29.8.06

anahtar

junichiro tanizaki

vıcık vıcık yapışkan, bir sürü gereksiz oyunlara başvurma isteği tüm erkeklerin ortak noktası mıdır acaba?

kocam bu senenin 1 ocak günü yazdıklarında benim hakkımda, "doğuştan sinsidir, gizemli işlere bayılır. bir şeyi bilse de, bilmiyormuş gibi yapar; aklından geçenleri sözcüklere dökmeyi pek sevmez," diyor. bunda haklı olduğunu reddedemem. genel olarak bakılırsa, benden çok daha doğrudan bir adam olduğu için, bu yazdıklarında haklı olduğunu kabul etmem gerek; ama sözlerinin tamamen doğru olmadığını da belirtmem gerek.

söz gelimi, "karım bu günlüğün çalışma odamdaki çekmecelerden birinde olduğunu mutlaka biliyordur." ve "tutup da kocasının günlüğünü gizlice okumaya kalkmaz." diyor, ama, "kesinlikle öyledir diye kestirip atmamak için gerekçelerim var." da diyor. "bu yıldan itibaren çekinmeyeceğim." diyor; ama aslında sonraki satırlarda itiraf ettiği gibi, "aksine içten içe okumasını göze aldım; hatta ümit ediyorum." diyor.

asıl niyetinin bu olduğunu anında çözmüştüm. 4 ocak günü kitaplığındaki nergis çiçeklerinin önüne, çekmece anahtarını mahsus bırakması ben günlüğünü okuyayım diye içinin içini yediğinin bir kanıtıydı. fakat böylesi bir hileye başvurmasına hiç gerek yoktu. çok önceden beri gizli gizli okuduğumu burada itiraf edeyim.

günlüğümün 4 ocak kısmında, "ben o günlüğü asla okumam. kendi belirlediğim sınırları aşıp da kocamın ruh halinin içlerine kadar girmeye de kalkmam. ben kendi ruh halimi insanların bilmesinden hoşlanmadığım gibi, başkalarının yüreklerinin derinliklerine dalmayı da sevmem." demiştim; ama doğrusunu söylemek gerekirse bu, yalandı. "kendi ruh halimi insanların bilmesinden hoşlanmam." ama "başkalarının yüreklerinin derinliklerine dalmayı" severim.

onunla evlenmemizin ertesi gününden itibaren, arada sırada onun günlüğünü gizlice okumayı alışkanlık haline getirmiştim. onun, "günlüğünü küçük masanın çekmecesine koyarak kilitlediğini, anahtarını da bazen kitaplığın farklı yerlerine, bazen de halının altına gizlediğini" çok eskiden beri biliyordum ve "günlüğü açıp okumaya kalmayacak bir kadın" nitelemesinin benimle alakası yok.

kocam 27 şubat günü, "evet, tahmin ettiğim gibi. karım günlük tutuyor." diyerek, "birkaç gün öncesinden beri farkına varmıştım." diyor; ama aslında, çok öncesinden beri haberdar olduğundan ve gizlice okuduğundan eminim. ben de, "günlük tuttuğumu kocamın öğrenmesine neden olacak bir hatayı asla işlemem." ve "benim gibi yüreğindekileri başkalarına açmayan bir insanın, en azından kendisiyle konuşması gerekir." derken yalan söylüyordum.

ben kocamın, bana söylemeden okumasını istiyordum. "kendi kendime bir şeyler anlatmak" istediğim gerçekti; ama kocamın okumasını sağlamak da amaçlarımdan biriydi. öyleyse niye ses çıkarmayan kaz derisi kâğıtlar kullandın, seloteyple ağzını kapattın diyecek olursanız, doğuştan gizemli işlere bayıldığımdan başka bir yanıt veremem.

bu gizemcilik, benimle bu konuda alay eden kocamda da yeterince vardı. kocam da ben de, karşılıklı olarak birbirimizin gizlice okuduğunu bildiğimiz halde, önümüze duvarlar örmüş, engeller çıkararak işi iyice dolambaçlı hale getirmiştik. bir diğer nokta, karşımızdakinin hedefe ulaşıp ulaşmadığını bulanık hale getirmek de bizim eğlencemizdi. benim o zahmete girerek seloteyp kullanmış olmam, kendim için olmaktan ziyade, kocamın o zevki yaşamasını sağlamak içindi.

