29.7.06

günah

marquis de sade

belki de gözetlediği insanın günahlarından dolayı isyan eden doğanın, emrindeki tüm felaketlerle onu bağrına yeniden geri döndürmeden kahretmeyi istediği durumlar vardır.

konu üstünde ciddiyetle düşünürsek, bir günahı affedilmez acelemiz yüzünden hayali günahlar uydurmaktan ve böylelikle yok yere gururumuzun kendilerine atfettiklerinden başka hiçbir zaman herhangi bir suç işlememiş insanları gözümüzde lekelemektense sonsuza kadar gizli bırakmak daha iyi olmaz mı? ve dünyamız bu ilkeye daima uyulsa daha iyi bir yer olmaz mı? bir suçu cezalandırmak bunun yayılmasını önlemenin esas olmasından çok daha az gerekli değil midir?

bunu aradığı karanlığın içinde bırakarak, adeta ortadan kaldırmış olmaz mıyız? ilan edilen skandal kesin skandaldır ve bunun anlatılması aynı tür suça meyilli olanların tutkularını uyandırır. suç kaçınılmaz olarak görünmez olduğundan, henüz ortaya çıkarılmamış suçun faili kendisinin suçu ortaya çıkarılmış suçludan daha şanslı olacağını sanır. bu kendisine verdiği bir ders değil, ancak bir tavsiyedir ve kendini adalet adına haksız yere yanıltılmış, fakat gerçekte eksik planlanmış bir sertlik ya da gizli bir kibirden başka bir şey olmayan aceleci açıklamalar olmaksızın girişmeye asla cesaret edemeyeceği aşırılıklara verir.

27.7.06

başparmak

ahmet haşim

insanın en asil organı hangisidir diye sorsalar hepimizin vereceği cevap budur: beyin! halbuki beyinden daha yüksek ve hatta insanı diğer yaratıklardan ayıran ve onu bütün hayvanlara nazaran üstün bir mevkiye çıkaran beyin değil, sadece elinin başparmağıymış. başparmağın diğer parmaklarla birleşip iş görebilecek bir vaziyette olmasıdır ki insana nesneler üzerinde üstünlük imkanını veriyor. bunu söyleyen doğa tarihidir.

gerçekten birçok hayvanın parmakları yoktur. parmakları oluşmuş olanlardaysa başparmak insanda olduğu gibi elin diğer parmaklarıyla uyum sağlayamadığından faydalı bir iş görecek vaziyette değildir.

ilk insan zekâsıyla değil, sırf elinin organ haline gelmesi sayesinde taştan bir balta imal etmeyi başararak ağaç dallarını kesmiş ve mağara haricinde, güneş ve sema altında ilk mimari eseri vücuda getirebilmiştir. insan medeniyetine başlayan, çekici ve testereyi tutan ilk eldir. dağda, çölde ve ormanda hayvan olarak kalan mahluklardan hiçbiri başparmaklarını kullanamadıkları için şehirler kuramamış, evler inşa edememiş ve neticede bir medeniyet kurmayı başaramamıştır.

başparmak insan medeniyetinin yarısını vücuda getirdikten sonradır ki beyin kemik mahfazasında tabii uykusundan silkinerek konuşmaya başlamış ve belki insan işlerine müdahalesi faydadan ziyade zarar vermiştir.

aklın başparmağa göre esaret veya galibiyetine bağlı olarak medeniyet ilerlemiş veya gerilemiştir. bütün taş ve demir sanayisi başparmağın, felsefe ve edebiyat gibi boş hünerler de zekânın eseridir. orta çağ'ı akıl, bugünkü amerika'yı ise başparmak yapmıştır.

bizde de başparmağın akla ve ukalalığa üstün gelmesini temenni etmek hepimizin kutsal bir vazifesi olmalı.

25.7.06

kahkaha

charles bukowski

cehennemde kahkaha eksik olmaz.

insanların sevgiye ihtiyacı yoktur. başarıya ihtiyaçları vardır, ne şekilde olursa olsun. sevgi de olabilir ama olmayabilir de.

kadınlar, ne harikulade varlıklardır onlar!

insanların ihtiyacı olan şeydir bu: ümit. ümitsizliktir insanları cesaretsiz yapan.

aşk gerçek insanlar içindir.

bir kadınla beraber olmak tüm zamanını alıyor insanın. insan mesleğini seçmeli.

