29.10.06

delilik

charles bukowski

insanlarla birlikteyken iyi hissetmem kendimi. benden uzak şeylerden söz ediyorlar, benim duymadığım heyecanlar duyuyorlar. ama onlarla birlikteyken kendimi güçlü hissediyorum.

şöyle düşünüyorum: onlar bütünün küçücük parçaları ile hayatlarını sürdürebiliyorlarsa ben de sürdürürüm. ama yalnız kaldığımda, kendimi bir duvarla, soluk almakla, tarihle, kendi sonumla kıyaslayabildiğimde bazı tuhaf şeyler olmaya başlıyor. zayıf bir adamım ben anlaşılan.

incil'i denedim, filozofları denedim, şairleri denedim; ama hepsi bir şekilde hedefi ıskalamışlardı. tamamen farklı şeylerden söz ediyorlardı. ben de uzun süre önce okumaktan vazgeçtim. içki, kumar ve seks biraz işe yarıyordu. yaşantımla cemiyetin, kentin, ülkenin bir ferdi gibiydim; ancak tek fark benim başarma isteği duymamamdı. bir aile istemiyordum, ev istemiyordum, iyi bir iş istemiyordum.

böyleydim: entelektüel değildim, sanatçı değildim, sıradan insanı kurtaran köklerden de yoksundum. arada derede kalmış bir şeydim, bu da deliliğin başlangıcı olsa gerek.

en iyisi birilerinin yanında olmak, durumun gerçekliğini sınamaktı. gerçeğin gerçek olabilmesi için en az iki oy gerekiyordu. yaşadıkları zamanın ilerisinde olan insanlar bunu bilirler, deliler ve sanrı görenler de. bir hayali sadece sen görüyorsan ya aziz derler adama ya da deli.

delilik mi? olabilir. ne delilik değildir ki? maval delilik değil miydi? kurmalı oyuncaklardan farksızdık. birkaç kez kuruluyorduk, sonra da güle güle. ortalıkta dolanıp varsayımlarda bulunuyor, planlar yapıyor, valiler seçiyor, bahçemizdeki çimleri biçiyorduk. delilik tabii, ne delilik değildir ki?

27.10.06

kader

cesare pavese

insanları öldüren kader, onları görebilmemiz ve gözlerimizi bu cesetlerle doldurabilmemiz için bizi de sorumlu kılıyor. korku, alışılagelmiş korku, kaçış değil. insan, gerçeği kavradığı için utanıyor – işte gerçek önümüzde: her ceset sen, ben ya da biz olabiliriz. arada hiç fark yok. eğer yaşıyorsak, bunu bir başkasının kirletilmiş cesedine borçluyuz. bu nedenle her savaş bir iç savaştır. her şehit, yaşayan canlıya benzer ve ondan ölümünün hesabını sorar.

bir insan olabilmek, bu apayrı bir olgu. şans, cesaret, istek gerektiren bir olgu. özellikle dünyada başka hiç kimse yokmuş gibi yalnız kalabilme cesaretini gerektiren. ve yapmak istediğini düşünmek yalnızca. insanlar umursamazsa korkmamak. yıllar yılı beklemek, ölmek gerek. ve sen öldükten sonra, şansın varsa, o zaman bir şey olabiliyorsun.

zaman zaman, hiçbir şeye yaramaz haber bültenlerini dinledikten sonra penceremin kenarından dışarıdaki, terk edilmiş üzüm bağlarına baktığımda, rastlantılardan oluşan bir yaşamın yaşam olmadığını düşünüyorum. ve kendi kendime gerçekten rastlantılardan sıyrılıp sıyrılmadığımı soruyorum.

via tezer özlü

25.10.06

soylu beyefendi

eduardo galeano

atlar kişniyor, arabacılar küfrediyor, kırbaçlar havada ıslık çalıyor. soylu beyefendi öfkeye kapılmıştı. sanki asırlardan beri orada bekliyordu. arabasının önü başka bir at arabası tarafından kesilmişti ve birçok arabanın arasında boş yere geri dönmeye çalışıyordu. daha fazla sabrı kalmayınca arabadan indi, kılıcını kınından çekti ve yolunun üzerinde karşısına çıkan ilk atın karnını deşti. bu olay 1766 yılının bir cumartesi akşamüstü, des victoires'da yaşandı. soylu beyefendi marquis de sade idi.