27.8.06

feminizm

r. w. connell

feministlere yönelik en eski alay, onların, kadınları erkeklere ve erkekleri de kadınlara dönüştürmeye çalıştıkları şeklindedir. bir anlamda bu doğrudur: iş bölümünün yeniden biçimlenmesi, kadınların uzlaşımsal olarak erkeksi sayılan işleri yapması anlamına gelmelidir. yine de yetmişlerin başlarında genellikle savunulan türden "rolleri tersine çevirme", bir strateji olarak yetersiz olduğunu kanıtlamıştı. feminizm, taktik olmayan nedenlerle de, uzlaşımsal olarak kadınsı olduğu düşünülen nitelikleri ve uygulamaları da elinde tutmaya çalışmaktadır. böylece hareket kendisini, iş bölümü ve cinsel karaktere ait uzlaşımsal toplumsal cinsiyet sınırları boyunca ortaya koyduğu ve biseksüellik de kendisini cinsel bir pratik olarak öne sürdüğü ölçüde, kateksis yapısının sınırları boyunca ilerler bir halde bulmuştur.

25.8.06

skandal

thomas bernhard

son yıllarda siyasal bir skandalın çıkmadığı ve siyasal iğrençliklerin yıllar önce kimsenin aklıma bile gelemeyecek boyutlara ulaşmadığı bir gün bile geçmedi. gazeteyi açtığınızda siyasal iğrençliğin ve siyasal suç işlemenin gündelik alışkanlığa döndüğü bir devlette yaşadığınızı düşünürsünüz. sabah gazeteyi açtığınızda bizim politikacıların iğrençlikleri ve suçları yüzünden kendiliğinden sinirleniyorsunuz. o zaman tüm politikacıların suçlu tipler oldukları ve temelinden suçlu bir köpek sürüsü oldukları izlenimini hemen edinirsiniz.

şimdi artık nerdeyse gazeteleri açmak bile bana dayanılmaz geliyor; çünkü yalnız skandallarla dolular. ama gazeteler nasılsa toplum da öyle, gazeteyi çıkaranlar da. bir yıl boyunca arayın, bu boktan gazetelerin hiçbirinde düşünce dolu bir cümleye rastlamayacaksınız.

toplum, özellikle de politik topluluk ve bu devlet bu kadar iğrenç ve bu kadar alçak. şimdiye kadar bu ülkede hiçbir zaman bu kadar iğrenç ve alçak devletli, bu kadar iğrenç ve alçak bir toplum olmamıştı ama bu ülkede hiç kimse buna yüz kızartıcı bir durum olarak bakmıyor, kimse, gerçekten, kimse bu duruma karşı çıkmıyor. herkes her zaman her şeyi kabullendi, ne olursa olsun ve en büyük iğrençlik olsa da ve en büyük alçaklık olsa da ve tüm akıl almazlıkların en akıl almazlığı olsa da.

bu ülkenin insanı asla devrimci değil çünkü asla gerçek delisi değil, yüzyıllardan beri hep yalanla yaşıyor ve buna alıştı. yüzyıllardır yalanla evli, her türlü yalanla. en derinden ve en önce de devlet yalanıyla. son derece doğal olarak adi ve alçak yaşamlarını sürdürüyorlar devlet yalanıyla, bu, onların itici yanı.

sevimli denen bu ülke insanı kurnaz, çıkarcı bir kapan kurucu, her zaman ve her yerde çıkarcı kapanlarını kuran biri, en adi alçaklıkların ustası, sevimliliğinin altında alçak ve utanmaz ve saygısız bir insan ve işte bu yüzden de en sahtekar olanı.

o her zaman başarısız olmuş bir insandır ve o kendisinin böyle olduğunun derinlemesine bilincindedir. tüm iğrençliklerinin, karakter zayıflıklarının nedeni budur; çünkü tüm öteki iğrençliklerden önce karakter zayıfıdır. ama bu da onu tüm ötekilerden daha ilginç kılan şeydir. o dahiyane bir aldatıcıdır, en dahiyane tiyatrocudur gerçekten. gerçeğin içine asla girmeden her şeyi oynar, onun en karakteristik yanı budur.

o, tüm dünyada sevilir, hiç değilse bugüne kadar böyle ve tüm dünya bugüne kadar onu göklere çıkardı, en ilginç avrupa insanı, aynı zamanda da her zaman en tehlikeli olanı olduğu için. o, büyük bir olasılıkla en tehlikeli insan, alman'dan daha tehlikeli, tüm öteki avrupalılardan daha tehlikeli, o mutlaka en tehlikeli siyasal insan, tarih bunu kanıtladı ve bu da avrupa'ya her zaman en büyük felaketi getirdi ve gerçekten çoğunlukla tüm dünyaya da.

her zaman adi bir nazi ya da budala bir dindar olan birini ne kadar ilginç ve eşi görülmemiş olarak görsek de, onu siyasal dümenin başına geçirmemeliyiz; çünkü o dümene geçtiği zaman kaçınılmaz biçimde her şeyi tümden uçuruma iter.

