27.6.06

yazının doğuşu

eduardo galeano

ırak daha ırak değilken ilk yazılı sözcükler orada doğdular.

kuşların ayak izlerine benziyorlar. işinin ehli eller sivriltilmiş kamışları kullanarak onları kilin üzerine çizmişler.

kili pişirmiş olan ateş onları o zamandan beri korumuş. yok eden ya da kurtaran, öldüren ya da hayat veren ateş: aynen tanrıların ya da bizim yaptığımız gibi. çamurdan tabletler ateş sayesinde, iki nehrin arasındaki bu topraklarda binlerce yıl önce anlatılmış olanı bugün de bize anlatmayı sürdürüyorlar.

belki de yazının teksas'ta icat edildiğinden emin olan george w. bush, yaptığının yanına kâr kalacağının sevinciyle, bugün ırak'a karşı bir yok etme savaşı başlattı. bu savaşın binlerce ve binlerce kurbanı oldu ve bunların tamamı etten kemikten insanlar değiller, orada tarihin birçok hatırası da katledildi.

canlı bir tarih vazifesi gören sayısız toprak tablet ya çalındı ya da bombardımanlarda yok oldu. 

tabletlerden birinde şöyle diyordu:

"biz tozdan ve hiçlikteniz.
bütün yaptığımız bir rüzgârdan başka bir şey değil."

25.6.06

kültürel enfeksiyon

yuval noah harari

giderek daha fazla sayıda akademisyen, kültürü bir zihinsel enfeksiyon veya parazit gibi değerlendirerek, insanları da bu parazitlerin yaşadığı konaklar olarak tanımlıyor.

virüs gibi organik parazitler kendilerini ağırlayan bedende yaşar ve çoğalarak bir bedenden öbürüne yayılır, onu zayıf düşürür, hatta bazen ölümüne sebep olurlar. parazitin başka bir bedene geçişine izin verecek kadar yaşadığı müddetçe ağırlayanın sağlık durumu paraziti ilgilendirmez.

kültürel fikirler de insanların zihninde bu şekilde yer alır, birinden öbürüne yayılır ve zamanla ağırlayanı zayıf düşürür, hatta bazen ölümüne sebep olur. kültürel bir öge -örneğin müslümanların bulutların üstündeki cennete veya komünistlerin burada yeryüzündeki cennete inançları- bazen ölüm pahasına dahi olsa insanları belli bir fikri yaymaya ikna eder. böylece insan ölür, fakat fikirler yaşamış olur. bu yaklaşıma göre kültürler -marksistlerin genellikle düşündüğünün aksine- birtakım kötü niyetliler tarafından insanları istismar etmek için üretilmiş komplolar değildir; daha ziyade, kültürler tesadüfen ortaya çıkan ve ortaya çıktıktan sonra etkilenen herkesten faydalanan zihinsel parazitlerdir.

postmodernist düşünürler milliyetçiliği 19. ve 20. yüzyıllarda ortalığa yayılan ölümcül bir salgın olarak tanımlarlar ve savaşların, baskının, nefretin ve soykırımın sebebi olarak görürler. öyle ki, bir ülkenin insanları bu salgına kapıldığı anda komşu ülkeler de buna kapılıyordu. herkesi insanların iyiliği için çalıştığına inandıran milliyetçilik virüsünün, insanlardan çok kendisine faydası vardı.

benzer argümanlar sosyal bilimlerde oyun kuramı şemsiyesi altında oldukça yaygın olarak bulunabilir. oyun kuramı, çok oyunculu sistemlerde tüm oyuncuların zararına olan görüşlerin ve davranış örüntülerinin nasıl olup da kök salıp yayılabildiğini açıklar. silahlanma yarışı buna çok tipik bir örnektir. çoğu zaman silahlanma yarışı tarafların iflasına sebep olur ve güç dengesini de değiştirmez.

