29.5.06

liberalizm

emil cioran

içgüdülerimize karşı bir meydan okuma, kısa ve mucizevi bir başarı, derin icaplarımızın karşı kutbundaki bir istisna hali olan liberalizmin eğretiliği buradan gelir: ona doğal olarak yatkın değilizdir: sadece kuvvetimizin yıpranması bizi liberalizme açık kılar. bir tarafta yücelmek için öte tarafta bozulmak zorunda olan ve erken yaşta çökmediği takdirde hiçbir temsilcisi kendini "insani" ilkelere uydurmayan bir soyun sefaleti. sönmüş bir ateşin, bir dengesizliğin, enerji fazlası değil de noksanlığının sonucu olan hoşgörü, gençlere cazip gelemez. siyasi mücadelelere zarara uğramadan karışılamaz; çağımız, kanlı görüntüsünü o ilkelerin tabulaştırılmasına borçludur: yakın geçmişteki sarsıntılar o ilkelerden, onların bir yanılgıyla çiftleşmesi ve bu yanılgıyı kolayca fiiliyata dökmesinden doğmuştur. bir katliam ümidi ya da fırsatı verin gençlere; sizi körlemesine izleyeceklerdir.

27.5.06

güç

hüseyin rahmi gürpınar

meğerse âdemoğlu hileden ibaretmiş.

tabiatta kendinden zayıfını yutma kuralı en küçük mikroplardan en büyük hatta en yüksek canlılara kadar geçerlidir. cemiyetler, ükümetler, devletler de böyledir. bir devlet, adaletin harfi harfine işlediğine kefil olmak için mahkemeler açıyor, kanunlar yapıyor. komşusundan bir tavuk çalan bir fakiri, aç bir insanı cezalandırıyor. fakat kendinden küçük veya kuvvetsiz komşu bir devleti yutma ve memleketine katmak hırsından, bu adaletsiz düşüncesinden bir türlü kendini kurtaramıyor.

insani işlerdeki bu garabet bazen o derecelere varıyor ki hak ile haksızlığın, hakça sahip olmayla çalmanın, gaspın sınırlarının nerelerde başlayıp nerelerde bittiğini belirlemekten insan aciz kalıyor.

bu âna kadar şahit olduğumuz numunelere bakınca "hak"kı kuvvetin doğurduğu anlaşılıyor. kuvvetli olan haklı oluyor. o derecede ki acizlere, zayıflara hakkı en kuvvetli olan dağıtıyor. kuvvetlinin görüşü hak oluyor. bir zayıf, kuvvetlinin görüşünü hak olarak kabul etmek mecburiyetinde bulundukça hürriyet, adalet yerleşmiş olamaz. o kuvveti imkân derecesinde herkese dağıtmanın yolunu bulmak gerekir.

insanlığın selamet ve saadetinin böyle kardeşlik ve tam eşitlikte olduğu artık anlaşıldı. insanlar neden şimdiye kadar bu büyük hakikati idrak etmeyerek varlıklarını sürdürmeyi birbirine karşı düşmanlıkta, savaşmakta, kan dökmekte görmek gibi yanlış bir yola gitmişler? medeniyetin, yetkinleşme fikrinin gayesi birbirini öldürmeye uğraşmak mıdır? yoksa umumi kardeşliğin kurulmasına çare aramak mı? neden insan öldürmek tekniğinde en usta olan, savaş aletleri en mükemmel bulunan milletler, en medeni, en gelişmiş sayılıyorlar?

şimdiki milletlerin hiçbiri meğerse medeni sıfatına layık değilmiş. düşünülse vahşilik bakımından bugünkü gelişmiş insanların mağaralarda, taş kovuklarında adeta inlerde mekan tutup da üzerlerine saldırdıkları avlarını tırnaklarıyla, dişleriyle paralayarak yiyen vahşi atalarından çok farkları yok.

bu kadar düşmanlık eden insanların nasıl olup da birbirini mahvetmeyerek asırlardan beri bir arada yaşayabilmiş olduklarına hayret ettim.