23.8.06

politika

cenap şahabettin

politikanın en görünür hedefi, maliye lokantasında bol ziyafettir.

yüksek makamlar, yüksek tepeler gibidir; koşarak çıkanlar, nefes darlığı duyarlar.

gerçekten becerikli politikacı, düşmanlarını bile kendi yanında kullanmanın yolunu bulur.

tarihe dikkat ediniz, her "büyük hükümdar" dedikleri zorba bir hükümdardır.

bugünkü siyasette bir kâr yolu görmek ister misiniz? gözünüze gözlük değil, belinize kılıç takınız.

gariptir ki baskı yönetimi ancak tutsak ruhlu yaratıklara tatlı gelir.

lafla peynir gemisi yürümez ama siyaset gemisi haydi haydi.

politikada iyilik ve kötülük bir zafer ve yenildi sorunudur. girişiminde başarılı olan her yönetim, üstünlüğünü kanıtlamış olur.

yüksel oğlum yüksel! çıkmak için başvurduğun merdiveni soran bulunmaz.

kötüye kullanmaya elverişli olmayan yasa yoktur. eğer uygulayacaklarda kötüye kullanma isteği varsa yasa değişmekle kötüye kullanmanın ancak biçimi değişir.

güçlülerin değil zayıfların zulmünden iğrenirim.

doğduğumdan beri işitirim: "bu böyle süremez!" derler. oysaki pek güzel sürdü, sürüyor ve kim bilir daha ne kadar sürecek.

21.8.06

hesap

ahmet telli


ısmarlama sözcüklere bel bağlamadım hiç mi hiç
bu yüzden kötü bulunup geri çevrildiği de oldu
uşaklaşmadı hiçbir şiirim
-onurumdur bu-
yorgun düşse de kimi kez, kırgın olmadı
bir gün sorarlarsa öfkemin hesabını
derim ki yaşadım

ve derim ki
emperyalizme, faşizme
şovenizme sıkılan bir mermi olabilmişse şiirim
geriletmişse acıyı ve zulmü
yırtılıp atılıyorsa küçük burjuva ellerde
şiirimin verilmiş hesabıdır bu

19.8.06

kumarbaz

john fowles

bizler, kötü talihi kabul etmeyi bir erdem haline getiren kumarbazlar gibi davranırız. şöyle deriz: yalnızca bir at kazanabilir. her şey oyunun talihinde. birisi kaybetmeli. ne var ki bunlar buyruklar değil, tanımlamalardır. bizler yalnızca kumarbazlar değiliz, üzerine kumar oynanan atlarız. gerçek yarış atlarından farklı olarak, kazansak da kaybetsek de eş ölçüde iyi muamele görmüyoruz. ve hiç de at falan değiliz; çünkü düşünebiliyoruz, karşılaştırabiliyoruz ve iletişim kurabiliyoruz. hepimiz de insan ırkının üyeleriyiz, onun içindeki rakipler değiliz.

bizler birer kumarbaz olsak da bu rastlantının böylesine saf ve görünen cezaların ve ödüllerin böylesine devasa şekilde ayrı olması kolaylıkla kabul edilebilir bir şey değildir. ancak, acı gerçekliği hoşgörülebilir kılmakta son derece etkili olan şey, en adil olmayan ödüllerin ve ayrıcalıkların bile karşılığında destekleneceği piyango analojisidir. ben bu analojinin kötü bir analoji olduğunu ve ona her türlü inanışın temelde adice olduğunu düşünüyorum.


bize, zeka ve karşı harekette bulunma ve bütün varoluşun altında yatan rastlantının etkilerini kontrol altında tutma özgürlüğü verilmiş; adaletsizliği onlarla haklı çıkarma özgürlüğü değil.