pakistan gelişmiş savaş uçakları alınca hindistan da aynı şekilde cevap verir. hindistan nükleer bomba geliştirdiğinde pakistan da onun arkasından gelir. pakistan donanmasını büyütür, hindistan da ona cevap verir. sürecin sonunda güç dengesi büyük ölçüde ilk durumda olduğu haliyle kalır ama eğitim veya sağlığa harcanmış olabilecek milyarlarca dolarla silah alınmış olur.

silahlanma yarışı karşı durması zor bir dinamiktir. bir ülkeden diğerine virüs gibi yayılan bir davranış biçimidir. evrimsel hayatta kalma ve yeniden üreme stratejisine harfiyen uygun olarak kendisine fayda sağlar ama diğer herkese zarar verir. silahlanma yarışının da aynen genler gibi herhangi bir bilinci olmadığını, bilinçli olarak hayatta kalmaya ve üremeye çalışmadığını unutmamak gerekir. dolayısıyla yayılışı güçlü bir dinamiğin hedeflenmeyen bir sonucudur.

adına ne derseniz deyin -oyun teorisi, postmodernizm veya memetik- tarihin dinamikleri insanların iyiliğini ve mutluluğunu artırmaya dönük değildir. tarihteki en başarılı kültürlerin homo sapiens için en iyisi olduğunu düşünmemiz için hiçbir kanıt ya da veri yoktur. tıpkı evrim gibi tarih de bireysel organizmaların mutluluğunu yok sayar, dikkate almaz. bireyler de genellikle tarihin akışını kendi lehlerine değiştirebilmek için çok bilgisiz ve güçsüzdürler.

23.6.06

fırtına

walter benjamin

klee'nin "angelus novus" adlı bir tablosu var. bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir meleği tasvir ediyor: gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir, yüzü geçmişe çevrilmiş. bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. biraz daha kalmak isterdi melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek.. ama cennet'ten kopup gelen bir fırtına kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştır ki, bir daha kapayamaz onları. yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. işte ilerleme dediğimiz şey, bu fırtınadır.

21.6.06

yaz yağmuru

marguerite duras

ahlaki değerlere hiçbir zaman aldırmadım.

hayat beni fazla ilgilendirmiyor. hiçbir zaman gerçek anlamda ilgilenmedim hayatla.

gözlerimin arzu ettiği her şeye sahip oldum, yüreğime hiçbir şeyi yasaklamadım, hiçbir aşkı, hiçbir zevki. ve işte: her şeyin boş olduğunu anladım. hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok. rüzgârın peşinden koşuyoruz.

çok üzülüyorum. onlara bir şeyler verebilecek duruma geldiğimizde çok yaşlı oluyor ana baba. hiçbir şey umurlarında olmuyor. hep gecikmiş ilişkiler. hep söylemek isterdim anne, aramızdaki farkı kapatmak için mahsus çok çabuk büyüdüm, hiçbir işe yaramadı.

tanrı'nın olmaması mümkünse, o zaman olması da mümkündür. yoksa eğer nasıl var olabilir? dünyanın her yerinde olduğu gibi, senin için de benim için de olduğu gibi. daha çok ya da daha az sorunu değildir bu; veya vardır ya da yoktur sorunu değildir, ne olduğu bilinmeyen bir sorun. insanlığın tek düşüncesi bu düşünce yoksunluğu, tanrı.

19.6.06

bilim ve sanat

cenap şahabettin

zeki adam kitaptan bir yaşam dersi ve yaşamdan bir kitap dersi alır.

bilim ve sanatı gözetmeyen hükümetten büyük hayır ummam.

gerçek bir sanat tutkunu hiçbir zaman siyasal bir hırs bekleyemez, onun hayalleri her tutkusuna yeterli gıdadır.

uygarlığın ruhu güzel sanatlardır. onlar hastalanınca uygarlık can çekişmeye başlar.

genişliği kavramak için yükselmek gerekir, yaşamda olsun, sanatta olsun.

yaşam sanatı: bulamayacağından vazgeç, alabileceğini iste, varından yararlan.

sanatçı olmak istiyorsan yapıtının güzelliğinden her zaman kuşku duy. sanatta en emin yükselme yolu kendinden kuşku duymaktır.

aşk ne zaman yasa tanırsa gerçek sanat da o zaman ahlak gözetir.

sanatçı gözünde, açan bir çiçek, düşünen bir filozoftan daha derindir.

yaşamda duygu değil, hayal değil, hatta zekâ bile değil, ancak bilim ve deneyim yol gösterici olabilir.

