27.9.06

sefalet

halit ziya uşaklıgil

bazen birden, hiç beklenmeyen bir zamanda zihne çarpıvermiş hakikatler vardır ki senelerden beri damla damla, çeşitli zamanlarda döküle döküle birikmiş belirtilerin, küçük küçük, başlı başlarına manasız işaretlerin birdenbire doğuveren neticesidir. bir hiç, fikirden geçen bir rüzgâr, o manasız belirtileri, işaretleri açıverir. bunlar, aralarından engelleyici duvarla kalkıvermiş zerreler gibi birbirine katılır, birbirini bulur, onlardan bir küme meydana gelir ki görülmemesi mümkün olmayan bir hakikat hükmünü alır.

insan kendisinin sefaletini bir servetin ihtişamı yanında, talihsizliğinin hükmünü bir saadet görünüşü karşısında daha büyük bir acıyla anlar.

25.9.06

yorgun

ingeborg bachmann

yaşayacak bir niçin'i bulunan, hemen tüm nasıllara dayanabilir.

tek bir cümle, artık kendisine olan olmuş insana güvence vermeye yeter mi ki? bu dünyadan olmayan bir güvence gerek.

çünkü başkalarının buna amanı yok, onlar ülkelerinde oturuyorlar, çalıştıkları, planlar yaptıkları, eyleme giriştikleri ülkelerinde, onlar, yani gerçek anlamda zamanın dışında olanlar; çünkü onlar dilsiz, tüm zamanlarda egemenliklerini sürdürenler, yalnızca dilsiz olanlardır. size korkunç bir sır vereceğim: dil ceza demektir. her şey dile geçmek zorundadır ve her şey suçuna ve bu suçun kapsamına göre, yine dil içinde yitip gitmek zorundadır.

ben, babamın yuvarladığı çığın altında kaldım.

düşünmemi öngördükleri şeyleri de düşünebilmekten tümüyle acizim, bir tarihi, bir işi, bir randevuyu, sabahın altısında mutsuzluğumun sınırsızlığından daha açık ve seçik algıladığım bir şey yok; çünkü asla kesilmek bilmeyen bir acı, hak edilmiş, tüm benliğimi saran bir acı, tüm sinir uçlarına eşit oranda dağıtılmakta, her zaman. çok yorgunum, evet, size söyleyebilirim, çok yorgunum.

23.9.06

toplumsal cinsiyet ve iktidar

r.w. connell

yeni bir gelişim ne denli radikal olursa, eski çerçeveleri de o denli beraberinde taşır.

"nükleer savaş durumunda yapmanız gereken, çocuklarınıza veda öpücüğü vermektir."

toplumsal cinsiyet üretim ilişkilerinin bir parçasıdır ve başından beri böyle olmuştur. yoksa yeniden üretimleri sırasında bir karışma söz konusu değildir.

çoğu yazar -hatalı bir biçimde- üreme biyolojisinin insanları basit ama tam olarak iki farklı kategoriye ayırdığını varsaymaktadır.

toplumsal cinsiyet seçilebilir bir şeydir.

anke erhardt /heino meyer-bahlburg: toplumsal cinsiyet kimliğinin gelişmesi, büyük ölçüde çocuğu yetiştirenin cinsiyetine bağlı gibi görünüyor. (hormonal belirlenime göre değil).

"erkekler ve kadınlar arasındaki fiziğe ve mizaca ilişkin farklılıklar, kültür tarafından evrensel erkek egemenliğine doğru artırılmaktadır."

katı bir cinsiyet kimliği ve yaşam boyu iki cinsten birinin üyesi olma zorunluluğu, batı avrupa kültür tarihinin erken dönemlerinde bugünkü biçimiyle varsayılmıyordu.

neyin doğal olduğu ve doğal farklılıkların nelerden oluştuğuna ilişkin kavrayışımızın kendisi kültürel bir oluşum, toplumsal cinsiyete ilişkin kendimize özgü düşünüş biçimimizin bir parçasıdır.

tarih, toplumsal pratik aracılığıyla doğal olanın aşılmasına dayanır.

eşcinsel erkeklerin toplumsal düzeyde tanımlanması kadınsı, eşcinsel kadınlarınki de erkeksi oluyor; ama aslında eşcinsel ve heteroseksüel insanlar arasında hiçbir fiziksel veya fizyolojik farklılık yok.

toplumsal bir yapının şifresini çözmeye yönelik girişimler genellikle kurumların analiziyle başlar.

gerçek toplumsal mücadeleler, önceden kestirilebilir ya da standart sonuçlara sahip olmazlar; hatta bazen de kendilerini açığa çıkaran koşulları değiştirebilirler. diğer bir deyişle, pratiğe ve yapısal dönüşüme ilişkin uzun dönemli bir tarihsel dinamik söz konusudur.