17.8.06

nil admirari

søren kierkegaard

nil admirari (hiçbir şeye şaşma) hakiki hayat bilgeliğidir.

en eksiksiz teori bile, dahi bir adamın "her an ve her yerdeliğiyle" ortaya çıkardıkları yanında fakir kalır.

dünya ve içindeki her şey hiçbir zaman bir kuytudan bakıldığı zamanki kadar yararlı görünmez.

hiçbir delikanlıda genç bir kızdaki hayali idealliğin yarısı bile yoktur; fakat kızın bütün idealliği yanılsamadan ibarettir.

ey ölüm, sen nelere kadirsin! en tesirli kusturucu ilaç, en güçlü müshil bile bu kadar arındırıcı bir etkiye sahip değildir.

bütün sofistlerin içinde en tehlikelisi zamandır ve tehlikeli sofistlerin içinde en düzenbazı da alışkanlık.

insan başka hiçbir şeyi bilmeden önce kendini bilmelidir.

bir yazarın en değerli niteliği daima kişisel bir üsluba, yani kendi kişiliğinin şekillendirdiği bir ifade ya da sunum biçimine sahip olmasıdır.

insan sadece başkaları için değil, kendi için de bir gizem olmalı.

insanlar genellikle dünyayı nehirler, dağlar, yeni yıldızlar, gösterişli kuşlar, tuhaf balıklar ve gülünç insan türleri görmek için dolaşır. varoluşun karşısında ağızları açık kalıp hayvansal bir sersemliğe düşerler ve bir şey gördüklerini sanırlar.

"insanın isteyebileceği en büyük onura ulaşsak da kendimizi gurura ve kibre kaptırmamalıyız."

15.8.06

karnaval ve yamyam

jean baudrillard

gösteriden medet umanlar gösteri malzemesine dönüşerek yok olup giderler.

bu, politikacılar kadar yurttaşlar için de geçerli bir düşüncedir. bu, iletişim araçlarına özgü içkin bir adalet anlayışıdır. imgelerin sizi iktidara taşımasını mı istiyorsunuz? o zaman imgelerin sizi yok etmelerine boyun eğmek durumunda kalacağınızı bilmeniz gerekir. imge karnavalı demek, insanın imgeler aracılığıyla kendi kendisini yutup yok etmesi demektir.

walter benjamin: insanlık akla gelebilecek en kötü yabancılaşma biçimini estetik ve gösteriyi andıran bir haz alma biçimine dönüştürdü.

herkes evrensel bir model tarafından büyülenir.

en iyi yöneticiyi seçme konusunda aydınlanma çağına özgü demokratik illüzyonlar insanüstü bir çaba harcanmasını gerektirdiğinden, bugün özellikle de çalkantılı dönemlerde bunun tam tersi yapılmakta ve yurttaşlar kitleler halinde kendilerinden düşünmelerini istemeyenlere oy vermektedir.

elias canetti: dünyada hiçbir güce sahip olmayan birkaç kişi bulunabileceğine inansaydım o zaman umut etmeyi sürdürebilirdim.

her şeyi olumlayan bir süreç olumsuzluğu kesinlikle şeytani bir güç ya da diyalektik bir antitez olarak görmemektedir.

insanoğlu hiç kuşkusuz doğa yasalarıyla hiçbir ilişkisi olmayan özgün bir ortadan kaybolma biçimi icat eden tek canlı varlıktır.

ortaya sözcüğün gerçek anlamında bir terörün çıkmasına yol açan gerçek anlamda bir köktencilik varsa o da bütün dünyayı birbirine bağlayan elektromanyetik akım, sinyal ve ağları yönlendirip yerinde duramayan, sürekli yer değiştiren, bütün dünyaya dağılmış ve dağıtılmış, artık kendinden kurtulmanın mümkün olmadığı bir teknokratik zihniyet, yani temelden yoksun bir köktenciliktir.

dünyanın böylesine güncel ya da sanal bir küresel gücün egemenliği altına girdiği bir sırada iyiliğin var olabilmek için artık kötülüğe ihtiyacı yoktur.