çok bilen gibi hiç bilmeyen de bağışlamaya eğilimlidir. kini, yarım bilimde ara.

17.6.06

erkek doğrama cemiyeti manifestosu

valerie solanas

merhametsiz ve üzücü olmadıklarında tamamen sıkıcı olan yaratıklar tarafından ve onlar için kurulmuş bir toplumda hayat, merhametsiz ve üzücü olmadığınızda tamamen sıkıcıdır.

insanın istediğinin hiçbir zaman gerçekleşmemesi, dünyayla başetme kabiliyeti konusunda özgüveninde bir azalmaya ve statükonun edilgen bir biçimde kabulüne yol açar.

birbirleriyle empati kurma kabiliyetine sahip, akılcı, bütünlüklü ve rekabet etmeleri için doğal bir sebep olmayan varlıklardan oluşan bir toplumun, hükümete, kanunlara ve liderlere ihtiyacı yoktur.

toplumumuz bir cemaat olmayıp tecrit edilmiş aile birimlerinden ibarettir. gerçek bir cemaat, birbirinin bireyselliğine ve mahremiyetine saygı duyan, aynı zamanda birbirlerini zihinsel ve duygusal olarak etkileyen -birbirleriyle özgür ilişkiler içinde olan özgür ruhlar- ve ortak sonuçlara varmak için birbiriyle işbirliği yapan -türün mensupları ya da çiftler değil- bireylerden oluşur.

insanın dünyayla baş edip onu değiştirebilme ya da en hafif biçimiyle olsun, kendi kaderini etkileme kabiliyetine duyduğu özgüvenin eksikliğiyle bir araya gelen öfke ve nefret korkusu, dünyanın ve onun üzerinde yaşayan insanların çoğunun iyi olduğuna ve en banal, en ilkel eğlencelerin çok zevk verdiği, derin hazlar sunduğu yönünde aptal bir inanca yol açar.

yüksek eğitimin amacı eğitmek değil, mümkün olduğunca fazla sayıda insanı çeşitli mesleklerden dışlamaktır.

bu toplumda hayat, en iyi halinde bile can sıkıntısından ibaret olduğundan ve toplumun hiçbir tarafı kadınlara uygun olmadığından; uygar kafalı, sorumlu, heyecan arayan kadınlara; hükümeti yıkmak, para sistemini bertaraf etmek, her alanda otomasyonu kurumlaştırmak ve erkek cinsini yok etmekten başka çare kalmıyor.

15.6.06

mayer amschel rothschild

daron acemoğlu / james a. robinson

1789 fransız devrimi'nin arifesinde tüm avrupa'da yahudilere yönelik sert kısıtlamalar söz konusuydu. örneğin alman şehri frankfurt'ta hayatları orta çağ'dan kalma bir yasanın hükümlerine göre tanzim edilmişti. frankfurt'taki yahudi ailelerinin sayısı 500'ü geçmiyordu ve hepsi de şehrin duvarlarla bölünmüş küçük bir kısmında, yahudi gettosu judengasse'de yaşamak zorundaydı. geceleri, pazarları ya da hiçbir hristiyan bayramında gettoyu terk edemezlerdi.

judengasse akıl almaz ölçüde sıkışık bir yerdi. çeyrek mil uzunluğunda olmasına karşın genişliği üç buçuk metreden fazla değildi, hatta yer yer üç metrenin altındaydı. yahudiler sürekli baskı ve denetim altında yaşıyorlardı. her yıl en fazla iki yeni aile gettoya kabul ediliyor, en fazla 12 yahudi çifti evlenebiliyordu ve bu ancak ikisi de 25 yaşın üstündeyseler mümkün olabiliyordu.