çoğu durumda şiddet içeren rejimler, tasarlandığı biçimde işlemektedir: rahibe okulları rahibeler üretir, okul öğrenciler üretir, erkek çocuk babasının imgesi olacak biçimde yetişir.

cinsel özgürleşme kavramı, doğuştan sahip olunan bir erotizmin zincirlerinden koparılması meselesi değil, -erotik olanlar da dahil olmak üzere- yabancılaşmaların sökülüp atılması ve doğuştan sahip olunan özgürlüğün gerçekleştirilmesi meselesidir.

dünya hazır olduğunda düşünceler de devrimci bir güce dönüştürülebilir. sorun ise düşünceler kadar hazır olunup olunmadığının da anlaşılmasıdır.

21.9.06

insanların yanlışları

konfüçyüs

insanların yanlışları, üyesi oldukları sınıfın belirgin niteliğidir.

bir şeye sahip olmadığı halde varmış gibi davranıyor. boş ama dolu olduğunu gösteriyor. sıkışık durumda ama serbestmiş gibi görünüyor. ölümsüzlüğü böyle elde etmek güçtür.

küçük insan yanlışlarını örtmeye çalışır.

bir kişi çocukken küçüklere yakışacak biçimde alçak gönüllülük gösteremezse, gençken yararlı şeyler yapamazsa, yaşlılığında da böyle yaşamayı sürdürürse, o bulaşıcı bir hastalıktır.

bir insan, yanlışları olup da bunları düzeltmezse bu hataları benimsemiş demektir.

bütün gün payına düşecek yemeği düşünüp de kafasını başka bir şey için yormayan bir kişiyle birlikte olmak çok zordur.

yüksek sınıfın akıllı, aşağı sınıfın budala insanları vardır ve bunlar asla değiştirilemez.

yanlışlarını anlamış ve kendisinin hatalı olduğunu kabul etmiş bir kişiye henüz rastlamadım.

19.9.06

yeni kapitalizmin kültürü

richard sennett

bütün insanlar bir şeyi iyi yapmanın verdiği tatmini yaşamak ve yaptığı şeye inanmak ister.

büyük kurumların parçalanması pek çok insanın yaşamını da parçalanmış bir halde bıraktı. iş yaşamının talepleri aile yaşamını allak bullak etti ve insanların yaşadığı yerler köyden çok tren istasyonuna benzer hale geldi. küresel çağın ikonu göç oldu; yerleşmek değil, hareket etmek. kurumları yıkmak daha çok cemaat üretmedi.

eğer geçmişe özlem duyanlardansanız -hangi duyarlı insan değildir ki?- ilişkilerin bu durumu size üzüntü duymak için bir neden daha verir.

arkada bıraktığımız elli yıl hem küresel kuzey'de hem de asya ve latin amerika'da görülmemiş bir servet yaratma dönemi oldu. bu, devlet ve şirketlerin sabit bürokrasilerinin yerle bir edilmesiyle derin bağlantıları olan yeni bir servetti. son kuşağın teknoloji devrimi de en çok merkezi denetimin en düşük düzeyde olduğu bu kurumlarda gelişip serpildi. böyle bir büyümenin bedeli de kuşkusuz büyük: çok daha büyük bir ekonomik eşitsizlik ve de toplumsal istikrarsızlık. yine de bu ekonomik patlamanın hiç yaşanmamış olmasını dilemek akıl dışı olur.

ticari büyüme, toplumsal yaşamda tedirgin edici değişiklik ve çalkantılar, yani istihdam zeminini yayarak baş edilebilen tehditler üretir.