25.5.06

düello

jorge luis borges

ün, anlaşılmamanın bir türü, belki de en kötüsüdür.

başkasına iyilik yapan, her zaman için kendisine iyilik yapılanın üstünde bir yerdedir.


hepimiz, içinde bulunduğumuz koşulları dar bir açıdan değerlendirme ve komşumuzun tavuğunu kaz görme eğilimindeyizdir.


bazen olağan zaman ölçülerinin dışına taşan olaylar vardır yaşamda.


her iki kadının da birbirlerinden gerçekten hoşlandıklarını ve giriştikleri gizli düello süresince birbirlerine eksiksiz bir bağlılıkla davrandıklarını unutmamak gerek.


karanlıkta yol alan hikaye karanlıkta son bulur.


bir erkek çocuğu için eski, köhne bir ev, hele bir de alışılmadık, gölgeler içinde bir yerse (yalnızca yemek odasında ışık vardı) gezginlerin ayak bastığı yeni bir ülkeden çok daha göz kamaştırıcıdır.


bu dünyanın işleri insan denen sıradan yaratığın akıl erdiremeyeceği kadar karmaşıktır.


kitaplar da farklıdır. kurgusal ürünler akla gelebilecek bütün bağdaştıranları içeren tek bir olay örgüsünden oluşurlar. felsefi nitelik taşıyanlar, hiç şaşmaz, hem tezi hem de antitezi, bir öğretinin yanında ve karşısında olan tüm unsurları içerirler. karşı kitabını içermeyen bir kitap, eksik kalmış sayılır.

23.5.06

albert einstein

eduardo galeano

1955 yılında albert einstein öldü. o güne dek, yirmi iki yıl boyunca fbı, onun telefonlarını dinledi, mektuplarını okudu ve çöp torbalarını karıştırdı. einstein izlendi; çünkü o bir casustu, moskova'nın casusu. polisteki kalın dosyasında öyle deniyordu. orada ayrıca, yok edici bir ışın ve insan zihnini okuyan bir robot icat ettiği de söyleniyordu. ve deniyordu ki, einstein 1937 ile 1954 arasında otuz dört komünist cepheye üye olmuş ya da iş birliğinde bulunmuştur; üç komünist örgütü onursal olarak yönetmiştir ve böyle bir geçmişe sahip bir adamın saygın bir amerikan vatandaşına dönüşmesi mümkün değildir. ölüm bile onu kurtaramadı. gözlenmeye devam etti. ama artık bunu yapan fbı değildi, onun beynini iki yüz kırk parçaya bölüp dehasına bir açıklama getirmeye çalışan kendi meslektaşları, yani bilim adamlarıydı. hiçbir şey bulamadılar. zaten einstein daha önceden uyarmıştı: "bendeki tek anormal taraf merakımdır."

einstein bir keresinde şöyle demişti: "eğer arılar yok olursa, dünyanın ne kadar ömrü kalır ki? dört, beş? arılar olmadan polenizasyon olmaz, polenizasyon olmayınca da ne bitkiler ne hayvanlar ne de insanlar."

21.5.06

diplomasi

robert musil

insanları sanat değil açlık birleştirir.

generallerin ölümle araları son derece iyidir ve yaşadıkları anın tadına onurlarıyla varabilmek için hep birkaç bin ölüye ihtiyaç duyarlar.

sarıldıklarımız asla en derinden sevdiklerimiz değildir.

diplomasi, güvenilir bir düzenin ancak yalanla, korkaklıkla, yamyamca davranmakla, kısacası, insanların o sarsılmaz aşağılık yanlarıyla kurulabileceğini savunur. diplomasi, küçültücü bir idealizmdir.

zenginlik, kişisel, yalın, yıkıma uğramadan parçalara ayrılamayan bir niteliktir.

bir niteliksiz adam hayata "hayır" demez, sadece "henüz değil" der ve henüz yaşamadığını sonrası için saklar.

tin için onun küçük şeylerle bağlantısından daha tehlikeli bir şey yoktur.

zaman treni raylarını önünde kendi döşeyen bir trendir. zaman nehri, kıyılarını beraberinde taşıyan bir nehirdir.

insan, bir hayat görkemliyse eğer o hayattan bir de iyi olmasını isteyemez.

sıradan insanlar, hayat gemilerindeki sıradışı yaşantıları onları hiç fark edemeyecekleri kadar derinlere yerleştirmeyi başarırlar.

her şeyin caiz olduğu bir zaman, her defasında içinde yaşayanları mutsuz etmiştir.

mahkeme salonları, ataların bilgeliğinin şişeler içerisinde korunduğu mahzenlere benzer. insan bu şişeleri açar ve insanoğlunun kesin bilgiye ulaşma çabasının en yüksek, en damıtılmış noktasının yetkinliğe varmazdan önce ne denli kötü tatta olduğuna ağlayası gelir; ama görünüşe bakılırsa sözü edilen nokta, kaşarlanmamışları sarhoş edebilmektedir.