yahudiler tarla süremiyor ayrıca silah, baharat, şarap ya da tahıl ticareti yapamıyordu. 1726'ya dek belirli işaretler taşımaları gerekiyordu. bunlar erkekler için iki eşmerkezli sarı yüzük ve kadınlar için çizgili peçeydi. tüm yahudiler özel bir kelle vergisi vermekle yükümlüydü.

fransız devrimi patlak verdiğinde frankfurt judengasse'de mayer amschel rothschild adında genç ve başarılı bir iş adamı yaşıyordu. rothschild 1780'lerin başında frankfurt'un madeni paralar, değerli madenler ve antikayla uğraşan önde gelen sarraflarından biri haline geldi. fakat şehirdeki tüm yahudiler gibi o da gettonun dışında iş kuramıyor, hatta yaşayamıyordu.

kısa bir süre sonra bu durum tamamen değişti. 1791'de fransız ulusal meclisi fransız yahudilerini özgürlüğe kavuşturdu. fransız orduları şimdi rhineland'i işgal edip batı almanya yahudilerini de özgürleştiriyordu. frankfurt'taki etkileri ise daha ani ve belki de biraz istem dışı olmuştu. 1796'da fransızlar frankfurt'u bombaladı ve bu esnada judengasse'nin yarısını yıktı. yaklaşık 2 bin yahudi evsiz kaldı ve gettonun dışına çıkmaya mecbur oldu. rothschilds de bunlardan biriydi.

bir kez gettonun dışına çıkıp girişimcilikten men eden sayısız düzenlemeden de kurtulunca yeni iş fırsatları yakalama olanağı buldular. bunlar arasında avusturya ordusuna tahıl tedarik etmek için yapılan bir anlaşma da vardı ki, bu daha önce yapamayacakları bir şeydi.

rothschild 1790'ların sonunda artık frankfurt'un en zengin yahudilerinden biriydi ve çoktan iyi bir iş adamı olup çıkmıştı. fakat tam özgürlük için 1811'e kadar beklemek gerekecekti. sonunda, napoleon'un 1806'da yeniden örgütlediği almanya'nın frankfurt grandükü tayin edilen karl von dalberg tarafından anlaşma uygulamaya koyuldu. mayer amschel oğluna "işte şimdi bir yurttaş oldun." diyecekti.

bu olaylar, özellikle napoleon sonrası politik tasfiyeyi belirleyen 1815'teki viyana kongresi'ndeki gibi geriye dönüşler nedeniyle yahudi kurtuluşu için verilen mücadeleyi sonlandırmadı. fakat rothschildler için getto defteri kapanmıştı. mayer amschel ve oğulları kısa süre içinde frankfurt, londra, paris, napoli ve viyana şubeleriyle 19. yüzyıl avrupa'sının en büyük bankasının sahibi olmuşlardı.

13.6.06

boş zaman

guy standing

internette çok fazla zaman harcamak prekarya varoluşunun bir parçası haline gelmiş durumda ve araştırmalara göre bunun depresif etkileri olabiliyor; zira sosyal ağlar üzerinden kurulan bağlantılar, insanlarla kurulan fiili ilişkinin yerini alıyor.

gerçek anlamda boş zaman, üç taraftan kuşatma altında. boş zaman biçimlerinden birisi, insanın kendisini adadığı kültürel ve sanatsal aktivitedir. iyi müzik dinlemek, tiyatroya gitmek, önemli edebiyat eserlerini okumak, dünyanın ve içinde olduğumuz çevrenin tarihini öğrenmek, popüler tabirle "kaliteli zaman" geçirmek anlamına geliyor. kaliteli zaman geçirmek ise güvencesizliğin verdiği endişe ve uykusuzluğun yanı sıra çalışmayla da bölünmeyen zaman demek oluyor.

prekarya içinse boş zaman açığı söz konusu. zaman bir türlü yetmiyor ya da prekarya içindekiler bu tür boş zaman aktiviteleri yaptıklarında kendilerini suçlu hissediyor ve bunun yerine sosyal ağlarını genişletip beşeri sermayelerine yatırım yapmaları gerektiğini düşünüyor.