genel olarak, kişi şirketin ne kadar altlarındaysa onu tutan ağ o kadar geniş gözenekli olur; kişinin hayatta kalması o kadar çok stratejik düşünme gerektirir ve formel stratejik düşünme, okunaklı bir toplumsal harita ister.

kabiliyet bir tür manevi prestij getirir. bu hava kişisel olduğu kadar toplumsaldır da.

rönesans dönemi alimleri kendilerini bir tiyatroda hayal ederek muazzam miktarda olgusal materyali ezberlemeyi öğrenmişti. olguları, oyun karakterlerinin temsil ettiği kategorilere ayırıp gruplandırırlardı; oyunu kendi zihninde izleyen kişi, örneğin astronomiyi simgeleyen apollon ve denizciliği temsil eden neptün etrafında örülmüş bir öykü icat eder, böylelikle bu iki alanın içerdiği çeşitli olgular arasında karşılıklı ilişki kurardı.

ipod'un ilkel atası olan walkman'i insanların nasıl kullandığıyla ilgili bir inceleme yazan michael bull, bekleneceği gibi, insanların hep aynı 20-30 şarkıyı dinlediğini bulmuştur; çoğu insanın sahip olduğu etkin müzik hafızası bu kadardır.

soyut bir dille ifade edersek, güç pratikten ayrıldığında arzu hareketlilik kazanır; basit bir şekilde ifade edersek, isteklerinizi yapabildiklerinizle sınırlandırmazsınız.

püritenler şüphe içinde yaşar, bizse haz isteriz. tarif ettiklerim, tüketicilerin nesnelerden yarattığı hazlardır, aklı başında bir faydacının şüphe ettiği ve kuşkusuz şüphe etmesi gereken dayatılmış hazdır.

gündelik yaşamın rutinleri ve sınırları ötesinde bir şeyler düşlemek insanları özgürleştirebilir. aynı şekilde, bu mükemmel sonuç veren idare yollarını harcayıp tükettiklerini hissetmek de insanları özgürleştirebilir. peki, doğrudan bildikleri, kullandıkları ya da gereksinim duydukları şeyleri manen aştıklarında da özgürleşmezler mi? tüketme tutkusu belki de özgürlüğün bir diğer adıdır.

17.9.06

kölelik

carson mccullers

sahip olduğumuz tek şey vücutlarımızdır ve yaşadığımız sürece vücutlarımızı satarız. sabahları işimize gittiğimizde, bütün gün çalışırken vücutlarımızı satarız. onu herhangi bir fiyata, herhangi bir zamanda, herhangi bir amaç için satmaya zorlanırız. yiyebilelim, yaşayabilelim diye satmaya zorlanırız vücutlarımızı. ve bunun için bize verilen fiyat, başkalarının kazancı için daha uzun süre çalışabilmemize yetecek kadardır ancak. bugün haraç mezat satılmıyoruz adliye meydanında. ama gücümüzü, zamanımızı, canımızı satmaya zorlanıyoruz her gün. bir cins kölelikten kurtulduk ama bir başka köleliğe sokulmak için. özgürlük müdür bu? özgür adamlar mıyız bizler şimdi?

15.9.06

arayış

ludwig wittgenstein

her şeyin gözle görülür olması katlanılmaz bir şey. görülebilecek bütün her şeyin gördüklerimizden ibaret olması. bunu hazmedemiyoruz, son nefesimize kadar bununla savaşıyoruz.

sahnedeki dram amatörce ve derme çatma olduğu için, gözlerden uzakta temsil edilen daha saf, daha güzel bir oyun seyredebilir miyiz, diye sahne gerisine göz atmaktan kendimizi alamıyoruz. ama sahne gerisi bomboş, görmüyor musun? mezarı açtılar, boş çıktı. asıl vahiy buydu işte. şeylerin nasıl oluştuğu değil, ne oldukları: giz bu. hiçbir şey olmayabilirdi, öyleyse neden var?

bir derinlik hayaline saplanmış budalalar olduğumuz için gizli olanı arıyoruz. gerçekliğin dayanılmaz buradalığını görmemek için elimizden geleni yapıyoruz. bunu bir an kafamıza kazıyabilsek kurtuluruz. belki de deliririz. oysa biz fikirlerin arkasına sığınıyoruz. fikirler! domuzların bile fikri olabilir.