çiçekler ölüler için değildir, ölülerin çiçeğe ihtiyaçları yoktur.

iyi bir sıçıştan sonra elinizi uzatıp tuvalet kağıdı olmadığını keşfetmek kadar berbat bir şey olamaz. dünyanın en korkunç insanı bile kıçını silmeyi hak eder.

çoğu insanın tarzı yoktur.

düzüşmelerin çoğu anlamsızdır, iş yapmak gibidir, dik ve çamurlu bir tepeye tırmanmak gibi.

kabadayı olmak işe yarıyor. bu dünya güçlülerindir.

herkesin ihtiyacı vardır sevgiye.

23.7.06

ağlamak

halit ziya uşaklıgil

insanların bazı köpürme devreleri vardır ki küçük bir hazırlık dakikasıyla başlar. bu dakikada gözler birbirini anlamaya çalışıyor gibi durur, bakışır. bu dakika uzun bir zaman kadar hatıralarla doludur. bu bir dakikada bütün yaralar -henüz taze kanayarak, her biri bir başka hatıranın ateşiyle yanarak- ortaya çıkar. kalbin binlerce noktalarından birer ıstırap iniltisiyle binlerce delik açılır. türlü kırık ümitler, acı ümitsizlikler, matem hayalleri, bütün hayatın o ağlayan hediyeleri acı -bir kabristanın ruhlar meclisi gibi- feryatlarıyla, gözyaşlarıyla sürüne sürüne buluşurlar. bir bağırış çağırış ve matem toplanması! yalnız küçük bir dakika: o vakit gözler kapanır, sanki şu elem mahşerinin üzerine düşmüş bulutlarla yüklü bir sema.. artık ağlamak zamanı gelmiştir.

21.7.06

alaturka

hüseyin rahmi gürpınar

alaturkada yemekler pek pişkin ve çok da olsa yine aynı kapta herkesin parmaklarıyla didikleyip durduğu bir kemiği siz de didiklemek, sofradakilerden birinin incelikle eliyle koparıp size ikram ettiği bir parçayı alıp yemek, bu yemek usulüne alışkın olmayanlar için uyulması pek sıkıntılı bir durumdur. ellerin temiz olduğu iddia olunsa da ağza girip çıktıkça parmaklar salya ile her daim temasa geleceğinden bu temizlik bir iddiadan ibaret kalır. meselenin önemi yalnız temizlikten ibaret değildir. bu usul ile yemek yemek sağlık ve hastalık bulaşması bakımından cidden sakınılmaya değerdir.

19.7.06

kötülüğün doğası

terry eagleton

"canavar", eskil inançların kimilerinde, pek çok şeye ek olarak başkalarından tamamen bağımsız bir yaratık olarak tanımlanır.

insanoğlu gerçekten de belli bir derece özerklik elde edebilir. ancak bunu sadece başka insanlara hissettiği derin bir bağımlılık, onu her şeyden önce bir insan yapan bağımlılık bağlamında elde edebilir. katışıksız bağımsızlık kötünün rüyasıdır.

çoğu kötülük kurumsaldır. bireylerin kötü niyetli eylemlerinin değil de menfaatlerin ve insanlardan bağımsız işlemlerin ürünüdür kötülük.

başkalarının gözünü oymak gibi ayırt edici hiçbir insani davranışımız, toplumsal belirlemelerden bağımsız anlamında özgür değildir. bir yığın sosyal beceri edinmeden işkence edemez, katliam yapamayız.

17.7.06

profesör y ile konuşmalar

louis-ferdinand celine

"yalnızca sefalet insandaki dehayı özgür kılabilir. sanatçıya acı çekmek yaraşır. bir tutamı asla kafi gelmez. avuç avuç anca keser sanatçıyı. çünkü sanatçı ancak acıların bağrında doğurabilir de ondan. ancak acıya, efendisine boyun eğdiği müddetçe." (alfred de musset)

yazara düşen, avucunu yalamaktır. harbi sanatçı dediğin, sen kaç, zindan kovalasın, öyle geçirir ömrünü.

bir kere sanatçı dediğin sürüden ayrılmayı seçmiştir, milletin gözüne gözüne batmıştır. eh ötekilere ibret olsun diye cezalandırılmasından daha normal, daha doğal bir şey olamaz.

