27.11.06

yalan

thomas bernhard

dahi sözcüğü bu ülkenin adıyla uyuşmaz. bu ülkede söz söyleyebilmen ve ciddiye alınman için orta karar olmak zorundasın. yeteneksizliğin ve taşra kalleşliğinin adamı olman gerekir, kesinlikle küçük devlet kafasına sahip biri olman gerekir. bir dahi ya da olağanüstü bir beyin burada şerefsiz biçimde er geç katledilir.

doğuştan çıkarcı olan bu ülkenin insanları sinsidir, örtbas etme ve unutma ile yaşarlar. en büyük siyasal iğrençliği bir hafta olmadan unuturlar, en büyük suçu da. onlar neredeyse doğuştan suçörtbasedicidirler. bu ülkenin insanı ömür boyu sinsilik yapar ve ömür boyu en büyük iğrençlikleri ve suçları örtbas eder hayatta kalabilmek için, gerçek bu.

o her suçu, en haincesi de olsa örtbas eder; çünkü o, dediğimiz gibi doğuştan çıkarcı, sinsidir. on yıllarca bakanlarımız en korkunç suçları işlerler ve bu çıkarcı sinsiler tarafından örtbas edilir yaptıkları. on yıllarca bu bakanlar öldüresiye sahtekarlık yaparlar ve bu sinsiler tarafından örtbas edilir yaptıkları. on yıllarca bu insafsız bakanlar insanlara yalan söyler ve onları aldatırlar ve gene bu sinsiler tarafından örtbas edilir yaptıkları. arada bir böyle suçlu ve yalancı bir bakanın görevden alınması bir mucizedir, on yıllar boyunca işlediği ağır suçlarla itham edilmesi ama bir hafta geçer geçmez bütün olay unutulur; çünkü sinsiler olayı unutmuştur.

yirmi şilin çalan biri mahkemelerce izlenir ve tutuklanır, milyonlar ve milyarlar çalan bakanlar, en iyi aylıkla emekliye sevk edilir olsa olsa ve hemen unutulur. bakanın işlediği suçla ilgili olarak suçlanması ve mahkemeye çıkartılması ve tutuklanması gerekirken, hem de ömür boyu, o villasında dolgun emekli maaşını yemekle meşgul ve bir kişi bile onu bu konuda tedirgin etmeyi kafasından geçirmiyor.

o, deyim yerindeyse, vur patlasın çal oynasın bir yaşam sürüyor emekli bir bakan olarak ve bir gün öldüğünde bir de devlet töreniyle gömülecek ve merkez kabristanında, kendinden önce ölen, tıpkı onun gibi suçlu olan bakan arkadaşlarının yanında şerefli bir mezara sahip olacak.

bu ülke hukuku, siyasetçiler tarafından uysallaştırılmış bir hukuktur, bunun dışındaki her şey yalandır.

25.11.06

inanç

vincent van gogh

ancak içinde inanç taşıyan biri çok uzun süre dayanabilir.

ne zaman tanımlanamayacak, anlatılamayacak kötü bir perişanlık imgesiyle karşılaşsak -yapayalnızlık, yoksulluk, elem, her şeyin sonu ya da en aşırı ucu vb.- kafamızda tanrı düşüncesi uyanıyor. hiç değilse bende böyle oluyor bu. babam da her zaman "konuşma yapmayı en çok sevdiğim yer kilise mezarlıklarıdır; çünkü orada herkes eşittir; yalnızca bu da değil, orada herkes durumunu kavrıyor." demez mi?

yapılması gereken şu: içindeki o ateşi körüklemeli kişi, kendi kendine yeterli olmalı, büyük bir sabırsızlıkla; ama yine de sabırla birinin gelip o ateşin yanına oturacağı -belki de hep orada kalmak üzere- saati beklemeli. tanrı'ya inanan kişi, önünde sonunda, er geç gelecek olan o saati beklemeyi bilmeli.