üzerinde konuşulamayan şeyler konusunda susmalı.

13.9.06

yangın

ahmet haşim

gerçi yangın bir felakettir; fakat belediyenin bazı mühim vazifelerini çoğunlukla yangınlar gördüğü için istanbul halkı yuva yakan alevlere karşı kendini minnettar saysa yeridir.

fatih taraflarının, hırka-i şerif'in, karagümrük'ün eski sokaklarını, köhne evlerini bilenler, yangınlardan sonra oralarda açılan geniş ve havadar sahalar karşısında, fransızların dediği gibi, felaketin bir şeye yaradığını görmüşlerdir.

bununla birlikte itiraf etmeli ki nice hüsranlar ve gözyaşları pahasına mal olan bu hazin nimetten lazım olduğu gibi istifade etmesini bilemedik. yangın mıntıkasında açılan bulvarların her iki tarafında peyderpey yapılmakta olan küçük, üslupsuz, nizamsız binalar beriki çirkin istanbul'un çekirdeğini teşkil ediyor.

mimari eserler fazla çirkinliği, fazla tuhaflığı taşımaz. gülünç bir tabloya bakmamak, fena bir şiiri veya ahenksiz bir müziği dinlememek suretiyle bunların zararlı tesirlerinden ruhumuzu koruyabiliriz; fakat fena bir mimarın eserinden sakınmak kolay bir iş değildir.

aciz bir muhayyile, fakir bir ruh, yol ortasına dikilmiş taştan koca bir şekle dönünce, bütün bir şehrin manevi sağlığını nesillerce bozmak kudretinde bir tehlike olur. son senelerin ağlanacak sahte mimarisi yüzünden değil midir ki ruhumuzun estetik kabiliyetine delil aramak için eskilerin eserlerine başvurmaktan başka çare bulamıyoruz.

11.9.06

aşk

nabizade nazım

duyguların kendi akışı önüne set çekilemez.

düşünce, ihtimallerin yürüyüş alanının köşesini bucağını araştıra araştıra gerisinden gelmekte olan sevdaya emin bir yol açar. bu yürüyüşün sonu ya bir meydan muharebesi ya bir istirahattir. sevda muharebesi pek müthiş, pek acıklıdır. istirahatinde de emniyet aramamalıdır; emniyet hizmetleri, ne derece tedbirli ve uyanık olarak yerine getirilse de.

sevmek, sevilmek! işte şu dünyada insanın biraz yüzünü güldüren saadet bu nimetten ibarettir.

9.9.06

ormanda unutulan askerler

john c. keats

insan büyür, sever, evlenir, çocuk sahibi, bir meslek sahibi olur. sonra seni karından, çocuklarından, mesleğinden ayırırlar. eline bir tüfek verirler. kendini her şeyden uzak, dağ başında buluverirsin.

teslim olmak kadar acı bir şey yoktur. yenilmek başka şey, herkesin başına gelebilir. fakat kimse de göz göre göre teslim olmamalı. insanın kendini iğdiş ettirmesi gibi bir şey.

dostlarını kendisinden uzaklaştırmamanın en iyi çaresi, onlara hiçbir zaman öğüt vermemektir.

herkes ancak basılı olan şeylere inanır. basılı bütün nesneler arasında da evraka gönderilecek olana gerçek bir değer verilir.

bir gerilla birliği düşmanı hırpalamak zorundadır. yoksa sivil halk onu desteklemez. sivillerin desteği olmazsa gerilla diye bir şey de olmaz.

gerilla savaşının niteliği böyledir. savaşçılardan çok sivil halk arasında kayıplara yol açar.

bir general ne izahat verir ne de özür diler. bir teğmenin de aldığı emirleri yerine getirmekten başka yapacağı şey yoktur.

insan topların karşısında saklanır fakat uçaklardan saklanamaz. uçaktaki pilot isterse senin üstüne bile işer.

savaşlar ilk silahın patlayışından önce kazanılır veya kaybedilir. savaş başladıktan sonra, hele elde yedek kuvvetler de yoksa artık yapılacak fazla bir şey de yoktur.

bazen felaketin de hayırlısı olurmuş.

