa, anayla baba borçludur çocuğa. onu bu acılar, savaşlar, nefretler dünyasına getirdikleri için. hem de bir anlık zevk uğruna.

itiraf ruha iyi gelir. ruhu boşaltır, yeni günahlar için yer hazırlar.

öğüt, vermesi almasından zevkli olan tek şeydir.

yetişme tarzını ve sosyal sınıfı en iyi ortaya koyan şey insanların konuşma biçimidir.

cesaretin nerede bitip duygusuzluğun nerede başladığı belli değildir.

mantıksız şeyler beni korkutuyor. gaddar ve zalim bir adamın yanındayken, bir delinin yanında ettiğimden daha çok rahat ederim.

insanın kendini farklı sanmasından daha sıradan, daha olağan bir şey yoktur.

erkek milleti asla tam anlamıyla büyümüyor.

gençlik insana geçici bir konuktur. yaşlılık ise ölene kadar sizinle beraberdir.

acaba neden insana iyi gelen her şey ya sıkıcıdır ya da acı verir? neden bedene kötü gelen her şeyin ruha iyi geldiği varsayılır?

güzelliğin fazlası zekayı köreltir. şekerin dişleri bozması gibi.

ah, bu orta çağ insanlarının tanrısı gerçek bir tanrıymış kuşkusuz! ırmaklarda, yağmurlarda varmış o. bizim tanrımız gibi uzakta var olan, yalnızca ebedi mutlulukla ebedi ceza arasında bir tür komisyonculuğa benzer iş yapan bir varlık değilmiş.

7.11.07

budala

cenap şahabettin

daima sanırız ki mesleğimizi biz seçtik; oysaki çoğu kez meslek bizi seçmiştir.

genellikle geçmişi düşününce "o zaman ne budala imişim!" deriz. yarın, şimdiki zamanı düşününce yine diyeceğimiz budur.


yüzünüzdeki bugünkü gülümseme, yarınki buruşukluğu hazırlar.


dayanıklı dediklerimiz, genellikle duygusuzlardır.


akıl bazen mantığın dilemediğini söyler; ama kalp mantığa her zaman kendi istediğini söyletir.


herkesi kör, âlemi sersem sanmak da bir mutluluktur.


gözlerimizden akabilen yaşların acılığı hiçtir, insanı asıl ruhunda hapis kalan yaşlar zehirler.


her ıstırap çeken sanır ki çektiği acıyı başka hiç kimse tatmamıştır.


mutluluğa bir düş diyorlar. belki doğrudur ama o düşü ancak uyanıklar görür.


çoğumuz için dünya, içinde yaşadığımız kasaba ya da köydür.


akıl yaşta değil baştadır; ama aklı başa yaş getirir.


adaletin bulunmadığı yerde para en büyük silahtır.


zehri hiçbir zaman teneke kupa içinde sunmazlar.


kötülüğün büyük kaynağı ahmaklıktır. cezaevlerini kötülerden daha çok budalalar doldurur.


öğüt, kalp paraya benzer. kimse kabul etmez.


dilimize en çok dolanan sözcükler, en büyük güçlükle tarif edebileceğimiz kavramlardır: özgürlük, ödev, aşk, yurt, kamuoyu..


sağlıklarında saygı göstermek istemediğimiz büyük adamlarla ölümlerinden sonra övünmeye hakkımız yoktur.


anlamayanların övgüsü, kötülemesinden ağır gelir.


kavak ağacını beğenen ve seven pek az kişi gördüm; çünkü dosdoğrudur.


eski ve yeni şeyler, ne tümüyle iyi ne tümüyle kötüdür. gerek gençlerin gerek yaşlıların en büyük hataları, bunu bilmemekten ileri gelir.

5.11.07

insan

yuval noah harari

insanlar bilinmeyenden korktukları için değişimden kaçınırlar. ancak tarihin tek değişmezi, her şeyin değiştiğidir.

insan türünün geçtiğimiz yıllarda yaşadığı şartlardaki belirleyici iyileşmeler, biraz daha kanaatkâr bir tavır yerine daha büyük beklentilere dönüştü. bu konuda önlemler almazsak gelecekteki kazanımlarımız bizi her zamankinden daha da doyumsuz hale getirecek.

bilim insanları beyindeki belirli bir bölgede bir elektrik fırtınası koptuğunda öfkelendiğinizi, bu fırtına dinip başka bir alan aydınlandığında âşık olduğunuzu biliyor artık. hatta doğru nöronları uyardıklarında aşk ya da öfke hissetmenizi bile sağlayabiliyorlar.

zihnimiz hazların geçici ve anlamsız titreşimlerden ibaret olduğunu kavradığında, duyduğumuz arzuyu da kaybederiz. hızla ortaya çıkıp kaybolan bir şeyin peşinde koşmanın ne anlamı olabilir?