özgürlük kavramı yalnızca boyun eğdirme sistemlerinde bir anlama sahip olabilir.

hiç durmadan kendini aşmaya yönelik sınırsız bir gelişme anlayışı üstüne oturan bir bakış açısı yalnızca her şeyi işlevli kılmakla yetinmeyip aynı zamanda her şeyi anlamlı kılmak istemektedir.

arnold schwarzenegger'in california eyalet valiliğine seçilmesiyle birlikte tam bir maskaralık dönemine girdik ve politika bir yıldızlar ve hayranlar oyununa dönüştü. bu, temsil sistemini yok etme yolunda atılmış muazzam bir adımdır. güncel politikanın bu süreçten kaçabilmesi olanaksızdır.

orta çağda intihar girişiminde bulunanları ölü ya da diri asarak cezalandırıyorlardı.

iyice düşünüldüğünde yasal yaptırım gücü açısından birini ölüme mahkum etmek ya da ilke olarak yaşamaya mahkum etmek arasında bir fark yoktur. her iki durumda da bu yaptırım gücüne boyun eğmemek gerekmektedir, özellikle de sizin iyiliğinizi isteyene.

insanın kendi iyiliğini isteyen her şeye karşı mücadele edebilecek güce sahip olması gerekir. katip bartleby'ye "i would prefer not to!" (yapmamayı tercih ederim) dedirten sessiz bir yadsımaya..

13.8.06

patoloji

erich fromm

yalnızca birkaç kişinin açıkça gördüğü bir hayalet dolaşıyor aramızda. şu bildiğimiz komünizm ya da faşizm hayaleti değil bu. yepyeni bir tehlike. tek amacı maddi üretimi ve maddi tüketimi en üst düzeyde gerçekleştirmek olan, bilgisayarlar tarafından yönlendirilen, tümüyle makineleşmiş bir toplum şeklinde kendini gösteren korkunç hayalet.

robert h. davis'in etkileyici bir yazıda dile getirdiği üzere, "elektronikleştirilmiş bir dünya uzun vadede akıl sağlığına rahatsız edici etkilerde bulunur."

toplumumuzdaki en hastalıklı özelliklerden biri de insanı, kendi toplumunun meselelerine, çalıştığı kuruluşa ve hatta daha gizli olmakla birlikte kendi kişisel meselelerine etkin olarak katılma fırsatından yoksun bırakma eğilimidir.

eğer insan edilgin, sıkkın ve duygusuzsa, ve tek yönlü bir mantığa sahipse kaygı, ruh çöküntüsü, kişiliksizleşme, yaşama karşı umursamazlık ve şiddet gibi patolojik belirtiler geliştirir.

insanın gelişmesi için kendi beninin dar duvarlarını, hırsını, bencilliğini, türdeşlerinden ayrı olma durumunu, yani temel yalnızlığını aşması gereklidir.

11.8.06

norm

zygmunt bauman

seneca: en yüce iyi, ölümsüz olandır; geçip gitme eğiliminde değildir, pişmanlığı olduğu kadar bıkkınlığı da dışlar. asil bir zihin asla kararlarında sendelemez, asla kendini hor görmez, yaşamında kusursuz olan bir şeyi asla değiştirmez. tensel hazlar açısından ise tam aksi geçerlidir: en yüksek sıcaklığa eriştikleri anda soğuverirler. tensel hazzın hacmi büyük değildir ve dolayısıyla hızlıca dolar. haz bıkkınlığa ve baştaki şevk can sıkıntısı ve miskinliğe dönüşür.

martin heidegger, ancak bir şeyler yanlış gittiğinde -iflasın eşiğine gelindiğinde, alışık olmadığımız şeyler gerçekleştiğinde ya da "normların dışına çıkılıp" dünyanın nasıl bir yer olduğu ve dünyada nelerin olabileceğine dair zımni varsayımlarımıza meydan okuyan şeylerle karşılaşıldığında- şeyleri gördüğümüzü, onların farkına ve bilincine vararak bütün dikkatimizi onlara yoğunlaştırıp maksatlı eylemin hedefleri haline getirdiğimizi söylemiştir.

9.8.06

vathek

william beckford

şiddetli kötülükler, şiddetli çareler gerektiriyor.

başarı, ahmakların ve kötülerin cezasının ilk sopasını oluşturur.

bilmemesi gereken şeyleri bilmeye çalışan ve gücünü aşandan fazlasını üstlenen kendini bilmez faniye yazıklar olsun!

kendilerini şimdi utanç duydukları bu aşırılığa zorlayan görülmez güç üstünde bir daha hiç düşünmediler; çünkü sadece araçları oldukları iyiyi sıkça kendi erdemleri sayan insanların, önleyemedikleri saçmalıkları da üstlerine alınmalarından daha doğal bir şey yoktur.

zalim eylemlerin ve dizginlenmemiş tutkuların, yaradan'ın insan bilgisine çizdiği sınırları aşan kör merakın cezası böyleydi, böyle de olmalıdır! olağanüstü varlıklara özgü şeyleri öğrenmek isteyen ve budala gururu yüzünden bu dünyada insanın alçak gönüllü ve cahil olması gerektiğini anlayamayan huzursuz ihtirasın hüsranı da böyle korkunç olmalıdır.