23.11.06

tünel

murathan mungan



aynı dedikodu fosillerinden beslenirken
akraba loblarda
dinselliğiniz ve cinselliğiniz
ne tarih bildiğiniz gibi, ne coğrafya hemşeriniz
dikey imha yatay geçiş
zaman tüneline yetişmeye çalışırken
postunu deldirdiğiniz periferi
dünyanın merkezi sandığınız başkentleriniz
bütün çağlar kapandı
kan çekiyor dünyayı
şeytanın okyanusunda yüzüyoruz hepimiz

21.11.06

arapların gözünden haçlı seferleri

amin maalouf

kılıçlar savaş ateşini canlandırdığında, insanın en kötü silahı gözyaşı dökmektir.

ebu'l ala el-maarri: dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır: beyni olup dini olmayanlar ve dini olup beyni olmayanlar.

ateş, yakılacak odun miktarından korkmaz.

frenkler, 12. yüzyılda bütün bilim ve teknik alanlarında araplardan çok geridirler. fakat gelişmiş doğu ile ilkel batı arasındaki açıklık tıp alanında daha da büyüktür. 

usama farkı gözlemektedir: lübnan dağındaki murnietra'nın frenk valisi, bir gün şeyzer emiri amcam sultan'a, bazı acil durumluları tedavi etmek üzere bir hekim yollamasını rica eden bir mektup yazdı. amcam bizim oralardan thabet adında hristiyan bir hekimi seçti. bu hekim ancak birkaç gün kaldıktan sonra bize döndü. hastaları bu kadar çabuk nasıl iyileştirdiğini öğrenmek için hepimiz meraktan çatlıyorduk; bu yüzden onu soru yağmuruna tuttuk. thabet şöyle cevapladı: "önüme, bacağında cerahat olan bir şövalye ile vereme yakalanmış bir kadın getirdiler. şövalyenin bacağına bir yakı koydum, çıban açıldı ve küçüldü. kadına da, ateşini düşürmek için perhiz verdim. fakat bir frenk hekimi geldi ve "bu adam bunları tedavi etmeyi bilmiyor." dedi. şövalyeye dönerek ona, "tek bacağınla yaşamayı mı, yoksa ikisiyle birlikte ölmeyi mi tercih edersin?" diye sordu. hasta, tek bacakla yaşamayı tercih ettiğini söyleyince, "bana iyi bilenmiş bir baltayla güçlü bir şövalye getirin." diye emretti. biraz sonra şövalyeyle balta geldi. hekim bacağı bir kütüğün üzerine koyarak, yeni gelene "tek bir kerede kesmek üzere baltanla iyi bir vuruş yap." dedi. adam gözlerimin önünde bacağa ilk darbeyi indirdi; ama kopmadığı için bir daha vurdu. bacağın iliği saçıldı ve yaralı hemen o anda öldü. kadına gelince, frenk hekim onu muayene ettikten sonra, "kafasının içinde ona aşık bir iblis var. saçlarını kesin." dedi. saçlarını kestiler. kadın onların gıdalarını sarımsak ve hardalla birlikte yemeye başladı, bu da veremini ağırlaştırdı. onların hekimi, "demek ki iblis başın içine girdi." diye iddia etti. ve bir ustura alarak kadının başına haç biçiminde çentik attı, kafa kemiğini açığa çıkardı ve onu tuzla ovdu. kadın hemen oracıkta öldü. bunun üzerine şöyle sordum: "bana başka ihtiyacınız var mı?" hayır, dediler ve frenklerin hekiminden bilmediğim birçok şey öğrenerek geri geldim.

selahaddin rahat bir gülümsemeyle şöyle karşılık vermekteydi: "bazı insanlar için para kumdan daha değerli değildir."

her hata ölüme götürür ve yatağında ölen çok az emir vardır.

19.11.06

imparatorluğun sonu

comte de volney

hükümdar olsun, vezir olsun, ey halkın canı ve malıyla oynayan haydutlar! insana can veren siz misiniz ki ondan bu canı alıyorsunuz? toprak ürünlerini siz mi yetiştiriyorsunuz da saçıp savuruyorsunuz? tarla sürerek yoruluyor musunuz? ekin biçip, harman dövüp, güneşin sıcağına, susuzluğun acısına katlandığınız var mı? gecenin çiği altında çoban gibi bekliyor musunuz? tüccar gibi çöller mi aşıyorsunuz? ah! güçlülerin acımasızlığını, gururunu gördüğüm zaman iğrendim de, kızarak, "yeryüzünde halkların öcünü alacak, kıyıcıları cezalandıracak insanların çıkacağı yok." dedim.

bir avuç haydut yığınları ellerinde tutuyor. yığınlar da kendilerini yutulmaya bırakıyor. ey düşkün halklar, haklarınızı bilin! her yetki sizden geliyor, her güç sizin gücünüzdür. krallar tanrı'yla, mızraklarıyla size boşuna egemenler! askerler! yerinizden kımıldamayın! tanrı sultanı kayırdığına göre sizin yardımınız yararsızdır. kendi kılıcı ona yettiğine göre sizinkine gereksinmesi yok. bakalım yalnız başına ne yapabilir? askerler silahlarını indirdi. işte dünyanın efendileri de uyruklarının en küçüğü kadar zayıf.