ölü bir vücudun yere yıkılışına dünyada hiçbir şey benzemez. canlı bir insan bu düşüşün bir eşini yapamaz.

onlara güvenmek zorunda değilsin. bu adamlar beygire benzer. dizginleri sıkı tuttun mu ne istersen yaparlar. aynı komuta altında, aynı tüfeklerle onlara da başka herkese olduğu gibi güvenilebilir.

savaş döneminde insan her şeyi bulamaz. deniz kıyısına geleli beri bir tek sıtma nöbeti geçirmedim.

uzak doğu'da sabır her zaman için bir erdemdir. eyleme geçmek ise çoğu zaman bir çeşit gülünçlük sayılır.

işleri rast gitmeyen şeflerin yaptıkları hizmetlerin yararlı ve yiğitçe olarak nitelenmesi seyrek görülen bir şeydir.

bir komutan kadar eli kolu bağlı kimse yoktur. böyle bir adam yalnız kendi kişiliğinin değil, herkesin tutsağı durumundadır.

vakti saati gelmedikçe hiçbir tehlike yoktur.

gerekenden fazlasını istemeyi sakın unutmayın. genel karargah bir bakanlık gibidir. beş dolar istedin mi sana gülerler fakat elli milyar istedin mi bir çek verirler.

insan ömür boyunca hiç komutanlık istemeyip de meslek hayatını düşmana teslim olarak bitirirse bu, talihin çok acı bir cilvesidir.

bu kitap boyunca birtakım kişiler ortaya çıkmakta, sonra kaybolmaktadır. aslında bir romanın kişileri böyle kaybolmaz. fakat romanlar gerçek yaşamda yeri olmayan, yapay bir sırayı izler. hayatta ve özellikle savaş zamanında insanlar gelir, bir dönem için yanımızda olur, sonra yavaş yavaş ya da çok çabuk uzaklaşıverir. her birimiz de tek başımıza ölene dek kendi yolumuzu izleriz.

1942 yılındaki noel'in arifesinde güneş denizin üzerinde batarken yerini o tropik gecelerinden birine bıraktı. böyle gecelerde insan dünyanın çirkin olduğuna inanmaz.

7.9.06

genç kızlar

halit ziya uşaklıgil

genç kızlar hiç tanınmamış, henüz tecrübe olunmaya muhtaç mahluklardır.

genç kız olmak üzere bulunan çocukların çok farklı bir dönemi vardır ki o sırada bu hassas, narin mahluklarda bir kadınlık hayatına hazırlığın belli belirsiz gelişmeleri görülür. bu devre ruhsal, bedensel değişikliklerle başlar. çocukta sebepsiz herkesten bir ürkeklik, bir kaçınmak, bir çekingenlik fark edilir. onda artık oyun zamanı geçmiş bir kedi yavrusunun vahşetleri uyanır. size eskisi gibi çocukça neşesiyle elini uzatmaz, yanınıza o eski kendini verişle sokulmaz. babasına dudaklarını uzatışında bile bir soğuk titreyişin akışı vardır. lakırdılarında biraz daha sakıngandır. gülerken kızarıverir. soluduğu havanın içinde gariplik, yabancılık veren bir yeni rüzgârın dalgaları vardır. o zaman kaçar, tenha köşeler arar. uzun uzun düşünceleri vardır. kendisinde bir başkalık hisseder; fakat niteliğini bilmez. yalnız anlar ki artık bir çocuk değildir. yeni bir kimlik mayası tutulamayan bir gelişme kuvvetiyle bu çocuk vücudunu parçalayıp taşmak, bir şiddetli fışkırmayla dışarı çıkmak ve artık zorla sözünü geçirmek ister.