23.10.06

veda divanı

ahmet telli



filler mezarlığında fil ölüleri
ve belki birkaç da şiir bulursunuz
ki o şiirler kendi ölümlerini sezen
birer kuğuydular kuytu sularda

zaman kekemeydi ve tarihe sızan
soytarılar gördük gencömrümüzde

keder de onarır hayatı bazen

ikide bir kaçırma gözlerini herkes bilir
kalbi kırılanın kalp kırmadaki hünerini

bıçakla kesilecek kadar koyuydu karanlık
şehri çakallar basmış pus tutmuş hafızalar
çıplak elleriyle eşeliyor toprağı bir kadın
bir çocuk çığlık çığlığa haykırıyor ıssızlığı

söz çakmak taşından sıçrayan kıvılcım olsa nafiledir
hükmü hengamedir artık kalbim dediğim muallakta
geyiğini yitirmiş dağ, şiirini unutmuş dil neye yarar
hepsi acı bir eyvah olmuştur, sitemkâr bir nida

sözlerin eksilip eskidiği bu gri atlas
karanlık bir vadiye akıyor, bütün
ışıkları söndürülürken belleğimin
ve sen kurtarabilirsin beni ancak
unutmanın bu vahşi saldırısından

eprimiş anılar kalıyor geride
bir de ceylanların ürkek
sıçrayışları tetik boşluğunda

insan yorulur bazen insan olmaktan

hiçbir şey daha kötü olamaz
kötü biten bir aşk sonrasından

hutbeni bitir artık, hırkanı as, asanı al
bir veda sesi ol kendine hoşçakal diyerek

sülfür inceldi ve en yorgun yerinden kırıldı ayna
tenhaydı düşlerim, geceydi, çıkıp geldim işte
su ve ateş bir de gülünç yalnızlığım var sana
getirebildiğim, kokularını yitirmişti çünkü güller

şairler vurulmalıdır, hayat yakışmıyor onlara

ezberlenecek hiçbir şey yok bu dünyada
kirletilmemiş bir bulut bile yok artık

"gülüşünden vurdular kardeşimi!"
(hacı birlik'in ağabeyi)

kendine bir deniz bul artık bir de rüzgâr
parçalanacağın bir uçurum bul bu dünyada

saçlarını gittikçe kısalttığın günlerde
sen söylemiştin bu sözleri unutmadım
-her aşk bir ayrılık gizler, ayrılıklarsa
bir merhabanın sıcaklığını taşır kendisinde

hiçbir anını tanımlamaya kalkmadan
kısacık ömürler biçiyoruz kendimize
sonra yolculuklara çıkıyoruz, bir kentten
ötekine giderken özlüyoruz bir başkasını

özlediğimiz birileri olmalı diyordun
yanındayken bile özlediğimiz birileri

tarih mi, yollara düşmenin
kedere benzeyen yeridir tarih

tüm yalnızlıkları mümkün kılan
birileri olmalı ya da kalbini
kederle onaran bir göçebe

ölümsüz olmak kadar ürkünç bir şey
bu dünyaya alışmak duygusu

kalbim, bağışlanmayacak bir şey yap
katlanma kendine ve bu dünyaya

aşklar mı diyordun, anladım
senin incindiğin benimse
yollara düştüğümdür yeniden

10.10.10/101 ankara gar önü (mahşer)
kardeşler kardeşler kardeşler
ne tanrı duyuyor çığlığı ne devlet
ölüm de kaybediyor haysiyetini

biten bir aşk için
söylenecek söz şu olmalı:
- güzeldi yine de

hiç kimse bir aşkı onarmaya kalkmasın
kaybedilmeye değer
en güzel anında bitirilmişse eğer

aşkı ve çılgınlıkları nasıl da unutmuşuz
oysa sevmeyi, gülümsemeyi bilmiyorsa insan
öfkelenemez bile artık ve kent öfkesiz
insanlara yenilmemiştir hiçbir zaman