ara sıra paşalar birbirleriyle savaşa girişirler. kişisel sürtüşmeleri yüzünden aynı devletin illeri yanıp yıkılır. ara sıra efendilerinden korkarak bağımsızlık edinmeye kalkarlar. başkaldırılarının cezasını da uyruklarına çektirirler. ara sıra uyruklarından korkarak yabancıları parayla yardıma çağırırlar. bunların kendilerine bağlı kalması için de her türlü yağmacılığa izin verirler. bir yerde zengin bir adama dava açarlar. onu uydurma bir nedenle soyarlar. başka bir yerde yalancı tanıkları pusuda bekletirler. uydurma bir suç için zorla haraç alırlar. her yerde mezhepler arasına kin sokarlar, aşağılansınlar diye onları birbirine karşı kullanırlar. malları zorla alırlar, insanları yok ederler. paşaların önlemsiz açgözlülüğü bir ülkenin bütün servetini bir araya toplayınca da hükümet, iğrenç bir hainlikle, ezilen halkın sözde öcünü alıyorum diye, suçlunun mallarıyla birlikte halkınkini de kendisine çeker. ortaklık ettiği bir suç için boş yere kan akıtır.

halklar! şunu bilin ki sizi yönetenler sizin önderlerinizdir, efendileriniz değil. sizin memurlarınızdır, sahipleriniz değil. sizin üzerinizde kullandıkları yetkiyi sizin yararınız için yine sizden alırlar. servetleriniz sizindir. onlar bu servetlerin sizin için çalışan saymanlarıdır.

kral olsun, uyruklar olsun, tanrı bütün insanları eşit yaratmıştır. hiçbir ölümlünün de türdeşini ezmeye hakkı yoktur.

ama bu ulus ve önderleri, bu kutlu gerçekleri anlayamadılar. öyleyse düşüncesizliklerinin sonuçlarına da katlanırlar.

karar verilmiştir; bu koca devletin parçalanıp bütün gövdesiyle birlikte yıkılacağı gün yaklaşıyor. evet, ortadan kalkmış bunca imparatorluğun yıkıntıları üstüne ant içerim ki, hilalin imparatorluğu, yönetimlerine öykündüğü devletlerin uğradığı sona uğrayacaktır. yabancı bir halk, sultanları başkentlerinden kovacak; orhan'ın tahtı devrilecek; soyunun son türedisi parçalanacak; başsız kalacak oğuzlar da nogaylar gibi dağılacaklar. bu çözülmede, imparatorluğun içindeki halklar, kendilerini birleştiren boyunduruktan kurtularak eski ayrıcalıklarını elde edecekler. arap'ın ve yunan'ın içinden yasa koyucular yetişip yeni devletler ortaya çıkarıncaya değin de, safevilerin imparatorluğunda olduğu gibi, genel bir kargaşa çıkacak.

17.11.06

hoca-öğrenci ilişkisi

david b. resnik

ideal hoca-öğrenci ilişkisi her iki taraf da birlikte çalışmaktan yarar gördüğü zaman bir ortaklık ilişkisidir. bu ilişki genellikle her iki tarafa ve bilime yarar sağlasa da, hoca-öğrenci ilişkisinde etik sorunlar ortaya çıkabilir. akla gelen ilk sorun, hocaların öğrencileri sömürmesidir. bu sömürü birkaç şekilde olabilir. bazen bilim insanları katkıları için öğrencilere onur payı vermezler. bazen de hocalar, araştırmalarındaki hatalar ortaya çıktığında suçu öğrencilerine atarlar. bir yüksek lisans öğrencisi, hatalı veya hileli bir araştırmanın sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalabilir. bazen hocalar, öğrencilerinden kişisel veya cinsel yarar sağlamaya da çalışabilirler. kimi zaman da öğrencilerinden kendi araştırmalarına çok zaman harcamalarını isteyerek, öğrencilerin bizzat kendi araştırmalarıyla ilgilenmelerine engel olabilirler. nitekim, pek çok yüksek lisans öğrencisi çalışma koşulları ve beklentileriyle ilgili suistimalleri bildirmektedir.