19.5.06

la misere

jack london

doğu yakası'nın tek güzel manzarası, laternacı çalarken onun etrafında dans eden çocuklardır. ne ilginçtir bu yeni doğmuşları, bir sonraki nesli ayaklarını yere vurup sallanırken izlemek. küçük sevimli taklitleri, latif buluşları tamamen kendilerine özgüdür. kasları çabuk ve rahat hareket eder, gövdeleri hafiflik içinde sıçrar, dans okullarında asla öğretilmeyen ritimleri dokurlar.

bu çocuklarla şurada, burada, her yerde konuştum. her seferinde onların da diğer çocuklar kadar zeki, hatta bazı bakımlardan daha zeki olduklarını görüp etkilendim. son derece etkin, küçük bir muhayyileleri var. macera ve fantezi dünyasına geçiverme kapasiteleri olağanüstü. damarlarında fıkır fıkır hayat kaynıyor. müzikten, hareketten, renklerden büyük haz duyuyorlar. kirin, pasağın ve giydikleri paçavraların altından, çehrelerinin ve bedenlerinin güzelliğini ele veriyorlar sık sık. fakat fareli köyün kavalcısı, tüm çocukları alıp götürüyor. kayboluyorlar. bir daha hiç kimse ne onları ne de onlara ait bir şeyi görebiliyor.

yetişkinlerin neslinde beyhude yere ararsınız çocukları. bulacağınız tek şey güdük kalmış vücutlar, çirkin suratlar, küt ve duyarsız zihinlerdir. zarafetten, güzellikten, hayal gücünden, zihnin ve bedenin direncinden eser kalmamıştır. lakin bazen bir kadın görürsünüz, ille yaşlı olması da gerekmez; fakat çarpılıp bozulmuş, kadınlığa dair ne varsa kaybetmiştir. sarhoş, şiş göbekli haliyle kirli eteklerini yukarı çekip, kaldırımın üzerinde garip, hantal bacak hareketleri yapar. onun bir zamanlar laternacının etrafında dans eden çocuklardan biri olduğunu anlarsınız. çocukluğun vaat ettiği şeylerden geriye sadece bu garip, hantal bacak hareketleri kalmıştır. beyninin dumanlı oyuklarında, bir kız çocuğu olduğu zamanların hatırası belirir. bir kalabalık toplaşır. küçük kızlar yanı başında, etrafında, onun hayal meyal hatırladığı bir zarafetle dans etmeye başlarlar; ama kadının hareketleri bunların gülünç bir taklidi olmaktan öteye geçemez. sonra soluğu kesilir kadının, gücü tükenir; sendeleyerek çemberin dışına çıkar. küçük kızlar dans etmeye devam etmektedir oysa.

durumu profesör huxley özetlesin: "şu ya da bu ülkenin büyük sanayi merkezlerindeki nüfusa aşina olanlar bilirler ki, bu büyük ve giderek çoğalan nüfusun içinde, fransızların 'la misère' dediği, ingilizcede eşdeğerinin bulunmadığını sandığım durum hüküm sürer. bu öyle bir durumdur ki, vücudun normal işlevlerini yerine getirmesi için lazım olan besin, ısınma ve giyim kuşam ihtiyacı karşılanamaz. erkekler, kadınlar, çocuklar edebin ortadan kalktığı ve en basit sağlık koşullarını elde etmenin imkânsız olduğu deliklere tıkıştırılır. buralarda sadece vahşilik ve sarhoşluk düzeyindeki hazlara erişmek mümkündür. acılar katlanarak açlık, hastalık, yetersiz gelişim ve ahlâki çöküntü şeklinde birikir. düzenli olarak, namusluca çalışmak isterken açlıkla boğuşarak geçirdiğiniz hayat, bir yoksullar mezarlığında sonlanır."

bu koşullarda, çocukların istikbali umutsuzdur. sinekler gibi ölüp giderler. ölmeyenler de hayatta kalmalarını, üstün dayanma güçlerine ve çevrelerindeki alçalmışlığa uyum sağlama kapasitelerine borçludurlar. ev hayatları yoktur. yaşadıkları deliklerde, inlerde her tür müstehcenliğe, edepsizliğe maruz kalırlar. zihinleri bozulurken, bedenleri de sağlık koşullarının kötülüğünden, aşırı kalabalıktan ve besinsizlikten ötürü bozulur. anneyle baba üç dört çocukla aynı odada yaşıyorsa, çocuklar sıçanları uyuyanlardan uzak tutmak için sırayla nöbet tutuyorlarsa, bu çocuklar asla yeterince yiyecek bulamayıp her tarafı sarmış haşeratın ısırıkları yüzünden sefil, güçsüz duruma düşüyorlarsa, hayatta kalanların nasıl erkekler ve kadınlar olacağını tahayyül etmek zor değildir.

umutsuzluk ve sefalet başlarındadır doğumdan beri; çirkin küfürler, daha çirkin gülüşlerdir, onların ilk ninnileri.