ey, dinle hayatın son sözü şudur ki sana
- her mecnun yine de bir çöl bulur kendine

bir tetik düşer soluk soluğa kalır geyik
dağ taş ürperir, sular kirlenir büsbütün
ey acıyı ödünç alan, o artık sende kalsın
sonsuza kadar senin olsun o çığlık

gül diye kokla güz dalgınlıklarını
umut tacirlerine yüz verme sakın
yenilirsen dövüşerek yenilmelisin
hiç kimseye vereceğin hesap kalmamalı

yanında götüreceğin hiçbir şey kalmadı
ellerindeki keder çizgilerinden başka
ey, dinle, hayatın son sözü şudur ki sana
- her mecnun yine de bir çöl bulur kendine

bir şiir yaz ozansan eğer, diyor
ekleyeyim mektubuma ağlasın anam
diyorum ki mahpus arkadaşıma
şiirimiz analar ağlamasın diyedir

umuda bağlanmak umutsuzluktur ancak

ey tarih, aç solgun yapraklı defterini
ve kaydet dövüşenlerin hikâyesini

ey tarih, aç solgun yapraklı defterini
ve oku hayatımızın parçalanmış hikâyesini

yolları büsbütün kesse de zulüm
esip dursa da acının çöl ayazı
hangi dağ efkarlıysa ordayız
perişan edilen her şey bizimdir
yağmur oluyoruz hangi ırmak kurusa
gülüşümüz çocuk
adımız eşkıyaya çıkmıştır bizim

zulmün bir engerek yılanı gibi
ağulayarak acılaştırdığı hayat
her sabah harmanisini güneşe asıp
göğsünü bir ana gibi verdi dünyaya
ve biz her sabah her akşam onun
biberli okşayışlarıyla yatırıldık
solgun kundağına umudun

çeliğine öfkenin şahini nakışlanan
bir aşiret hançeridir dadaloğlu
binboğa'dan kıl çadırı sökünce ferman
saplanır bağrına kaltak osmanlının

yitirilince güneş
esmer bir bulutun gölgesinde
düşmesin yüreğine
hüznün bakır çalığına dönen sancısı
güneşi sen çekeceksin buluttan
hayatı sen yeşerteceksin
unutma

21.10.06

yaşam ve ölüm

cenap şahabettin

kimi yaşamlar kırık doğarlar, onları hiçbir şey onaramaz.

güç olan, kahramanca ölmek değil, kahramanca yaşamaktır.

yaşam pek garip bir sofradır: anlayanlar tadamaz.

içten olarak karamsar olmak koşulu ile yaşamakta devam ancak güçlü ruhların işidir.

okulda okuduğumuzu yaşamda öğreniriz.

çok okumuş ama hiç yaşamamış adam da hiç okumaksızın çok yaşamış adam kadar cahil sayılır. beyin çifte mumla aydınlanır ve yaşam ile kitaplar birbirinin karşılıklı yorumcusudurlar.

yaşam hiç kuşku yok ki bir komedyadır; ama içinde çoğumuz ağlarız.

akarsu, ne güzel yaşam dersidir. küçük engellerin üzerinde köpürür, büyüklerin yanından sessizce geçiverir.

eceli gelmiş, deriz. hayır, ecele kendisi gitmiştir. ölüm yürümez, dirilerdir ki sürekli ona yaklaşırlar.

yaşamak çok kişi için yiyip içerek ölümü beklemektir.

yaşamda başarılı olmak için göze çarpan maskaralık, kendini gösteremeyen yeterlikten kuşkusuz daha değerlidir.

gerçek şan ve şeref, yosun gibi mezar taşı üstünde yetişir.

her cenaze alayına rastlayışımda düşünürüm: "şimdi omuzlarında taşıyorlar, bir saat sonra ayakları altında çiğneyecekler."