15.11.06

din

yuval noah harari

dinlerin sosyal düzeni koruma ve büyük çapta işbirliği organize etme aracı olduğu önermesi, dini en önemli ruhani yol olarak görenler için can sıkıcı olabilir.

yaşam bilimleri sadece yeterli delil bulunamadığından değil, ruh inancı evrimin temel kanunlarıyla çeliştiği için ruhun varlığından şüphe duyar. evrim teorisinin tek tanrıya inanan dindarlar arasında yarattığı nefretin nedeni işte bu çelişkidir.

hakikat yolundaki tavizsiz arayış ruhani bir yolculuktur, dini ve bilimsel kurumların sınırlarında sürdürülemez.

kurgulanmış mitlere biraz da olsa sırtınızı yaslamadan insan kitlelerini etkin bir şekilde organize etmek mümkün değildir. katışıksız gerçekliğe sadık kalarak içine hiçbir kurgu karıştırmazsanız çok az insan peşinizden gelecektir.

13.11.06

gülünç

sabahattin ali

kalbimizin kırk derece ateşe kaç gün dayanabileceğini, böbreğimizin günün birinde taş yapıp yapmayacağını nasıl bilemezsek, söylenmemesi gereken bir hakikati veya bize zorla söylettirilmek istenen bir yalanı söylememek için ne kadar tazyike tahammül edebileceğimizi de ölçemeyiz. kimisinde bu mukavemet ölüme kadar devam eder, kimisi ilk korkunun doğurduğu heyecanla yumuşayıverip cellatlarının elinde şekilsiz bir balmumuna döner. fakat bilebileceğimiz bir şey var ki, o da bu cellatların bize dost olamayacağıdır. bir insanın celladına gülümsemesi, kendi yumuşaklığıyla onu yumuşatabileceğini sanması kadar gülünç, adi şey olur mu?

11.11.06

kargalar

ahmet haşim

kargalara karşı her sene açılan muazzam savaşın boş neticeler vermesi, hasmımızın zekâsı hakkındaki eksik bilgimizden ileri geliyor. serçe gibi zayıf bir hasımla dövüşmediğimizi bilmeliyiz. evliliği insanlardan daha iyi tatbik eden ve koku alma duyusu köpeklerden bin kere daha kuvvetli olan bu et yiyici kuş, bir sopayı bir tüfekten ayırmak hususunda en seri bir anlayış kabiliyeti gösteren sayılı kanatlı hayvanlardan biridir.

yapılan bazı tetkiklere göre karga üç sayısına kadar saymayı da biliyor: iki avcı bir adaya karga avına gitmişler. ilk tüfek patladıktan sonra tabii kargalar adadan uzaklaşmışlar. avcılardan biri adayı terk etmiş, kargalar dönmemişler ve ancak ikinci avcının da adadan çıktığını gözleriyle gördükten sonra ağaçlarına dönmüşler. üç avcıyla aynı tecrübe aynı neticeyi vermiş. fakat avcı adedi üçü geçince rakamı seçmek hususunda karga zekâsının dumanlanmaya başladığı görülmüştür.

çoğumuzdan akıllı olan bu çelikten dökülmüş zeki kuşla uğraşmak için avcı tüfeği değil, mitralyöz lazım.

9.11.06

helva sohbeti

ahmet mithat efendi

meğer bir zaman edirne şehrinde bir helva sohbeti düzenlenmiş. dama oyununa gayet meraklı ve bu oyunda maharetli iki adam iddiaya girmişler. hangisi mağlup olursa galip olan tarafın isteyeceği her şeyi mağlubun yapmaya mecbur olmasına yeminlerle, şartlarla karar verilmiş. oyuna başlamışlar. tabi taraflardan biri mağlup olmuş. galip gelen, "kızını çağır da ziller takarak arkadaşların karşısında oynasın." demesin mi? arkadaşları bu teklifin imkansız olduğunu beyan ederek kabul edilemeyeceğini söylemişlerse de galip gelen, talebinde ısrar edince mağlup olan da sözünün eri dürüst bir adam olduğundan zavallı kızcağızını başı örtülü, sırtı feraceli olduğu halde evinden getirip ziller taktırarak oynatmış. birkaç gece sonra diğer bir sohbette bu iki damacı yine aynı şartla oyuna oturmuşlar. tesadüf şeytanı bu ya! evvelki galip gelen bu defa mağlup olmuş. kızının düşürüldüğü rezaletin intikamına teşne olan eski mağlup ve şimdiki galip, "öyleyse ben de seni asacağım!" demiş ve kimse de itiraz edemediğinden hasmını bahçedeki dut ağacına asıvermiş. 