şehir sakinlerinin dörtte biri, onları fiziksel ve ruhsal olarak tüketen bir yoksulluğa mahkumdur. aynı dörtte bir yeterince yiyecek bulamamakta, sert bir iklimde yaşarken gereğince giyinememekte, barınamamakta, ısınamamakta, temizlik ve edep bakımından onları vahşilerden daha aşağı seviyeye çeken ahlaki bir bozulmaya uğramaktadır.

17.5.06

görüşme kutlama çağrı

vaclav havel

insanoğlu her şeye alışıyor.

dostum,  günümüzde kimse başına dert açmak istemiyor, işte bu.

ben böyleyim işte. yardım gerekiyorsa yardım ederim. hayata bakış açım bu benim. ne zaman olursa olsun insan birbirine yardım etmeli, işte böyle düşünüyorum ben. bir gün ben yardım elimi uzatırsam, ertesi günü siz uzatırsınız. haksız mıyım?

artistler genellikle çok meşgul olurlar. çok önceden programları yapılmıştır. onun için ani değişiklikler yapmaları kolay olmaz.

insanlar domuz, gerçek birer domuz.

hayat zor, dünya ikiye ayrılmış. bu ülke tarihin derinliklerinde unutulmuş, kimsenin aldırdığı yok. işler ne kadar iyi giderse kaderimiz o kadar bozuluyor. ama elinden ne gelir?

aptallık etme, kader birliği edeceğim diye, kendi yolunu aramaktan vazgeçme!

devamlı değişikliklerle sevişme denilen olguyu şekillendirmeyi biliyoruz. tempoyu da bu yüzden tutturabiliyoruz. bizim için her sefer ilk günkü gibi, her seferki değişik, eşsiz, unutulmaz. kendimizi bütün varlığımızla tamamen ve sonuna kadar veriyoruz. o zaman da aşk yapmak bizim için alelade, âdet yerini bulsun diye yapılan bir iş olmaktan çıkıyor.

15.5.06

mavi oktav defterleri

franz kafka

her insan içinde bir oda taşır.

insanlık tarihi denen şey, bir yolcunun iki uzun adımı arasındaki süreden başkası değildir.

kuramları kullanarak, dünyayı dışarıdan bir müdahale ile çökertmek mümkündür; ne var ki, insan o çöküntünün içine düşmekten kurtulamayacaktır.

kendini ve dünyayı aynı gerçeklik durumunda, dinginlik içinde tutmak ancak içeriden başarılabilir.

mutlak olan açısından, tüm bilimler bir yöntembilimden gayrısı değildir. öyleyse, katışıksız yöntembilimsel olandan korkmaya gerek yok. faydasız bir kabuk, biricik olan dışındakilerin tümünden fazlası değil.

sirenlerin ezgilerinden de tehlikeli bir silahları vardır, o da suskunluklarıdır.

kendi gücünden başkasına dayanmadan sirenleri yenmenin verdiği hazza, bu hazzın getirdiği her şeyi önüne katıp sürükleyen büyüklenmeye karşı koyabilen tek bir şey yoktur dünyada.

ister yazıya geçirilmiş olsun isterse kulaktan kulağa aktarılmış, dünya tarihi çokluk büyük yanılgılara sürükler insanı; oysa sezgi gücü, çoğu zaman yanlış yönlendirse de insana yol göstermeyi bırakmıyor, kimseyi terk etmiyor.

öğretmen gerçek umutsuzluk içindeyken, öğrencinin payına sürekli umutsuzluk düşer.

kişotvari eylemlerin en önemlisi, hatta yel değirmenlerine saldırıyı bile gölgede bırakanı, intihardır.

kendini öldüren kişi, hapishanenin avlusunda kurulan darağacını gören, bunun onun için kurulduğunu sanan, gece hücresinden kaçıp kendini asan bir mahkumdur.

çalılık, eskilerden bir settir. ilerleyebilmek için çalılığı ateşe vermen gerekir.