19.10.06

mesaj

yuval noah harari

20 temmuz 1969'da neil armstrong ve buzz aldrin, ay'ın yüzeyine indiler.

apollo 11 astronotları bu seyahatten önceki aylarda abd'nin batısında ay'a benzeyen ıssız bir çölde eğitim gördüler. bu alan pek çok kızılderili topluluğuna ev sahipliği yapıyordu. bir yerliyle astronotlar arasında geçen bir diyaloğa dair şöyle bir hikaye vardır:

bir gün eğitim esnasında astronotlar yaşlı bir kızılderiliyle karşılaşır. adam orada ne yaptıklarını sorar. astronotlar kısa süre içinde ay'a yapılacak bir araştırma seyahatinin parçası olduklarını söylerler. yaşlı adam bunu duyunca bir an sessiz kalır, sonra astronotlardan kendisine bir iyilik yapmalarını ister. astronotlar "ne istiyorsunuz?" diye sorar. yaşlı adam, "kabilemdeki insanlar ay'da kutsal ruhların yaşadığına inanır. onlara halkımdan önemli bir mesaj iletmenizi isteyecektim." astronotlar "mesaj nedir?" diye sorar. adam kendi dilinde bir şeyler mırıldanır, sonra da astronotlara bunu ezberleyene kadar tekrar etmelerini söyler. astronotlar " bu ne demek?" diye sorar. adam "bunu size söyleyemem. sadece bizim kabilemizle ay ruhlarının bilebileceği bir sır." der.

üsse geri döndüklerinde astronotlar uzun uğraşlardan sonra yerel dili konuşabilen birini bulurlar ve ondan mesajı tercüme etmesini isterler. ezberledikleri şeyi söyleyince çevirmen kahkahalarla gülmeye başlar. nihayet sakinleşince, astronotların o kadar dikkatle ezberlediği sözlerin, "bu adamların size söylediği hiçbir şeye inanmayın. topraklarınızı çalmaya geldiler." olduğunu söyler.

17.10.06

mağrurlar

lawrence sanders

en iyi asker, hayal gücünden yoksun olan askerdir.

insana zevk veren alışkanlıkların hepsi kirlidir.

hayatımı yeniden yaşamak olanağı doğsaydı, çırılçıplak güneşe uzanıp kadınların vücutlarını yağlamalarını seyretmek isterdim.

ben kadınların bağımsızlık hareketlerinden yana olan biri değilim pek; ama erkeklerin, tanınması ve çözümlenmesi çok güç bir şartlandırmanın kurbanı olduklarını kabul ediyorum.

kan, sudan daha yoğundur, er suyu da kandan.

seri katillerin hemen hepsi sakin, tutucu, temiz insanlardır. marifetleri anlaşılıncaya kadar kimsenin dikkatini çekmezler. çok defa, günlerce aynı elbiseyi, aynı renk kumaştan giysileri giyerler.

düzenli bir dünyada sorumluluğa yer yoktur.

hapishanelerdeki mahkumların yüzde sekseni, hiç olmazsa bir defa, önceden hapse düşmüş kimselerdir. bir insan eğer bir kere ırza geçmişse, adam soymuşsa, birini öldürmüşse, biliyoruz ki yine ırza geçecek, adam soyacak ya da birini öldürecektir.

en iyi tecrübe, ateş hattında olmakla öğrenilir.

büsbütün özerk bir kuruluş olmamalıdır emniyet. bir çeşit sivil denetim ehvenişerdir.

polis enseler, yargıç takdir eder.

eğer siz de polisseniz herhangi bir polisin öldürülmesi sizi küçültür. dayanamazsınız acısına.

bütün durumlar ille de fedakârlık gerektirmez. bazıları mantıklı bir cevap bekler, bazıları da kendini bırakış. her adamın kendi yetenekleri, kendi sınırları vardır.

bireyin ölümlülüğü bütünün ölümsüzlüğüdür. her şeyin, canlı cansız her şeyin, vızıldayan bir beyazlık içinde birleşmesidir. işte bu birliği bilmenin, en sonunda çamurun ve yıldızların bir parçası olduğunu anlamanın coşkusuydu içindeki. var olan yalnızca yaşamın sürekliliğiydi ve bu süreklilik içinde insanlar ve kayalar, çamurlar ve yıldızlar, birer tohum taneciği gibi görünüyor, bir süre boy atıp gelişiyor, sonra zamanın ötesindeki bir âleme geri dönüp sürekli yeniden başlıyor, sürekli sona eriyorlardı.