7.8.06

ilahiyat

jean meslier

insanların görüşlerini yumuşak bir üslupla incelemek istediğimizde şu durumu öğrenmekle büyük bir hayrete düşeriz: en esaslı saydıkları görüşlerinde bile, en sade gerçekleri tanımak, en açık, en boş, en gereksiz şeyleri, saçmalıkları reddetmek, en açık çelişkilerden tiksinmek için sağduyuyu, yani muhakeme yetisini, insanlar pek ender olarak kullanır.

bu durumun bir örneğini her zaman, her ülkede, insanların büyük çoğunluğunca saygı duyulan "ilahiyat"ta, toplumların mutluluğu için en önemli, en yararlı ve en gerekli saydıkları bu konuda buluruz. gerçekten, bu adı geçen bilimin dayandığı ilkeler biraz incelenecek olursa, anlaşılır ki, itiraz kabul etmez olduklarına hükmedilmiş olan bu ilkeler gelişigüzel varsayımlardır. ve bu varsayımlar cehaletin hayal ürünüdür, heyecan ya da ikiyüzlülük yaymıştır. utangaç safdillik, bunu kabul etmiştir. asla muhakeme etmeyen alışkanlıklar tarafından korunmuş ve kendisinden hiçbir şey anlaşılmadığı için saygıdeğer tutulmuştur.

montaigne şöyle der: "bazıları, inanmadıkları şeylere inandıklarına halkı inandırırlar; sayıları daha çok olan bazıları da inanmanın içeriğine nüfuz etmeyi bilmediklerinden inanmadıkları şeye kendi kendilerini inandırırlar, yani nefislerini aldatırlar."

sözün kısası, dini görüşler hakkında sağduyusuna danışan ve bu inceleme ve araştırmada halk arasında dikkate değer varsayılan şeylere özenle eğilen herkes kolayca görür ki, bu görüşlerin hiçbir sağlam temeli yoktur. her din temelsiz bir binadır; teoloji, tabiat bilgisi nedenlerinin sistemleştirilmiş cehaletinden ve kocaman bir ham hayal ve çelişkiler yumağından başka bir şey değildir.

her ülkede ilahiyat, dünya kavimlerine, bir kahramanda birleştirilmesi mümkün olmayan sıfatlardan ibaret olan ve gerçeğe benzeyen hiçbir yanı bulunmayan bir romandan başka bir şey sunmaz. bu romanın, her kalbe saygı ve korku ilham etmek yeteneğinde olan kahramanının adı, belirsiz bir kelimedir. insanlar bu kelimeye, hiçbir zaman hiçbir sıfat ekleyemezler ki, önceki olaylar onu yalanlamasın.

bu fikirsiz mevcut kavramı ya da daha doğrusu bu mevcudu ifade eden kelime, yani "tanrı", yeryüzüne sayısız zarar vermemiş olsaydı, ihmal edilebilir, ilgilenilmezdi.

insanlar, bu hayalin, yani tanrısallığın kendileri için çok önemli bir gerçek varlık olduğu düşüncesiyle yoğrulmuşlardır. bu nedenle anlaşılmaz olmasından, onu düşünmelerine ihtiyaçları olmadığı sonucunu çıkaracakları yerde, insanlar tersine, onunla ne kadar ilgilenseler az olduğu, onu aralıksız düşünmek, sonsuza kadar onu iyice düşünmek, gözden bir an bile kaybetmemek gerektiği sonucunu çıkarırlar. bu konuda kuşatılmış bulundukları yenilmez cehalet, insanları bu imkansız endişelerden uzaklaştırmak şöyle dursun, fikri meraklarına zarar vermekten başka bir şey yapmaz. hayal gücünün etkisinden sakındıracağı yerde, bu cehalet onları yobaz, inanç düşkünü ve zorba yapar. dimağlarının doğurduğu kuruntu ve hayallere biraz kuşku ve tereddüt telkin edenlerin tümüne karşı hiddetlenmelerine neden olur.