öfkesine yenilen, diline sahip çıkamaz. öfke iblisleri yapışır adamın yakasına. gün gelir, ciğerini sökerler adamın.

eh bakıyorum da size profesör y misal, rencide etmek için demiyorum da, hani siz de pek bir zeki gösteriyorsunuz dışarıdan! hani böyle bir mantıkçı havanız falan var hatta! takılıyordur o gençler peşinize muhakkak! bir güzel dolduruyorsunuzdur o kafalarını! ah o gençler yok mu o gençler, başınızın tacıdır hepsi kesin. eh olacak tabii, sayelerinde karnınız doyuyor! ah o sabırsızlıkları, o cüretkarlıkları, o tembellikleri! siz şimdi kazuistik falan da takılıyorsunuzdur tabii! kesin, kesin! abélard’ı sollamışsınızdır bile! oh mis, tam modası!

bunların sağı solu belli olmaz profesör y, bunlar, bu malum kitle, acayip "coşkulu anlar" yaşıyordur misal, sonra durup dururken, bir bakmışsın şalter atmış bunlarda! bir bakmışsın o coşku dönüvermiş vahşete, yağmaya, hatta cinayete, anında, oracıkta! insan denen tür, etle beslenir.

insanlar öyle çok değil, topu topu ikiye ayrılır, nerede olursa olsunlar, ne bok yerlerse yesinler, ya işçidir bunlar, ya pezevenk. ya biri, ya öteki! mucit dediğin adamlar da "memurların" en zavallı türüdür! daha baştan idamlıktırlar! çaktırmadan aşıramayan, adam gibi cilalayamayan, intihalden faydalanmasını beceremeyen yazar, belasını bulmuş demektir!

cümle alemin nefretine pek güzel nail olmuştur! artık insanlar kendisinden tek bir şey beklemektedir, o da bir an evvel nalları dikmesidir ki böylece zulasındaki numaraları yürütebilsinler! oysa intihalciler, aşıranlar, tam aksine, güven verirler insanlara.

lan zaten şu kadarcık coşku olsaydı profesör y beyefendi bunlarda, tek bir savaş yüzü görmezdi şu dünya yüzyıllardır! tek bir katliam yaşanmazdı! ama daha çok bekleriz!

şu yaşadığımız dünyada aslolan tek hakikat nedir bilir misiniz? ben söyleyeyim: bu dünya var ya, paranoyak olmuş! ya! bildiğin paranoyak! olmayan şeyleri var sanıyor, çizmiş işte kafayı!

15.7.06

irfan galip

hüseyin rahmi gürpınar

"şimdiye kadar sevilmedim. çok özendim. fakat sanırım ki sevmedim. yahut biraz öyle zannettiklerimin sevgi olmadığını şimdi anlıyorum. gençlerin kalplerini saadetle dolduran sevda perisi benim gönlümde hiçbir vakit bir hakikat şekline girmek lütfunu göstermedi. daima bir hayal şeklinde kaldı. işte ben öyle oyalandım. hep hayaller hülyalar arkasından koştum. hep mevcut olmayan 'afet'ler için ağladım. bu hiçler için o kadar yoruldum ki aşkı da inkâr edecek bir hale geldim."

irfan galip, kendine eş olabilmek için el ele vererek gençliğin aşkı süsleyen hayallerinde, altın yaldızlı ufuklarında birlikte yükselmenin zevkiyle uçacak bir melek arıyordu.

onu nerede bulacaktı? nerede? hayalinin mahsulü olan bu müstesna varlığı, emel perisini istanbul'da değil en medeni memleketlerin gelişmiş ve görgülü çevrelerinde bile düşünemiyordu.

istanbul'da kimi alacaktı? gezinmek için mezarlıkların çimenleri üzerine çömelerek gelip geçenlere bezden paça bağlarını göstere göstere simit-peynir, akide şekeri, portakal yiyen hanım kızları mı?

hem böyle bir memlekette evlenmekten gaye ne olacaktı? bu yosunlu damların altındaki kasvetli hayatın içinde yaşatmak, bu kirli sokakların bozuk kaldırımları üzerinde süründürmek için evlat yetiştirmek mi?