her şey o kadar adaletsiz ki..

hepimiz dünyaya, elimize tutuşturulan bir elle geliriz ve becerebildiğimiz kadar ustaca oynamaya çalışır, bir floş yerine per geldi diye yakınıp dövünecek zaman bulamayız. en yaman oyuncu, eli zayıf olduğu halde -belki de gerektiği kadar blöf yaparak- iyi bir oyun çıkarmayı becerebilendir; böylece ortadaki paranın hepsini toparlayan ya da elindekini tutabilendir.

15.10.06

erdemin ardından git

konfüçyüs

halkın adaleti için çalışan ve ruhlara saygılı olan ama gene de onlardan uzak kalan bir kimseye akıllı denir.

akıllı insanlar sudan hoşlanır. erdemli kişiler dağlardan tat alır. bilgililer hareketlidir, erdemliler sakindir. bilgililer neşelidir, erdemliler uzun ömürlüdür.

içimizde olan şeyleri başkalarına vermek. işte buna iyilikseverliğin sanatı denir.

yiyecek pirincim, içecek suyum ve kolumu dayayacak bir yastığım var. bunlarla ben mutluyum. adaletsiz bir yoldan elde edilen zenginlik ve mevki benim gözümde uçuşan bulutlar gibidir.

gayretli ama dürüst olmayan, doğru sözlü ama güvenilir olmayan, safdil ama içten olmayan insanlarla hiçbir işim olmaz.

yaşama ilişkin bir bilginiz yokken ölümü nasıl bilebilirsiniz?

büyüklerle küçükler arasındaki ilişki, rüzgârla otlar arasındaki ilişkiye benzer; rüzgâr esince otlar eğilir.

çalışkan olanlar ilerler ve gerçeği elde eder. ihtiyatlı olanlar kendilerini yanlışlardan korur.

değerli kimi insanlar yalnızlığa çekiliyor. bazı kötü bakışlardan uzaklaşıyorlar. bazıları da anlamsız sözlerden kaçıyorlar.

kendisinden çok, başkalarından az isteyen bir insan, özünü kötülüklerden uzak tutar.

bir insanın çok ama pek çok bilgisi olup da onu tutacak erdemden yoksunsa, ne kadar kazanırsa kazansın sonunda her şeyi yitirir.

yolları ayrı olan insanlar birbirine danışmaz.

kendimi on beş yaşında öğrenmeye verdim. irademe otuz yaşında sahip olabildim. kuşkulardan kırk yaşında kurtuldum. göğün düzenini elli yaşında öğrendim. sezgilerim yoluyla her şeyi altmış yaşında kavradım. kalbimin isteklerini, doğru olan şeylere zarar vermeden yetmiş yaşında gerçekleştirebildim.

insanlar yaratılışta aynıdır; ancak yaşam deneyimiyle birbirinden uzaklaşır.

kızlara karşı doğru davranışı belirlemek çok zordur. eğer onlara yakınlık gösterecek olursanız alçak gönüllülüklerini yitirirler. uzak duracak olursanız kızarlar.

iyi bir insan başkalarının ayak izlerine basmaz.

kafanda yer eden iftiralar ve insanı tedirgin eden iğnelemelerden kendini uzak tutabiliyor ve onlardan etkilenmiyorsan akıllı ve uzak görüşlüsündür.

13.10.06

mutlu gençlik

william blake



mutlu gençlik yakına gel
gör açılan sabahı
yeni doğmuş hakikatin görüntüsünü
kuşku uçup gitti artık ve mantık bulutları
karanlık tartışmalar, hileli sataşmalar
delilik çıkışsız bir labirenttir
yolunu şaşırtır ona dolanmış kökler
niceleri düşüp kalmıştır orda
ölü kemikleri üstünde sendeleye sendeleye
yürürler bütün gece
ve kaygılanmaktan başka bir şey bilmediklerini hissederler
başkalarına yol göstermek dilerler
onlara yol gösterilmesi gerekirken

11.10.06

yaşamın ucuna yolculuk *

tezer özlü

"çevreyi tanımlamak değil, duygularla yaşamak gerekir."