bu olay çocuğun iradesi, bilgisi, tercihi dışında bir şeydir ki kendi kendine tabiatın belirlediği değişim çizgisini takip eder. çocuk vücudunda garip bir şeyin, ne olduğu anlaşılmaz bir hastalığın yürüdüğünü, ilerlediğini, bütün benliğinde dolaştığını hisseder. o zaman ona yürüyüşünde, söyleyişinde, gülüşünde, bütün dışarıyla ilişkilerinde korkaklıklar, beceriksizlikler gelir. birden tavrında zariflik ve tabiiliğinden bir şey eksilmiş sanılır. boyu fazlasıyla uzun, vücudu oransızca ince gibidir. yürürken uzun bacaklarının üstünde oransız bir gövdeyle yürüyen bir kuş hali vardır. elini uzatışında, başını tutuşunda o eski hoş uyum kaybolmuştur. kendine has tavırlarını terk etmiş de henüz yakışacak tavırlar bulamamış bir vücut gibidir. lakırdılarının arasında birden kızarışları vardır, sebebi bilinmez. bu kendiliğinden taşan sıkıntıları da alt edemez. o zaman herkesten uzak kalmak ister. büyüklerin arasında durmaya cesaret edemez. çocukların arasında kalmaktan utanır.

uykularında kâbuslar, hummalar vardır. geceleri birden uyanışları içinde ölümü düşünür, korkar, yorganının altına sokularak titrer.

bu öyle bir dönemdir ki çocukların öğrenmesinde yeni ufuklar açar. onlara kimseye bir şey söylemeksizin, hiçbir yerde bir belirti görmüş olmaksızın, birdenbire, kendi kendine, o zamana kadar tamamıyla anlaşılamayan binlerce şey bir ifade genişliği kazanır. birçok hakikatleri anlayıvermiş bulunurlar. bu öğrenme nasıl çıkarımlar sonucu böyle birkaç aylık bir dönem içinde meydana geliverir? bunu tarif mümkün değildir. denebilir ki bu sırada yeni gelişen kimlik, genç kız kimliği, o eski çocuk imliğine yeni yeni bilgiler getirmiş, her şey için "işte bu şudur" diyen sesiyle o vakte kadar bulutlar altında şöyle bir göz gezdirilen sahifelerin üzerine sihirli bir ışık dökmüştür.

5.9.06

intihar

charles bukowski

intihara meyilliydim, zaman zaman ağır bunalımlara giriyordum, kalabalığa ve özellikle de sıraya girip beklemeye tahammülüm yoktu. ve hayatlarını sıraya girip bekleyerek geçiren bir toplum olmaya doğru gidiyorduk. hava gazı ile intihar etmeyi denemiş, başarısız olmuştum.

ama başka bir sorunum vardı. sabahları yataktan çıkamıyordum. nefret ediyordum yataktan çıkmaktan. herkese, "insanlığın en büyük iki icadı yatak ve atom bombasıdır." diyordum. deli olduğumu düşünüyorlardı. çocuk oyunları.. ömürlerini çocuk oyunları oynayarak geçiriyordu insanlar. hayatın dehşetinden etkilenmeden rahimden mezara gidiyorlardı.

evet, nefret ediyordum sabahları yataktan çıkmaktan. hayata yeniden başlamak demekti. bütün geceyi yatakta geçirince insan kolay kolay vazgeçemeyeceği bir mahremiyet geliştiriyordu yatağı ile. ben hep yalnız biri olmuşumdur. bağışlayın, kafadan biraz kontağım galiba; ama arada sırada ayaküstü yapılan bir düzüşmeyi saymazsak dünyadaki bütün insanlar yok olsa umrumda olmaz. evet, hoş değil, biliyorum. ama bir sümüklü böcek kadar hoşnut olurdum. beni mutsuz eden insanlardı sonuç olarak.

çoğu insan ölüme hazır değildir, ne kendi ölümlerine ne de başkalarının. şoka girerler, ödleri patlar, beklenmedik bir sürprizdir ölüm onlar için. olmamalı oysa. ben ölümü sol cebimde taşırım.

korkunç olan ölüm değil, yaşanan ya da yaşanamayan hayatlardır. insanlar hayatlarına saygı duymuyorlar, işiyorlar üstüne, sıçıyorlar. geri zekalılar. tek düşündükleri düzüşmek, sinema, para ve düzüşmek. hiç düşünmeden yutuverirler tanrı'yı, hiç düşünmeden yutuverirler vatan'ı.

çok geçmeden düşünme yeteneklerini yitirir, başkalarının onlar için düşünmelerine izin verirler. pamuk beyinliler. görünümleri çirkin, konuşma biçimleri çirkin, yürüyüşleri çirkin. yüzyılların olağanüstü bestelerini çalın onlara, duymazlar. çoğu insanın ölümü bir aldatmacadır. ölecek bir şey kalmamıştır geriye.