13.5.06

o malum eser

halit ziya uşaklıgil

o malum eseri dediği, senelerden beri yazmak istediği, beyninin içinde bir çocuk gibi yaşatıp büyüttüğü, her dakika işleyip süslediği eserdi ki bunda çocukluktan beri okuduklarından aşılanmış şiir zevkini uygulamak isterdi. bu eseri öyle bir şey yapmak isterdi ki o vakte kadar görülmüş olan şeylerin hiçbirine benzemesin. bir şey ki.. o şeye zihninde mümkün değil bir şekil bir tarz veremiyordu.

zihninde düzenlediği öz pek sadeydi: bir taze ruh ki hayata bir ümit parıltısıyla açılıyor, güya semanın el değmemiş bağrına güneşin öpücüğünden, onun sevda dudaklarının dokunmasından tutuşmuş bir bahar sabahı.. fakat sonra yavaş yavaş ufuklar yanmaya, etrafa bir ateş havasının baygınlıkları yayılmaya başlıyor, o saf ve taze ruha hayatın ilk sıkıntıları yavaş yavaş sokuluyor. hayat mücadelesi.. daha sonra ümit güneşi o kırılmış kalbin yıkılan emellerine hazin bir veda bakışıyla süzülüp gidiyor: o vakit neticenin kara bulutları..

işte eser buydu. bu eserle ahmet cemil insan hayatını yazmak istiyordu; başından sonuna kadar bir şiir ki bir gülümsemeyle başlasın, bir damla gözyaşıyla netice bulsun..

ne vakit buluşsalar arkadaşı hüseyin nazmi'ye bundan bahsederdi. birçok parçalarını yazmış, arkadaşına okumuştu. fakat istediğini yapamamaktan, düşündüğünü kalemine resmettirememekten doğan bir ümitsizlikle her yazdığı parçadan sonra o parçaya veremediği ruhun matemini tutardı. bu eserin adeta hastası olmuştu. kendi kendisine küser, gücünü hissinin altında bulduğu için kızar, bazen güçsüzlüğünü dile yüklemek ister, zihninin içinde karmakarışık hayaller gibi uçuşan belirsiz renkleri yakalayabilecek bir alete sahip olamamaktan ileri gelen bir bıkkınlıkla adeta hayattan bezer. ah! bir kere o eseri bir vücuda getirebilse! bütün hayatta ümidi onun üzerine kuruluydu, onu yazarsa -bir gün taksim bahçesi'nde arkadaşına itiraf ettiği gibi- artık hayatta vazifesini tamamlamış sayacaktı.

bir gün hüseyin nazmi'ye diyordu ki:

"o yeniliklere çıldıracaklar. hele vezin için kim bilir ne kadar aşağılamalara uğrayacağım; fakat bunu niçin anlamamalı? bizim veznimizin musikisini, akışının ifadesini, edasının hissini niçin bilmemeli yahut bildiğini iddia edip de bundan niçin istifade etmemeli? beş yüz beyitlik bir manzumeyi hiç değişmeden giden bir vezin üzerine söylemekten doğacak ruh yorgunluğunu, o ahengin sürüp gitmesinin vereceği sıkıntıyı niçin anlamamalı? batı'nın manzumelerinde vezinlerin değişmesinden ortaya çıkan ahengi görüyoruz. o ahengi meydana getirmek için bizim elimizde aslında musikiden ibaret bir veznin coşkunluğu varken niçin nazmımızda aruzun temel kalıplarına dikkat ettiğimiz gibi üslubunda da veznin şiirle uyumlu olmasına dikkat etmeyelim? hece veznine de bu hizmeti yaptırmak mümkün olabilirdi, eğer türkçe kendi halinde kalsaydı. fakat dil türkçelikten çıkınca, arapçanın, farsçanın istilasına uğrayınca.. şimdi bir şiir söyleyiniz ki..

buna karşılık, veznin musikisinde hüküm sürmek lazım gelen ahengin manası.. fakat o manayı hissetmek, hissettikten sonra uygulamak lazım. bizde bu tarafa dikkat edilmiş mi? bir neşeli vezinle ağıt söylemek yahut hafif bir özü ağır bir veznin ağır akışına bırakmak veznin musikisine karşı nasıl bir duygusuzluksa çeşitli özlerden oluşan uzun bir manzumeyi yalnız bir vezinle söylemeye kalkışmak yine musikiye karşı öyle bir anlamamazlıktır.