"acımın derinliğinde, benim için artakalan hiçbir şey yok. yalnızlığımı algılamamın gururu bile."

"öykü ve şiir yaratmak için doğmuş olanlar, âşık olmakla yetinemezler, çünkü aşkın sanatsal bir yapıtı oluşturacak entelektüel örgüsü yoktur."

"insan sevgiye biri yanımızda olmadığından acı çekene dek dayanır; oysa gerçek yalnızlık dayanılmaz bir hücredir."

"ölüm gelecek ve gözlerini alacak, o ölüm ki bizleri sabahtan akşama dek izleyen, sağır, eski bir acı ya da anlamsız bir angarya olarak."

"sen düşüncelerle yaşıyorsun, diğerleri gerçeklerle."

"tüm ince duyguları, tüm bağlılıkları, kendini verme isteğini, bir tutukevinde gibi, ağır bir yük gibi yüreğinde hapsetmek zorunda bırakılmıştı."

"dünya nasıl olması gerekiyorsa, öyle. kendi kendini kurtaramayanı hiç kimse kurtaramaz."

"kader diye birşey yoktur, yalnız sınırlar vardır. en kötü yazgı, sınırları sabırla karşılamaktır. karşı çıkmak gerekir."

"bir gezinti tüm günü ısıtabilir. ama geceler öldürüyor beni."

"tek günah, insanın kendi yaptığını kavrayamamasıdır."

"yalnız sağlıklı insan aklı ile yaşansaydı, değmezdi yaşamaya can sıkıcı olurdu. tam aksine güzel olan dünyanın gökyüzü altında bir deliler topluluğunu andırması."

"tüm yaşam, diye düşünüyorum böylesi sabahlarda, tüm yaşam güneş altında bir oyun."

"yeterince dolaştım dünyayı ve anladım ki her insan iyi ve herbiri diğeri ile eşdeğerde."

samuel beckett: yeryüzünün gözyaşları sonsuzdur. biri ağlamaya başladığında, bir başka yerde, bir başkasının gözyaşları diner.

ve yaşam yalnız rüzgâr, yalnız gökyüzü, yalnız yapraklar ve yalnız hiç değil mi?

* tırnak işareti içindeki bütün sözler cesare pavese'den alıntıdır.

9.10.06

hayal

william blake

coşkunluk güzelliktir.

budalalık hilekârlığın maskesidir. gururun pelerini utançtır.

şimdi kanıtlanan, eskiden sadece hayal edilirdi.

yeterli olanın fazlasını bilmedikçe, neyin yeteceğini asla bilemezsin.

tatlı hazzın ruhu asla kirletilemez.

bir kartal gördüğünde dehanın bir parçasını görürsün. kaldır kafanı!

küçük bir çiçek yaratmak çağlara malolur.

doyurulmamış arzuları emzireceğine, bebeği daha beşikteyken öldür.

bağlayanları lanetle. gevşetenleri kutsa.

kadının çıplaklığı tanrının yapıtıdır. kederin aşırısı güler. neşenin fazlası gözyaşı döker.

en iyi şarap en eskisidir, en iyi su en tazesidir.

dualar toprağı sürmez, şükürler ekin biçmez.

hazlar gülmez, kederler gözyaşı dökmez.

7.10.06

papatya

ismet özel


yokum arkadaş düşünmekle varılan tada
hayata yalnızca kafanı banmak
gövdende namusluca güdebilmek sevinci
elbet burkulup kalmaktan iyi
kara gözlerimde uğuldayan bu değil ancak
elde tüfenk, elde alet, yürekte kor
cebelleşmek yalanla, kirle, tahvilatlarla
damarlarına papatyalar doldurarak
bir serinlik olup dünyaya sokulmak

5.10.06

din kuramı

georges bataille 

tanrılar, yalnızca gerçeklik dayanağı olmayan mitsel tinlerdir.