doğacak evladını hayatın nimetlerine erdirmek için zamanın gelişmelerine uygun mektep hazırlamayı bile düşünmeyen bir milletin kahır ve sefalet içindeki nüfusunu arttırmaya hizmet insanlığa hayırseverlik etmek midir?

irfan'ın bahtiyarca tesadüflerden sonra uğradığı sevdalardan, çektiği üzüntülerden, azaplardan, bütün bu asabi, hayali hazlardan, işkencelerden kimsenin haberi yoktu. hep kendi kendine gelin güveyi oluyordu. yirmi iki yaşına kadar itirafsız sevdalar, karşılık görmeyen ahlar, inlemeler, gözyaşları, açık bir hakikate yöneltilmeyen tapınışlarla yorulmuş, delice denecek hayaller arkasından koşmuştu.

aşk konusunda pek mahcup ve cesaretsizdi. daima böyle hayallere âşık oluyor. bir hakikat önünde sevgisini itiraf ettiği gün iyi karşılanmayacağı hakkında düştüğü garip bir zan kendini öldürüyor, her cüretini kırıyordu. kendileri için bu kadar gizli yaşlar döktüğü halde henüz güzel bir kadının pek az bir iltifatına erememiş bulunması ümitsizliğini arttırıyordu. bu işte mutlaka bir talih tecrübesi lazımdı.

yine bu güzellerden birine tesadüf ettiği bir gün, niyetlendiği tecrübesini yapmaya kalkıştı. bütün cesaretini toplayarak kadının kulağı dibinde birkaç hayranlık kelimesi mırıldandı. o kadar acemice ki, birbirini takip eden her kelimede sesi kuvvetten düşüyor, sözler açıklığını kaybediyor, nihayet anlaşılmaz birer mırıltı halini alıyordu. genç kadın irfan'ın bu kararsız, çekingen, şaşkınca sataşmasına karşı cevap olarak derin bir hayret manasıyla kaşlarını kaldırdı. dudaklarını büzdü. delikanlıyı alaylı bir bakışla süzdü. şemsiyesini indirip hiçbir şey söylemeden yürüyüverdi.

irfan bu sessiz hakaret karşısında öldü, bitti, eridi. o günden sonra kadınlara düşman oldu. erkeklere kıyasla kadınların anlayış noksanlığı, zaafları, birçok tabii durumda olgun davranmadıkları hakkında yazılar yayımladı. bu yazılara içerleyen birkaç hanım yine basın yoluyla küskün cevaplar verdiler. mesele kızıştı. basın dünyasında irfan, kadın düşmanlığıyla biraz tanındı. fakat ne yapsa, ne etse kadınlardan tamamıyla hıncını alamıyordu.

13.7.06

yüzleşme

emil cioran

her şey hiçtir, buna hiçlik bilinci de dahil.

tüm toplumların temelinde aynı şey yatar: itaat ediyor olma gururu. bu gurur artık var olmadığında toplum da çöker.

bir çiçek yalnızca solduğunda çiçek olmayı tamamlar, der japonlar. aynısını medeniyet için de söylemek mümkündür.

umut, hezeyanın olağan şeklidir.

başarılar, rütbeler ve geri kalan tüm o diğer şeyler, sadece bunu deneyimlemiş olan kişi sonunun çok fena olacağını hissetmişse bağışlanabilirdir. böylece kişi, o an geldiğinde, çöküşü tamamlandığında, onları sırf eğlenmek uğruna kabul etmiş olacaktır.

ümit ediyor oluşu tedavi edilmedikçe insan köledir ve öyle kalacaktır.

mücadelem dünyaya karşı değil, daha büyük bir güce karşı, dünyadan bezginliğime karşı.

var olmak köşeye sıkışmaktır.

kaderimi suçlamaktan asla vazgeçmedim, aksi halde onunla nasıl yüzleşebilirdim? kaderimi suçlamak, kendimi ona uyumlu kılacak ve ona dayanmamı sağlayacak tek ümidimdi.

sağlıklı olmak duyarsız olmaktır; hatta gerçek dışı olmaktır. acı çekmeyi durdurduğumuz an var olmayı durdururuz.