çözülmeyen bir sorunu çözmek gündeme geldiğinde ne büyük şaşkınlık görülür! anlaşılabilir, bununla birlikte, kendisi için pek önemli saydığı bir şey hakkında rahatsızlık veren bir düşünce, işin sonunda insanı oldukça huysuzlaştırır ve kanın beynine toplanmasına neden olabilir. bu sıkıntılı ruhsal durumlara çıkar, büyüklük taslama, hırs da eklendiğinde, toplumda karışıklık kaçınılmaz olur. işte bunun içindir ki, boş düşüncelerini sonsuz gerçekler sayan ya da o suretle satan birkaç ahmak hayalcinin garabetlerine nice milletler sahne olmuş ve bu hayalciler, hükümdarların ve kavimlerin heyecanlarını alevlendirmişler ve tanrısallığın şanı ve ülkelerin mutluluğunun temeli dedikleri görüşler doğrultusunda hükümdarları silahlandırarak birbirlerinin üstüne sürmüşlerdir.

yeryüzünün her yerinde sarhoş bağnazların birbirlerini boğazladıkları, diri diri yaktıkları, hiçbir üzüntü ve acıma duymaksızın, görev adına, en büyük cinayetleri işledikleri, insan kanını sel gibi akıttıkları bin kez görülmüştür. niçin? birkaç meczubun küstah zanlarını sonuna kadar korumak ve yaymak için ya da birkaç madrabazın oyunlarını, yalnız hayallerinde var olan, ancak yeryüzünde yapmış olduğu yıkımlar, çekişmeler, deliliklerle kendini tanıtan bir zatın hesabına geçirmek için. "yani kendi arzu ve hilelerini, tanrı'nın işleri ve eylemleri olarak halka sürmek için."

5.8.06

tekinsiz

metin altıok



heybesinde yılan işaretleri
baldıran zehri yüzüğünün içinde
ve yanında kav taşıyan ben
tekinsizim size göre
ibret için yakılması gereken

3.8.06

sevgi

halil cibran

sevgi; ışıktan bir elin, ışıktan bir sayfaya yazdığı, ışıktan bir sözdür.

birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın. daha ziyade, ruhlarınızın sahilleri arasında hareket eden bir deniz gibi olsun. birbirlerinizin bardaklarını doldurun; ancak aynı bardaktan içmeyin. ekmeklerinizi paylaşın; ama birbirinizinkini yemeyin. beraberce şarkı söyleyin, dans edin, coşun; fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin; tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup yine de aynı müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi. birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil; çünkü yalnızca hayatın eli, sizin kalplerinizi kavrayabilir. ve yan yana ayakta durun; ama çok yakın değil, çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır ve meşe ağacıyla selvi ağacı, birbirinin gölgesi altında büyüyemez.

1.8.06

yabancı kucak

ian mcewan

insanın evine dönmek istemesi, tatilin iyi geçtiğinin işaretidir.

mary, gözlerini caroline'ın ellerine dikmiş, sandviçleri birbiri ardından atıştırmayı sürdürdü. caroline boğazını temizledi. beni hem kaba hem de deli sanacaksınız ama. birbirinize âşık mısınız? mary, sandviçlerin yarısından birkaç tane fazlasını yemişti. evet, yani, onu seviyorum. ama siz 'âşık' derken başka bir şeyler söylemek istiyorsunuz herhalde. sustu, gözlerini kadına çevirdi. caroline ise onun sözlerini sürdürmesini bekliyordu. tutkudan söz ediyorsanız. ona, gövdesine, ilk tanıştığımız zamanki kadar tutkuyla bağlı değilim. ama ona güveniyorum. en yakın dostum o benim. caroline heyecanlanmıştı, genç kızdan çok çocuğa benziyordu bu kez. âşık derken, şunu demek istiyorum. yani, o kişi için her şeyi yapmaya hazırsınız ve de. duraksadı bir an, gözleri olağanüstü parlıyordu. ve de onun size her şeyi yapmasına izin verirsiniz.