türkçemizde de böyle şeyler mesela fransızcadan daha güzel yapılırken yazık ki yapmıyoruz. şimdi benim eserime vermek istediğim musikiyi düşün, bundan ortaya çıkacak etkinin ruh üzerinde ne kadar kuvveti olmak lazım gelir. eğer bu yenilik herkeste bir iltifat eğilimi yaratmazsa..

musikide yapamadığımızı bazi nazmımızda yapalım. yirmi tane birörnek suzinak şarkıyı okumaktan, dinlemekten duyduğumuz yorgunluğu hiç olmazsa nazmımızdan kaldıralım. hüner musikiyi birörneklikten değil çeşitli makamlar ve usulün bağdaşımından elde etmektedir. bu yolda yazılmış bir manzumeyi düşün ki vezinlerin taşkın dalgaları üzerinden atlaya atlaya akıp giderken birden yorgun düşmüşçesine ağır ağır sürüklensin. sonra tekrar bir coşkuyla taşsın, veznin kasırgasıyla yükselsin, yükselsin, şiddetin en yüksek tabakasına kadar çıksın, yine yavaş yavaş, ine ine son nefes bir musiki inlemesiyle bitsin.

hele kafiye.. gariptir, bizde en dikkat edilecek şeyler ihmal edilmiş de edebiyatımızda çocukça oyunlar için hayatlar harcanmış. "jenk, ferhenk, renk" kafiyesiyle kaside söylemek için düşünceleri hayal edilemeyecek baskılara ve çarpıklıklara uğratarak, o kafiyede bir kelimeyi kasideden mahrum etmemek için türlü mana garipliklerine mecbur olarak zorlukları hayret verecek bir külfete katlanmışlar da kafiyenin ahenk manasını düşünmek akıllarına gelmemiş. hatta bugün yeni şiirin ruhunu anlamayanlarda kafiyede bir sesleme manası olabileceğini düşünebilecek var mıdır?

hele kafiyelerin alışılmış sıralanışına hiç aklım ermiyor. "an ve in" kafiyeli seksen beyti birbirinin arkasına sıralamaktan kulak için hoşluk mu ortaya çıkar usanç mı bilemem. hele gazellerde matladan sonra gelen müfretlerde madem şiirin arasına kafiyesi olmayan kelimeler sokarak kulağı tırmalamaya izin veriliyor, o halde kafiyesiz şiir söylensin. kafiyenin sıralanış tarzını sırf zevke fakat muntazam biçimde zevke uygun olarak gerçekleştirmek bize ait bir başarı. o başarıya bir de kafiyenin sesleme manasını ilave et, sonra vezinlerin musikisine de o değişimden gelen ahengin manasını ver, işte yarının nazmı!

bence kelimelerin geçerli manasından başka bir de, nasıl söyleyeyim ses manası vardır. bilmem herkes hisseder mi? fakat ben mesela "naliş" (inilti) kelimesinin üzüntülü edasını, "pervaz" (uçuş) kelimesinin uçma eğilimini, "feryat" kelimesinin yırtıcı ahengini pek iyi duyuyorum. sanki "bahr" (deniz) kelimesi de o sıfatla, beraber taşıyor, şişiyor, değil mi? buna karşılık "derya-yı sakin" (sakin deniz) derim; çünkü "derya" kelimesi de sakin, onda da bir durgunluk var ki sıfatı sıfatın manasından daha çok açıklıyor.

şimdi düşün! üzüntü dolu bir beyit hüzünlü bir kelimenin son harfi harekesiz, sessiz bitsin, sonra gösterişli bir kafiye diğer bir beytin mana haşmetine şaşaalı bir süreklilik versin, bütün şiir bir yandan veznin ahengine kendini teslim ederek dalgalanırken kafiyeler öteye beriye hafiften şarkı söylercesine ezgiler, nağmeler serpsin, sonra o şiirden bütün eskimiş benzetmeleri, bütün o köhne cinasları çıkar, fikri o bilinen zeminlerde bocalamaktan kurtar, işte benim eserim.

ah, o eser yazılıp da yayımlandığı zaman ben büsbütün başka bir adam olacağım! öyle zannediyorum ki şöhret perisi gelip bozguna uğramış, yenik düşmüş halde, ayaklarımın altına atılacak, kendimi birden yükselmiş göreceğim, o zaman, "ben bugün şu toprak parçasının üzerinde birisiyim." diyebileceğim.