boş zamanın, özellikle de prekaryanın boş zamanının değerinin azalması, işçicilik doktrininin bırakmış olduğu en kötü miraslardan biri. değerlerin yeniden üretilmesini sağlayan eğitimin giderek aşınması, gençlerin kültürlerinden soğumasına ve içinde bulundukları toplulukta bir toplumsal hafıza kaybına neden olmakta.

günümüzde, kente dair imgelemde "sokak köşesi toplumu" kavramı ön plana çıkmış durumda. insanların zamanlarını geçirme biçimlerinden birisi olan "takılmak" baskın hale geldi. artık zamanı doldurmak bir mesele ve buna "boş zaman fakirliği" diyenler var. maddi yoksulluk, genç prekaryanın hayatını sınırlıyor.

prekaryanın elinde para ya da mesleki aidiyet olmadığı gibi zamanı kontrol edebilmek için gereken istikrar da yok. hal böyle olunca, çalışma dahil her türlü aktiviteye karşı kuralsızlığı ilke edinen bir tavır sergileniyor. işte bu, güvencesizliğin tuzaklarından birisi. sırf hayatta kalmaya yetecek kadar kamusal alana ihtiyaç duyulur ve bu alanlar da kemer sıkma politikaları nedeniyle yok ediliyor. nihayetinde neoliberal akıl, bütün bunları, doğrudan ekonomik büyümeye katkısı olmadığı gerekçesiyle bir lüks olarak görüyor.

iş ve oyuna dayalı hazcı mutluluk tehlikelidir. sürekli oyun oynamak sıkıcıdır. haz geçicidir ve insanın zamanından alır. yeteri kadar haz aldığımızı düşündüğümüzde dururuz. oyundan alınan zevk geçici olduğundan, buna dayalı olarak yaşayan insanların başarısız olması neredeyse kaçınılmazdır. hazcılık başarısızlığa mahkumdur.

paul martin'in "seks, uyuşturucu ve çikolata: hazzın bilimi" adlı kitabında da belirttiği gibi, oyun ve boş zamanla elde edilen hazcı mutluluk, nihayetinde bağımlılık ve zevk dışında kalan her şeye karşı hoşgörüsüzlük yaratır.

memnuniyet, kişinin kendisi ve hayatıyla ilgili genel olarak şikayetinin olmaması durumudur. ancak mutluluğu fetiş haline getirmek, medeni bir toplum için reçete olamaz.

11.6.06

kral

jonathan swift

kralların ellerinin en uzak noktalara dek ulaşabildiğini sıkça duymuşuzdur; keşke kulakları da o kadar uzak noktalara ulaşabilseydi.

prenslerin bebekliklerinde, çocukluklarında ve gençliklerinde pek çok olağanüstü düşünce ve bilgelik örneği sergiledikleri, insanları şaşırtan ve kendilerine hayran bırakan sözler söyledikleri anlatılır. bu denli umut vaat eden prensin ardından bu denli utanç verici kralın gelmesi ne tuhaftır! bu prensler erken yaşta ölmüş olsalar, olağanüstü bilgelik ve erdem örnekleri olurlardı. yaşadıklarındaysa, gene gerçekten olağanüstülük taşıyorlar; ama başka türden bir olağanüstülük oluyor bu.

politika, sözcüğün en yaygın kullanımı açısından bakıldığında, yozlaşmadan başka bir şey ifade etmez; dolayısıyla iyi bir kralın ya da iyi bir bakanın işine yaramaz. işte tam da bu nedenledir ki, saraylar politikayla dolup taşar.