mary, gevşekçe arkasına yaslandı, boş bardağıyla oynadı. her şey. biraz büyük bir sözcük. caroline meydan okurcasına konuştu. küçük ellerini birbirine kenetlemişti. birine âşıksanız, onun sizi öldürmesine bile boyun eğersiniz, gerekirse. mary bir sandviç daha aldı. gerekirse mi? caroline onu işitmemişti. benim aşk dediğim budur, dedi utkulu bir havayla. mary, önündeki sandviç sepetini, uzanamayacağı bir yere itti. bu durumda, 'âşık' olduğunuz kişiyi öldürmeye de hazır olmanız söz konusu herhalde. evet, tabii, erkek taraf olsaydım, öyle. erkek taraf mı? caroline, teatral bir havayla işaret parmağını kaldırıp başını yana eğdi. bir şey işittim, diye fısıldadı ve yerinden kalkma çabasına girişti.

kapı açıldı, colin ürkek bir tavırla balkona adım attı, belinin çevresine küçük beyaz bir havlu sarmıştı.

colin, masanın üstündeki anahtarı alıp ayağa kalktı. üstümde bundan daha fazla bir şey olsa daha rahat edeceğim, derken, biraz kaymış, bacağının üst bölümünü açıkta bırakmış olan havluyu düzeltti. o, odadan çıktığında caroline, erkeklerin utangaçlığı ne hoş oluyor, değil mi? dedi. mary, yıldızların çok parlak ve belirgin olduğunu, insanların kentte gökyüzüne nadiren dikkat ettiklerini söyledi. sesinde bilinçli bir dinginlik vardı.

robert, herkesin bildiği bir şeyi bir çocuğa anlatan bir büyük havasına girdi: babam da, onun babası da, kendi kendilerini çok iyi anlayan insanlardı. erkektiler ve cinsiyetleriyle gurur duyarlardı. kadınlar da anlardı bunu. robert bardağını başına dikti ve ekledi: karışıklık yoktu ortada. kadınlar, erkeklerin sözünden çıkmazlardı, dedi colin ışığa karşı gözlerini kısarak. robert, eliyle colin'e doğru küçük bir hareket yaptı. şimdiyse, erkekler kendilerinden emin değiller, birbirlerinden nefret ettikleri kadar, hatta daha fazla, kendilerinden nefret ediyorlar.

kadınlar erkeklere çocuk gibi davranıyorlar; çünkü onları ciddiye alamıyorlar.

robert koltuğun kolluğuna ilişti ve elini colin'in omzuna koydu. ama erkek istiyorlar aslında. neye inandıklarını söylerlerse söylesinler, kadınlar erkeklerin saldırgan, güçlü ve kudretli olanına bayılıyorlar. kafalarının yapısında var bu. başarılı bir erkek, kadınlar için ne kadar çekicidir, bilirsiniz. eğer benim bu dediklerim doğru olmasaydı, kadınların tüm savaşlara karşı çıkmaları gerekirdi. oysa tersine, erkeklerini savaşa göndermeye de bayılıyorlar. pasifıstler, barış yanlısı gösteri yapanlar. çoğu erkektir.

kadınların dayaktan ne kadar hoşlandıklarını herkes bilir.

kadınlar, erkekler tarafından yönetilmek özlemi içindeler, bu yüzden kendi kendilerine kızıyorlar; ama gerçek bu. kafalarının yapısında var. kendi kendilerine yalanlar atıyorlar, özgürlükten söz ediyorlar; ama kölelik hayalleri içinde yaşıyorlar.

insanların kafasını, düşünce tarzlarını biçimleyen dünyadır. dünyayı ise erkekler biçimlendirmiştir. dolayısıyla kadınların kafasını biçimlendiren erkekler olmuştur. doğdukları günden beri, erkeklerin yarattığı bir düzen içindeler. şimdiki kadınlar kendi kendilerine yalan attıkları için ortalık karmaşa ve mutsuzlukla dolu.

dünyayı hâlâ erkekler yönetiyor. robert onu hoş görürcesine gülümsedi. ama iyi yönetemiyorlar. çünkü erkek olarak kendilerine güvenleri yok.


"nasıl da yaşadık iyi dünyada

kızlar ve analar

oğulların krallığında." (adrienne rich)


birini bu kadar sevmek neden bu kadar korkutucu? neden bu kadar ürkütücü?


"yolculuk bir yabanıllıktır. sizi yabancılara güvenmeye, evinizde ve dostlarınızın yanındayken duyumsadığınız bütün o alışılmış huzurdan uzaklaşmaya zorlar. sürekli olarak başınız döner. temel şeyler dışında -yani hava, uyku, düşler, deniz ve gök dışında- hiçbir şey size ait değildir, her şey sonsuza ya da bizim sonsuz diye düşlediğimiz şeye yönelir." (cesare pavese)