11.5.06

doğu ile batı

muzaffer tayyip uslu

son yıllarda sanat dünyamızda başgösteren yenilikleri muasırlaşmanın bir sosyal neticesi olarak ele almak istemeyenler, başlarından fesi çıkarırken kafalarının içinden şarkın küflenmiş düşüncelerini atamayan kimselerdir. onlar inkılabın her şeyden evvel bir dünya görüşü meselesi olduğunu idrak edemeyecek kadar zavallıdırlar.

bir an düşünelim: niçin şarktan garba döndük? bu suale verilecek cevap gayet basittir: çünkü garp şarktan üstündü.

tetkikler bize göstermiştir ki garbın bu üstünlüğü realist oluşundan ileri geliyor. hemen haber verelim ki burada realizm kelimesinden 19. asırda pozitivizmin edebiyata tesiriyle ortaya çıkan edebi ekolü değil, rönesans'tan sonra bütün avrupa'ya kök salan ve tabiatı bütün unsurlarıyla ele alan, insana değer veren dünya görüşünü anlıyoruz.

hegel der ki: şark zekası terkipçi, garp zekası tahlilcidir. tahlilci zeka garbı realizme, terkipçi zeka da şarkı romantizme götürmüştür. şu halde şöyle diyebiliriz: muasırlaşmak, romantiklikten kurtulup realist dünya görüşüne sahip olmakla mümkündür.

mistik bir dünya görüşüne varan şarkın insanı ihmal ederek mukadderatın eline teslim edeceği iki kere ikinin dört ettiği kadar basit bir hakikatti.

eğer edebiyatımız bugün cihan ölçüsünde değerlere sahip değilse, bütün suç kapılarını sımsıkı insana kilitlemesindedir. sadri ertem diyor ki:

"ne divan edebiyatçıları ne de tanzimat edebiyatının devamı olan mektep mensupları insanı tabiatta olduğu gibi gördüler. insan yerine kendi hülyalarını ve kendi tasavvurlarını seyrettiler."

insanı tabiatta olduğu gibi görmek, az evvel bahsettiğimiz realizmden başka bir şey değildir.

9.5.06

saf olmanın yasası

nikiforos vrettakos

baba ormanını arayan amaçsız, başıboş, şaşkın, yabanıl bir yaratığım.

insanın bunalımı mı bu? yüzyılın bunalımı mı? tarihin bunalımı mı yoksa? boran yeni değil. bu savaştan yirmi yıl kadar önce de şiirleri, ozanları yok etmeye başlamıştı. ben yaşamımı sürdürmeyi başarabildim. bu yaşamı yitireceğim güne dek. tek dileğim, ozanların adına sunacağım, tüm hoşgörümü, tüm sevgimi içerecek bir kitap yazmak.

nedir beni ayıran bu parlak yücelikten? gökte pırıl pırıl bir mavilik. kuş dolu bir dünya. ve ben. varım, kuşkusuz. gül renginde olduğuna inandığım meltem -güneş yeni doğmuş- bir sevinç rüzgârı gibi okşuyor yüzümü, ellerimi. yeniden açan çiçeklerle ne ilgisi olabilir insanın, bilemiyorum. aynı şey olmasa gerek. kişi, dirliğini tümüyle yitirdi mi, varoluş temel hakkı üzerinde de bir istekte bulunamayacağı doğaldır.

bu güneşi, yanımdan geçen şu insanı gördüğüm sürece varoluşumdan kuşku duyulamaz. maria'nın elleri ve bu ellerin sağladığı yardımı alan kişilerin elleri uğruna mücadele etmem, varoluşuma bağlı. kendim için, ruhum için varoluş. ve bu varlığın katıksız, içi dışı bir olabilmesi uğruna mücadele etmem gerek. doğal ki, varoluşa ters düşmem olası değil.

dar patikalara dalıyorum, küçük sık fundalar arasından geçiyorum, yürüyorum. yürümüyorum, koşuyorum sanki. bugünkü duygularımın, bilincime kazınmasına, yarın da, var olduğum sürece de silinmemesine bütün gücümle çaba gösteriyorum. nietzsche'nin deyimiyle, çevresindeki karanlığı önemsemeyen, tek bir yasayı, saf olmanın yasasını benimseyen yıldızlar gibi tıpkı.

7.5.06

john cooke

eduardo galeano

ingiliz hukukçu john cooke kimsenin istemediği davayı üstlendi ve kimsenin cesaret edemediğini suçladı. ve onun sayesinde, tarihte ilk kez, insan yasası ilahi monarşiye üstünlük sağladı: 1649'da, savcı cooke, kral ı. charles'ı suçladı ve sağlam delilleriyle jüriyi ikna etti. kral, tiranlık suçundan mahkum oldu ve cellat kafasını uçurdu. birkaç yıl sonra, savcı bunun bedelini ödedi. onu kral katilliğiyle suçlayıp londra kulesi'ne kapattılar. kendini savunurken şöyle dedi: "ben yasayı uyguladım." bu hata hayatına mal oldu.

her hukukçu bilmelidir ki, yasa yukarıda yaşar ve aşağıya tükürür.