ölümün tahammül edemediği bir şey varsa yüzüne gülünmesidir.

gitmesini bilmek lazım. depomuzdaki yakıttır ölüm. devam edebilmek için ihtiyacımız var. hepimize lazım. bana lazım. size lazım. zamanı geldiğinde gitmezsek çevreyi kirletiriz.

kanımca en tuhaf olan, ölmüş birinin ayakkabılarına bakmaktır. daha hüzün verici bir şey tasavvur edemiyorum. kişilikleri ayakkabılarında kalmıştır sanki. giysilerde, hayır. ayakkabılar. ya da şapka. ya da eldiven. yeni ölmüş birinin yatağına ayakkabılarını, şapkasını ve eldivenlerini koyup bir süre bakın, delirirsiniz. yapmayın.

3.9.06

dokuz gitarda dünya tarihi

erik orsenna

tesellisi olmayan olaylar da yaşamın bir parçasıdır.

baştan çıkarıcının sıkılması kadar kötü bir şey olamaz.

sık ormanda yaşasaydık maymun olarak kalacaktık. ağaçları sulayan batı rüzgarı, yırtılma yüzünden oluşan yeni dağlara çarpmaya başladı. su artık dağların öbür tarafına geçemiyordu. doğu gitgide kuraklaşıyor, orman seyrekleşiyordu. maymunlar korkuyorlardı; çünkü şimdi hepsi gün gibi ortadaydılar. aslan, panter gibi pençeli hayvanların keyfine diyecek yoktu. maymunlar bundan sonra dikkatli olmaları ve düşmanlarını uzaktan gözlemeleri gerektiğini anladılar. doğruldular, arka ayakları üzerinde dikildiler. savaşmayı, taşı işlemeyi öğrendiler ve yavaş yavaş insana dönüştüler.

arkadaşlık yün ipliği gibi değildir. üzerine atılan düğümler tutmaz.

dünya üzerinde üç önemli çift vardır: bir adam ve bir kadın, bir adam ve atı, bir adam ve gitarı. gitar kusursuz biçimdir. gitar ruhun resmidir. gitar ve gitaristler zamanın içinde gezinirler.

her güne kendi acısı yeter. mükemmel iyinin düşmanıdır. çok öpen kötü sarılır.

bir imparator, yönetimi altındaki ülke yıkıldığında ağlar. döktüğü gözyaşları, yaralı dünyanın kanıdır.

bir dostluğu ayakta tutan şey nedir? ilk başta ölüme kadar süreceği sanılır. ama yaşam, küçük kıskançlıklar, gizlenmiş yaralar yavaş yavaş bizi birbirimizden ayırır. denizdeki iki gemi gibi insanlar birbirlerinden uzaklaşırlar. önce azar azar, istemeye istemeye. sonra her ikisi de yolunu alır ve ufkun birer ucunda gözden kaybolurlar.

türümüzün üzerindeki lanet: ne kadar insan doğarsa yalnızlık o kadar artar.

1.9.06

faşizm

bertrand russell

milliyetçilik, insanoğlunun şimdiye dek karşılaştığı tehlikelerin en büyüğüdür.

milliyetçilikten söz ettiğim kitaplarımdan birinde şunu yazmıştım: "bir ulus vardır ki öbürlerinin iddia ettiği bütün üstün nitelikleri kendinde toplamıştır. benim okuyucumun ulusudur işte bu ulus." bir polonyalı bana gönderdiği bir mektupta şöyle diyor: "polonya'nın üstünlüğünü kabul ettiğinizden ötürü mutluyum."

propaganda her yerde devletin elindedir. devleti ilgilendiren ise istendiği zaman öldürmeye hazır olmanızdır.

şu veya bu şeye aşırı bir önem veren ve geri kalan her şeyi hafif bulan adama ben dar görüşlü derim. insanlık tarihinin hemen her anında, dünyanın hemen her kesiminde toplumların yakalandığı akıl hastalıklarından biridir bu. bir partiye giren herkes, öteki partilere bağlı olanların yanlış yolda olduğunu sanır.