acı çekmemiş olan biri bir varlık değildir, olsa olsa bir yaratıktır.

bu mezarlar yığınına baktığımda, insanların ölümden başka endişeleri yokmuş gibi görünüyor.

biri bir şeyi anladığında, en iyisi oracıkta ölüvermesidir. anlaşılan nedir peki? gerçekten kavradığımı şey, hiçbir biçimde ifade edilemez veya bir başkasına aktarılamaz; hatta kendimize bile aktarılamaz. bundandır ki, kendi sırrımızın gerçek doğasını anlamaksızın ölürüz.

bir bedenin kaderinden daha gizemli bir şey yoktur.

hakiki ahlaki zarafet, kişinin kendi zaferlerini mağlubiyet olarak göstermesi sanatında yatar.

yaşlılık, en nihayetinde, yaşamış olmanın cezasıdır.

laos gibi bazı asya ülkelerinde ciddi bir hastalığı atlatmış olan kişi ismini değiştirir. bu geleneğin kökeninde biz vizyon yatmaktadır! aslına bakılırsa başımıza gelen önemli bir deneyimin ardından bizler de ismimizi değiştirmeliyiz.

via bir nevi dipnot!

11.7.06

devrim yolunda

arthur koestler

yığınlar yeterince olgun olmadıklarında insancıl zaaflar ve liberal demokrasi devrim için intihar demektir.

vicdanlı olmak denilen şey bir devrimci için dünyanın en uygunsuz özelliğidir. vicdan denilen şey insanın beynini kanser gibi kemirir, sonunda gri hücreler bütünüyle yenilip yutulur.

insan dünyayı duygularının keyfini sonuna dek çıkaracağı metafizik bir genelev gibi görmeli. duygusallık paylaşımı, vicdan, tiksinme, umutsuzluk, pişmanlık ve bedele katlanma gibi şeyler bizim için serkeşlik kadar iticidir.

tarihin hiçbir döneminde insanoğlunun geleceğini etkileme gücü bizdeki kadar az sayıda kişinin ellerine yoğunlaşmamıştır.

tarihin bize öğrettiği şeylerden biri de şudur: çoğu kez yalanlar gerçeklerden daha çok işe yarar. çünkü insanoğlu miskindir ve gelişme yolunda bir adım atabilmesi için kırk yıl çölde yürümesi gerekir. bunun için zorlanması gerekir üstelik. çölde ilerlediği sürece tehditler ve vaatlerle, hayali korkular ve hayali tesellilerle motive edilmesi gerekir. yoksa yarı yolda dinlenmek için oturup altın buzağıyla tapınmaya başlar.

tarihin en korkunç canileri neron ya da fouche tipinde kişiler değil, gandhi ve tolstoy tipindekilerdir. gandhi'nin içinden gelen ses, ingiliz top ve tüfeklerinden daha etkili olmuştur hintlilerin kurtuluşunu engellemek açısından. gandhi'nin hindistan'ı felakete sürüklediğini, temiz ve insancıl yolları yeğlemenin politik iktidarsızlığa sebep olduğunu kabul edelim.

kendini otuz altına satan bir adam dürüst bir alışveriş yapmıştır; ama kendini kendi vicdanına satmak tüm insanlığa ihanet demektir. tarih, a priori ahlak dışıdır, vicdanı micdanı yoktur.

doğru sonuca varmak için her yolun geçerli olduğu ilkesi politik ahlakın tek kuralı olmuştur her zaman ve olacaktır; başka her şey boş laftır, dokunduğun anda elinden kaçacak saçmalıklardır.

öznel iyi niyet bizi hiçbir şekilde ilgilendirmez. yanılgı içinde olan bunun bedelini ödemeli, haklı olan sonunda aklanmalıdır.

her cümleyi tekrarlayarak ve basitleştirerek yığınların kafasına tokmak tokmak sokmak gerek. doğru olarak gösterilen şey altın gibi parlamalı, yanlış olarak gösterilen ise zifiri karanlık olmalı. yığınların politik süreçleri anlayabilmeleri için panayırlardaki palyaçolar gibi renklendirilmeleri gerekir.

bu hayatta kurnaz olmak zorundadır insan; yoksa ahir ömründe hapislere düşer ya da soğukta köprü altlarında yatmak zorunda kalırsın. işin kısası budur: ya akıllı olacaksın ya namuslu davranacaksın, ikisi bir arada olmuyor.