1660 yılında cooke darağacında can verdi ve bedeni, güce meydan okuduğu salonda parçalandı.

5.5.06

para

cenap şahabettin

vahşet dünyasında zor ne ise uygarlık dünyasında para odur.

sürekli parasızlık er geç bir felaket getirir, ister bireyde ister toplumda olsun.

yoksul her yerde biraz yabancıdır, kendi evinde bile.

sonsuza dek tahtında kalacak yalnız bir hükümdar tanırım: para. kim olursak olalım onun egemenliğini tanımak zorundayız.

sözlerimize bakarsak hepimiz eşitlik isteriz; ama insanların bir kısmını ayaklar altında görmek pahasına diğer kısmını başında taşımaya razı olmayacak kimse yoktur.

cebin delik ve cüzdanın boşsa boşuna üzülme, uyumlu yürüyemezsin.

"ulus bitti! memleket mahvoldu!" diye haykıranları inceleyiniz. ya yüreklerinde memuriyet özlemi vardır ya ceplerinde para yoktur.

herkes satılık olamaz ama her şey satın alınabilir, fiyatını iyi saptamak koşuluyla.

özellikle akraba konusunda nitelik niceliğe tercih olunur. zengin bir amcası olan kimsesiz sayılmaz. aksine yükselememiş bin dayınız olsun, toplum içinde kimsesiz tanınırsınız.

3.5.06

şimdilik

muzaffer tayyip uslu



"benden zarar gelmez
kovanındaki arıya
yuvasındaki kuşa
ben kendi halimde yaşarım
şapkamın altında"
(rüştü onur yücelen)

bir güzele
güzelliğini söylemek isterdim
aynalardan evvel

sen eski bir sevda şiirisin
bir koku var sende
sıcak yaz akşamlarına mahsus

oh, ne güzel erik ağacı
anlatmak için derdini
muhtaç değilsin kelimelerin yardımına
biz zavallı
zavallı insanlar gibi

nasıl unuturum güzeldi yaşamak
fakat hakkı varmış oktay'ın
"hatıralar da dal istiyor
kuşlar gibi konacak"

dünya dönüyor
o kadar güzel ki bazı kadınlar
çıldırmak işten bile değil
ve harp devam ediyor hâlâ

derler ki insanoğlu
uçan bir kuş misali
bir bakarsın burda şimdi
bir bakarsın öldü gitti

güzel olan yaşadığımızdır
bir gün öleceğimiz değil

çekip gitti mi insan
bir defa güzelim dünyadan
bir uzak hatıra bile değildir
artık yaşamak

1.5.06

boranla gelen

nikiforos vrettakos

olağanüstü büyük ve derinden etkileyici coşkular, sanatsal yaratıcılığı olumsuz yönde etkilemektedir.

savaşların sürdüğü bir dünyada doğdum.

kişinin içine dek işleyen o gür sesin, çağımızdaki ölçüsüz kötülüklere karşı yükselmesi olası mı, anna?

seslerin yükselmesi olası mı bugün? olası mı? çocuksun deme bana anna. hayır, anna, sesler bugün yükselemez.

gerçekte, kimlerdir savaşanlar? kuşku yok, savaşanlar ve ölenler, bir buyruğu yerine getirmek zorunda kalanlardır. oynadıkları oyun, kendi oyunları değil.

ülkenin temelinde atan şey, halkın yüreğidir.

yüzyıllar boyunca savaşın gerçek anlamını kavrayamadık. kişinin mutsuzluğu yapaydır. haksızlık kurnazdır, ama korkaktır da. hak, içinde, yaşamın ruhunu taşır. bir vuruşmada yenik düşmesi, savaşı yitirdiği anlamına gelmez. bu büyük savaşta da yengi, hiç kuşkusuz onun olacak ve bu yakın gelecekte gerçekleşecektir.

bir avuç alman tüm evrene egemen olmak istiyor. geri kalanlar, onların yaşamalarına izin verecekleri insanlar, onların artıklarıyla sürdürecekler yaşamlarını.

andre chenier: "gözyaşı döksün isterim ölümüme erdem."