7.11.06

savaş

doris lessing

1919 yılıydı, 29 milyon insanın, bir nedenle o dönemin tarihinin dışında tutulan grip salgını nedeniyle öldüğü yıldı. büyük savaş'ta, çoğu siperlerde olmak üzere 10 milyon insan öldü ve bu istatistiği artık her 11 kasım'da hatırlarız, ancak ispanyol kadını da denilen gripten 29 milyon kişinin öldüğünüyse nadiren.

herhangi bir savaşa giden veya yakınında bulunan her erkeğin sesinde her zaman o yoğun deneyim pişmanlığı vardır. bizler duygu bağımlısıyız, heyecana meyilliyiz ve eğer bu tehlike ve ölüm anlamına geliyorsa buna hazırız. her nesil, bir önceki neslin nostaljik sesleri tarafından savaşa ikna edilmiştir.

savaş, turizmin gönderdiğinden daha da fazla insan kitlesini dünyanın orasına burasına gönderir.

hepimizi savaş yarattı, savaş büktü ve çarpıttı ama bunu unutmuş gibi görünüyoruz. savaş yüzünden hayatları rayından çıkarıldığı için potansiyelleri asla kullanılmayan insanlar..

5.11.06

kralların kralı

john milton


iktidarda olmak hırsa değer; ama yine de cehennemde
cehennemde efendi olmak yeğdir cennette köle olmaktan

"ölüler diyarında kralların kralı olmaktansa
yeryüzünde fakir bir adamın uşağı olmayı yeğlerim."
(homeros)

3.11.06

hile

david b. resnik

bilimdeki hilekârlık biçimlerinin çoğu bilginin analizinde ve üretiminde ortaya çıkar. yanlış enformasyon, bilim insanlarının uydurma bilgi sunmalarıyla, enformasyonu veya sonuçları değiştirmeleri sonucu görülür. tahrifat, bilim insanlarının enformasyonu veya sonuçları doğru ve nesnel olarak bildirmemesiyle ortaya çıkar. tahrifatın en çok bilinen çeşitleri, enformasyonu kırpma, sonuçları uydurma ve bulandırmadır. kırpma, bilim insanlarının hipotezlerini desteklemeyen sonuçları gizlemeleridir. bulandırma ise, sonuçları olduklarından daha iyi göstermeye çalıştıklarında ortaya çıkar. bilim insanları, olumlu sonuç elde edemeyeceklerini bile bile deneyler ve testler yaptıklarında ya da negatif sonuçlara varacak testleri yapmaktan kaçındıklarında sonuçları "uydururlar."

1.11.06

şiirin dili

halit ziya uşaklıgil

bilseniz, şiirin nasıl bir dile muhtaç olduğunu bilseniz.. öyle bir dil ki.. neye benzeteyim bilmem. konuşan bir ruh gibi güzel söz söylesin, bütün kederlerimize, sevinçlerimize, düşüncelerimize, o kalbin bin türlü inceliklerine, fikrin bin çeşit derinliklerine, heyecanlara, öfkelere tercüman olsun. bir dil ki bizimle birlikte gurubun hüzünlü renklerine dalsın düşünsün, bir dil ki ruhumuzla beraber bir matemin kederiyle ağlasın. bir dil ki asabımızın heyecanına eşlik ederek çırpınsın. hani ya bir kemanın telinde yakalanamaz, anlaşılamaz, bir kurala bağlanamaz nağmeler olur ki ruhu titretir. hani ya, tan yeri ağarmadan ufuklara hafif bir renk uyuşmasıyla dağılmış sisler olur ki üzerlerinde resmi yapılamaz, belirlenemez yansımalar uçar, bakışlara buseler serper. hani ya, bazı gözler olur ki sonsuz karanlıklarla dolu bir ufka açılmış kadar ölçülemez, nerede biteceğini anlamak mümkün olamaz derinlikleri vardır, duyguları yutar. işte bir dil istiyoruz ki onda o nağmeler, o renkler, o derinlikler olsun. fırtınalarla gürlesin, dalgalarla yuvarlansın, rüzgârlarla sarsılsın, sonra veremli bir kızın yatağı kenarına düşsün ağlasın, bir çocuğun beşiğine eğilsin gülsün, bir gencin ümitle parlayan bakışına saklansın. bir dil.. bir dil ki sanki tamamıyla bir insan olsun.