9.7.06

masumiyet ve tecrübe şarkıları

william blake



nasıl tatlıdır çobanın tatlı nasibi
sabahtan akşama dek gezer kır bayır
bütün gün koyunlarını izleyecektir
ve dili dualarla dolacaktır
çünkü duyar kuzuların masum seslenişini
ve duyar anaların müşfik karşılığını
o tetikteyken onlar huzurludur; çünkü
bilirler ne zaman yakında çobanları

çünkü ben mutluydum çimenler üstünde
ve gülüyordum kışın karları içinde
bana ölüm giysilerini giydirdiler
ve bu kederli şarkıyı öğrettiler
baktılar mutluyum, dans edip şarkı söylüyorum
bana zarar vermediklerini düşündüler
dua etmeye gittiler tanrı'ya, onun rahibine ve kralına
bizim sefaletimizden bir cennet kuranlara

yeşillikte çocuk sesleri duyulduğunda
ve fısıltılar duyulduğunda vadide
gençlik günlerim gelir aklıma
yüzüm yeşile döner, solar
artık eve gelin çocuklarım, güneş batıyor
ve düşüyor gecenin çiyleri
baharınız, gündüzünüz, oyunda geçti
oyun sırası kışınız, gecenizde şimdi

yaz sabahları uyanmayı severim
bütün ağaçlarda kuşlar öterken
uzakta bir avcı av borusunu çalar
tarla kuşu şarkıma eşlik ederken
ah! bunlar ne güzel arkadaşlıklar

ama bir yaz sabahı okula gitmek yok mu
ah, o sürüp götürür bütün sevinçleri
çocuklar, hoyrat bir bakışın altında
iç çekerek, korkarak, tükenmiş geçirir saatleri

7.7.06

zenginlik

halit ziya uşaklıgil

zenginlik! işte o zenginlik dedikleri şey böyle zevkinden saçlarını sallayan iki atlı, ispirli, uşaklı, bütün talihini yoksulluğun acısına iyice göstermek istiyormuş gibi açık bir arabaya biner, gözlerinin önündeki insanları iki gözle bakmaya layık görmüyormuş gibi tek bir gözlük takar, ayağının altında gördüğü âleme karşı ayağını uzatmaktan utanmaz, etrafından geçen fakirin çamuru üstüne sıçrar korkusuyla arabasının bir köşesine çekilir, büyüklüğünden fışkıran küçümsemeyle senin gibi, benim gibi buraya yayan gelmiş fakirleri kirleterek geçer.

zenginlik! o öyle bir kuvvettir ki insanları yüksek, yoksulluğun içinde çırpındığı çöplükten pek yüksek bir konuma çıkarır; âlemi, toplumu oradan gösterir. zenginler ile fakirler arasındaki fark bundan ibarettir. onlar bizi görmek için yukarıdan bakarlar, biz onları görmek için başımızı kaldırırız. aman yarabbi! insan kim bilir servet dedikleri o noktaya çıktığı vakit kalbinin nasıl şiştiğini hisseder? göz o yüksekliklerden baktığı zaman kim bilir aşağısını nasıl derin bir uçurum, o çurum içinde kaynaşan yaratıkları nasıl küçük görür! elbette o insanlık, bizim insanlığımızın üstünde bir şeydir; elbette o âlem bizim âlemimizden başka bir şeydir.

5.7.06

lodoslar kenti

füruzan


nerdesin
çık gel
duruşuma sevinç ol
bu kent çok büyüktür
çaresizim
aratma beni

haşarı
dinmez
soluk soluğa bir yaz
içimizde uzuyordu keçi yolları gibi

kimseler bilmiyor
o bana sunduğun
barışçıl cömertliğin güzelliğini

sevda ender bir çiçektir
bir sevdaya yeter bir ömür ancak

hayat
sabrın caymaz büyük simyacısıdır

doğu hep yaşadığından, hata yapar
bu yüzden utanç onun ebedi nişanlısıdır

seni kendilerinden sanıyorlar
giderek de öyle

bir dönüş
her şeyi naftalini sevecenliklerinden
titiz ayrıntılardan
çıkarmak değil midir

dayanaksız yaşamasını bilenler
cesurdurlar
kişiyi korkutacak denli

bacak araları kanırtılırken çocuklar
ağlarlar düşlerinde bile
caymaz gülen alınlarıdır
çünkü
salt bellekte korurlar kendilerini

"al sazını sevdiceğim, çal hevesinle
çal söyle benim şarkımı sevdalı sesinle."