9.6.06

entelektüel

thomas bernhard

ömür boyu bizi kendilerine çeken, yani o basit insanlar denilen kişilerle yan yana oturduğumuz duygusunu taşırız. doğal olarak onları gerçekte olduklarından bambaşka düşleriz; ama yanlarına oturduğumuzda bizim düşündüğümüz gibi olmadıklarını ve bizim kendimizi inandırdığımız gibi asla onlara ait olmadığımızı görürüz ve onların masasında ve onların ortasında hep o korktuğumuz, masalarında oturduğumuzda başımıza gelen düş kırıklığı ile karşılaşırız; oysa masalarına otururken onlara ait olduğumuzu ve kısa bir süre için de olsa cezalandırılmadan yanlarına oturabileceğimizi düşünmüşüzdür; oysa bu en büyük yanılgıdır.

ömür boyu bu insanlara özlem duyar ve yanlarına gitmek isteriz ve onlara karşı hissettiklerimizi söylediğimizde onlar tarafından geri tepiliriz, hem de en patavatsız biçimde.

bizim gibi insanlar halkın masasından çok erken ayrıldılar.

bu insanların birinci mahalle insanlarından hiç değilse daha iyi bir karaktere sahip olduklarına inanmak bir yanılgıdır. daha yakından bakıldığında, bu ihmal edilmişler denilenler, o yoksul denilenler ve o geri kalmış denilenler özlerinde aynı biçimde karaktersiz ve iğrençtirler ve aynen, kendi ait olduğumuz ve sırf bu yüzden iğrenç bulduğumuz ötekiler gibi reddedilesidirler. alt tabakalar, tıpkı üst tabakalar gibi herkes için tehlikelidir. aynı iğrençlikleri yaparlar, tıpkı ötekiler gibi reddedilesidirler, başka türlüdürler; ama aynı biçimde iğrençtirler.

entelektüel denilen kişi sözde entelektüelliğinden nefret eder ve kurtuluşunu, eskiden küçük düşürülenler ve gücendir ilenler diye anılan yoksullar ve ihmal edilmişlerin yanında bulacağını sanır. ama orada kendi kurtuluşu yerine aynı iğrençliği bulur.

7.6.06

sağduyu

irvin yalom

terentius: mantıkla beslenmeyen şey mantıkla yönetilemez.

epiktetos: eğer felsefeye karşı samimi bir arzunuz varsa ilk andan itibaren alaycı kahkahalara hazırlanın. unutmayın, eğer ısrarlıysanız o insanlar daha sonra size hayran olacaktır. unutmayın, eğer bir başkasının zevki için dikkatinizi dışarıya çevirecek olursanız hayatınızın düzenini altüst ettiğinizden emin olabilirsiniz.

lucretius: başkalarının başına gelen kötülükleri seyretmek bize keyif verir.

evliliğini kurtarmanın tek yolu onu bırakabilmeye istekli olmaktır.

petrarca: huzur ve sessizlik arayan herkes, sürekli bir bela ve tartışma kaynağı olan kadınlardan uzak durmalıdır.

herkesin karanlık bir seks hayatı vardır.

ovidius: zihin için en iyi yardım, kalbi tuzağa düşüren bağların bir kerede koparılmasıdır.

cicero: tamamen kendisine bağlı olan ve kendisinin olduğunu söylediği her şeyi içinde taşıyan birisinin son derece mutlu olmaması olanaksızdır.

hayat tam bir sürtük; ama zevkli de.

terapistler anne babalar gibidir. iyi ebeveynler çocuklarının evden ayrılıp bir yetişkin olabilmesi için yeterince özerklik kazanmasını sağlar; aynı şekilde iyi bir terapistin de amacı hastalarının terapiyi bırakacak hale gelmelerini sağlamaktır.

aristoteles: sağduyulular zevke değil, acısızlığa ulaşmaya çabalarlar.

kimse sonları prova etmez. sonlar yalnızca bir kez olur. bu durum hakkında kitap yazılmaz; bu yüzden her şey doğaçlama gelişir.