bu sürecin çoktan hastanelerin geriatri bölümlerinde işlemeye başladığını görebilirsiniz. insan hayatının kutsallığına sarsılmaz bir inançla bağlı hümanist bakış yüzünden insanları " bunun nesi kutsal?" diye sormak zorunda bırakan acınası bir seviyeye varana dek onları hayatta tutuyoruz.

hassasiyetiniz olmayan bir konuyu deneyimleyemezsiniz, tıpkı uzun bir deneyimleme sürecinden geçmeden hassasiyet geliştiremeyeceğiniz gibi.

insan budur işte; kötü maddi bir ruha sıkışmış iyi bir ruh.

insan bir şempanzeden ya da kurttan bireysel olarak çok daha zeki olduğu ya da daha becerikli parmakları var diye değil, homo sapiens kalabalık gruplarla bile esnek iş birliği yapabilen tek tür olduğu için dünyaya hükmediyor.

insan toplumları değer yargıları olmadan ayakta kalamazlar.

modern kültür büyük kozmik bir plana duyulan inancı reddeder. hayattan daha üstün bir dramada yerimiz olmadığı kanısındadır. hayat bir senaryo, bir tiyatro değildir; yönetmeni, yapımcısı ve anlamı da yoktur. bilimsel bilgilerimiz ışığında söyleyebileceğimiz tek şey, evrenin hengameden ibaret ama hiçbir anlam taşımayan amaçsız bir süreç olduğudur. minicik bir gezegendeki kısacık varlığımızla, o veya bu şekilde böbürlenip söylenip sonra da göçer gideriz.

3.11.07

öğretmen

fatma aliye

bir sanatkârı güzel görmek isterseniz onu sanatı başında görünüz. bir ressamın en güzel resmine sahip olmak isterseniz şövalesi önünde, fırçası elinde olduğu ve işine daldığı anda bir fotoğrafını çekiniz. hiç de dikkati çekmeyen bir piyanist, piyanosunun başına geçtiği ve artık zihni parmaklarının meydana getirdiği havayla uğraştığı, gözleri belirlemesi güç bir noktaya dalgın baktığı zaman öyle bir letafet ve öyle bir güzellik alır ki o kadın sanki başka biriymiş gibi gelir. sanki müzik perisi orada güzelliği keşfe çıkmış zannedilir.

sanatını sevmeyen kişi sanatkâr olamayacağı gibi, öğrencilerini sevmeyen öğretmen de iyi bir öğretmen olamaz.

1.11.07

fransız ihtilali

charles dickens


olaylar çok sert ve hızlı bir şekilde gelişiyordu. yeni bir dönem başlamıştı. kral yargılanmış, idama mahkûm edilmiş ve kellesi uçurulmuştu. dünyaya kafa tutup "ya zafer ya da ölüm!" diyerek özgürlük, eşitlik, kardeşlik ya da ölüm cumhuriyeti ilan edilmişti. kara bayrak gece gündüz notre dame'nin yüksek kulelerinde dalgalanıyordu.

fransa'nın dört bir yanından üç yüz bin adam, toprak sahiplerine karşı ayaklanmak için toplanmıştı. ejderhanın toprağa ekilen dişlerini toplama vakti gelmiş gibiydi. bunlar dağda, ovada, kayada, çakıllıkta, alüvyonlu çamurda, güney'in parlak göğünün ve kuzey'in bulutlarının altında, otlakta ve ormanda, bağlarda, zeytinliklerde ve biçilmiş çimlerle mısır tarlalarında, geniş nehirlerin verimli kıyılarında ve deniz kenarındaki kumsallarda, akla gelebilecek her yerde eşit ölçüde mahsul vermişti.

daha özgürlüğün ilk yılındaki bu sele -ki bu sel yukarıdan akmıyor, aşağıdan yukarı taşıyordu ve gökyüzünün pencereleri açık değil, kapalıydı- kim tek başına karşı koyabilirdi ki?

ne bir duraksama, ne acıma, ne huzur, ne insafa gelip bir ara vermek ne de zaman mefhumu vardı. gece ve gündüz birbirini eski zamanlardaki düzenleriyle takip etseler de, aynı gün içinde gene bir sabah ve bir akşam yaşansa da, başka hiçbir zaman ölçüsü kalmamıştı. tıpkı ateşli bir hasta gibi, halk bu deli öfkenin ateşinde zamanı tamamen unutmuştu. şimdi cellat, koskoca şehrin alışılmamış sessizliğini bozarak halka kral'ın kellesini gösteriyordu -ve şimdi, hemen peşinden olmuş gibi gelse de insana, dul bir kadın olarak hapiste geçirdiği zorlu ve ıstıraplı sekiz ayın ardından, güzel karısının saçları ağarmış başını elinde tutuyordu cellat.