"kader şunca yaptığın yetmez mi bize
zaloğlu rüstem olsa gelirdi dize."

serviler bilgeleridir mezarlıkların
milyonlarca keder devşirmişlerdir

ah söyle biri gelsin
alsın yüzümün anlamını gitsin seninle

bir sevdaya yakılan ağıt
bir ölüye tutulana eştir
özlenen sevgidir sevgili değil

aldırmazlığı yoldaş edinmek
ehlileştirmek midir uygarlığımızı
yoksa yeni çağın adı bu mu olacak

çünkü coşku hayatın nikahsız yetimidir

çıkıp gelinmiş bir kentin yabancılığı
bir balkonun denize açılışı gibi

-hayat kavgadır beyler-

omuzlarına ürpertilerle
bir ikindide hayretle bıraktığım başımı
sağaltan ellerini unutur muyum hiç

günlük algılamanın dar bilincinde
sevda barınabilir mi hiç

hayatın
ölümü doğrulamak için olduğuna
kim inandırabilir beni

"şimdilerde sevdasını yitirmiş gibi duyuyor
insanoğlu kendini."

"hayat sürekli yatağını değiştirir
yeni yollar arar ve bulur."

"insanoğlunun serüveni
özgül gelişmesinin kozasını örer sabırla."

sakatlanmış
yarım kalmışlığın
yazıklığını istemedim hiç
ezberletilen
alıştırılan şeylere kuşku duydum hep

ne ilkelliktir
ne doymazlıktır
beyaz adam
beyaz adam sen
tiksindirici inanılmaz acımasızlığınla
insanlığın topraklarını
ta precolomp'tan beri
bir mirasyedi şımarıklığıyla harcıyorsun

gürültülerle dönüp duran bu dünyaya
şiirin tam zamanıdır

zamanı dirilten böylesi katıksız şeylerdir

seninle birleşmelerimde
tüm evreni içime akıtıyorum
erkeği tanımanın günah olmadığını öğrendim

müthiş bir çağdan ötekine geçiyoruz
üstelik bu yılların insanıyız
biz ne mutlu

3.7.06

lüks

gabriel-françois coyer

lüks, ısıtan ve yakıp kavurabilen ateşe benzer. zengin evleri sardığında, bizim imalathanelerimizi besler. bir sefa pezevenginin servetini silip süpürdüğünde, bizim işçilerimizi geçindirir. azınlığın zenginliğini azalttığında, çoğunluğun gelirini artırır.

eğer bizim lyon kumaşlarımız, kuyumlarımız, halılarımız, dantellerimiz, aynalarımız, mücevherlerimiz, giysilerimiz, şık möblelerimiz, sofralarımızın lüksü göz ardı edilirse, milyonlarca elin bir anda atıl duruma düştüğünü görürdüm: aynı anda da ekmek için yalvaran sesler duyardım.

1.7.06

korkunç ivan

eduardo galeano

korkunç ivan (ıv. ivan) 1530 yılında doğdu. halkı hristiyanlık inancıyla eğitmek için hâlâ şehrin güzel simgelerinden biri olmayı sürdüren moskova'daki büyük san basilio tapınağını inşa ettirdi ve hristiyan iktidarını kalıcı kılmak için bir sürü günahkârı, düşmanını ve akrabasını cehenneme gönderdi: prens andrey'i ve başpiskopos leonid'i köpeklere attı; prens piotr'u canlı canlı yaktı; prens alexander, prens repnin, prens snuyon, prens nikolay, prens dimitri, prens telepnev ve prens tiutin'i balta darbeleriyle paramparça etti; kuzeni vladimir'i, baldızı aleksandra'yı ve teyzesi eudoxia'yı nehirde boğdu; yedi karısından beşini zehirleyerek öldürdü ve öz oğlunu, çok benzediği için onun adını taşıyan en gözde evladını sopa darbeleriyle öldürdü.