5.6.06

televizyon üzerine

pierre bourdieu

"olmak," diyordu berkeley, "algılanmış olmaktır."

insan hiçbir zaman söylediği şeyin öznesi olduğundan emin değildir. sandığımızdan çok daha az sayıda özgün şeyler söyleriz.

hiçbir şey, gerçekliği bütün sıradanlığı içinde hissetirmekten daha zor değildir.

gazetecilerin özel gözlükleri vardır ve bunlarla bazı şeyleri görürlerken bazılarını görmezler ve gördükleri şeyleri de belli bir tarzda görürler. bir ayıklama yapar ve ayıklanmış olan şeyi belli bir tarzda kurarlar.

televizyon, toplumsal ve siyasal varoluşa ulaşmanın arabulucusu haline geliyor. varsayalım ki, bugün ben elli yaşında emeklilik hakkını elde etmek istiyorum. bundan birkaç yıl öncesine kadar, bu amaç için bir gösteri düzenlerdim, elimize pankartlar alırdık, yürüyüşler yapardık. milli eğitim bakanlığı'na giderdik; bugün ise -hiç abartmıyorum- becerikli bir iletişim danışmanı tutmak gerekir. medyaya yönelik, ona çarpıcı gelecek birkaç numara bulunur: kılık değiştirilir, maskeler takılır ve televizyon aracılığıyla, elli bin kişinin katıldığı bir gösterinin sağladığından daha az olması mümkün olmayan bir etki sağlanır.

izlenme oranları boyunca, tecimsel olanın mantığı, kendini kültürel ürünlere dayatmaktadır. oysa, tarihsel yönden, benim -ve umarım, yalnız benim değil-, bir kısım kişilerin, insanlığın en yüce ürünleri olarak düşündüğümüz bütün kültür ürünleri; matematik, şiir, edebiyat, felsefe, bütün bu şeyler, izlenme oranına tekabül eden şeye karşı, tecimin mantığına karşı üretilmişlerdir.

3.6.06

söylenmemiş söz

eduardo galeano

incil'in en popüler bölümü hangisidir? adem ve havva'nın elmayı ısırmaları. bu, incil'de yer almaz.

platon en meşhur cümlesini asla yazmamıştı: "savaşın nasıl bittiğini sadece ölüler gördüler."

la manchalı don kişot şunu asla söylemedi: "köpekler havlıyor, sancho, atlara eyer vurmanın zamanıdır."

en bilinen cümlesi voltaire tarafından ne yazıldı ne de söylendi: "söylediğin şeyle hemfikir değilim; ama bunu söyleme hakkın için canımı veririm."

hegel şunu hiçbir zaman yazmadı: "gri olan kuramdır, hayat ağacıysa yeşil."

sherlock holmes asla şöyle demedi: "basit düşün, sevgili watson."

hiçbir kitabında ya da kitapçığında, lenin şöyle yazmadı: "amaç araçları doğru kılar."

bertolt brecht en beğenilen şiirinin yazarı değildi:

"önce komünistleri götürdüler
hiç sesimi çıkarmadım
çünkü ben komünist değildim."

jorge luis borges dilden dile en çok dolaşan şiirinin yazarı değildi:

"eğer hayatımı yeni baştan yaşayabilseydim
daha çok hata yapmaya çalışırdım."

1.6.06

kafe

jack london

işte pırıltılı bir tabir daha: kafe. romantizmden, gelenekten ve tabirleri korunmaya değer kılan her şeyden yoksun. artık "kafe" tabiri, bana makul çağrışımların ötesinde hiçbir şey ifade etmiyor. oysa dünyanın öte yanında ne zaman bu kelimeyi duysam, kafelere giden onca insanı anımsardım. muhayyilem düşünürlere ve züppelere, partizan yazarlara ve suikastçılara, yazar bozuntusu bohemlere takılıp giderdi. oysa burada, dünyanın bulunduğum tarafında ne yazık ki bu isim yerini bulmuyor. kafe: insanların kahve içtiği yer. hiç de değil. böyle bir mekânda asla kahve bulamazsınız. kahve ısmarlayabilirsiniz gerçi, size fincanın içinde kahve olduğu iddia edilen bir şey getirirler. ama tadına bakınca hayal kırıklığına uğrarsınız; çünkü kesinlikle kahve değildir bu.