doğruyu söylemek gerekirse hiçbir şey, kökenimiz olan bu hayvansal yaşam kadar bize kapalı değildir. hiçbir şey, sessiz evrenin ortasında bulunan ve ne insanların ona verdiği anlama ne de onları yansıtan bir bilinç olmadan tasarımlamayı arzuladığımız anda şeylerin anlamsızlığına sahip olmayan dünya kadar düşünce biçimimize yabancı değildir.

en üstün varlık'ın nesnel kişiliği onu, dünyanın içinde sanki kendisi aynı anda özneler ve nesnelermiş ama onlardan açıkça ayrıymış gibi aynı yapıdaki diğer kişisel varlıkların yanına yerleştirir: insanlar, hayvanlar, bitkiler, yıldızlar, meteorlar.

yaşamsal özü tüketme isteğinde daha fazla ileri gidilemez. hatta bundan daha sakınımsızca gidilemez. bu kadar yoğun bir tüketme hareketi daha büyük bir huzursuzluk yaratarak bir huzursuzluk duygusuna yanıt verir.

an'ı saçlarından bir kez yakaladıktan sonra, önceki tüm zaman çoktan kavranan bu anın gücü içinde kalır. ve buraya ulaşmamı sağlayan tüm kalıcılıklar, tüm işler birdenbire yok edilmişlerdir, bu küçük anın okyanusu içinde bir ırmak gibi sonsuzca boşalmışlardır.

bu devasa girişim dünyasında, önemsiz anın içindeki kesin bir kaybedişten başka bir amacı olan bir şey yoktur.

şeyler dünyasının, içinde çözüldüğü gereksiz evrenin içinde hiçbir şey olmaması gibi, çabalar birikimi bir anın boşluğu yanında hiçbir şeydir. boş sözcüğünün küçültücü değerini doğrulayan, zamanın kaybolup gidişi korkusuyla değersiz işlemlerin içine gizlice giren özgür ama bununla birlikte boyun eğen andır.

insansal yaşamın mümkün olan en uzağa giden bir deneyim olduğu kişiye: ben, düşüncemi dile getirmek istemedim ama ayrımsızlığın içinden senin düşündüğün şeyi ortaya çıkarmada sana yardımcı olmak istedim. sen benden, sağ bacağının sol bacağından farklı olmasından daha fazla farklı değilsin ama bizi birleştiren şey, canavarlar doğuran -aklın uykusudur.

3.10.06

insan

pascal

ne iyiliğe ne gerçeğe muktediriz.

insanların bütün uğraşları, kendileri için iyi olan bir şeyi elde etmeye yöneliktir. fakat insanlar ne hakkaniyetle sahip olmaya ehildirler ne de emniyetle sahip olabilecek kadar güçlü. aynı şey bilgi ve haz için de geeçerli: ne hakikate ne iyiye sahibiz.

gerçeği arzularız; ama tereddütten başka şey bulamayız içimizde. mutluluğu ararız; ama sefalet ve ölümden başka şey bulamayız. gerçeği ve mutluluğu arzu etmemeyi beceremeyiz ve ne gerçeğe ne mutluluğa muktediriz. bu arzu, hem bizi cezalandırmak için hem de düşüşümüzün nereden olduğunu hissettirmek için bize bırakılmıştır.

insan, varlığını meydana getiren akılla hareket etmez.

bütün insanlar doğal olarak birbirlerinden nefret ederler. kamunun iyiliğine hizmet ettirmek üzere elden geldiğince dünya heveslerinden yararlanılır. fakat bu sadece bir yalan, sahte bir iyilikseverlik görüntüsüdür; çünkü aslında nefretten başka bir şey değildir.

bahtsızlara acımak dünya heveskârlığına aykırı değildir; tersine, hiçbir şey vermediğimiz halde, şefkatli payesi kazanmaktan ve böylesine bariz bir dostluk sergilemekten ötürü mutlu oluruz.

1.10.06

kadın kadıncık ol

enderunlu vasıf


kız dinle nush ü pendimi kavline sadık ol
gönle rıza-i kaynanayı kul halayık ol
kim der sana ki bir çamura var bulaşık ol
ne kesret ile zahide ne pek de açık ol
olma sokak süpürgesi kadın kadıncık ol