böylece, bu tür durumlarda kaçınılmaz olan tezatlıklar yasasına uygun olarak, aradan uzun bir zaman geçti ve ateş kısa sürede her yanı sardı. başkentte bir ihtilal mahkemesi, ülke genelinde de elli bine yakın ihtilal komitesi kuruldu. şüpheliler için çıkan yasa, hem özgürlükleri hem de hayatı tehlikeye atmıştı; bu yüzden iyi ve masum kişilerin, kötü ve suçlu kişilerin eline düştüğü oluyordu. hapishaneler hiçbir günahı olmayan ve kendine savunma şansı verilmemiş insanlarla tıka basa doluydu. artık düzen buydu ve işler böyle yürüyordu ve daha aradan yalnızca birkaç hafta geçmişken eskiden beri süregelen bir âdet gibi görülüyordu.

en kötüsü, bir iğrenç figür vardı ki, sanki dünya kurulalı beri varmış gibi aşinaydı artık halk buna -sert bayan, giyotinin ta kendisiydi bu.

bununla ilgili bir sürü şaka yapılıyordu. baş ağrısına iyi geldiği, saçların ağarmasını önlediği, cilde özel bir zarafet verdiği söyleniyordu. çok temiz tıraş eden "milli ustura" deniyordu hatta ona. bayan giyotini öpenler, ufak pencereden bakıp çuvala aksırmış oluyordu. insan ırkının yenilenmesinin sembolü olmuştu bu. haçın yerini almıştı bir bakıma. insanların göğüslerinde, haçtan boş kalan yerde, çeşit çeşit giyotin modelleri asılıydı artık ve haçın inkâr edildiği her yerde bunun önünde eğiliniyor, buna inanılıyordu.

devrim o kadar fazla kelle uçurmuştu ki, hem kendisi hem de kirlettiği toprak kıpkırmızı olmuştu artık. genç bir şeytan için düzenlenmiş oyuncak bir yap boz gibi parçalara ayrılmıştı ve gerektiğinde yeniden birleştiriliyordu. güzel konuşanı susturuyor, güçlüyü deviriyor, güzeli ve iyiyi ortadan kaldırıyordu. halka mal olmuş yirmi iki arkadaş, yirmi biri hayatta, biri ölü, derken bir sabah peş peşe hepsinin kafaları uçuyordu. kralın başını uçuran güçlü kuvvetli cellat, baş görevli mertebesine inmişti ama silahlı olduğu için adaşından hem daha güçlüydü hem de daha kördü ve her gün tanrı'nın kendi mabedinin kapılarını yıkmakla meşguldü.

gelgelelim zaman öyle güçlü ve derin akıyor ve her şey öyle büyük bir hızla olup bitiyordu ki, doktor'un hâlâ sağlam ve kendinden emin adımlarla ilerlediği günlerde charles, bir yıl üç aydır hapisteydi. aralık ayında devrim öyle zalim ve çılgın bir hal almıştı ki güney nehirleri geceleyin boğulup feci şekilde can vermiş cesetlerden geçilmiyordu ve mahkumlar güneyin kış güneşinin altında topluca kurşuna diziliyorlardı. ama doktor, tüm bu vahşetin içinde hâlâ başı dik ilerliyordu.

o günlerde paris'te herkes biliyordu artık onu. herkesten başkaydı. sessiz, insancıl, hem hastane hem hapishane kapılarında, mesleğini hem katiller hem de kurbanlar için eşit derecede icra eden bambaşka bir insandı. iş başındayken hali tavrı ve bastille mahkumu hikayesi onu diğer herkesten farklı kılıyordu. kimse ondan şüphelenmiyor, kimse bir şey sormuyordu ona. tek bilmek istedikleri gerçekten on sekiz yıl önce hayata döndürülüp döndürülmediği ya da faniler arasında dolaşan bir ruh olup olmadığıydı.

ölüm arabaları paris caddeleri boyunca gıcırtılar ve gümbürtüler eşliğinde ilerliyor. günün şaraplarını giyotine altı araba taşıyor. akla hayale sığmaz bütün o açgözlü, her şeyi silip süpüren canavarlar sanki tek bir bedende toplanmış, giyotine dönüşmüştür. fransa'nın o zengin topraklarında ve çeşitli ikliminde bile bu korkuyu yaratan şartlardan daha belirgin bir şekilde olgunlaşacak hiçbir çalı, yaprak, kök, filiz ya da biber tanesi yoktur. insanlığı, benzer şekilde, çekiçlerle ezecek olsan gene eski sıkıntılı haline döner. aynı açgözlülük ve baskı tohumunu eksen belli ki yine aynı sonucu elde edersin.